Edebiyat Dünyamız

Edebî Medeniyet:Ebedî Medeniyet (ISSN 2587-2435)

  
  

ykemalbeyatliSon yüzyıl edebiyyatımız onunla var; fakat hayât ve düşüncemizde, tedrîsimizde o olmadığı için varlıkla bağımız ne var ne yok hükmünde. Yahyâ Kemâl’i yeniden anlamak kök bilgisine bir yolculuktur.

Zü’l-cenâheyn şâ’irlerin, ağabeyleri Nâmık Kemâl'in ismindeki “Kemâl” sıfatını devâm ettirmek istemeleri elbette sâdece olgunluk mâ’nâsında değil. Dışa gözünü kapamış sâlikin içe doğru yürüyerek varlıkta kendi anlamını arama gayretinden başka bir şey değildi. İnsan geldiği yerden döneceği yere kadarki târîhinde hep bu ikmâl için var. Varlıksa kendi mâ’nâsını bulduğu nispette var. Gerisi zevâl ve perîşânlık. Bizim gerçek mürşidlerimiz medeniyyeti yeniden inşâ edebilmiş mütefekkirlerimizdir. Yahyâ Kemâl de bu bakımdan bizim öz ve sahîh mürşidimiz, rehberimizdir.

Fazla bedbîn olmayı çocukken doğum günümde hediye edilen Şermin’e mi borçluyum? Bunu her kış uzun karlı gecelerde okuduğum Karamazov Kardeşlerin en küçüğü Alyoşa fark ettirdi bana. Alyoşa “Ciddî bir kederim var!” derken sanki zamânın diğer yanından akmıştı rûhuma. Bu kederin Tevfîk Fikret’in rûhuma ektiği çöküntü ve içe dönüklükten farklı, belki seneler sonra Mümtaz’da (Tanpınar) bulduğum o tatlı huzûrsuzluk ve ızdırâba benziyordu.

degerlerimizZekâ, hızlı anlama, zihin berraklığı, kolay öğrenme, güzel akletme, hafızada tutma, hatırlama … gibi lütuflarla bezenmişiz. Hepimiz, bir diğerinden daha değerliyiz. Bizi birbirimizden daha değerli ve de önemli kılan aşağıdaki özellikleri heceleyelim şöyle bir:

Açgözlülükten uzak kalmak, azimli ve kararlı olmak, bilgiden yana olmak, cehaletten uzak olmak, çevreyi korumak, çözümün parçası olabilmek, doğru olanla yürümek, dürüstlükten ayrılmamak, fedakârlığı elden bırakmamak, fitneden uzak durmak, görev şuurunu kavramış olmak, gurur ve kibirden uzaklaşmak, güzel olanı beğenmek, hatadan dönebilmek, hısım akrabadan ilişkiyi kesmemek, hukuktan ayrılmamak, iyi olanı sevmek, kıymetli olanı yanından ayırmamak, kötü alışkanlılardan uzak kalmak, kusurları örtmek, muhteris olmamak, olumlu bakabilmek, öfkesini kontrol edebilmek, ön yargıdan uzak durmak, sorumlu olabilmek, üretim tüketim dengesine dikkat edebilmek, yalandan uzaklaşmak, zaman yönetimine dikkat edebilmek…

Eminin bir çırpıda en az bu kadar özellik de siz sayabilirsiniz. Bu özellikler bütününe genel anlamda ‘değer(ler)’ diyoruz. İnsan kendini bu değerlerle biliyor, değerini bu değerlerle bildiriyor.

Değerimizden, değerlerimizden haberimiz yok(muş) gibi yaşadığımız da olur arada bir. Arif Nihat Asya girer devreye ve uyarır bizi o zaman: ‘Sen ne geçebilirsin yârden, anadan, serden / Senin de destanını okuyalım ezberden / Haberin yok gibidir taşıdığın değerden

