Edebiyat Dünyamız

Edebî Medeniyet:Ebedî Medeniyet (ISSN 2587-2435)

  
  

cahithocamBu yazıyı bir gün yazacağımı biliyordum.

İnsanın kendisini yapayalnız hissettiği zamanda beklediği bir dost olur ya? Ben de bu dünyadaki gerçek dostumu o gün bulmuştum. Yazarlık dünyasına ilk adım attığım günlerdi. Ümit Meriç Hocam Bursa’ya dair bir ütopya yazmamı istemişti benden. Hani yazmaya yeni başlayan çocuklara bir nevi ödev gibi verilen yazılar olur ya? Onun gibi işte… Sonra bir şey oldu bir anda ödül tutuşturuverdiler elime. Çocuktum galiba… Salonda herkese gülümsedim safça. Oysa bir tane bile tebrik eden olmadı. Hepsi hırs dolu gözlerle elimdeki şeye bakıyorlardı. Bense bir onlara bir de elimdeki nesneye bakıyordum… İlk defa o gün girdiğim bu âleme ait olmadığımı, elimdeki kalem yüzünden beni inciteceklerini sezmişti yüreğim. Sanki ödül değil bir cezaydı benim için.

Ertesi gün erkenden Üftâde Türbesi’nde kendimi buldum. Buldum dediysem aslında akşamdan beri boğulduğum ve kaybolduğum içindi. Bu dünyada iyi insanlar da olmalıydı. Şehrin kalbinde sıcak bir kalp vardı muhakkak. Hep yanlış olamazdı gidilen adresler? Yalnız yüreklerin kendinden yürütüldüğü ve götürüldüğü bir dost kapısı olmalıydı bu şehirde. Ne kadar gözlerimi yumarsam yumayım bir iletişim de kuramıyordum ki yeşil sanduka ile aramda. Duamı bitirdikten sonra tekrar şehrin caddelerine akmıştım. Derken Ulucami ve Emir Hânı. Tespih ve seccade satan dükkânların en sonuna geldiğimde bir adam dikkatimi çekti. Başında garip takkesi, pürtelâş dükkân önündeki kitapları düzeltirken adeta fırfır dönüyordu. Gülmek geldi içimden. Durmuş ona bakıyordum. Sonra bir ân bana baktı ve hâline gülümsediğimi fark etti. “Eee, evet.. dedi önce. Bir anlık durgunluktan sonra; “E, buyursunlar efendim, hâl meselesi..” dedi. “Hiç, öylesine bakıyordum kitaplara, Bursa’da bir yayınevi olduğunu bilmiyordum.” dedim. Ne olduğunu anlayamadan çaylar gelmişti bile. Dükkânın önündeki masaya oturduğumuzda adımı sordu. “Saliha Malhun” dedim. “Allahu ekber!” diye bir çığlık attı. Şaşırdım. “Sen dün akşam ödül alan hanfendi değil misin?” diye sordu. “Evet…” dedim. Nerden biliyorsunuz diye soracaktım;” Akşam orada olduğunu söyledi.

Bir anda nasıl kaynaştım Cahit Hoca ile bilmiyorum. Derken çay bitince ona yardım etmeye başladım. Elektirik süpürgesi ile küçük dükkânı süpürüp raflardaki kitapların tozunu almaya başladım. Tabii simetrisini asla bozmadan. İşimiz bitince; “ Sen artık bu dükkânın kedisisin, istediğin zaman gelebilirsin” dedi. Birkaç defa böylece gittim. Her gidişimde bana bir tasavvuf tarihi hocasından Mustafa Kara’dan bahsediyordu. Ancak hiçbir gidişimde kendisiyle karşılaşamıyordum.

