Edebiyat Dünyamız

Edebî Medeniyet:Ebedî Medeniyet (ISSN 2587-2435)

  
  

bogachanBir gün Kam Gan oğlu Han Bayındır yerinden kalkmıştıŞami5otağını yer yüzüne diktirmişti Alaca gölgeliği gök yüzüne yükselmişti. Bin yerde ipek halıcığı şenmişti. Hanlar hanı Bayındır yılda bir kerre ziyafet verip Oğuz beylerini misafir ederdi.

Gene ziyafet tertip edip attan aygır, deveden erkek deve, koyundan koç kestirmişti. Bir yere ak otağ, bir yere kızıl otağ, bir yere kara otağ kurdurmuştu. Kimin ki oğlu kızı yok, kara otağa kondurun, kara keçe altına döşeyin, kara koyun yahnisinden önüne getirin, yerse yesin, yemezse kalksın gitsin demiştir. Oğlu olanı ak otağa, kızı olanı kızıl otağa kondurun, oğlu kızı olmayana Allah Taala beddua etmiştir, biz de beddua ederiz, belli bilsin demiş idi.

Oğuz beyleri bir bir gelip toplanmağa başladı.

Meğer Dirse Han derlerdi bir beyin oğlu kızıyok idi.

Söylemiş, görelim hanım ne söylemiş:

Serin serin tan yelleri estiğinde

Sakallı boza çalan çayır kuşu öttüğünde Sakalı uzun müezzin ezan okuduğunda

Büyük cins atlar sahibini görüp homurdandığında Aklı karalı seçilen çağda

Göğsü güzel koca dağlara gün vuranca

Bey yiğitlerin kahramanların birbirine koyulduğu çağda

halideedipadivarElvanlarda ihtiyar bir kılavuz aldık. Köy kısmen yanmış, perişan, herkes fersiz ve şaşkın gözlerle kamyon denilen canavarın bir lüzum görüntüsüne bakıyordu. Herkesin ruhunda sonu gelmeyen meşakkatin, açlığın, her günün gizli felaket ihtimallerinin yoğurduğu yeis ve lâkaydı vardı. Onun için kimse Uşak’a kadar gelmek istemiyordu. Parayı ne yapacaklardı? Ne alırdı ki? Yalnız zayıf yüzlü bir ihtiyar halsiz bir sesle:

– Ben İney’e kadar yolu biliyorum. Fakat beni Uşak’a götürürseniz ve bana orada bir okka tuz verirseniz gelirim, dedi. Akşam karanlığı basarken kamyon mırıldanarak, homurdanarak Anadolu’nun ıssız, yolsuz beyabanına (çöl) daldı.

Kamyonda İstanbul gazetecileri vardı. Yunan ordusunun emsalsiz mezaliminin külleri ve facia sahnesi üstünde tetkikat yapacaklar, ben cephenin Yunan mezalimi raporunu hazırlarken onlar da ajansla Türk’ü felaketini dünyaya bildireceklerdi. Anadolu’da hâkim, insan değil tabiattır. Kuytu ormanlar batak ovalar, sarp keskin yokuşlar, sonra karanlık, kımıldıyormuş gibi insanı keserek dondurarak esen acı rüzgârın ortasından bin bir zahmetle bilmem kaç saat geçtik. 

İney, bir derenin yamacından kurşuni bir yangın harabesine inkılâp (dönen) eden bir köydü. Kamyon gırlayarak çırpınarak köyün yoluna girerken dünyada hilkati (yaratılış) âdem başlamamış gibi, etraf insan sesinden, hayatından arîydi. Yalnız bir sürü çakal acı acı, karanlık esiyormuş gibi dereyi yalayıp geçen rüzgârla hemahenk uluyordu.

ömerseyfettin2Mini mini, güzel, şeytan Bedia’yı ailesi büyük bir adama vermek istiyordu. Halbuki o iki senedir, tıbbiye talebesinden olan kuzeni Namık’la işi pişirmişti. Kendini almayı arzu eden bu büyük adam tek gözlüklü, şık bir büyükelçiydi. “Kırkında var, yok…” diyorlardı. Bedia daha on yedisine girmemişti. Annesinin, babasının, hanımninesinin ısrarlarına biraz karşı geldi. Ağladı, sızladı, amma sonunda mağlup oldu.

— Ben koca herifi ne yapayım? Elli sene Avrupa’da balolarda sürtmüş! dedikçe,

— Haltetmişsin! Otuz sekiz yaşında! Koca dediğin böyle olur. Fenerbahçe kulübünde top oynayan oğlanlara mı varacaksın?

Cevabını alıyordu.

Nişan günü köşke bütün aile efradı çağrılacaktı. Fakat bir gün evvel kuzen geldi. Bedia ile yalnız kaldılar. Evvela dargın dargın bakıştılar. Sonra Namık,

— Yazık sana Bedia! Dedi. Büyükbaban yerinde bir adama varıyorsun.

