Pazartesi 1 Haziran 2020
Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet
(Okuma süresi: 23 - 46 dakika)
Bunu okudun 0%

sezai karakocSezai Karakoç, verdiği eserlerle Türk edebiyatının son 60 senesinde mühim bir yere oturur. Başta şiir olmak üzere hikâye, deneme, fıkra, piyes, inceleme – düşünce yazıları gibi çeşitli türlerde kalem oynatmıştır. Programlı çıkışı ve estetik yönü edebiyat dünyasının ilgisini çekmiştir. Edebiyatımızda bir sistem gözeterek ürün veren nadir sanatkârlardandır. O, insanımızın şuur kazanması ve öz benliğine dönmesi için “Diriliş” adını verdiği bir sistem geliştirmiştir. Bu sistemde edebiyat önemli bir yer tutar. Edebiyat, Karakoç’un “Diriliş” perspektifinin bir nevi başlangıç noktası ve onun felsefesine göre kendini inşa etmenin bir yoludur. Bu bağlamda Sezai Karakoç’un “Edebiyat Yazıları” başlığı ile çıkmış kitaplarının incelenmesi, sanatkârın, teklif ettiği sistemin, ürünlerinin anlaşılması için önem arz eder. Makalede hem onun uygarlık, kültür, sanat, edebiyat konularındaki bilgi ve fikirleri aktarılmakta hem de ideali ve bu görüşleri incelenmektedir.

GIRIŞ

Sezai Karakoç’un, “Edebiyat Yazıları” üst başlığını taşıyan üç ayrı kitabı vardır. Hacimce sınırlı ancak taşıdığı anlam bakımından zengin ve yoğun olan bu eserler, yazarın sanat ve edebiyat hakkındaki görüşlerinin en öz ve derli toplu biçimde verildiği kitaplar olarak dikkat çeker.

Karakoç kültüre, sanata, edebiyata dair görüşlerini pek çok yerde, farklı biçimlerde dile getirir. O, bu konuları piyeslerinden röportaja, hikâyelerinden monografilerine dek anlatmayı bilen bir sanatkârdır.

“Edebiyat Yazıları”nın özelliği ise Karakoç’un söz konusu görüşlerini, diğer eserlerinde olmadığı kadar belirgin, okuyucuyu yoruma sevk etmeden, doğrudan vermiş olmasıdır. Bu kitaplarda yazar açık, net bir dille konuşur. Sanattan maksadın ne olduğu, sanatkârın kim olduğu ve onları besleyen düşünce dünyası gibi meselelerle bilhassa şiirde odaklanan fikirler, tabiri caizse, Karakoç’un “Diriliş” manifestosunun nasıl teşekkül ettiğine ışık tutar.

Edebiyat Yazıları’nda Sezai Karakoç’un sanata hangi anlamları yüklediği, bir fenomen olarak onu nasıl tanımladığı, edebiyata olan bakış açısı ve medeniyetlerin harmanlandığı evrensel kültürel zemini ele alışı gibi pek çok temel husus cevabını bulur.

İlki 1982’de, ikincisi 1986’da ve üçüncüsü 1996’da basılmış olan kitaplar, sanatkârın fikirlerinin perçinlenişini göstermesi ve edebî-estetik yönden birbirini pekiştirmesi bakımından da dikkate değerdir.

Makalede yazarın bütün görüşleri toptan ele alınmayacak, her kitabında dile getirdikleri ayrı ayrı ve belli başlıklar halinde incelenecektir. Böyle bir yöntem kitapların niteliğine ve yetkinliğine dair dikkatleri odaklayıp fikirler edinmeyi sağlayacağı gibi konunun kolayca anlaşılmasına da katkı sunacaktır. Bu yolla her eserin kendi bütünlüğüne, kompozisyonuna ait kanaat de elde edilecektir.

Edebiyat Yazıları – I

On beş bölümden ve toplam yüz on bir sayfadan oluşan ilk kitap, “Medeniyetin Rüyası – Rüyanın Medeniyeti Şiir” alt başlığını taşır. Alt başlığın ilgi uyandırıcı ve düşündürücü olduğu söylenebilir.

Edebiyat Yazıları I, üç ana konu etrafında özetlenebilir. İlki, sanattır. Daireyi gittikçe daraltan yazarın üzerinde en çok durduğu ikinci konu sanatkâr / şair, üçüncüsü ise şiir ve gelenek ilişkisidir.

Sanat

Karakoç önce kavramsal bir çerçeve oluşturarak sanatı, kendisinin sanattan anladığını kavramlar ve ilkelerle belli bir zemine oturtur. Eserin en yoğun kısmı burasıdır.

Yazar, sanatı metafizik bir zeminde algılar. Konuya pozitivizm, marksizm ve kapitalizm gibi üç ideolojik olgunun/yaklaşımın, metafiziği hafife almasını eleştirmekle başlar. Ardından metafizik ve soyut kavramlarından ne anladığını açıklar. Yazar, metafizikle İslam inancını kasteder:

“Bizim anlayışımızda metafizik, temel bir kavram, bir ilkedir, anlayış ve görüştür. Bizim metafiziğimiz, Tanrı ve âhiret inançlarıyla şahdamarında gürül gürül canlı bir kan akan bir metafiziktir: İslam uygarlığının temel ilkesi olan bir mutlaklık âleminin bu dünya penceresinden görülen manzarasıdır. Bu dünya, aslında o dünya metnine bir çıkma, bir dipnotudur.”1

Allah’ın hükümlerinin hayata tatbiki manasında kullanılan ve Allah’ın boyası demek olan “sıbgatullah” ifadesine göndermede bulunarak, bu solmaz ve kaybolmaz boyayla boyanan hayatla nicedir irtibatını yitirmiş bir çağ içinde olduğumuzdan bahseder. Bunun başlangıcı ise Rönesans’tır.

Ona göre Rönesans, modernizmin çıkış noktasıdır ve modernizm, insanın kutsalla olan bağını koparmıştır. Oysa kutsal olan önemlidir. Bu noktada Rönesans’la yaşanan metafizik kopuşa dair Karakoç’un ileri sürdüğü fikirlerin Tolstoy’un “Sanat Nedir?” isimli eserinde benzer mütalaalarla geçtiği tespit edilir. İki sanatkârın konuya dair dile getirdiklerinin birbiriyle örtüştüğü belirtilmelidir. Tolstoy, -ilginç bir şekilde- Rönesans’la birlikte yıkımın başladığı kanaatindedir. Yıkım ise değerli ile değersizin yer değiştirmesinden kaynaklanır:

“Onların hatası; dinsel sanatın yerine sadece zevk vermeyi amaçlayan değersiz bir sanatı inşa etmeleriydi. Yani onlar, dinsel sanatın yerine aslında böyle bir saygıyı ve teşviği hak etmeyen bir şeyi tercih etmeye, ona değer verip onu teşvik etmeye başlamışlardı.







image

1Sezai Karakoç, Edebiyat Yazıları I - Medeniyetin Rüyası Rüyanın Medeniyeti Şiir, İstanbul 1997, s. 6.

Kilise papazlarından biri, en büyük günahın insanların Tanrı’yı bilmemesi değil, Tanrı’nın yerine başka bir şey oturtmaları olduğunu söylemişti. Sanatta da böyledir.”2

Karakoç’a göre çağdaş metafizik, İslam’ın dirilişi vasıtasıyla Rönesans’ın yol açtığı problemi giderebilir. Yazar bu işin pratiği olarak ise hayatın Rönesans’la birlikte uzaklaştığı metafiziğe, metafiziğin de uygarlığa yaklaşması gerektiği kanaatindedir.

Karakoç’un “kutsal”ı sanat ve medeniyet teorisi olarak temellendirişini anlatan şu satırlar mühimdir:

“Öyle ki, bizim anlayışımızda, din, uygarlık ve metafizik, birbirine kopmaz bağlarla kenetlenmiş, birbiriyle iç içe geçmiş, birbirinden ayrılmaz, somut bir hakikat bütünü, yaşantısı ve tarihidir.