Sıcak bir yaz günüydü. Pazar yerinden geçerken tezgâhta kocaman üzümler gördüm, almak istedim ancak üşendim. Orhan Camii’nin orda biraz dinlendikten sonra Emir Hânı’nın yolunu tuttum. Gittiğimde dükkânda kimse yoktu. Oturup bekledim. Derken bir adam girdi içeriye elinde poşetle. Hocayı sordu; “Herhalde namazda, birazdan gelir, ben yardımcı olayım…
dedim. “Gel kızım üzüm yiyelim” dedi. Birlikte dışardaki masada oturduk. Poşeti açtığında ne göreyim, pazarda gördüğüm o iri üzümler. Şaşkınlıktan gözlerim büyümüştü. Kendisinin Mustafa Kara Hoca olduğunu ise Cahit Bey geldiğinde anladım. Mustafa Kara Hoca o günlerde bir garipti. Ne zaman canım bir şey istese, dükkâna onu getiriyordu. Bu hâli Cahit Hoca’ya söylediğimde; “Eee hâl meselesi…” demişti, ağzındaki sigaranın dumanından gözlerini kısarak.

Cahit Hoca adeta gizli kalbimdi benim. Sanki beni, gerçek mânâmla bu dünyada yalnız o görüyordu. Ulu camii, Emir Hânı ve o dükkan bir masaldı o zamanlar sanki. Çok çekingen olmama rağmen Cahit Hoca’nın yakın çevresi benim de çevrem oluvermişti. Artık her Cumartesi muhakkak orda oluyordum. Ardından Enes Battal Keskin geliyordu. Mustafa Muharrem, Mustafa Bâki Efe, Cevat Akkanat, ve daha nice dostlar. Ancak her seferinde en son Mustafa Kara hoca geliyor, her gelişinde de biz garipleri sevindiren yiyecekler getiriyordu. O gün de çok yağmur vardı. Mustafa Bâki Efe, küçük kızları, eşi, Enes ve Cevat Abi. Herkes çok acıkmıştı, ne atıştıralım diye aralarında fikir yürütüyorlardı. Cahit Hoca, acele etmeyin, birazdan Mustafa Kara gelir, muhakkak bir şey getirir, dedi. Beklemeye başladık. Ancak Cevat Abi durur mu? Başladı kaynatmaya… Acaba hoca ne getirir? İnşaallah simit getirir. Yok yok poğaça. Olur mu canım keşke lahmacun getirse. Getirir mi ki? Herkes bir tahminde bulunmaya çalışıyordu. Cahit Hoca, muzip gözleriyle ağzından düşmeyen sigarası ile onları dinliyor, kurnaz bir şekilde de beni süzüyordu. Ben en köşede taburede oturuyor, dükkândaki neşeli şamataya gülüyordum. Cahit Hoca; “Canın ne istiyor Malhun?” diye sordu. “Elma!” dedim. Hakikaten de canım çok fena elma yemek istiyordu, çünkü yine Pazar yerinde görmüş almaya üşenmiştim. Böyle biriydim ben. Evde de bir şeyler yemek için dolabı açar, çoğunlukla bir şey almadan odama dönerdim. Ben elma deyince herkes kızmıştı bana. “Haadi canım sen de.. Ne elması.. Şimdi aç karnına elma mı yenirmiş… Şom ağızlı…” Derken, o anda Mustafa Kara Hoca elinde kocaman bir poşet elma ile dükkâna girmez mi? Herkeste bir sükût-u hayâl, adeta gözlerim parlıyor. Cahit Hoca; “Hadi koş yıka getir elmaları, Enes de simit alsın, gelsin..” dedi. O günkü mutluluğu hiç unutamıyorum. O elmaları koşa koşa şadırvana götürürken kendimi çocuk gibi hissetmiştim. Elmaları şadırvanda yıkamış, kuşların kanat hışırtıları ile uçarak dükkâna dönmüştüm.

Şimdi dönüp o günlere baktığımda nasıl bir masalın içinde yaşadığımı anlıyorum. Cahit Hoca insanları sevmeyi öğretmişti bana. O derse inanıyordum. Sanki o insanların gizli yanlarını biliyordu ve bu sırrı bana söylüyordu. Enes’in çok derin bir kalbi olduğunu, haslardan olduğunu söylemişti. Hasan Basri Hoca bu şehrin bütün gizli târihini biliyordu. Mustafa Baki Efe bir dervişti. Mustafa Muharrem ise Cemil Meriç çapında bir fikir işçisi… Metin Mengüşoğlu, bir nezâket âbidesi idi. Herkesin bir sırrı vardı bu şehirde. Cevat Abi’nin iyi bir edebiyat târihçisi olduğunu söylüyordu; ama bazen sinir oluyordu ona, hatta kovuyordu. Cevat Abi de inadına hep gülümsüyor, kapıdan kovsa bacadan düşüyordu. Galiba en çok da o seviyordu Cahit Hoca’yı. Ben bu masal Bursa’yı ve Cahit Baba’nın kahramanlarını bu yüzden çok seviyordum, yanlarına çok gitmesem ve sokulmasam da…