— Amma mübalağa ha…

— Mübalağa değil! Bir asır yaşında, boyalı bir ihtiyar işte!

— Ne yapayım! Annemin, babamın büyüklük merakı var.

mustafanecatisepetcioğluKar uyuşuk, isteksiz ve zevksiz yağıyordu. Hava, gökyüzü ile yeryüzünün arasını dolduran boşlukta katılaşmış, zaman katılığında erimişti ve kar bu katılıkta, ancak boğulmamak için uykuda ve düşsü, sallanıyordu. Gökle toprak arasında bir bocalayıştı bu. Akşam oluyordu; şehir, bütün bu donmuşluk arasında ışıklarını yakmış, bilmediği bir geceye hazırlanıyordu.

Şehrin, gidip gelen —bir geniş kaldırım üstünde gidip gelen— bunca İnsanın içinde bir kişi vardı ki kara benziyordu. Ötekiler kendilerinden olmayan bu adamın farkında bile değillerdi. Gidişlerinde kendileri, gelişlerinde yine kendileri vardı.

Adam, delikanlı sayılabilecek bir yaştaydı. Belki yılların aslında pek uzun olmadığını yeni anlamıştı. Bir adımı, yılların kısalmağa başladığı çağa atılmıştı; öteki adımı henüz uzun yılların çağındaydı. Adımlarının arasındaki boşluk pek uzun değildi; dardı daha. Geniş yüzü yumuşak, bu yumuşaklık içinde derinleşen gözleri bilinmeyen yollarda yitmiş çocuk gözleriydi. Kaşları, gözlerini büsbütün yalnız bırakmıştı. Sanki gözlerden kaçıyordu kaşlar: burnuyla alnın birleştiği noktada birbirini itiyor, sona doğru, yorgun düşüyordu.

ömerseyfettin2Ben hep acı içinde yaşayan bir adamım! Bu sıkıntı âdeta kendimi bildiğim anda başladı. Belki daha dört yaşında yoktum. Ondan sonra yaptığım değil, hattâ düşündüğüm kötülüklerin bile vicdanımda tutuşturduğu sonsuz cehennem sıkıntıları içinde hâlâ kıvranıyorum. Beni üzen şeylerin hiç birini unutmadım. Anılarım sanki yalnız hüzün için yapılmış.

Evet, acaba dört yaşımda var mıydım? Ondan önce hiç bir şey bilmiyorum. Bilinç, başımıza nasıl yakmayan bir yıldırım gibi düşer. Tolstoy, daha dokuz aylık bir çocukken kendisinin banyoya sokulduğunu hatırlıyor. İlk duygusu bir hoşlanma! Benimki müthiş bir sıkıntıyla başladı. Ben ilk kez kendimi Şirket vapurunda hatırlıyorum. Hâlâ gözümün önünde: Sanki dünyaya o anda doğmuşum, annemin kucağı… Annem, yanındaki çok sarı saçlı, genç bir hanımla gülüşerek konuşuyor, cıgara içiyorlar. Annem cıgarasını ince gümüş bir maşaya takmış. Ben bunu istiyorum.

– Al ama ağzına sürme! diyor.

Bana bu ince maşayı veriyor, cıgarasını denize atıyor. Galiba yaz. Çok aydınlık, çok güneşli bir hava… Annem, konuşurken mavi tüylü bir yelpazeyi yavaş yavaş sallıyor. Ben kucağından kayıyorum. Beni kollarımdan tutarak yanına oturtuyor.

acabaneidiÇıkardıkları gün hemen geri döndüğü Toptaşı Tımarhanesinden Cabi Efendiyi kabul etmemişlerdi. O vakit, bilincini yitirdiği geçen dört sene zarfında gidip gelen zekâsı, milyonlarca beygir kuvvetinde bir elektrik fıskiyesi gibi parladı. Uslu akıllı, İstanbul’a geçti. Daha mahalleye gelmeden, dört senedir olup biten şeylerin esaslarını yolda tamamıyla anlamış gibiydi. Eve gelince oğlunu sordu. Odaya kazara bir dızdız girince, tepesinde şarapnel patlamış gibi korkup dışarı kaçan bu kahramanın ihtiyat subayı olduğunu, Irak cephesinde bir hücum taburunda bölük kumandanı bulunduğunu duyunca “lâ havle…” çekerek gülümsedi. Sonra bir hafta kadar genel durum belirlemesiyle uğraştı. Muhtelif semtlere seyahatler etti. Tenha sokaklarda gezindi. Ücra kahvelerde oturdu. Tekkelere girdi. Viranelerde yemek için ot toplayan kimsesiz, çaresiz kadınlarla konuştu. “bileşiminde nelerin bulunduğu belli olmayan” vesika ekmeklerine, günlerce, irili ufaklı büyüteçlerle baktı. Hatta bir gün tahlil ettirmeye bile kalktı. Gittiği meşhur kimyagerin baba dostuydu. Onun mahallede geçen çocukluğunu biliyordu. Önceleri biraz ahmaktı. Kerrat cetvelini bir türlü ezberleyemediği için mektepte adını “Beş kere beş, dübeş” koymuşlardı. Şimdi İstanbul’un en büyük, en saygın bir bilim adamıydı. Ekmeği iyice muayene ettikten sonra:

— Bunun içinde bir şey var… var, evet var ama ne acaba? dedi.