ilhanberkDeneme, günlük, eleştiri, otobiyografi, hatıra, gezi yazısı gibi farklı türlerdeki kalem tecrübeleri, “yazı oburu”/”maymun iştahlı” gibi nitelikleri göz ardı edilmemek şartıyla, İlhan Berk’in üzerinde yoğunlaştığı üç temel alan “şairlik”, “çevirmenlik”, “ressamlık” olarak sıralanabilir. 1988 yılında Düşündergisi adına yapılan söyleşide Bedirhan Toprak’ın “‘Ben sıkıntıyım.’ dediğinizi biliyorum. Buralardaki İlhan Berk’i anlatır mısınız?” sorusuna verdiği cevabın daha başında, “Küçük, dar, fukara bir dünyada yetiştim. Uzun süre de bu çıkmaz sokakta yaşadım. Hep ürküntü vardı. Hep kenara çekildim. Hep yalnız kalmayı seçtim. Kısacası çok içine kapanık, çok utangaç, çok yalnız, çok kendi ve paylaşmayan insan oldum hep. Zaten şairlerin hayatına bakılırsa aşağı yukarı hep böyle insanlar olduğunu düşünürüm ben. Denildiğine göre de çok alınganım.[1]şeklindeki cümleleri, şairin âdeta içten çekilmiş bir fotoğrafı gibidir.

Konuşmasının devamında, daha önce de sıkça dile getirdiği gibi, İstanbul’a olan sevgisine değinen İ. Berk’in “en iyi arkadaşı” tutkuyla bağlı olduğu bu çok renkli/sesli/kültürlü şehirdir. Fakat bu arkadaşlık bir iki saatlik dolaşma süresince varlığını hissettirir, akabinde şair yine evine kapanır. Hiç dinmeyen yazma isteği onu rahat bırakmaz. Sıkıntılı bir süreci de içinde barındıran bu istek, zamanla, “yazmak denilen kansere” ve şairin “kendi cehennemine” dönüşür.

metinsavas“Sanatı olmayan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir.”
Mustafa Kemal Atatürk

Çağdaş estetikçilerden Suzanne Langer “sanatçının dile getirdikleri kendi duyguları olmayıp, insan duyguları hakkında bildikleridir,” diyor. Her sanat eseri bir kurgudur. Sanat eseri mutlak gerçeklik değildir ya da gerçeğin tıpatıp aynısı değildir. Sanat eseri (kendi evreninde) farklı bir gerçekliktir. Sanat eseri bir yansımadır. Gerçek hayatın sanatsal form çerçevesindeki görüntüsüdür. İşte bu çerçevenin içindeki yansıma veya görüntüden ötürüdür ki sanat eseri topluma ve bireye tutulan bir aynadır. Sanat eserinin insanlık üzerinde çift yönlü etkisi vardır. Birinci etki, insana haz vermesidir. İster bir tablo olsun, ister bir şarkı olsun, ister bir heykel ya da yazılı bir metin olsun, sanat eseri o eseri tüketen insana zevk verir. İkinci etkiyse, sanat eserinin insanı rahatsız etmesidir. Sanat eseri niçin rahatsız eder? Çünkü sanat eserinde insan davranışlarının eleştirisi vardır. Buna bir örnek verecek olursak: Fransız oyun yazarı Moliere’in pek meşhur “Cimri” adlı piyesinde insana özgü olumsuz davranışlardan biri olan pintiliğin gülünç eleştirisi sergilenmiştir. Cimrilik aslında ciddi bir davranıştır, görmezden gelinemeyecek derecede zararlı olduğu için ciddiye alınması gereken olumsuz bir davranıştır. Moliere bu davranış kalıbını “Cimri” adlı piyesinde gülünçleştirerek eleştirince etkili olmayı ve mesajını insanlığa dosdoğru iletmeyi başarmıştır. Gerçek hayattaki pinti bireyler “Cimri” piyesini seyrettiklerinde içten içe öfkeye kapılırlar çünkü o sahnede kendilerinin eleştirildiğini apaçık bir şekilde görmektedirler. Sanat eserinin insanı rahatsız etmesinin nedeni işte kısaca budur.

turkce1Prof. Dr. Nurullah ÇETİN beyin “Milli Doğruluş Yeniden” isimli eserinden “Milletleşme sürecimizin tahribi değil tahkimi” adlı yazısından bazı alıntıları sizlerle paylaşmak istiyorum. Önce “Nurullah ÇETİN” beyden bahsetmek bu mümtaz bilim ve edebiyat  insanını tanıtmayı düşünüyorum:

“1964 tarihinde Kütahya'nın Simav ilçesine bağlı Kuşu kasabasında doğdu. 1980-1981 öğretim yılında Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Yeni Türk Edebiyatı Anabilim Dalına kaydoldu. Lisans öğrenimini 1985te bitirdi. Yüksek lisansını 1988, doktora öğrenimini de 1995’ te tamamladı.

