Pazartesi 16 Eylül 2019
Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

Osmanlı ve erken Türkiye döneminde ilk Türk toplum bilimcisi olarak anılan Ziya Gökalp, Osmanlı İmparatorluğunun parçalanma döneminde geçen hayatı boyunca milletini buhrandan kurtarmak ve yüceltmek adına büyük çaplı çalışmalar yapmış bir isimdir. Osmanlı’nın en gergin döneminde yaşaması ve fikir sahnesine bu dönemde çıkması Gökalp’in eserlerinde gerek çözüm arayışları gerekse de sosyolojik analizler bakımından açıkça görülür. Osmanlı’nın son dönemlerinde farklı alanlarda yaşanan büyük çaplı problemleri analiz etmiş ve çözüm önerilerinde bulunmuştur. Gerek batı ve doğu alanını kapsayan eğitimi gerekse de halka yakınlığı ve milli kültüre verdiği değer ile o dönemde bir çok aydının radikal düşüncelerine karşı Gökalp objektif ve rasyonel çözümler sunmayı başarmış bir isimdir. Gökalp’in üzerinde çalıştığı başlıklardan bazıları, hars ve medeniyet konusundaki tanımlamaları, Güzidelerin (aydınlar) dönemdeki durumu üzerine sosyolojik analizleri ve dönemde popüler olmuş Batılılaşma fikrine yaklaşımlarıdır. Özellikle Gökalp bu siyasi meseleleri kapsayan başlıklar içinde, Güzideler ve halk arasındaki ilişki üzerine kurduğu ideali ve Batı’yı nasıl kabul etmemiz gerektiğini açıklayan yazıları ile kendi döneminde ve günümüzde bir fikir rehberi haline gelmiştir.

Gökalp’in üzerinde durduğu ve toplumdaki güzidelerin de rehberi olması gerektiğini savunduğu konu, Hars ve Medeniyet arasındaki ilişkidir. Gökalp bu iki kavramı ayrıştıkları ve birleştikleri noktalar bakımından ikiye ayırarak tanımlamalarını yapmıştır. Prof. Dr. Erol Güngör’e göre, Ziya Gökalp, kültür-medeniyet ayrımını bir pratik endişe yaşadığı için kurgulamıştır (1). Birleştikleri noktayı, her ikisininde toplumsal hayatı (kültür, din, ahlak, hukuk, akıl, estetik, dil) ve dinamikleri kapsamaları olarak belirtirken ayrıştıkları noktaya daha kapsamlı değinmiştir. Gökalp’e göre Hars ve Medeniyetin ayrıştığı noktalar şu şekildedir, Hars yani kültür milli bir kavramdır ve millet içinden gelen öz değerleri kapsar, ancak medeniyet milletlerarası yani beynelmineldir. Yani, hars ulusal bir kimliği temsil ederken, medeniyet tüm insanlığa hitap eden ve bir ulustan diğerine geçebilen bir kavram olarak nitelendirilir (2). Bunu şu şekilde örnekleyebiliriz, Almanya harsı, Fransa harsı, İngiltere harsı ve bu harsların ortak olarak içinde yer aldıkları Batı medeniyeti. Gökalp’in belirttiği bir diğer ayrışma noktası ise, harsın duygulardan türemiş, halktan geleni içinde barındıran soyut olmayan bir olgu olarak sayarken, medeniyeti daha kapsamlı, içerisinde tekniği ve bilimi barındırması olarak belirtir. Bir diğer deyişle, hars ilham ile ortaya çıkarılırken, medeniyet akıl ve mantık yolu ile yapılır (2). Yine Gökalp’in bir başka bakış açısına göre, kavimler öncelikle bir harsa sahip olur, daha sonra geliştikleri, imparatorlaşma ve kozmopolit yapıya dönüşme süreçlerinde medeniyet halini alırlar (3). Ayrıca, Gökalp’e göre Batı medeniyeti Hristiyan medeniyeti olmadığı gibi Doğu medeniyeti de İslam medeniyeti olarak anılmamalıdır. Yani medeniyetler din ile bağdaşmamalıdır. Buna bir destekleme olarak, Doğu medeniyeti içinde yer almış olan Bizans’ı örnek verebiliriz.