Hakikat inancı, Tanrı’ya ve âhirete inanma (iman), insan ruhuna atılan, ekilen bir tohumdur. Bu tohum, ruhta kök bağlayıp dal-budak salınca, dışa vurur (İslâm). Topluma yayılınca da, İslam toplumu, milleti ve devleti doğar. Hakikat medeniyeti, İslam medeniyeti ( gerçek uygarlık ) oluşur tarih boyunca uzayınca da.”3

Yazarın “kutsal” üzerine bina ettiği toplum, devlet ve medeniyet anlayışı dikkate şayandır. Hayatı yapan eylemler, onları temellendirip belirli bir yöne sevk eden ise inançlardır.İnançlar, inançların teşekkül ettirdiği değerler en köklü kavramların, geleneğin, kültürün, sanatın, edebiyatın içini doldurur. Medeniyet kelimesi ile kavramlaştırılan aslında bir inanç ve ahlak nizamıdır. Bu nizama göre eserler verilir. “Medeniyetlerin temelinde soyut ve rasyonel bir inanç vardır; o inanç kendi başına bir zihni tasarımdır. Fiiller reaksiyon olarak yapılmaz; inancın rasyonel mantığına göre yapılır. Bu düzeydeki bir ahlak ve inanç nizamı, bir taraftan insanın sembolik düşünme kapasitesini geliştirerek kültür ürünlerinin doğması için müsait ortamı hazırlar, bir taraftan da meydana gelecek kültür ürünleri için bir amaç ve istikamet gösterir”Dolayısıyla yazarın görüşlerini temellendirmenin ötesinde muayyen bir medeniyet teorisine sağlam bir fikrî zemin hazırladığı müşahede edilmektedir.

Böyle bir uygarlıkta gelişen sanatın amentüsünde ise metafizik ve soyut(lama) olduğunu düşünür Karakoç. Peki, soyutlama nedir? O bir ilkedir. Soyutlama şekil arayışı ve daimilik çabası içerir. Tabiattan model almak bu çabanın özüdür. Bu ise o kadar kolay bir iş değildir. Yazar, eşyadaki direnci







image

2Tolstoy, Sanat Nedir?, İstanbul 2000, s. 313.

3Sezai Karakoç, a.g.e., s. 8–9.

4Nevzat Kösoğlu, Milli Kültür ve Kimlik, İstanbul 1992, s. 14.

5Yılmaz Özakpınar, Kültür ve Medeniyet Anlayışları ve Bir Medeniyet Teorisi, İstanbul 1997, s. 50.

kırmanın tevazu ile olacağını anlatır. Bunun da Tanrı’nın önünde eğilmeden, sanatkârın, “Asıl Sanatkâr”dan icazet alamayacağı ve eşyanın iç yüzünü göremeyeceği anlamına geldiğini düşünür. Bu noktada yine metafizik devreye girer. Metafizik, İslam sanatının anlaşılması için şarttır.

Sanat, metafizik ve soyutlama yoluyla “Tanrı’nın yaratışını taklide yeltenme cinsinden bir iş olmakla birlikte, O’nun gibi yoktan varedici değildir elbet.”Sanata, ilhama, üretim sürecine ve bunlardaki maksada temas edilirken, Hristiyan sanatına dair önemli tespitlerde bulunulur. Karakoç’a göre Hristiyan sanatında ilk başlarda din, sanat vasıtasıyla telkin edilmek istenmişken sonradan amaçtan sapılmış ve din sanata malzeme olur hale gelmiştir. Hristiyan sanatındaki bu eğilimi verdiği örneklerle kanıtlar.

Batılı sanatkârların muhayyilesindeki İsa imajı, muharref İncillerden resme ve yazıya dökülmüştür. Böylece din, gerçeklerden koparılmış ve zamanla sanat malzemesi haline dönüştürülmüştür.

Sezai Karakoç’un tespitlerinin, Tolstoy’un konuyla alakalı görüşlerine benzer yahut yakın olduğu yine dikkati çeker. Tolstoy da “Kilise Hristiyanlığı” diye tabir ettiği bir anlayışın, tasviri dine sokarak Hristiyanlığın özüne zarar verdiğini düşünür.Bunun yanı sıra onun da sanatta dinin kaynak rolüne değindiği bilinir. Hristiyanlık, Tolstoy için hem kaynak hem ölçü hem de hedeftir. “Evrensel sanat, kesin ve şüphe götürmez bir içsel ölçüte sahiptir: Dinsel dünya görüşü.”diyen Tolstoy’un dinden beslenmeyen yahut ona götürmeyen sanatı da teşvik etmediği hatta hor gördüğü bir gerçektir.9

Birbirinin çağdaşı sayamayacağımız; üstelik iki farklı kültür âleminden gelen bu iki sanatkârın müşterek görüşlerinin fazlalığı kayda değerdir.

Karakoç, Hristiyan sanatındaki sağlıksızlığa mukabil İslam sanatının dinle münasebetini belirgin çizgilerle tayin ettiğini belirtir. Mevlid ile İncil arasında mukayese yapan yazar, İslam sanatı ile Hristiyan sanatının farkını maksatta bulur. İslam sanatında din, sanatın kaynağıdır. Hristiyan sanatında ise din, sanatın içinde eriyen diğer malzemeler gibi bir unsurdur. Bu da yozlaşmaya yol açmıştır. Mesnevi her ne kadar bir sanat eseri olsa da dini anlatmak için vardır. Ondaki maksat, İslam’ın izahını ve perspektifini sunuştur. İslamiyet ve sanat birbiriyle münasebetdardır ancak muayyen ölçüler gözden kaçırılmaz. Sınırlarını aşıp gayeden ayrılmayan sanat ile ona kaynaklık eden din, bir noktada iki bağımsız kurum gibidir. Oysa Hristiyan ikonları ile Dante’nin cehennem sahnelerinde tüm sanat kuralları işletilirken din çoktan maksat




image

6Sezai Karakoç, a.g.e., s. 11.

7Tolstoy, a.g.e., s. 184.

8Tolstoy, a.g.e., s. 261.

9Tolstoy, a.g.e., s. 312.

olmaktan uzaklaşmış, sanata feda edilmiş bir haldedir. Yazarın bu konudaki dikkati yerindedir.

Karakoç sanata, kaynağı ve üretim evreleri yönüyle yoğunlaşır. Diriliş mefkûresini sanat planında temellendirmek peşindedir. Bunun için klasik İslam edebiyatındaki mum-pervane misalini kullanır ve sanatının nasıl bir soyutlama içerdiğini, hangi fikrî yolu takip ettiğini, geleneğe yaslanışını şöyle anlatır:

“Klasik şairler ve yazarlar, doğadan aldıkları mum ve pervane motiflerinden bir soyutlama ile insanî psikolojiye ve onun en yüce hali olan ‘aşk’ kavramına ulaşıyorlar; ordan da metafizik âleme, Tanrı’ya, vücud birliği görüşüne, Tanrı aşkında yok olmaya ve o sevgide yeniden ve ebedî olarak dirilmeye çıkıyorlar. Görüldüğü gibi, doğa – soyutlama – metafizik ve mutlak âlem – yeniden somutlanış: diriliş zincirlemesi bu örnekte mükemmel bir şekilde izlenmiştir. Doğa – insan – Tanrı ilişkisi bu örnekte en soyut ve en somut canlandırılmasına kavuşmuştur.”10

Eserin üçte birlik bölümü sanata, sanatın teşekkül ettiği zemine ve sanatta bağlı olunan esaslara ayrılır. Bu kısım ayrıca Doğu ve Batı sanatlarının özünde yatan farklara değinir. Yazarın kendi sanatının temellendirilmesine yönelik değerlendirme ve açıklamalarını içerir. İlerleyen kısımlarda ise konunun sanatkâr üzerine odaklandığı müşahede edilir.

Sanatkâr / Şair

Eserde en çok üstünde durulan diğer konu sanatkârdır. İlk bölümler mahiyet itibariyle sanat ve metafizik ilişkisine hasredilir. Ardından sanatkâr ve metafizik ilişkisi ele alınır.