1997'de Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümüne Öğretim Üyesi olarak atandı. 1998'den Londra Üniversitesine bağlı School of Oriental and African Studies (SOAS)'de "Mustafa Kemâl ATATÜRK Fellowship" Programları çerçevesinde Türk dili ve edebiyatı dersleri vermek üzere misafir öğretim üyesi olarak görevlendirildi. Bu görevi 2000'de sona erdi. 2002'de aynı üniversitede (Londra Üniversitesi) bir yıl süreyle tekrar görevlendirildi.

1999da "Doçent Doktor" unvanını aldı. 2005'te de profesörlük kadrosuna yükseltildi. Hâlen  Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde öğretim üyesi olarak bu görevine devam etmektedir.

C:UsersalialpercetinDesktopMELİKŞAHSultan Meliksah-1.jpgMelikşâh döneminde Büyük Selçuklu Devleti en geniş sınırlarına ulaşmıştır. Devletin sınırları Anadolu'dan Umman'a, Kafkaslar'dan Hindistan önlerine kadar uzanmıştır (10.000.000 km²). Yirmi yıllık saltanatında (1072-1092) tarihte benzeri az görülen bir huzur, saadet, refah ve mutluluk devri yaşanmıştır.

Sultan Melikşâh devrinde Büyük Türk Hâkanlığı’nın ihtişamı, zaferleri ve siyasi durumu

Malazgirt Zaferinden bir yıl sonrası Büyük Türk Hâkanlığı yani Büyük Selçuklu Devletinin kurucusu Sultan Alp Arslan hain bir suikast sonucu 1072 yılında şehit edilmişti.

Oğlu Melikşâh 6 Ağustos 1055’te doğmuş ve 9 yaşında vezir Nizâmülmülk’ün yanında savaşa katılmıştır.  20 Kasım 1092’de de ölmüştür. Vefatında 37 yaşındaydı. Şehzâdeliğinde Türk ordusu ile beraber Kars çevresinde bulunmuştu. Sultan Alp Arslan Cend’e (Kazakistan, Aral Gölü-Cend Gölü) dedesi Selçuk Bey’in mezarını ziyaret edip Horasan’a dönünce, 1066 Temmuzunda Melikşâh’ın resmen velîahdlığını ilân eden bir merasim tertipledi.


Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim üyesi Prof. Dr. Ferruh Ağca tarafından yazılan; ‘’Uygur Harfli Oğuz Kağan Destanı Metin-Aktarma-Notlar-Dizin-Tıpkı Basım ‘’ başlıklı kitap, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsünce yayımlanarak Türkoloji dünyasına kazandırıldı.

Oğuz Kağan’ın destani kişiliğiyle Hun Hakanı Mete’nin tarihsel kimliği arasındaki benzerliklere bakılarak tarihçiler, Oğuz’la Mete’nin aynı şahsiyet oldukları kanaatine varmışlardır.

Oğuz Kağan Destanı, M.Ö. 209-174 tarihleri arasında hükümdarlık yapan Hun hükümdarı Mete’nin hayatı üzerine kurulmuştur. Tüm Türk destanlarında olduğu gibi bu destanın da ilk şekli günümüze ulaşmamıştır.

Destanda Oğuz’un; doğuşu, kağan oluşu, Türk birliğini kuruşu; ölümünden önce de ülkesini oğulları arasında paylaştırması anlatılır. Ebul Gazi Bahadır Han’ın Secere-i Terakime’sinde Hun-Oğuz Destanıyla (Mete Destanı) ilgili bölümler bulunmaktadır. Uygur harfleriyle yazılı olan özgün nüshası Paris kütüphanesindedir.