Hars ve Medeniyet başlıklarının birleşme ve ayrışma noktalarından yola çıkrak, Gökalp’in Güzideler yani o dönemin aydınları üzerine olan analizleri ve düşüncelerini değerlendirmek gerekirse, Ziya Gökalp öncelikle aydın – halk ilişkisinin sosyoloji ve felsefe bilimlerini kullanarak analizini yapmıştır (2). Bu analizler ile aydın ve halkın tanımlamasını, aralarındaki farkları ve birbirleri ile nasıl bir ilişki içinde olmaları gerektiğini açıklamıştır. Ayrıca, Ziya Gökalp, güzidelerin toplumdaki rolünü analiz  etmek için öncelikle hars ve medeniyet kavramı arasındaki ayrım noktasını tam olarak anlamamız gerektiğini söyler. Yani Güzidenin halka ne götürmesi ve halktan ne alması gerektiğini Gökalp hars ve medeniyetin ayrımları üzerinden açıklamıştır. Ziya Gökalp idealinde Güzideleri gerek almış oldukları eğitim gerekse yetişmiş oldukları çevreden dolayı millettin ‘seçkinleri’ olarak nitelendirir (2). Güzideler halk mekteplerinde okumamış ve halk içerisinde yetişmemiş ‘eğitimli’ gruptur. Yani ,halka ait olan kültüre tam olarak hakim olamamışlardır. Bu nedenle, Gökalp, Türk milletinin güzidelerinin ruhu tamamıyla Türk harsıyla meşbu olduktan sonra millileşmek imkanına sahip olabilir diyerek açıklamıştır (4). Ziya Gökalp’in bu sözüne göre, ‘seçkin’ diye nitelendirdiği bu grup aldığı gayri milli eğitimin oluşturduğu milli kültür alanındaki eksiklikleri halk içinde uzun süreler geçirip, halka ait değerleri benimsemek ile gidermelidir (2).  Sağlam milletlerde güzidelerin vazifesi halkın ruhi mahsullerini anlamak sonrasında da nizam ve iltizama sokmaktan ibarettir (5). Gökalp’in bu sözü ile de anlaşılacağı üzere, sağlam milletlerde aydın ve halk arasında karşıklı bir ilişki olduğunu,  güzidelerin yani aydınların temel görevinin yaşadıkları milletin medeniyetini kurmaları gerektiğini, medeniyeti kurmak için de öncelikle harsa yani kültüre ulaşmak ve onu geliştirmek gerektiğini söyler. Yani,  Güzideler bu temel görevlerine kültüre ulaşmak ile başlamalılardır. Kültüre de ancak halka giderek ulaşırlar. Daha sonrasında kurmuş oldukları medeniyet çerçevesini halka benimsetmek ve onlara iletmeleri gerekir. Bu nedenle de halka tekrar gitmeleri gerekir. Diğer bir deyiş ile Gökalp, Güzidelerin halka neden gitmeleri gerektiğini iki maddede savunur: Birincisi Milli kültürü onlardan alabilmek ve sonrasında bu kültürü temel alarak kurdukları medeniyeti halka iletmek.

Gökalp Güzideleri ideal olarak tanımlası dışında ayrıca, Osmanlı içindeki durumlarını da sosyolojik bir perspektif ile değerlendirmeye almıştır. Gökalp’in yapmış olduğu değerlendirmelere göre Osmanlı’da idealinden çok farklı bir durum mevcuttur. Osmanlı’da aydın kavramı batılılaşma düşünceleri ile birlikte ortaya çıkmıştır. (2) Ve Osmanlı aydını diye adlandırılan grup devlet içinde yer almış olduğu için halk ile bir iletişim halinde olma kaygısına sahip olamamıştır (2). Bunun sonucunda,  halka ait değerleri bayağı olarak görmüş ve kültürü onlardan alınması gerektiği olgusunu önemsememiştir. Bu durum Osmanlıda bir çok önemli konuda ikilikler oluşmasına neden olmuştur. Örneğin, milletin içinde iki dillilik (osmanlıca ve halk içindeki türkçe), din, ahlak ve iktisata karşı iki farklı yaklaşım, iki farklı musiki, vezin ve edebiyat gibi (2).  Osmanlı aydınları arasında çıkan bu sorunlar nedeni ile Ziya Gökalp  güzide ve seçkin kavramının tanımlamalarını ve işlevlerini ayırarak yeniden nitelendirme ihtiyacı duymuştur. Gökalp’e göre seçkin denilen grup, gayri müslim okullarda gayri milli eğitim almış  ve milli kültürden çok farklı bir kültürde yer alarak yetişmiş bu nedenle de öz halkının kültürel değerlerini önemsemeyen sınıftır. Bundan farklı olarak  güzideler ise halka çok yakın, halkın değerlerini benimseyebilen, ayırt edildikleri noktanın sadece aldıkları pozitif eğitim olan, yani Gökalp’in idealindeki aydın kavramına uygun olan gruptur.