Sezai Karakoç sanat anlayışını metafizikle yoğurur ve kuramsallaştırırken elbette sanatkârı da bundan ayrı bir çerçevede düşünmez. Sanatkârın arayışı çağlardan beri hakikat ve ebedilik üzerinedir. Sanatkâr Tanrı’yı arar. Mamafih yazılarda sanatkârın, şair sıfatıyla daha da özelleştirildiği müşahede edilir. Dante, Şeyh Galib isimleri zikredilirken klasik Yunan edebiyatına dek gidilir ve metafizikle bağ kurulur:

“İlyada ve Odise, o günün din anlayışı içinde, değişmez din alınyazısının oluşumunu iç kesitleriyle veren bir destan. İnsan psikolojisi bu kesitlerin iç cidarlarıdır. Yunan trajedyası, bütünüyle, insan hayatında hüküm sahibi kesin Tanrı iradesinin ilah adlarına bölünerek perde perde ve makam makam değişimlerini sergiler. İradenin kördüğümleri ve açılımlar. Eski Yunan’da, tapınaklar, ilahların tiyatrosu, tiyatrolarsa, halkın tapınağıdır. Eski Yunan sanatında, alınyazısı düğümlerine fazla eğiliş, fizikötesini gölgeler. Ama




image

10Sezai Karakoç, a.g.e., s. 23.

fizikötesi, kulisten ya da sahnenin üstünden de olsa nefes alışlarını duyurur hep.”11

Andre Gide, Rilke, Oscar Wilde, Rimbaud, Claudel, Tolstoy, Camus, Beckett, Materlinck gibi modern Batı edebiyatını inşa etmiş isimlerin devamlı surette metafizikle ilgilendikleri kanaatinde olan yazar, eserlerindeki ironik ve kaotik durumlarla ilgi çekmeyi başarmış Kafka’nın bile negatif bir metafizik içinde bulunduğu görüşünü savunur. Batı’nın önemli isimleri kısaca ele alındıktan sonra Doğu kültürüne geçilerek Fuzulî, Nabi, Senai, Câmi, Attar, Yunus Emre gibi örneklerle bu tez tekrarlanır. Özetle metafizikle münasebeti olmayan, onu kurcalamamış sanatkâr yoktur, fikri vurgulanır.

Kitabın devamında, sanatkâr ile eser irdelenir. Yazara göre bir sanat eserinin daimi özgünlüğü kazanması için onun tabiattan alınması, modellenişi, işlenmesi yeterli değildir. Tüm bunlar ne kadar ustaca yapılmış olsa da özünde yalnızca yaratılanı taklit içeren çalışmalar kalıcı olamaz. Asıl başarılı olacak çalışma, yaratılandan değil, yaratıştan esinlenen çalışmadır; zira yaratıştaki o sır, hep yeni kalabilmeyi sağlarken, yaratılanı taklit etmek, -zaman ilerledikçe- değer kaybı yaşanmasına neden olur. Bu noktada sanatkâr, gerçekle karşılaşacaktır. Karakoç gerçeği ikili bir yapıda görür. İlki ham haldeki dış dünyadır. Renkler, sesler ve intibalardan oluşan tabiattır. İkincisi ise varlığın birikimi demek olan tarihtir, ele alınmış o gerçeğin gelenek içinde nasıl işlendiğidir. İşte bu manalardaki bir gerçeklik, sanatkârın muhayyilesini harekete geçiren saiktir. Ardından fizik ötesine, kendi iç dünyasına geçen sanatkârın üretim safhası başlar. Zihinde belirenler yavaş yavaş kâğıda akseder. Vakalar teşekkül ettikçe, birbiriyle bağları kurulur, özgün bir yapı ortaya çıkmaya başlar. Nesneler, intibalar, dış âlemin her türlü gerçeği eserin içinde sanatkârın gücü nispetinde erir. Bir noktadan sonra gerçek(lik) sözüyle ifade edilen her tip malzeme eserin harcı olur. Gerçek denilen nesnellik de sanatkârın öznelliğine dönüşür. Sanatkârın, sanat eserinin dönüştürücü gücü budur.

Kitapta yer alan “Şair” başlıklı bölümle birlikte sanatkârın bundan böyle şairle özdeşleştiği görülür. Şair, hakikatle temas halinde olmalıdır. “Mutlak”la bağını diri tutmalıdır. Bunu açıklarken peygamberin şairleri olduğundan ve İslam’ın şiiri reddetmediğinden bahsedilir. Sahabeden şairlik yönü bulunan Hz. Ebubekir, Hz. Ali ve İbn-i Abbas’ın isimleri örnek olarak sayılır. Ayrıca şiirin hikmet çizgisinden çıkması halinde “şeytanın dil sürçmesi” olacağını belirtir. Karakoç, şiirsiz bir manevi âlemi de fakir bulur.

Kendisi de bir şair olması hasebiyle yazarın şairlere dair söyledikleri dikkat çekicidir. Özellikle ona atfettiklerinin üstünde durulması elzemdir.







image

11Sezai Karakoç, a.g.e., s. 23.

Karakoç evvela şairin ahlakından söz eder ve onun ahlakını üstlendiği vazife ilgili bulur. Toplumu anlamak, aydınlatmak, onun sorunlarını ifade etmek, kitlelere yön verip liderlik etmek bu vazifenin cümlesindendir. Burada Fuzuli’den örnek verir. Fuzuli’nin kaleminin oynadığı hemen her sahada yazdığı eserlerle kendince bir cihat yürüttüğünü savunan yazar, onun Irak coğrafyasının genel vaziyetini çok iyi kavramış bir entelektüel ve sanat adamı olduğunu söyler. Fuzuli, yazdığı Şikâyetname ile Osmanlılara bölgedeki durumu sorumlu bir aydın olarak bildirmiştir. Bir başkaldırı edebiyatı yapmamış, Osmanlının gücendirilmeden bilgilenmesini sağlamıştır. Böylece toplumsal bir vazife görmüştür. Buna göre Şikâyetname olgun bir ahlakın ve şuurun tezahürüdür. Karakoç’un bu misalle anlattığı ve yazılarında şaire biçtiği rol, sanatta toplumun faydasını gözettiğini düşündürür.

Karakoç ayrıca şairlerin divanlarını okumadan Osmanlı tarihinin tam olarak kavranamayacağını ileri sürer. Edebiyatsız tarihin noksan kalacağı fikrindedir. Edebiyatın, tarihin içini dolduran büyük bir rezerv olduğunun farkındadır. Şair de işte bu birikimin teşekkülünde rol alır. Onun trajedyası ise hayatın içinde, hayatı anlamlandırırken kendini ötelemesindedir. Kimi zaman misyonu uğrunda varlık içinde yokluğu isteyerek yaşaması kimi zaman da duyarlılığını keskinleştirdiği için yalnızlaşması bu trajedyayı doğurur.

Karakoç’un idealize ettiği şair tipi, milletin değerleriyle barışık, zulme rıza göstermeyen ve bir zümrenin adamı olmaktan imtina eden yüksek karakterli bir şahsiyettir. Onun en önemli üç vasfı ise kendi olması, kendine yetmesi ve özgüvenini kaybetmemesidir. Yazdığı şiirin özünde ise hakikat ve insan yer almalı; aksi halde merkezini doğru tespit edememiş sanatın çabuk tükeneceğini bilmelidir. Satır aralarından, yazarın, tüm bu prensipleri kendine şiar edindiği de anlaşılmaktadır.

Şiir ve Gelenek

“Edebiyat Yazıları I” isimli kitabın sanat, sanatkâr/şair konularından sonra şiir konusunu yoğun biçimde işlediği görülür. Bu konu etrafında önce eski ve yeni şiir mukayesesi yapılır. İmge, na’t ve gelenek kavramları ele alınır. Karakoç, sözü, kendi mefkûresi olan Diriliş ile bağlayarak noktalar.

Yazar yeni şiirin zekâ bakımından eskiye nispetle daha ileri bir seviyede olduğuna kânidir. Her ne kadar poetik mantık ikisinde de değişmese de yeni şiir aktüalitesiyle, yaşam, şuuraltı gibi yüklü anlam tabakalarıyla daha zengin görünüm arz eder. Yeni şiirde imge de artık çok fonksiyoneldir. Mamafih imge şiirin akışı ve süslenmesi için elzemdir ancak poetik mantığa egemen kılınması halinde, anlamın yitirilmesi mahzurunu beraberinde getirir. Onun bu tespitleri günümüzde pek çok kimsenin dile getirdiği hususlardır. Bu kısımlar, kitabın harcıalem olarak nitelenecek yerleridir.