Cabi Efendi:

havuclupilavYağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense gazetenin bilmecesini de çözmüş bulunuyordum. Bu kara gün pazar, başka türlü geçerdi.

Karımı düşünmek istedim. Henüz kendi, güzeldi, şimdi akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor ve henüz mutfak işlerinden hoşlanıyordu. Epey çalışmama rağmen onu duygularımda canlandıramadım. Bu fena bir haldi… Ne yapmalı?

Radyo’ya gittim uzun dalga bomboştu. Orta dalgada öyle… Uzun uzun esnedim. Kısa dalganın parazitleri arasında bir mucize çıktı: Bu enfes bir kemandı ve karımla, daha iki sevgiliyken dinlediğimiz bir…

Her şey canlanıverdi. İçimde kâinatı güzelleştiren, hayata mana veren o büyülü o heyecan belirmeye başlamıştı. Seslendim

– Hürrem

Görpecik seni işittim.

– Efendim!

Gelsene biraz, dedim.

– Ne var? diye sordum.

bahceMustafa Helvacıoğlu altmışdokuz yaşındaydı. Hiç evlenmemişti. Akrabası yoktu. Babası, kendisi doğmadan evvel ölmüştü. Annesini kaybettiğinde ondokuz yaşındaydı. Yirmibir yıl önce nüfus müdürlüğünden emekli olmuştu.
Emeklilik ikramiyesinin üzerine daha önceki yıllardan kalan tasarrufunu ekleyip ev sahibi olmuştu. Aldığı ev şehirden uzaktaydı. İki oda bir salondan ibaretti. Arkasında orta büyüklükte bir de bahçesi vardı.
Yeni evinde odalardan birisini yatak odası olarak düzenledi. Diğerini ise çiçek laboratuvarı yaptı. Laboratuvarın bir duvarına kitaplığını dayadı. Çiçekçilikle ilgili bütün kitaplarını bunun raflarına yerleştirdi.
Kitapları birbiri peşi sıra okuduktan sonra, öğrendikleriyle laboratuvar çalışmalarına başladı. Yaptığı deneyler bilgi ve görgüsünü pekiştiriyordu. Çiçek hastalıklarını iyileştirme yollarının bulunması ve yeni çiçek türlerinin üretilmesi konularında gün geçtikçe tecrübe sahibi oldu. evin arkasındaki bahçeyi çiçek yetiştirmek için kullanıyordu. Güzelce düzenleyip çeşit çeşit çiçek dikmişti. Duvarın yakınına açtırdığı tulumba su ihtiyacını karşılamaktaydı.
bekir dagsever 3 243x300 —Hadi hazırlan da gideli.
 —Tamam deyip fırladım.
Birkaç gün önceden sözleşmiştik. Hazırlanıp Seyfi’yle yola düştük.
Bugün akşama şenlik var:  Güneydeliktaş’ la Kuzeydeliktaş köyleri arasında güreş olacakmış.
İki köyün ağaları anlaşmışlar. Başpehlivanlığı kim alırsa ona bir tosun, diğer dereceye girenlere de para vereceklermiş.  Güreş çok çetin geçeceğe benziyor.
Çok yakın mesafede olan iki köy öteden beri birbirlerine rakiptiler. Çocukları, kadınları, gençleri, tavukları, eşekleri, atları her şeyleriyle rakiptiler. Ne zaman ne için neden rakip olduklarını kendileri bile bilmezdi. Ama her iki köyün ağası birbirleriyle anlaşırlardı. Aslında onlar da gizliden gizliye rakiptiler. Fakat işin içine ortak çıkar girince çabucak anlaşıyorlardı. Bu da köylüleri ucuza çalıştırmak mallarını kelepir niyetine almak içindi.
Biz Seyfi’yle konuşa konuşa sinsin yerine vardığımızda; davullar zurnalar çalmaya başlamış, ortaya yakılan sinsin ateşi neredeyse göğü yalıyordu. İki tarafın gençleri ayrı yerlerde toplanmış sinsine çıkmaya cesaret edemiyorlardı. Aslında buna cesaretsizlik denmez de birilerinin açılış yapmasını bekliyorlardı.
Komşu köyler buranın güreşinin çetin geçeceğini bildiklerinden meraklı insanlar güreş seyretmeye gelmişti.

mevlana celaleddin i rumiMecnun bir gün, Leyla'nın mahallesinde yaşayan bir köpeği görünce onu yakaladı. Öpüp koklamaya başladı. Bu davranışını görenler onu ayıpladılar ve uyardılar:

  • A akılsız Mecnun! Sen iyice işi azıttın. Bu yaptığın dt!liliğin de azgınlığın da sınırını aştı. Hiç köpek öpülüp sevilir mi? Köpek daima pis şeyler yer, gerisini bile diliyle yalayarak temizler, o necis bir hayvandır.

