Edebiyat Dünyamız

Edebî Medeniyet:Ebedî Medeniyet (ISSN 2587-2435)

  
  

metinsavasYaşar Nabi Nayır’ın bir anketine verdiği cevapta Ahmet Hamdi Tanpınar şöyle demektedir: “Hiçbir milletin münevveri bizim kadar içtimaî olamaz. Eğer ferde ait bazı tabii hakların bile peşinde koşmamışsak, bu, daimi bir tehlike içinde yaşamamızdan gelir. Türk milleti iki yüz sene muhasara edilmiş bir kale nizamiyle yaşadı. Muhasara şiddetlendikçe fert etkisini cemiyete bağışladı… Bu hal bizim neslimizde büsbütün kuvvetli oldu. Çocukluğumun hangi devresine baksam, etrafımda ve kendi içimde bu vatan endişesini gördüm. İşte mütarekenin eşiğinde bu endişe beni büsbütün kaplamıştı.”[1]

Türk toplumunun en büyük dertlerinden biri vatan endişesidir. Daimi olarak kuşatılmışlık ve süreğen bir şekilde devletimizi-vatanımızı, kısacası millî varlığımızı koruyup sürdürme kaygısı yüzünden Türk toplumu 93 Harbi’nden bu yana rahat bir soluk alamamaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu sonrasında Anadolu coğrafyası belirgin bir sulh dönemine girmişse de işbu aldatıcı rahatlık fazla uzun sürmemiş, neredeyse on yılda bir tekrarlanan askerî darbeler, Kore ve Kıbrıs savaşları, 12 Eylül öncesinde uzun yıllar sürüp giden sağ-sol çatışmaları hem Türk aydınlarını hem Türk gençliğini hem de Türk subaylarını heder etmiştir. 12 Eylül askerî darbesi sonrasındaki süreçte ise Türkiye’nin çok hızlı bir toplumsal değişim/dönüşüm yaşaması, yetmişli yılların bitimine kadar varlığını sürdürebilen nezih hayat tarzının 12 Eylül’ün ardından süratle yozlaşması, akabindeyse Muhafazakâr/İslamcı siyasetle TC devletinin rejiminin tartışmaya açılarak yıpratılması Türk milletinin şirazesini büsbütün bozmuştur.

Bu bozuluşlarla birlikte Türk toplumunun psikolojik sağlığa da bozulunca kendine, devletine, ordusuna, hukuk sistemine, eğitim ve sağlık politikalarına güveni de epeyce sarsılmıştır. Yugoslavya’nın dağılmasının getirdiği Boşnak-Sırp savaşında kaybeden Türkiye olmuş, sınır komşuları Irak ve Suriye’nin iç savaşa gömülmesi ile de Anadolu coğrafyasının demografik yapısı Türklük lehine bir zemin kaymasına maruz kalmıştır.

Tanpınar’ın ifadesiyle, ferde ait bazı tabii hakların peşinde koşamamak demek salt bireyleşmeye (ama müspet anlamda bireyleşmeye) ket vurmak demektir ki bunun getirisi olarak Türk toplumu ferdî hürriyetini çağdaş zamanların gerektirdiği biçimde kendi iradesine yedirememiştir. Hürriyet hissinin kemal bulamaması böylesi bir ortamda sırf dışımıza değil iç dünyamıza da olumsuz yansımaktadır. Şimdiki dilde birey dediğimiz fert iç dünyasını intizamsızlığa sürükleyince dış dünyasında da intibaksızlığa sürüklenmektedir. Birtakım tabii hakların peşinden koşmadığımızda olgun bir demokrasi kültürü zaten mümkün olamayacaktır. Türk toplumunun daimi tehlike psikolojisi içinde kalması hem medenileşme hamlesini sekteye uğratmaktadır hem de her alandaki yaratıcılığını güdükleştirmektedir. Kimileri bunun toplum mühendisliği yöntemleriyle şer güçlerin komplosu olduğunu düşünürken kimileri de bütün suçu Türk aydınına veya Türk siyasetçisine veyahut da Türk halkına yıkmaktadır.