Eserin devamında, eski şiirin mühim bir şubesi olan “Na’t” ile gelenek bahsine giriş yapılır. Naat, Karakoç’un şiir dünyasında ayrı bir yere oturur. Onun, sözü naat ile sürdürmeyi tercih etmesi bilinçlidir. Bunun ilk ve asıl önemli sebebi, sanattan şiire, şiirden naat türüne giderek özelleşen; nihai olarak sanatın neye hizmet edeceğine gelen mevzuun veciz biçimde ifadesine, naatın elverişli bir imkân tanımasıdır. İkincisi ise sanat, şiir, naat şeklinde, daralan bir sıralama ile gelen akıştan çıkarılacak olan plan fikrinin esere hâkim olduğudur. Bu sayede eserde bir insicamın olduğu, mana boyutu kadar şeklî cepheye de dikkat edildiği kanaati uyanır. Kitapları tek tek ele almanın iç yapıyı, kompozisyon fikrini yakalamak bakımından faydası da böylece ortaya çıkmaktadır. Üçüncü sebep naatın, gelenekle ilgi kurmaya çalışan yazara kültürel ve psikolojik açıdan oldukça müsait bir zemini oluşturmasıdır.

Karakoç, “Na’t” bölümüne şöyle başlar:

“İnsanın ufku mümindir. Müminin ufku Peygamber. Peygamberin ufku da, mutlak gerçeklerin habercisi, her peygamberi şahsiyetinin katlarında bir yaprak gibi bulunduran Son Peygamber... Peygamber nasıl insanın ufkuysa, Na’t da şiirin ufkudur.”12

Naatın şuursuz ve ruhsuz bir övgü şiiri olmadığından bahisle insanın kendini peygamberde aramasının, belki de peygamber vasıtasıyla Mutlak’a yakınlaşmasının bir yöntemi olduğu düşünülür. Naatın peygamber portresi olmasının yanı sıra ruhu terbiye eden ve geliştiren bir yönü de vardır. Karakoç’un bakış açısıyla naat, bir nevi sahabeliğe uzanıştır. Eski zamanlarda övgü için yapılan heykellerle naat karşılaştırılınca, naatın çok daha canlı; aynı zamanda insanı yetiştiren, besleyen ve tazeleyen bir kaynak olduğu müşahede edilir. Bu tespitlere daha önce rastlanılmadığını ve bakış açısının oldukça özgün olduğunu belirtmek icap eder. Naatı sahabeliğe uzanış olarak görmek, şiire formel varlığının ötesinde derin metazifik anlamlar yüklemektir. Şiirle düşünmek, şiir vasıtası ile bir mana yolculuğuna çıkmak demektir. Sanata sezgi ve his yoluyla hakikaten pek düşünülmemiş zenginlik katıldığı söylenmelidir.

Naat aynı zamanda geleneğin içinde de özel anlamı olan bir türdür ve sanatın hangi mecrada akacağını belirten bir mahiyete sahiptir. Sanatın, şiirin hangi doğrultuda ilerleyeceği gelenekle beraber ortaya konmuş olup eser verenler gelenekle yoğruldukça kendi misyonlarını daha iyi kavrayacaklardır.

Karakoç için gelenek, etnografik bir tespitten ötedir; değerler ve usul formasyonunun edinildiği yerdir. Şiir geleneği ise kendisinden hız ve kuvvet alınacak bir merkezdir. Şair geleneğin bıraktığı noktadan işe başlayarak eser vermeli, kendini ve bir noktada geleneği aşmalıdır.




image

12Sezai Karakoç, a.g.e., s. 92.

Gelenek aslında ölçüdür; beğeni düzeyidir. Söyleyişteki usul ve seviyedir; niteliğin mihenk taşına vurulmasıdır. Şair gelenekle yarıştıkça kendini görür, eksiklerini anlar, yukarılara çıkar; nihayetinde “bir nevi manevi baba” olan seleflerine hayret ve hürmetle yaklaşır.

Gelenek şairin kaçınılmaz biçimde hemdem olacağı süreçtir. Taklitle, kuru tekrarla gelenekten yararlanılmış olunmaz. Bu bağlamda Karakoç’un “gelenekçi” değil “geleneksel” olduğu belirtilmelidir. İkisi arasında fark vardır. Gelenekçi, eski olana körü körüne itibar eder. Faydasız da olsa eskiyi daima toplum hayatında tutmak ister. Gelenekçilik kadim tecrübeden faydalanma yollarını tıkar ve köhnemeyle neticelenir. Halbuki geleneksel olan verimi, düzgün işleyişi ve duyarlılığı esas alır. Gerçeğe aykırı olan tutumlardan, daha açık bir ifadeyle sırf eski diye yararı olmayan işleri savunan gelenekçilikten uzaktır.13

Gelenek anlaşılması gereken birikimdir. Onu anlamak, sormak, hissetmek gerekir. Genç şairler içinse bir sınavdır. Geçmişle karşılaştığında sendelemeden yoluna devam edebilen şair, geleneğin onayladığı bir şairdir.

O, gelenek içinde hiçbir unsurun kaybolmadığını düşünür. Eski zamanlardaki arketip ve leitmotifler asırlarca tekrarlanarak şiirin bir cephesini, birikimini teşekkül eder. Mamafih eski nazım şekilleri de esasında bugün ufak farklarla devam etmektedir. Şiir gelenekle bağlantısını kolayca yitirmez, onunla olan kayıtları değişir, şeklî farklar tezahür eder ancak bu birikimle ilişkisi kopmaz. Şair de bu birikime saygı göstermelidir.

Yazar, insan hakikatinin kalbi olarak nitelediği şiirin, gelenekle olan münasebetini anlatırken, vahyin sesi ile temas halinde olan şiirin ölümsüz şiir olduğunu kaydeder. Böylece sanatı, şiiri en öz biçimde temellendirir. Onun dinle olan münasebetini beyanı, kendi şiir ve sanat görüşünü de verir. Sezai Karakoç, insanlığın hakikatini, İslam’ı, “Diriliş”i doğuran, besleyen ve geliştiren bir şiir arzular. Bu noktada “Diriliş” ise hem mazide verimleri, tecrübeleri olan metafizik arka planlı bir uygarlığın yeniden canlanışını hem de fikrî, kültürel ve estetik cephesiyle şairin ideallerini temsil eden o özel sistemi sembolize eder.

Edebiyat Yazıları – II

Edebiyat Yazıları serisinin 108 sayfalık bu ikinci kitabının da ana konusu (bizde) şiirdir. Eserin üçte ikisi şiire, yakın dönem edebiyatımızda şiirin aldığı seyre ve kimi şairlerin yazdıklarına dair yapılan değerlendirmelere tahsis edilir. Geriye kalan kısımlarda ise roman, piyes gibi düz yazı türlerine değinilir ve edebiyat sanatının çeşitli örnekleriyle ele alınıp irdelendiği görülür.




image

13Yılmaz Özakpınar, İslâm Medeniyeti ve Türk Kültürü, İstanbul 2003, s. 116.

Bizde Şiir

“Dişimizin Zarı” alt başlığını taşıyan Edebiyat Yazıları II’nin henüz giriş kısmında, “Kendini Arayan Şiir” adıyla üç kısa fıkradan oluşan bir yazı dizisi bulunur. İlk yazıda şiirimizin kısa bir panoraması çıkartılır. Cumhuriyet sonrasında 40’lar bocalama, 50’ler dünyaya uyum ve deneme aşamasıdır. Kuşkusuz, dünyayla karşılaşma, şiirimizin ihtiyacını gözler önüne serer. Onun için gerekli olan, geçmişteki tecrübeleri ihmal etmemek, ondan istifade etmeyi bilmektir. Eski şiirimiz bugünün imkânlarıyla değerlendirilmelidir. Bizde bunu yapanın, bu yolda gayret sarf edenin Yahya Kemal olduğu belirtilir. Nitekim şiir dünyamızda onun önemi, farkına vardığı bu gerçekten ileri gelir.