Bugün, elimizde Oğuz destanının üç farklı biçimi bulunmaktadır:

XIII. ile XVI. yüzyıllar arasında Uygur harfleriyle yazılmış ve İslâmiyet’ten önceki inancı yansıtan varyantın ilk örneği temsil ettiği kabul edilebilir.

gultekinsamanogluGültekin Samanoğlu, imzasıyla, ilk defa Akın Karauğuz’un Zonguldak’ta çıkardığı “Doğu" dergisinin Ağustos/1949 tarihli sayısında karşılaştığımı hatırlıyorum.

O yıllarda, Anadolu’nun birçok yerinde olduğu gibi, Kay-seri’de de elektrik pek yaygın değildi ve bizim evimizde de elektrik yoktu... O yüzden, ders çalışmak için hep Halkevi kütüphanesine gider, o arada yurdun dört bir yanından Halke-vi’ne gelen kitap ve dergileri de büyük bir heyecanla okurduk.

Bu dergiler arasında, yukarda bahsettiğim “Doğu” dergisinin, benim sanat hayatımda önemli bir yeri vardır... Çünkü o sayıda, Zonguldak’ta düzenlenen bir edebiyat matinası dolayısıyla, ülke çapındaki birçok seçkin şairin, kısa biyografileriyle birlikte, resimleri ve şiirleri yer alıyordu.

Bunlardan, bugün çoğu aramızdan ayrılan: Halide Nusret Zorlutuna, Behçet Kemal Çağlar, Basri Gocul, Rıza Polat, Osman Attila, Mehmet Çakırtaş, Mehmet Çınarlı, Azmi Güleç, Mustafa Necati Karaer, Yahya Benekay, Ferit Ragıp Tuncor, Ahmet Tufan Şentürk, İlhan Geçer, Fahri Ersavaş, Halil Soyu-er, Fikret Sezgin, Erdoğan Ünver ve Hüseyin Çolak (Yurdabak) gibi şairlerimizin, hemen hepsiyle de, zamanla yakından tanışma ve dost olma mutluluğuna eriştim.

Gültekin Samanoğlu da, derginin o sayısında “Gönül” isimli:

Gönül neler çektim senin elinden

Beni çırılçıplak soydun da gittin. 

Gayri bundan sonra sevemez diye 

Şeytanın sözüne uydun da gittin.

samihaayverdiKelimelerin bir ümmet olduğu öğretilmedi bize. Bunu ilk defa Sâmiha Anne'yi okumaya başladıktan sonra fark ettim. Çünkü o güne dek bize yalnız “oku!” denilmişti, hiç “kendini oku!” denilmemişti. Hatta sadece “bil!” denilmişti; ama hiç “kendini bil!” diyen olmamıştı. Ve biz liseli yıllarımızdan beri Yahya Kemâl’in bir kelime için neden günlerce hattâ aylarca beklediğini hâlâ bilmiyoruz. Bunu bize hiç açıklayan olmadı. Belki kendileri de bilmiyorlardı, kim bilir…

Uzun zaman, elime aldığım her kitâbı niçin okuyamadığım hakkında düşündüm. Hatta büyüklerimin beni zorladığı kimi şâir ve yazarları da neden okuyamadığımı anlayamadım. Sonradan fark ettim ki esâsında ben o şâirlerin ve yazarların kullandığı kelime ümmetine yabancı imişim. Kelimenin kalbi kalbime değmemiş ise moleküllerim, özüm, okuduklarımı mütemâdiyen dışarı püskürtüyormuş. Meğer kelimeler kökenden, künden, köngülden, neyden, nevâdan gelmeliymiş, esrâr bundaymış.

Sâmiha Anne’yi okumak ve anlamak için evvelâ bu kelime ümmetiyle ünsiyet kurmak, misâfir de olunsa geçici olarak o harflerin ve kelimelerin sâliki olmak, o iklîmi duyumsamak ve o aklın terbiyesi ile düşünmek icâb ediyor. Çünkü Sâmiha Anne'nin, anneliğinin kökeni ve mâ’nâsı, bir Nefîlim soyu olan ay tanrıçası İnanna, Aştar, Venüs, Amazon gibi tanrıları baştan çıkarıcı, çapkın ve savaşçı kadın sembollerinde değil, bizzat ilâhi törenin yâ’ni edebin kökenine dayanıyor.