Erol Güngör bir makalesinde şöyle bir saptamada bulunuyor: “Türkiye gibi hazırlıksız bir memlekette süratli nüfus artışının getirdiği en büyük felâket, cahilliğin de aynı süratle yayılması ve nihayet bizzat eğitim müesseselerini bile içine alacak derecede genişlemesidir… Yaygın cehalet Amerikan kapitalistlerinin veya Rus komünistlerinin gizli faaliyetlerinin bir eseri değildir; nüfus artışından ileri gelen şehirleşmenin ve demokratlaşmanın Türkiye gibi büyük sarsıntı geçirmiş bir memlekette doğurduğu tabii bir neticedir.”[2]

Türk milleti kendi vatanını koruma kaygısı içinde çırpınırken psikolojik sağlığını yitirmekle kalmıyor, iç dünyasındaki apayrı gerçeklikle dış dünyadaki cehalet sarmalı arasında sürekli eziliyor. Tasavvuf terbiyesinin bin yıllık o derin etkisi Türk insanında ölüm/şehitlik fikrini bir saplantıya dönüştürürken “hiç ölmeyecekmiş gibi dünya hayatı için çalışmak” ilkesini törpülüyor ve postmodern zamanlardaki tüketim kültürünün aymazlığına saplanıp kalıyor. Halep’te bir facia yaşanırken Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları kâh ideolojik bağnazlıkla birbiriyle dalaşmaktadır, kâh sosyal medyada ağıtlar düzmektedir, kâh apaçık bir vurdumduymazlık sergilercesine gündelik yaşamının konforlu tüketim çılgınlığını bir zaruretmişçesine sürdürmektedir. Viyana Bozgunu, Kırım Savaşı, 93 Harbi, Balkanların kaybı, Birinci Dünya Savaşı, Millî Mücadele derken Bosna-Hersek ve Karabağ felâketlerinin ardından Musul-Kerkük-Halep bölgesinde yaşanmakta olanlar, Doğu Türkistan’ın bitmeyen çilesi ve dünyanın diğer yerlerinde Müslümanlara reva görülmekte olan eziyetler realitede hiçbir yaptırım gücü bulunmayan ümmet bilinciyle diğer bütün dindaşlarımızdan çok Türk milletini yaralamaktadır. Kan, gözyaşı, tecavüz, katliam, işkence, İslam coğrafyası şehirlerinin harabeye çevrilmesi din kardeşi olarak bizlere dayatılan Araplardan fazla olarak Türkleri kahretmektedir. Arap kültürünün İslam medeniyetinin bir cüz’ü olduğu hakikati gözlerden kaçırılarak sanki vahyin bir buyruğuymuşçasına Türk Müslümanlığına şırınga edilmesi ise akılcılık mezhebinden uzaklaşmamıza ve açıktan açığa selefileşmemize yol açmaktadır. Elimizdeki son vatan parçası Anadolu’nun ve Türklük kimliğinin apaçık bir şekilde tehdit altında kalması Tanpınar’ın yakınmasının hâlen daha devam ettiğini ve muhasarada kalmışlık psikolojisi yüzünden bilimden sanata her alanda yaratıcı ve üretici olma merhalesine şimdilik yine geçemeyeceğimizi göstermektedir. Türk münevverinin içtimaî sorunlarla boğuşmaktan vakit bulup da Türkiye’yi düze çıkaracak bir yaratıcılık hamlesine uzanması kısa vadede pek mümkün görünmüyor gibidir. Buna rağmen zor şartlar tarihçe sabittir ki beklenmedik sıçramalara zemin hazırlayabilmektedir.

Erol Güngör Türk eğitim sistemini tenkit ederken şunları da yazmaktadır: “İlim ve fikir adamı yetiştirecek yerde okuma-yazma bilen cahiller yetiştirmek üzere milyonlarca lira sarf edilmiş, yüz binlerce Türk çocuğu en güzel yıllarını boşu boşuna geçirmiştir. Türkiye hâlâ bütün köylü vatandaşlara okuma-yazma öğrettiğimiz veya liseye gelmiş herkesi üniversite mezunu ettiğimiz takdirde cehaletten kurtulacağımızı zanneden cahil vatandaşlarla doludur. Böyle bir memlekette fikir münakaşası yerine ideoloji kavgalarının ön plâna geçmesi elbette tabii karşılanmalıdır. Fikir münakaşası fikir sahibi kimseler arasında olur, ideolojik kanaatler arasında münakaşa bahis konusu değildir; onlar sadece kavga veya harp ederler.”[3]

Türkiye ne yazık ki hâlâ bu durumdadır. Herkesi üniversite mezunu ettiğimiz takdirde cehaletten kurtulacağımızı zannetmenin şimdiki zamandaki karşılığı ise neredeyse herkesi İmam-Hatipli kılmakla kurtuluşa ereceğimiz avuntusudur. Türk vatanını selâmete çıkarma gayretleri sağlıklı ve sağduyulu çalışmalara değil, ideolojik kavgalara bel bağlamak zorunda kalmıştır. Musul-Kerkük-Halep bölgesindeki kıyamete çözüm bulma arayışları ideolojik tavırlara kurban edilmektedir. Siyasal İslamcılar şimdiki sorunlara ümmetçilik, Türkçüler milliyetçilik, sosyal demokrat veya ulusalcı olduklarını söyleyenlerse hümanist pencereden müdahil olurlarken katliamlar ve tecavüzler sürüp gitmekte, Türk ve İslam şehirleri yerle bir edilmektedir. Ali Şeriati’nin dediği gibidir vaziyet: “Mürekkebin akmadığı yerden kan damlar.”