Sonuç olarak, Ziya Gökalp, Türkiye’de sosyolojinin kurucusu kabul edilir. Ancak, Ziya Gökalp aynı zamanda bir teorisyendir, fikri etkisi sadece sosyal bilimlerde bir bilim insanı olmaktan ötedir, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin oluşumunda, Gökalp’in düşünceleri uygulama alanı bulmuştur. Bu yeni Devletin siyasi, ekonomik, sosyo-kültürel yapılanmasında Gökalp’in ciddi yönlendirici etkileri vardır.

Gökalp’e göre; bir ulusun medeniyeti halka rağmen, halkın milli kültürünü hiç dikkate almadan değil, tam aksine halkın sahip olduğu milli kültürden hareketle yapılmalıdır. O’na göre Devlete, milli kültürden süzülerek alınan değerlerle ruh verilmesi gerekmektedir.

Gökalp’in siyasal söylemi, bugünkü manada özgürlükçü ve demokratik bir boyut taşımaktan çok, eğitilmiş güzidelerin, halkı aydınlatmaları, daha doğrusu güzidelerin çağın en yüksek medeniyetinden (Batı medeniyeti) aldıkları değerler ile halkın milli kültürünün değerlerini kaynaştırarak oluşturdukları, “ortak iyi”nin halka benimsetilmeye çalışılması gerektiği yönündedir.

Gökalp güzideci anlayışıyla; devleti yönetecek, her alanda yol gösterecek, ayrıcalıklı bir sınıfı işaret etmeyen, yani “seçkinci” olmayan, ama bir güzideler sınıfının yetiştirilmesi gerektiği yönündedir. Gökalp’te Devlet, güzideler aracılığıyla toplumun vasisidir. Gökalp bu güzideci anlayışını da demokrasiyle bağdaştırma gereği duymaktadır. Gökalp’e göre demokrasi halkçılıktır. Güzideler de halka doğru gitmelidir.

Güzideler iki nedenden halka gitmelidir. Birinci neden, halktan milli kültürü öğrenecekler. İkinci neden ise halka günün en yüksek medeniyetini (Batı medeniyetini) götürecekler, öğreteceklerdir. Böylece Güzidelerin halktan kopuk olmaması, geliştirdikleri siyasetin halk için olması, gerçek demokrasinin gerçekleştirilmesine de yol açacaktır.

Gökalp’in düşüncelerinde kendi toplumunun değerlerini (milli kültürü) hareket noktası edinerek Batı medeniyetine ilişkin unsurları bunlarla birleştirme çabası görülür. Gökalp, siyaset ve toplum ilişkisine bu açıdan yaklaşmış ve inşa edilecek yapıların ve kimliklerin kendi halkına yabancı olmayan güzideler tarafından Devlet aracılığıyla yapılması gerektiğini dile getirmiştir

Saygı ile anıyorum, Ruhu şad olsun.

Melike METİNTAŞ

KAYNAKLAR

1. Güngör, E. Kültür değişmesi ve milliyetçilik. İstanbul : Ötüken Yayınevi, 1986.

2. Mazlum, A. Gölbaşı, H. Ziya Gökalp, a idealistic case man at the junction point of turkish society’s becoming contemporary: the consept of intellectual. Journal of World of Turks (2009) Vol. 1 No. 1 pp: 221 – 239

3. Gündoğan, A. Osmanlının son dönemlerinde ve Cumhuriyetin başlarında Fikir Akımları ve Ziya Gökalp – Türkçülüğün Fikir Babası kırmızılar.com, 2015

4. Ziya Gökalp. Hars ve Medeniyet

5. Ziya Gökalp. Türkleşmek, İslamlaşmak, Muhasırlaşmak 

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

DÜŞÜNCE

Fransız filozof matematikçi Rene Descartes(1596 - 1650)’in ‘Düşünüyorum, o hâlde...

SEGİYT REMİEV VE NESİMÎ

Araştırmamızın amacı XX. yüzyıl başında Tatar edebiyatının önemli isimlerinden o...

TÜRKÇÜ FİKİR VE SANAT DERGİSİ : ÇINARALTI

Halk Fırkasından olmayan insan sayılmadı Bir tehlikeydi millete hürüm demek bi...

BİR MİSTİK EDA ŞAİRİ OLARAK AHMET MUHİP DIRAN…

Ahmet Muhip Dıranas modern Türk edebiyatında hece şiirini Necip Fazıl ve Ziya Os...

ANADOLU MECMUASI

Cumhuriyet'in ilk yıllarında yayımlanan fikrî, ilmî ve edebî muhtevalı aylık der...

TÜRK EDEBİYATI TARİHİNDE MÜHİM BİR MECMUA: AK…

(1922–1977) (...) Yusuf Ziya Ortaç, Bizim Yokuş adlı hâtırâtında Akbaba’nın ...