Yahya Kemal bir müddetten beri durgunlaşan şiir kanalında gerekli hamleyi yapan şairdir. Yeni bir edebiyat meydana getirmeye muvaffak olmuştur. Bu yenilik ise önünü görebilmek ve tecrübeden faydalanmak gibi iki mühim işle yapılmıştır. Hatta şairin kendisi bu konu hakkında şunları söyler:

“Yeni bir edebiyatımızın olması kaç şartı bir araya getirmeye bağlıdır. Şimdi molozlarla dolan sâhayı temizlemek, menfî cereyanlar, yâni garezler, hasedler, gayzlar yerine hâhişler, zevkler, atılışlar, heyecanlar gibi müsbet cereyanları getirmek… Avrupa snobizmini bir tarafa bırakarak yerine yerli merâkı getirmek,..”14

Klasiğimizin eski şiir olduğunu idrak eden Yahya Kemal, Batı şiirini eski şiirimizi göz önüne alarak değerlendirir. Bu bir çeşit reformdur. Ne var ki Yahya Kemal bulduğu şiir damarını ekole dönüştüremez. Takipçileri yoktur. Yazar, onun önündeki imkânı kullanamayışı ile bugün gelenekle sağlam bir bağa sahip olamayışımız arasında ilgi kurar. Ona göre mesele, klasik edebiyatı yeni kalemlerde diriltmedir. Bunu anlamakla birlikte dirilişi başlatan isim olamayan Yahya Kemal, yine de konuya dikkatleri çekebilmiştir. Karakoç, Yahya Kemal’in dikkatini odaklayamadığı noktayı, geçmişi İslam medeniyeti açısından ele almamasında bulur. Şairin dar bir nasyonalizme saparak hata ettiği kanısındadır. Yazarın bu husustaki fikirleri şöyledir:

“Yahya Kemal’in hatıratında Babanzade Ahmet Naim’i anlatırken karşımıza hazin bir tablo çıkar. (…) Özet olarak söylemek gerekirse, Yahya Kemal’in pişmanlığı, gençliğinde nasyonalizmi ön plana alması, Ahmet Naim’in ise fazla teorik kalarak, tarihi gerçekleri aşırı bir şekilde görmezlikten gelmesi idi. (…)

Osmanlı gerçeği, aslında, İslam Medeniyeti gerçeğidir. Ondan ayrı olarak düşünülemez. Osmanlı medeniyeti, İslam Medeniyetinin bir varyasyonudur. (…) Bu noktadan yola çıkılmadıkça, ne kadar övgüyle bakılırsa bakılsın gerçeğe




image

14Yahya Kemal, Edebiyata Dair, İstanbul 2005, s. 25.

varmak mümkün olmaz. Çünkü: uygarlık perspektifinden bakmaktan uzaklaşılır. (…)Yahya Kemal, geniş tarih bilgisine rağmen, yine de olaya şair gözüyle bakmış, bir gerçeğe gönül vererek onu abartmış, buna karşılık bir takım gerçeklerden de pek söz etmemiştir. Yahya Kemal düşüncelerini daha çok şifahi yaşamıştır. Osmanlı uygarlığını öncesiz sonrasız bir medeniyet gibi benimsemiş, onu İslam Uygarlığındaki yerine oturtamamıştır. Hiç dokunmamış değil elbet buna. Ama, dokunup geçmiştir çoğu kez. Bu yüzden görüşü, vaadkâr ve verimli olmamıştır pek. Ve yine bu yüzdendir ki, o uygarlığın bir parçası olan edebiyatı da sevmiş, öğmüş, ondan yararlanmıştır, ama onun dirilişini başlatıcı ekolü kuramamıştır. Ters akmaya başlayan suları geri, aslına ve doğrusuna döndürücü akımı gerçekleştirememiştir.”15

“Kendini Arayan Şiir” dizisindeki ikinci yazı, edebiyatımızın sahip olduğu tarihi potansiyeli anlatırken; ilk ve son yazılar Yahya Kemal üzerinden şiirimizi ele alması bakımından bir bağ oluşturur.

Yahya Kemal’e dair yukarıda sunulan bu tespitlerden sonra, yazarın, 1920’li yıllardan başlamak üzere 30, 40 ve 50’li yılların şiirine kuşbakışı gözlemini içeren ve kitaba da alt başlık olan “Dişimizin Zarı” isimli yazısı gelir.

Bu yazıda Necip Fazıl, Ahmet Hamdi ve Ahmet Kutsi soyut; Fazıl Hüsnü, Cahit Sıtkı ve Ahmet Muhip insanın belirdiği; Orhan Veli, Melih Cevdet ve Oktay Rıfat ise gerçekçi ancak alelade bir anlatımın olduğu şiir hatları olarak belirlenir. Garip, güçlü bir şok olarak nitelenirken, karşı şokun Attila İlhan olduğu düşünülür. Garip’in düz, bayağı şiir anlayışına mukabil trajiği, bireysel bir melankoliyi getiren şiir anlayışıyla Attila İlhan, bir çeşit “reaksiyon şiiri” ortaya koyar.

Yeni şiirin, Cemal Süreya’nın, “Laleliden dünyaya doğru giden bir tramvaydayız” mısraında tecessüm ettiğini düşünen Karakoç, İkinci Yeni’yi de buradan yola çıkarak tahlil eder. Bu, bir varlığı esas alan, eskiyi aktüel yapabilecek pragmatizmi içeren, laik, somut, bir yanıyla otobiyografik bir şiirdir. İkinci Yeni için neorealist yani yeni gerçekçi yakıştırmasını uygun bulur. Garip, düz ve basit realizm iken İkinci Yeni, daha yoğun, karışık, çoğulcu bir realizmdir. Bu şiir mistisizmden dünya nimetlerine, Tanrı’dan beşere uzanan çizgide yaşamın her cephesini öne çıkaran bir şiirdir.

Karakoç bir çeşit yaşama ve somutlaştırma şiiri olarak gördüğü İkinci Yeni’de, İlhan Berk’e ayrı bir yer verir. Onu, öncü bir dil ustası olarak değerlendirirken Galile Denizi’nden yola çıkarak tarzını, temalarını, şiir dilini ve özelliklerini tahlil eder. İstanbul’un Berk’te, mekân ve şahıs kadrosu bağlamında tuttuğu yeri anlatır. Ayrıca zaman mefhumunun şiirlerde, İstanbul




image

15Sezai Karakoç, Edebiyat Yazıları II - Dişimizin Zarı, İstanbul 1997, s. 20 – 21 – 22.

imgesiyle beraber sabitlenip kozmik bir hale dönüştüğü tespit edilir. Yaşam şiiri yazdığı için İlhan Berk’in dilinin hep fiil içeren kelimelerle dolu olduğuna dikkat çekilir. Bu dil, tahkiye üslubuna yakındır.

İkinci Yeni’nin özelliklerini, sanatkârlarını, Türk şiiri içinde tuttuğu yeri açıklayan Karakoç, sözü kendine getirir. İkinci kitabın en önemli kısmı burasıdır.

“Sanat Görüşü, Şiirimiz – Akımlar, Toplum ve Şair Hakkında” başlığı altında Sezai Karakoç’un söyledikleri, sanat tutumunu, onun gözüyle şiirimizi, akımları, bir aydın olarak şairi ve şairin toplum içindeki yerini belirtir.

Şiirini “Mutlak’ı zaptetme”, aşkın olanı yakalama arzusuyla izah eden yazar, sanat tutumunun dünya görüşünün bir parçası olduğunu kaydeder. Karakoç’un görüşleri ve eserleriyle ortaya koyduğu anlayış göz önünde bulundurulduğunda, onun, metafiziğe dayalı bir sanatı takip ettiği bellidir. Bu noktada, sanat bilhassa şiir vadisinde beraber yol almış olduğu, bir yönüyle selefi olan, Necip Fazıl’la müşterek fikirler ve hassasiyetler taşıdığı hemen akla gelir.