Ayarsız, sayı 11, Ocak 2017          

Dipnotlar

[1] Hülya Bayrak Akyıldız, Âraf’ın Estetiği–Tanpınar’ın Romancılığı, sayfa 67, Doğu Kütüphanesi, İstanbul 2016

[2] Erol Güngör, Türk Kültürü ve Milliyetçilik, sayfa 186, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2004

[3] Türk Kültürü ve Milliyetçilik, sayfa 219

Yazar Hakkında

Metin SAVAŞ

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Kitap mı Yazdınız?

kitapyazma
Hû Diyen Karga- Selçuklu Hikâyeleri adlı kitabıyla, Türkistan’dan Anadolu’ya uzanan Selçuklu neslinin o müthiş serüvenini bizlere bir karganın ağzından anlatan...
Taha Süren için- Henüz O’nsuz ya sokaklar, yetim bakışlı çocuklar toz-toprak içinde, O’nun nuruna gülümsemekte. Varaka’nın serin sofasında birkaç hurma ve...
PEYAMİ SAFA-1

PEYAMİ SAFA-1

21.07.2017
Şair İsmail Safa'nın oğlu ve «Mahşer», «Bir Akşamdı», «Şimşek», «Fatih - Harbiye», «Dokuzuncu Hariciye Koğuşu». "Bir Tereddüdün Romanı», «Biz İnsanlar"...
“Birdenbire bul aşkıBu tuhfe bulanındır.”Şeyh Gâlib Dede Mî’mârî ve Mûsikî. Biri mekânın, diğeri zamânın rûhu. Schelling “Taşlarda Akan” mûsikiyi ilk ne...
Çalışmamızın konusu olan Şah ve Sultan romanı, 16. yüzyılda Türk tarihinin en önemli vakalarından olan mezhep ayrılığı ve bu ayrılığın...
Küreselleşen dünyada yeni dünya düzeni kuruluyor. Bu düzende insanımız, maalesef, yalnız… Değişen dünya, yeni ama “yalnız birey” yetiştiriyor artık. Yalnızlaşan insanımız, yeni...
Milletçe, coşku ile, Türkiye’de ve dış temsilciliklerimizde törenlerle kutluyoruz/kutladık Cumhuriyet Bayramımızı. Büyük Önder Atatürk’ü ve silah arkadaşlarını, aziz şehitlerimizi rahmetle,...
Aytmatov, 1928 yılında Bişkek’e bağlı Şeker Köyü’nde doğdu. Babası Törekul Aytmatov, annesi Nagima Hamzayevna Aytmatova’dır. Törekul Aytmatov, kendi diline sahip...
Türk edebiyatının kült romanlarından Ruh Adam’ın başlangıç bölümünde bir Uygur masalı yer alır. Roman kurgusunun bütününün arkaik zeminini teşkil eden...
DEĞİŞİM

DEĞİŞİM

20.01.2018
Son yıllarda değişimin üzerinde o kadar çok konuşuldu ki. Değişim, değişti adeta. Değişimin belli bölümleri de değişikliğe uğradı(!) sanki.Her zamankinden,...
TÜRK TÖRESİ

TÜRK TÖRESİ

30.12.2017
“Yerleşik insan, bir ailenin sınırlı menfaatleri dışında herhangi bir hak davası gütmeye ve daha geniş bir cemiyet yapısının gereklerini düşünmeye...
Dijital Dönüşüm Nedir? Ne Değildir? Dijital teknolojilerle birlikte rekabetin artması, fiyatların şeffaflaşması, gücün müşterinin eline geçmesi ve online itibarın önem kazanması...
Sezai Karakoç, verdiği eserlerle Türk edebiyatının son 60 senesinde mühim bir yere oturur. Başta şiir olmak üzere hikâye, deneme, fıkra,...
Sevinç Çokum, 25 Ağustos 1943’ te İstanbul’da doğdu. Beşiktaş Kız Lisesi’ni, İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı...
Necdet Bayraktaroğlu HAYAT YAYINLARI Kültür hâzinelerini koruyan ve tarih birikimine sahip olan milletler, hem geleceğini güçlü tutar, hem de...