sadettin yildiz2-Hikâye Üzerine Gençlerle Sohbet-

Hangi işi yaparsak yapalım, onunla ilgili temel alan bilgilerine sahip olmamız gerekir; fakat bu yeterli değildir; o bilgiyi kullanma kültürümüz yoksa başarılı olamayız. “Kültür asıl kaynaklara gitmek ve onların sularından bol bol içmekle edinilir. Tarihin içinden gelmeyen hiç bir şey olgun değildir.”[2] İnsan, tecrübeleriyle olgunlaşır. Başarılardan “devam fikri”ni, yanılgılardan “tekrarlamama”yı çıkarabilenler tecrübe kazanmış olurlar. Bilgi, tecrübeyle birleşerek kültürleşir. Kültürlü olmak fark etmek ve farklı olmak demektir.

Sanatın her şubesi, doğrudan doğruya kültüre dayanır. Kültür, bilgiyi maddî, katı ve hendesî olmaktan kurtarır; yumuşatıp güzelleştirir. Varlığı -yani eşya, olay veya durumu- bilmek, elbette, çok önemlidir; fakat sanatta aslolan onların derunî taraflarını sezmektir. Sezmekse bilgiden daha fazla kültüre bağlıdır. “Kültür, düşüncenin ve ihtirasın yekûnu değilse bile mahsûlüdür."[3] diyor Peyami Safa. İhtiras, hiç şüphesiz, sanatçının iç dünyasını esere taşıyan, orada bir şahsiyetin -gizli açık- yansıyışını gösteren çok önemli bir kurucu unsurdur. Düşünce de -edebî eseri meydan nutkuna çevirmemek kaydıyla- çok önemlidir; fakat biz, varlığın derunî tarafını, düşüncemizden ziyade ihtiraslarımızla, yani bizi en çok ele veren duygu ve tutkularımızla sezeriz.

Sanat, esas itibarıyla, sezme işi değil midir? Bütün kadrosuyla hayatı tanımadan, fakat özellikle ondaki gizli bağlantıları sezmeden sanat yapılamaz. Hayatla bağlantısı ne kadar gevşek görünürse görünsün, edebî eser, hayatın -en azından bir yönüyle- kavranması ve bu kavrayış çerçevesinde dillendirilmesi ile teşekkül eder. Edebî türler içinde en fazla şahsî görünen -çoğunlukla öyle kabul edilen- şiir bile, şairinden kopabildiği ölçüde hayattan kopuk olabilir. Hikâye de hayata sıkı sıkıya bağlıdır: Bütün kadrosuyla hayatı sezmek ve ondaki baş döndürücü çeşitliliği çok iyi kavradıktan sonra anlatmak...

turkceVar oluşumuz, sınır bekçimiz durumunda olan din, tarih ve her çeşit kültür san’atımıza bağlıdır.

Türklüğün ikbal ve istikbali açısından bu değerlere sıkı sıkıya sarılmak icab eder. Bu değerlerin varlığı da, belli bir yerde, dile bağlıdır.

Dilini kaybeden bir millet için yaşamaya devam hakkını düşünebilmenin abesliği gözden uzak bulundurulmamalıdır.

Derin bir mazimiz ve bu geçmişe bağlı kökü zengin olan kültürümüzü halen ayakta tutabilen, elbette, Türkçemizdir.

Sağlam ve sarsılmaz milli birliğimizin direği dilimizdir. Var oluşumuzun temeli dilimizdir.

Dil insanlığın iskeletidir.

Bizi içten yıkmaya uğraşanların asıl amacı dilimizi yozlaştırmak ve dil-millet arasını açabildiği kadar açmaktır.

Nesilden nesile intikal eden milli mirasın sekteye uğraması için yabancıların hazırladığı senaryonun oyuncuları, ne yazık ki, bizim insanımızdır. Gerçekten hazin olan da senaryo yerli bile olsa insanımızın yabancı suflörün diline, ağzına kulak kabartarak oynaması değil mi?!

Günümüzde hainlerin peşine şuurlu ya da şuursuz katılan gafillerimize acımak, şartları olduğu gibi kabul etmekten ileri gelen bir teselli durumundadır.

Her yere ve her şeye rağmen Türkiye’de yaşayan, bu toprakların nimetinden faydalanan bütün vatandaşlar Türkçe konuşmalıdır.