Necip Fazıl, “Bizce şiir, mutlak hakikati arama işidir. Eşya ve hadiselerin, bütün mantık yasaklarına rağmen en mahrem, en mahçup, en nazik ve en hassas nahiyesini tutarak ve nispetlerini bularak mutlak hakikati arama işi…”16 der ve sonra “Mutlak hakikat Allah’tır. Ve şiirin, ister ona inanan ve ister inanmayan elinde, ister bilerek ve ister bilmeyerek, onu aramaktan başka vazifesi yoktur. Şiir, Allah’ı sır ve güzellik yolundan arama işidir.”17sözleri ile poetikasını örerken; bir kuşak sonrasında Karakoç, “Benim şiirim, aşk, hürriyet, yaşayış ve ölüm gibi varolmanın dinamitlendiği noktalardaki trajik espriyi, irrasyonele ve absürde bulanmış (MUTLAK)ı zaptetmektir. Gittikçe şiirde bunu yapmak istiyor şiirim.”18 cümleleri ile adeta selefinin modern bir yorumu olur. Ayrıca tuttuğu bu yolla İkinci Yeni sanatkârlarından nasıl ayrıldığına da işaret eder.

Şiirimizi değerlendirirken, iki büyük harp arasındaki şiirin “mutlak değerlerin tebliği”ni yaptığını, sonradan ise insanın, bunun önüne geçtiğini ve dolayısıyla şekil ve tema farklılığı yaşandığını düşünür. Garipçilerin imgeyi kovarak fakirleştirdiği şiire, İkinci Yeni’nin bambaşka bir muhayyile ile taze bir soluk getirdiği kanaatini paylaşırken, aynı zamanda İkinci Yeni’nin de verimsiz, tatsız tuzsuz örnekler sunmuş olduğunu söylemekten çekinmez.

Karakoç’un şair ve toplum üzerine söyledikleri yine Necip Fazıl ile paralellik arz eder. Şiirin manevi değerleri ikame etmeye yaradığı kadar bu




image

16Necip Fazıl Kısakürek, Çile, İstanbul 1981, s. 445.

17Necip Fazıl Kısakürek, a.g.e., s. 446.

18Sezai Karakoç, Edebiyat Yazıları II - Dişimizin Zarı, İstanbul 1997, s. 36.

değerlerin taşıyıcılığını da üstlendiğini beyan eder. Ruh ve zihin terbiyesi sağlayan şiir, kötülüklere başkaldırının da aracıdır. Şair ve şiir, vazifesi icabı sosyal hayatta etkilidir. Bu görüşler ilk kitapta da dile getirilmiştir. Ne var ki yakın tarihimizdeki edebî ve felsefî ekollerin sosyal hayatı yoğuracak etkinlikte olmadığı da görülmesi gereken bir başka gerçektir. Cumhuriyet’ten beri edebiyat sahasındaki gelişmeler iç ve dış siyasetle birlikte toplum koşullarıyla şekillenen bir karaktere sahiptir. İçinde bulunduğumuz çağda medeniyet ve edebiyat bakımından tam olgunluğa erişemeyişimizi ince bir dille anlatan yazar, bir çeşit ara dönem, bir kasaba veya küçük şehir evresi yaşadığımızı anlatır. Bu dönemde endüstriyel hız artmış, metropol yaşantısı yaygınlaşmış ancak bunlar medeniyet kalıbına henüz dökülememiştir. Halen gelişen, teşekkül halindeki hayatımızı en iyi kasaba edebiyatının dile getireceği fikrindedir.

Âkif / Yahya Kemal / Necip Fazıl – Tahliller

Yazarın hayata ve sanata bakışına tesir eden isimler, eserin sonraki bölümlerinin konusunu oluşturur. “Mehmed Âkif, Yahya Kemal ve Necip Fazıl” başlığını taşıyan bölümde, bu üç isim etrafındaki yorumları ilgi çeker. Türk şiirindeki realist şairleri zikrederken Karakoç, Mehmet Akif’i, Tevfik Fikret’e nazaran sıhhatli bir realizm içinde görür. Nazım Hikmet’e göre ise Akif’in realizminin daha sıcak ve millî olduğunu düşünür. Bu realizm Orhan Veli’ye göre ise yapmacıksız, içtendir. Türk şiirinin realizminin Akif’in açtığı şiir kanalından ilerleyeceğine inanır.

Karakoç, gelecekteki Türk şiirine yeni hat(lar) çizip ona mana ve hız kazandıracak rezervin Akif’le sınırlı olmadığını, Yahya Kemal ve Necip Fazıl şiirinin de hemen onun yanı başında yer aldığını söyler. Bu şairler Sezai Karakoç’un etkilendiği, şiirleri üzerinde düşündüğü ve son derece önem verdiği isimlerdir. Yahya Kemal, Akif’in uğrunda çırpındığı medeniyeti anıtlaştırmaya çalışır. Bizim klasiğimizi, olgun dönemimizi şiirleriyle günümüze intikal ettirir. Necip Fazıl’ın şiiri ise bir umut, metafiziği kurcalayan sonra şiirini onunla saran metafizik neşe ve metafizik acı şiiridir. Bu üç şair arasında doğrudan bağ kurmak zorlamadır ve aynı zamanda yersizdir ancak üçü de yirminci yüzyıl Türk toplumunun psikolojik peyzajını veren ve Türk şiirinde kurucu rol üstlenen şairlerdir. Bazılarınca reddedilmesine rağmen çağdaş şiiri kuranın “batı taklidi ve solcu eğilimli şiirler” değil; aktüel ve sosyal şiiriyle Akif, maziyi yüklenen şiiriyle Yahya Kemal ve geleneği harmanlayan şiiriyle Necip Fazıl olduğu kanaatindedir.

Yazar sosyal hadiseleri edebiyat üzerinden değerlendirir. Tanzimat’ın Türk toplum yapısında meydana getirdiği değişimi sanat ve edebiyat üstünden okur. O, Tanzimat’ın edebiyat sahasında da Batılılaşma fakat köleleşerek dönüşme olduğu fikrindedir. Dolayısıyla bu kavrama yaklaşımı menfidir. Yazar

için Tanzimat, kökle bağlantıları kurutma hamlesidir. Kültür dünyamızda bu tehlikeyi sezen Yahya Kemal’dir. Teorisiz ve iddiasız bu bilge tek başına bir reaksiyon gibidir. Şiiri yeni bir çıkıştır. Bu çıkışı, şamatasız biçimde, hece ve yalın söyleyişle devam ettiren Necip Fazıl’dır. Fransız sembolistlerini bile aşan bir söyleyişle çağdaş şiir için kurucu görevini üstlenir. Mukayese edildiği Batılı sembolistlerin şiirlerindeki egzotizme mukabil metafizikle yoğrulmuş bir kaçışı vurgulayan Necip Fazıl, eşyanın ötesini arayan dinamik bir mistisizmle onlardan ayrılır. Ayrıca ölüm ve mâvera teması, Batılı sembolistlerde bu denli canlı işlenmediği gibi bizde de Cahit Sıtkı, Fazıl Hüsnü Dağlarca gibi şairlere kaynaklık edecek yoğunluktadır. İslam uygarlığı fikri ve topluma hissedilen sorumluluk onu edebiyat sahasında büyük bir mücadelenin içine atar. Ağır boykotlarla karşı karşıya bırakır.

Karakoç bu kısa kitabında, Necip Fazıl’a oldukça fazla yer verir. Eserde “Necip Fazıl’ın Şiiri” başlığını taşıyan üç seri yazı ve “Bir Adam Yaratmak” başlığını taşıyan bir tiyatro incelemesi bulunur. 108 sayfalık kitapta doğrudan Kısakürek’e temas edilen 41 sayfanın olması, kitabın üçte birinden fazlasının ona ayrıldığını dolayısıyla yazarın ona verdiği önemi gösterir. Bunun dışında, Kısakürek’in sanatına değindiği başka bölümlerdeki kısımlar da sayılırsa, bu oran hemen hemen kitabın yarısına denk gelir.

“Necip Fazıl’ın Şiiri II” makalesinde, “Kaldırımlar” şiirini tahlil eden yazar, şiirin mutlak gerçeği arayışı anlattığını ve kaldırımların sonsuzluğu simgelediğini söyler. Karakoç, Necip Fazıl’ın arayışının imgelerle perdelenen, bir cevaba yöneliş yolculuğu olduğunu öne sürer. Üç parçadan oluşan şiirde eşya sorgulanır. Bu sorgulayışın cevabı ve çözüm “Çile” şiirinde verilir. Necip Fazıl’ın şiirlerinde aşkınlığı, ebediliğe iştiyakı veren imgeleri tespit eden Karakoç, Çile’ye dikkatle eğilen birinin görebileceği hususları zikreder. Bu şiirde hakikati arayan, bunalan ve çareyi Allah’a yönelmekte bulan insanın poetik bir bütünlük içinde anlatıldığını ifade eder.