Cahit Hoca o küçücük gövdesiyle yeryüzünde gezerken garip bulurdum onu. Hep telâşlı gezerdi; ancak bir gün bile huzursuz görmedim onu. Sanki o bizimle olurken ve gezerken ara sıra daldığı uyku hâllerinde başka biriyle oluyordu. Sanki biz başka şeyler ararken o, başka şeylerin izindeydi. Hayatımda onun kadar “kendiliğinde” olan birini tanımamıştım. Onun kimlik ve kişilik sorunları yoktu. Hatta o dönem hırpalandığım sanat âleminde beni kırıp üzen ve adeta üzerimde tepinenler için; “o arkadaş oturmamış” ifadesini kullanırdı. Ne tuhaf… Sadece “oturmamış” derdi ham ervah için, başka da kötü söz çıkmazdı ağzından. Bir gün bile kızdığını, kabalaştığını görmedim onun. Sadece bir yürek yanığı vardı onda… Ağzından düşürmediği sigarasının dumanında titreşen, gözlerini kısarak daldığı anlık âlemlerde özlediği bir şey vardı sanki.

Dünya sıkıntılarını hiç dert edindiğini görmedim. Başkaları değil ama kendisini kendisi teselli ediyordu hep. Cahit Hoca hiç insan aramıyordu. Çünkü o her insana onun insânî tarafıyla bakıyor ve yaklaşıyordu. O küçücük dükkânda insanların kendilerine en yabancı kalmış taraflarını keşfediyor ve onları âdetâ kendileriyle yüzleştiriyordu. Bunu yaparken hiç kırıcı olmuyordu. Kendiliğinden çözülüyordu yumakları insanların.

Bana kalırsa, insanların asıl yalnız olan taraflarını keşfetmiş ve çözmüştü Cahit Hoca. Meydanların, sloganların adamı değildi. Kalbin derûnundan gelen o sızısını tanıyordu insanların. Tıbba ve sosyologlara karanlık kalan o hududu biliyordu. Burnuna değen her acı tütünün dumanıyla kıstığı gözlerinin baktığı yerdi o hudut. Dertlerinden, yokluğundan, yoksunluğundan şikâyet etmedi hiç bir vakit. Dünyevî hırsların ve iktidar çevrelerinin ekseninde dönmedi. Hep karşıdan seyretti onları.

Ve bir gün … Bu hiçlik çölünden giderken kendisini anlamayanları, ihmâl edenleri sevmekten vazgeçmedi. Çünkü o, Yusuf misâli düştüğü bu dünya kuyusunda bir gün bile sevgilinin tebessümünden mahrum kalacağını düşünmemişti. Hep o sevgilinin bakışıyla bakmış ve onun cemâliyle gülümsemişti insanlara ve hayâta.

Düşünüyorum da… On altı senelik yoldaşlıkta… Bir gün bile irtibatsız değildik. Ya gönülden söyleşirdik yahut telefonda. Muhakkak arardı bu garip, münzevî kızını. Ürküp saklandığı köşesinden zorla çıkarır “hâlin uygunsa gel” derdi. Mızıldana mızıldana gittiğim her seferinde mutlu dönerdim. Çünkü gönlü gönle bağlamasını iyi bilirdi, kaynaştırırdı herkesi ilk defa tanışsa bile. Her eve döndüğümde de sıkı sıkı tembih ederdi; “Eve varınca haber ver.” Hiçbir gün ihmâl etmedi, unutmadı beni. Bense her zamanki gibi huysuz, mızmız ve uyumsuzdum.

Gidişinden iki gün evvel aramıştı beni, telefonu duymayınca mesaj yazmış; “Hâlin uygun ise gel” Halim ilk defa uygundu o gün gitmeye, epeydir görmemiş özlemiştim Cahit Baba’yı. Hazırlanıyordum sabah neşeyle… Sonra bir mesaj; kalbi durmuş!