1940 SONRASI TÜRK EDEBİYATI

Bu dönemde farklı şiir anlayışlarının çıkmasının nedeni dönemin kültür...

SAYI - 10 HALİDE EDİB’İN 1916 YILI TEFTİŞ RAP…

Mükemmel eğitim modeli arayışından önce memlekette eğitime dair bir durum tespit...

İNSANI YETİŞTİRMEK

En büyük problemlerimizden biri, insan ilişkileri. Birbirimizi tanımıyoruz, tanı...

VARLIĞIN EVİ

Böyle yazıyordu kütüphanesinin duvarında asılı duran hat tabloda...Fincanından i...

ROMAN SANATININ MİLLETLEŞME SÜRECİNE KATKISI

Mitolojik çağlara kadar inen anlatı sanatlarının en yeni üyesi olan roman sanatı...

HAYY DEDİM VE DİRİLDİM - SALİHA MALHUN-

"Hani Ahmed er-Rüfaî Hazretleri'nin 'aşk, aşk, aşk' diyerek sema ederken kaybolm...

ÇAĞDAŞ KÜRESEL MEDENİYET

Sayfa Sayısı:  248 sayfaKağıt Cinsi:  2. hamurKapak Cinsi: K...

DİREKLERARASI

Geçen gün tramvayla Şehzadebaşından geçerken Direklerarasını aradım. Epey zamand...

FÂTİHNÂME - TURGUT GÜLER

Cihângîr Tûğlar -Selîmnâme- kitabıyla edebiyat ve târîh severlere büyük bir şöle...

MEVLÂNÂ’NIN İZİNDE: SULTAN VELED

Anadolu Selçukluları devrinde, bugünkü Karaman, Lârende adıyla tanınıyordu. Bi...

Bu kategorideki Diğer Yazılar...

Kırmızı Kitaplar

GÜNEŞLİ BİR NÎSAN GÜNÜ
Turgut GÜLER
Türk Felsefesi
Kırmızı Yazılar
GÜN BATIMI
ERMENİ TEHCİRİ SIRASINDA SAĞLIK SORUNLARINA KARŞI ALINAN TEDİRLER VE UYGULAMALAR
GURBET YOLU

Şair ve Şiir

İBRAHİM SAĞIR

   Rahmetli Rasim Köroğlu sık sık şöyle derdi; ‘’Bir küçük salon kiralayacağım, dernekteki arkadaşları, eşlerini, dostlarını arkadaşlarını çağıracağım. Herkesi tek tek anlatacağım, bakalım nasıl olacak?’’          ...

HOCAM HAKKI TARIK BEY

Üstad Necip Fazıla göre, Hakkı Tarık Us: "Her işte kılı kırk yarıcı, gayet ciddi, temkinli herşeyden evvel lisan âlimi ve hastalık derecesinde mantık düşkünü, yalçın bir...

AHMET KABAKLI'DAN GÖYGÖL İNCELEMESİ (ALİ AKBAŞ)

— Şair Ahmet Cevat'ın aziz Bir seher vaktinde vardık Göygöl'e Burda kızlar gül takıyor kâküle Alev alev bir gül attım su yandı Sunam derin uykusundan uyandı...

NAMIK KEMAL - MURABBA ŞİİR VE TAHLİLİ

Sıdk ile terk edelim her emeli her hevesi Kıralım hâil ise azmimize ten kafesi İnledikçe eleminden vatanın her nefesi Gelin imdâda diyor bak budur Allah sesi Bize gayret yakışır...

Bu kategorideki Diğer Yazılar...

Yazarlarımızdan Seçtiklerimiz

EZANLI SEMTLER”İN YAHYA KEMÂL’İRuh Adam Romanında Otobiyografik UnsurlarTÜRK TÖRESİİNSANLAĞIN EVİ - TÜRKLÜĞÜN OTAĞI: TOPAKEVGÛLTEKÎN SAMANOĞLUTÜRKÇE'DEKİ VATAN - 5TOPRAK VE GENÇ ADAMVİTAMİN VE AFYON OLARAK ATLANTİS EFSANESİCENGİZ DAĞCI'DA VATAN - 3METİN SAVAŞ’IN ERLİK ROMANI HAKKINDAKANONİK ANLATILAR VE MİLLÎ TÖRENLER NİÇİN GEREKLİDİR?KONUŞURKENNE OLUR BENDEN ÖNCE ÖLME ANNE!ANADOLU’YA DOĞAN GÜNEŞ: EMİR SULTANGÖÇMENLER SIĞINAĞI ANADOLUNELERE ZAMAN AYIRALIMDİL ÜZERİNEGÖNÜL ZİYARETLERİKÜLTÜR – MEDENİYET - AYDINLAR

digertumyazilar