Yahya Kemal Beyatlı’nın o veciz ifadesiyle ‘Bu dil, ağzımda annemin sütüdür.

Dil, canlı bir varlıktır. O, kendini kabul ettirecek ve tarihi seyri içerisinde kendi kendini yenileyecektir. Her canlı gibi o da değişen şartlara gelişerek cevap verecektir. Dilin kendini yenilemesi yanlış anlaşılmamalıdır. Yenilemeyi ille de arıtma-tasfiye yapmak, aklın alacağı bir şey değildir. Bunun körü körüne bir inanış şuuru olması da bambaşka... Anayasamızın öngördüğü şekilde dilimizi kullanmak, hepimizin yurttaşlık görevidir. Türk insanının dilini gereği şekilde koruyup kullanacağına dair güvenimiz sonsuzdur.

Kitap mı Yazdınız?

kitapyazma
Türk Edebiyatının en asil ve en zarif kadın şairlerinden biri olan ve sağlığında "Ümmül Muharrirat" ünvanını kazanan, muhterem Halide Nusret...
Gönül Anlayışına Dair: Öncelikle şunu belirtelim gönül kelimesi insandaki duygusal ve ruhi merkez anlamına tahsis edilen bir kavramın adı olarak...
Mahan durağından kalktı göçleri Dua içre yedileri üçleri İslam’ın özünden gelir güçleri Bulunmaz yürekte niza ay ana Türk milleti, devletinin devlet-i ebed-müddet olduğuna inanır...
Kaç bucaktır kahbe dünyâ çeşm-i yârdan düş de görDostla düşman nerdedir sen îtibardan düş de görseferciMaddenin ardında âlem sanma sohbet...
Mehmet Ali KALKAN, Eskişehir Eskişehir'de doğdu. Eskişehir Gazi İlkokulunu, Tunalı Ortaokulunu, Motor Sanat Enstitüsünü ve Çukurova Üniversitesi Mühendislik Bilimleri Fakültesi İnşaat...
Niyet ettim kul rızası için kendimi pazarlamaya. “Bir gün herkes 15 dakikalığına ünlü olacak.” Ve tarih Andy Warhol’ı haklı çıkardı. Sosyal...
Terci-i BendTâ be key arşa çıka âh-ı dil-î nâ şadımGökleri ağlata hasretle giden feryadımNice bir canı yaka nâle-i âteş-zâdımMüstaid kıl...
1. Görüp ahkâm-ı asrı münharif sıdk u...
2.3.TürkiyeUluçamgil, Kıbrıs’ı ve özellikle Lefkoşa’yı çok sever. İstanbul’un kalabalığından bunaldığı zamanlarda sakin Kıbrıs’a özlemi artmıştır da. Fakat o, şairane duygularla...
Tanzimat, Meşrutiyet ve çok partili cıvımanın Türk devlet geleneğindeki onbin senelik şahsiyeti kaybettirdiği bir vakıa! Son otuz senedir de politikacılar,...
DİL ÜZERİNE

DİL ÜZERİNE

09.03.2019
Var oluşumuz, sınır bekçimiz durumunda olan din, tarih ve her çeşit kültür san’atımıza bağlıdır. Türklüğün ikbal ve istikbali açısından bu değerlere...
Deyimler, atasözlerimiz gibi milli değer taşıyan dil varlıklarımızdır. İnanış ve gelenekleri dile getirirler. Deyimlerimiz abartma, alay, eğlenme, tasvir, kıyaslama …...
SEN YOKKEN

SEN YOKKEN

03.12.2017
"Sonra çekildim bir kenaraSeyrettim bütün olup biteni.Baktım kimde ben ne kadarımKim bende ne kadar kalmışdiye...Ve geçen ömrüme bir damlaGözyaşı akıttım;Yarısı...
Aylardan Ocak. Kar yağmaya gece başlamıştı ve belli ki hiç ara vermeden yağmış. Bu kar içimize de yağıyor durmadan biliyorsun.
Özet Otuz yıldan beri terörle mücadele eden Türkiye, bu kez özellikle güney komşularında konuşlanan ve savaşan terör örgütlerinin açık tehdidi altındadır.