Ben bu yazıyı bir gün yazacağımı biliyordum.
Son zamanlarda hissediyordu kalbim.
Ancak bu kadar erken olacağını nereden bilirdim.

Âh Cahit Baba!
Karakışta bir kara haber oldu bana. Yüreğimi yaktın, erittin. Kar insanı nasıl yakarmış o gün öğrendim.
Âh Cahit Baba!
Sen şehrin kalbiydin!
Giderken şehri nasıl da ateşe verdin!

Mekânın cennet olsun.

Saliha MALHUN

Yazar Hakkında

Saliha MALHUN

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Kitap mı Yazdınız?

kitapyazma
Sözlüklerde ‘emanet’ kavramına “Güvenilir birine saklanması veya birine teslim etmesi için geçici olarak bırakılan; teslim alınan kişice korunması gereken eşya,...
Hafıza adlı kitabında, hatırlama süreciyle ilgili temel deneysel bilgileri veren Prof. Dr. Yılmaz Özakpınar, bu kitapta hafıza yanılmalarının oluşum mekanizmasını...
MANKURT

MANKURT

05.11.2017
“Adını hatırla, kim olduğunu hatırla” bir annenin kimliğini, kişiliğini yitiren çocuğuna söyleyebileceği son emir cümleleridir bunlar. Su sözde; yalvarma, açma,...
Kostantiniyye... Estefanya... Gulgule-i Rûm... Dersaadet... İslâmbol... yâni İstanbul...Ne vakit Rumeli Hisârına baksam, Yahya Kemâl’in derin bir teessürle hüzne daldığı ufuklar...
Sayfa Sayısı: 248 sayfaKağıt Cinsi: 2. hamurKapak Cinsi: Karton kapakEbat: 16.5x23.5Basım Tarihi: 08-2006Baskı: 3ISBN:...
Geçtiğimiz günlerde Orhangazi Belediyesi “Orhangazi’nin Fethi Ve Gâzi Orhan Bey” konulu bir fetih programı düzenledi. İçeriği oldukça zengin faaliyetlerin olduğu...
Bir cümleden veya metinden yeni ve değişik bir anlam(lar) çıkarırdık. Bir işin özelliklerini, işleyişini, en ince ayrıntılarına kadar iyice öğrenenlere,...
Bu yazıyı bir gün yazacağımı biliyordum. İnsanın kendisini yapayalnız hissettiği zamanda beklediği bir dost olur ya? Ben de bu dünyadaki gerçek...
Başlangıcı XVI. asra dayanan ve tarih sahnesinde kesintisiz süreklilik göstermek kaydı ile günümüze kadar ulaşan âşık edebiyatı ve geleneği Türk...
Bolu dağlarından kükreyen bir ses dökülür gümbür gümbür Anadolu’ya… Bu yiğitçe kükreyiş, Çamlıbel’in eteklerinden düz ovaya yaylım yaylım iner, ses...
Zekâ, hızlı anlama, zihin berraklığı, kolay öğrenme, güzel akletme, hafızada tutma, hatırlama … gibi lütuflarla bezenmişiz. Hepimiz, bir diğerinden daha...
Hüseyin Nihal Atsız’ın kült romanı Ruh Adam’ın başlangıcında yer alan Uygur masalındaki Açığma-Kün’e dair birtakım değerlendirmelere ve çözümlemelere yelteneceğiz bu...
Bir insanın anavatanı çocukluğudur, der psikologlar. Ne kadar doğru. Nereye gidersek gidelim, hangi mesleği seçersek seçelim, hangi konuma gelirsek gelelim,...
SEN YOKKEN

SEN YOKKEN

03.12.2017
"Sonra çekildim bir kenaraSeyrettim bütün olup biteni.Baktım kimde ben ne kadarımKim bende ne kadar kalmışdiye...Ve geçen ömrüme bir damlaGözyaşı akıttım;Yarısı...
Çağdaş fizikçilerden Michael Talbot Yeni Fizik ve Mistisizm adlı çalışmasında, sübjektif gerçeklik ile objektif gerçeklik arasında kesin bir kopukluk bulunmadığı...