    Bunları duyan Mecnun güldü:

mevlana celaleddin i rumiAşığın biri, günün birinde kendisini çok seven, onun sevgisiyle yanıp tutuşan sevgilisini yanına çağırdı. Cebin­ den bir kağıt çıkararak huzurunda okumaya başladı. Mek­ tupta övgüler, feryatlar, sızlanmalar, şikayetler, niyazlar, sitemler yazılı idi..

Sevgilisi kısa bir şaşkınlıktan sonra dedi ki:

Kitap mı Yazdınız?

kitapyazma
İhtiyaç listenizde kitap kaçıncı sırada, hiç düşündünüz mü? Günümüzde gelişen teknolojiyle birlikte gençlerde kitap okuma alışkanlığının yerini evlerde bilgisayarda/cep telefonlarında… oyun...
Yağmur Tunalı,1955 yılında, Kayseri Yahyalı’da doğdu. Orta öğrenimini, Niğde, Kayseri ve Samsun’da; Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde başladığı yüksek öğrenimini, Ankara Üniversitesi...
Kaç bucaktır kahbe dünyâ çeşm-i yârdan düş de görDostla düşman nerdedir sen îtibardan düş de görseferciMaddenin ardında âlem sanma sohbet...
Târih-i Kadîm Beşerin köhne sergüzeştinden Bize efsâneler terennüm eden;Bizi, âbâ-i bî-vücûdumuzun Cevf-i mâzîde bir siyah ve uzun Gece teşkil eden hayâtından...
Saatlerdir hiç kıpırdamadan uzandığım yataktan yavaş yavaş atıştırmaya başlayan kar’ı seyrediyorum. Rüzgârın uğultusu kulaklarıma kadar geliyor. Bir an bu saatte...
Hüseyin Nihal Atsız’ın kült romanı Ruh Adam’ın başlangıcında yer alan Uygur masalındaki Açığma-Kün’e dair birtakım değerlendirmelere ve çözümlemelere yelteneceğiz bu...
VATAN

VATAN

29.12.2018
Vatan mefhumu bazı araştırmacılarımıza göre Fransız ihtilalinden sonra hudutlarımızdan girmiştir. Vatan Şairimiz Namık Kemal ile Osmanlı Türkiye’si tanışmıştır. O’nda bile...
Kutsal İkona

Kutsal İkona

30.12.2016
250 yıl süren krizalit dönemi… Sır dolu hayatlar… Gizli kimliğin öne çıkması ve açık kimliğin terkedilmesi…...
… İşimize geldiğinde sözü çeviriveriyoruz hemen. Sözümüz neden kesiyorlar, biz başkasının sözünü niçin kesiyoruz? Sözümüzü esirgememekle nereye varacağımızı sanıyoruz? Sözü neden...
Kültür ve medeniyet millî ruhun yansımasıdır. Eğer bir millet yaşama üslûbunu bulamamış ve düşünüş tarzını çağın ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde yönlendirememişse...
2000’li yılların başı. Eskişehir’e geleli birkaç yıl olmuş. Haftada altmış saat derse giriyorum. Hem de gıkım çıkmadan. Hiçbir maddi beklentiye girmeden.
MUHABBET

MUHABBET

17.12.2017
Muhabbet kuşu gördünüz mü hiç? Hiç muhabbet kuşunuz oldu mu? Muhabbet ettiniz mi hiç muhabbet kuşuyla… Muhabbet beslediklerinizin sayısını hiç düşündünüz...
‘Diyanet İşleri Başkanlığımız, birlikte yaşamanın olmazsa olmaz ilkelerine dikkat çekmek ve bu konuda toplumsal bilinç oluşturmak amacıyla bu sene Kutlu...
Bu yazıyı bir gün yazacağımı biliyordum. İnsanın kendisini yapayalnız hissettiği zamanda beklediği bir dost olur ya? Ben de bu dünyadaki gerçek...
Üçyüz yıl önce Karacaoğlan derler bir ozan, ses olmuş telden, söz olmuş dilden dökülmüş… Tüm Anadolu, Karacaoğlan olmuş, ondan seslenmiş.