Necip Fazıl’ın şiirine dair üçüncü makalesinde, Yunus Emre’yi “hece”nin ilk çıkış zirvesi, Necip Fazıl’ı da bitimin zirvesi olarak takdim eden yazar, aralarında Karacaoğlan’ın da bulunduğu halk şairlerini “belli bir havanın varyantları” olarak görür. Halk şairlerinde halkın lirizmi ve poetiği sınır çizerken, bu iki isimde estetik, bir nevi şiirin içinden doğan atılım hamlesine dönüşmüş, poetika ise mutlağa uzanmıştır.

Yazar, Orhan Veli’nin, Necip Fazıl’ın mutlakçı ekolüne başkaldırı olduğunu söyler. Necip Fazıl’ın Türk şiirinde merkezi teşkil ettiğini fakat böyle ele alınmadığı için Cumhuriyet sorası Türk şiirinin sağlıklı biçimde yorumlanamadığı anlatır. Merkeze Nazım Hikmet’i koyanlara ise gizli bir tepkisi vardır.

Ardından gelen “Bir Adam Yaratmak” başlıklı yazısında, bu eserin Necip Fazıl Kısakürek’in dram dünyasının odağı olduğunu belirtir. Ona göre tiyatro ile verilmek istenen mesaj bu eserle toptan verilmiştir. Kısakürek’te asıl tema kaderdir. İnsanın aczini hissetmesidir. Yazıda ayrıca Kısakürek’in oyunlarının genel değerlendirmesini içeren kısa tespitler bulunur.

“Edebiyat Yazıları II”, Sezai Karakoç’un dünya edebiyatında dikkat ettiği isimlerin kimler olduğunu göstererek sona erer. Kitabın son dört yazısı çağdaş yazarlara hasredilir. Sartre, Camus, Malraux bir bölümde, İvo Andriç bir bölümde ele alınır. Bunlar arasında bilhassa Nobel alan ,“Drina Köprüsü” yazarına yakınlık duyduğu hissedilir. Saint-John Perse Fransız şiirinden Karakoç’un takip ettiği bir isimdir. Ölümü dolayısıyla ona değinen yazarın son olarak Amerikalı piyes yazarı ve şair Tennessee Williams’ı kısaca ele aldığı müşahede edilir. Kitaptaki bu kısımlar, Karakoç’un sadece geçmişteki sanatkârlarla değil kendi çağının mühim isimleriyle de alakadar olduğunu ortaya koyar. O, sanatta niteliği göz önünde tutarak güncelin peşinde olmayı sürdürmektedir.

Edebiyat Yazıları – III

Serinin son kitabı “Eğik Ehramlar” başlığını taşır. Kitap, yazarın yaklaşık iki sene boyunca Diriliş dergisinde çıkan fıkralarının derlenmesinden müteşekkildir. Bu bakımdan son eser, yukarıdaki gibi ayrı konu başlıkları açarak inceleme yapmayı gerektirmeyecek bir karakterdedir.

“Eğik Ehramlar” aynı zamanda kitapta yer alan ilk yazının da ismidir. Yazar bu ifade ile ülkemizi kasteder. Bu yazıda, Necip Mahfuz’un aldığı Nobel ödülünden yola çıkarak bizi, kendi edebiyatımızı, matbuatımızı sorgular ve edebî alandaki geri kalmışlığı, ihmalleri anlatır. Bu muvacehede Mısır ile Türkiye’yi kıyaslar, eksiklerimize değinir. Eserde yer alan diğer yazılar da aynı bağlamda ele alınacak tarzdadır. Türk kültür ve edebiyatında son zamanda görülen eksikliklerimiz ve kimi ideolojik yaklaşımlar hatalı yorumlara, kusurlu değerlendirmelere yol açmaktadır. Ehram kültürün, birikimin, geçmişin simgesidir. Bugünün manzarası ise maalesef bir dizi eğik ehramı sunar. Bu sembolik ifade ile yurdumuzun içinde bulunduğu kültür ve sanat ortamı anlatılmaya çalışılır. Kendisine saygı duyulan geçmiş, ona mana veren isimler unutulmaya yüz tutmuştur. Değerler, anlayışlar değişmiştir. Adorno’nun “uygarlaşan barbarlık” ve “çürüyen kültür” ifadeleri ile çizdiği günümüz resmi, yazarın da ıskalamadığı bir gerçektir. Karakoç’un aktüele temas ederek durumu özetlediği ve esef ettiği görülür.

“Yahya Kemal’i Anma”, Beyatlı’nın 30. ölüm yıldönümü, “Mehmet Akif ve Dolayısıyla”19 Akif’in 52. ölüm yıldönümü, “Hatırlanan ve Hatırlanmayan” ise Namık Kemal’in ölümünün 100. yıl dönümü için yazılmış yazılardır. Tüm bu yazılar ilki ile aynı paraleldedir. Fıkralarda bu isimlere dair değerlendirmelerle toplumun onları algılayışına yer verilir.

“Batı Korosu” başlıklı yazısında ise Karakoç kendi şiirini izah eder. “Hızırla Kırk Saat” şiirini, ilhamın kendisine nasıl geldiğini anlatır. Bu kitabın en yoğun yazısı ise “Dante ve İslâm”dır. Esasen bir çeviri olan bu yazı, Batı’nın kültürünün önderlerinden Dante’nin eserlerini kaleme alırken İslamiyet ile nasıl temas kurduğunu ispatlamayı amaçlar.

“Dante ve İslâm”, Fransız İlimler Akademisi üyesi Louis Gillet’in “Dante” isimli eserinin üçüncü bölümünün tercümesidir. Karakoç, kelimesi kelimesine bir çeviri yaptığını belirterek, Dante’nin “İlahi Komedya”yı yazarken İslam’dan ne derece faydalandığını, bir Batılı’nın gözünden nakletmeye çalıştığını anlatır. Eserdeki Peygamberimiz ve Hz. Ali hakkındaki olumsuz sözlere dair farklı bir kanaati olan Karakoç, bunların esere sonradan ilave edildiğini düşünür; zira bu kısımlar eserin bütünü ile çelişen bir yapıdadır. İlgili kısımların “bağnaz papazlar tarafından” esere ustalıkla yerleştirildiğini savunan yazar, kilisenin Peygamberimiz için saygılı bir dili hoş görmediğini ve dinî bir eser olan İlahi Komedya’nın orijinal halinde yer alan bölümlerin üslup taklidi yoluyla şu andaki haline dönüştürüldüğünü öne sürer. İlk yazma nüshaların uzmanlarca incelenmesi yoluyla bunun ortaya çıkacağını beyan eder. Yazarın fikirlerini dile getirdiği bu kısa girişten sonra çeviriye geçilir.

Çeviride, Dante’ye Doğu’dan yaklaşmanın unutulduğu söylenir. Özellikle İbn-i Sina ve İbn-i Rüşd gibi iki emsalsiz bilginin Avrupa’yı derinden etkilemesi söz konusu edilir. Avrupa’nın aydınlanışının Doğu’nun marifetiyle olduğu belirtilir. Nitekim eserlerinde Doğu’nun tesirleri hissedilen Dante, Gazalî ve Farabî gibi isimleri bir şekilde zikretmiştir.

“Dante, Homer’e ve hele hele Virgile’e hiçbir şey borçlu değildir.

Eneide’ın ölüler dünyasından en ufak bir çizgi yok. (…)

İlahi Komedi, açıldığı zaman, her şeyden önce, Arâf’da kahramanlar topluluğu içinde, şairin mahkum etmeye kıyamadığı, Hıristiyanları Filistin’den söküp atan ve onları onca yere vuran büyük emir Selahaddin’e rastlamak çok şaşırtıcıdır: Jül Sezar’ın yanında Selahaddin! Daha ötede, bilgeler topluluğunda, Batlamyus, Öklit ve Hipokrat’ın yanında, İbn-i Sina ve Büyük Külliyat’ı ortaya koyan İbn-i Rüşd. (…)




image

19Bu yazı, Sezai Karakoç’un “Mehmet Akif” isimli eserinde de aynen yer almaktadır.

Şaşırtıcı manzara, Lucifer’in başşehri, Şam’ın yahut Kahire’nin siluetini sunuyor. (…)

İşte, eleştiriyi uyandırması gereken ve ilâhi şiirin kaynaklarını Doğu’da aramaya çağıran dikkat çekici çizgiler. (…)

Dante’nin Cehennem’i, planıyla ve görünüşüyle, kendisinden yirmi yıl önce doğmuş olan, Mekke İlhamları ve Gece Yolculuğu adlı eserinde Muhammed’in miracıyla ilgili nakiller zikreden Mursiyeli mistik şair İbn-i Arabî’ninkinden kopye edilmiştir. Aynı tasvir Ebul-Âla’nın Risalesi’nde de mevcuttur.”20

Ayrıca “Âraf” düşüncesi, azap tasvirlerinde belirginleşen Arap muhayyilesinin tesirleri, Mirac’ın nakillerini içeren sahneler İlahi Komedya’nın kaynaklarının Doğu’da olduğu fikrini pekiştirir. Katledilenin hesap sorduğu ahiret günü, sapkınlara verilen türlü ağır cezalar, soğukla yakan cehennem gibi son derece orijinal görüntüler adeta yeniden düşünülemeyecek imgeler, ikinciye hayal edilip keşfedilemeyecek türden sahnelerdir. Bunların hepsi Müslümanların aşinası olduğu inanç ve kültür iklimini anlatır.

“Bu yakınlıklar, benzerlikler çoğaltılabilir. Dante’nin şiirinin bütün mimarisi, Cehennem dairesinin yapısından Araf Dağı’na, cennetlik ruhların yaşadığı gökler ve dairevi gök katlarına, üç dünyanın birbirine denk düşen bütün bölümlerine (Cehennem’in dokuz dairesi, Araf’ın dokuz basamağı ve dokuz cennet göğü, hepsini çevreleyen onuncu gök Empyrée yahut Tanrı huzuruna) kadar, bütün bu sistem, bu düzen, bu dünyalar hiyerarşisi, daha önceden bütünüyle İslâm şair ve mistiklerinde bulunur. Bu dev yapı, asla Dante’ye mahsus değildir. O, her şeyi hazır buldu.”21

İslam nakilleri ile eserdeki cennet tasvirleri aynı karakterdedir. Eserdeki aşkınlık halinden ilahi ışığa gark olmaya dek düşünce ve anlatım açısından “şiirin bütün mimarisi” çok daha evvelden tamamıyla İslamiyet’in ortaya koyduklarına dayanır.

Çeviride, İslami tesirin Dante’ye, doğrudan orta çağın kültürel atmosferi, Haçlı seferleri, tercümeler ve elçiler yolu ile ulaştığından bahsedilir. Tüm bu yorumlar ışığında Dante’yi önyargıyla ve hoşgörüsüzlükle değerlendirmek sağlıklı olmaz. İslam’a umulmadık bir sempatisi olan Dante’nin bir yol ağzında, iki âlemi de kavradığını düşünmek makuldür. Böylece Karakoç’un İlahi Komedya’nın tahrif edildiği iddiasını anlamak da mümkün olabilir.




image

20Sezai Karakoç, Edebiyat Yazıları III – Eğik Ehramlar, İstanbul 2000, s. 31 – 37 – 38 – 39 – 41.

21Sezai Karakoç, a.g.e., s. 46 – 47.

“Rimbaud ve İslâm” başlıklı yazısında ise Karakoç, bilimde İslam’ın Batı’ya olan etkisinin az çok ortaya konulduğunu ancak bu etkinin edebiyat ve sanat sahasında tam olarak tespit edilmediğini söyler. Dante, Goethe, Bernard Show, Rimbaud gibi dehaların İslam’la ilgili olduklarını ve bu konularda araştırılması gereken pek çok husus olduğunu ifade eder. Rimbaud’u, zaman içerisinde, çeşitli vesikaların ışığında değerlendirir. Gençliğinden olgunluğuna doğru şiirleri, süregelen rivayetler ve mektupları çerçevesinde onun İslamiyet ile tanıştığına dair bir nevi fikir jimnastiği yapar. Tıpkı bir önceki yazıda olduğu gibi kanaatlerini somut kayıtlarla ispatlamak peşindedir.

Kitabın son yazısı ise “Bağdat Kuşatmasında Şiirle Yazışmalar” başlığını taşır. Yazı, edebiyatın toplum, tarih, siyaset gibi dinamiklerle olan münasebetine değinen kısa, zarif bir fıkra niteliğindedir. Bağdat kuşatması esnasında padişah ile kumandanı arasında geçen nükteli diplomatik dile edebiyatın zenginliği açısından yaklaşılmıştır. Fıkranın Karakoç’un tarih perspektifine ışık tuttuğu söylenebilir. Bu kısa yazı, onun edebiyat ve tarih münasebetini nasıl kurduğunu da gösterir niteliktedir.

Sonuç

Sezai Karakoç, eserlerini belli bir iç nizama göre verir. Bu yönüyle diğer sanatkârlardan farklıdır. O kabul, kural ve ideallerini anlattığı bu nizama Diriliş adını koyar. Diriliş, kısaca İslamiyet, Doğu bilgeliği, klasik kaynaklar verimleri ile harmanlanmış bir mefkure/poetikadır. Karakoç bunun nasıl teşekkül ve tekamül ettiğini çeşitli vesilelerle dile getirmiştir ancak makale kapsamında ele alınan bu üçleme, konuya diğer her türlü açıklama, söyleşi ve kitaptan daha fazla ışık tutar. Genel itibariyle denilebilir ki söz konusu eserler hem arkasında yatan fikirleri hem de bir sistem olarak Diriliş’in mahiyetini anlatır.

Karakoç, kökü Kur’an’a, vahye dayanan bir sanat anlayışına sahiptir. Onun metafizik derken kastettiği de semavi buyruklara dayalı bir atmosferdir. Görünenin ötesidir. Metafizik, onun lügatinde inanç ve imanla telif edilecek anahtar bir kelimedir. Sanat tarihimizin kapısını açacak ve İslam uygarlığını anlamamızı sağlayacak kelime budur. Sanatın teşekkülünde tuttuğu yer itibariyle metafizik, hakikatin yaşamın tüm diğer sahalarına ve formlarına fon olmasıdır.

Sanat ve edebiyat konularındaki görüşleri ile bilinen meşhur Batılı eleştirmen Thomas Stearns Eliot, büyük ve küçük şairler arasında fark olduğunu; büyük şairlerin tüm eserlerinde metafiziğin bulunduğunu söyler. Ona göre büyük şairler, metafiziği esas alarak noksansız bir dünya görüşü sunarlar. İnsanı tüm boyutları ile bu sayede ifade ederler. Böyle kimselerin şiirleri de şahsiyetleri de dengeli ve idealdir. Küçük şairler ise metafizik dünya görüşü sunmazlar. Yalnızca insanoğlunun türlü ruh hallerini aksettirirler. Bu işe

vukufiyet katan hususun metafizik olduğunu belirten Eliot, bundan dolayı küçük şairlerin kendilerini tekrarladığını kaydeder.22 Hiç kuşkusuz küçük şairler zamanın içinde kaybolup giderler. Eliot aslında metafiziğin sanata kattığı boyuta, derinliğe ve anlam zenginliğine dikkatleri çekmek ister. Metafizik, sanatkâr için anlamlar rezervidir. Sanata kudret ve kalıcılık kazandırır.

Eliot’un yanı sıra Tolstoy da benzer kanaatlerini ifade etmiş bir başka sanatkârdır. O da sanatın dinle beslendiğinde hakiki değerini bulacağını düşünür. Metafizikten yoksun bir sanatı kıymet bakımından da yoksun görür. Eliot İngilizlerin, Tolstoy Rusların takdirini kazanmış iki isimdir. Batı’nın ve Doğu’nun seçkin düşünürleri ve sanatkârları olarak nitelenmeleri mümkündür. Bu iki ismin kuramcı cepheleri de mevcuttur. Onların savunduğu tezler, “Edebiyat Yazıları”nda farklı bir söyleyiş, başka bir üslupla tezahür eder. Her üç isim de din kaynaklı, böyle bir metafizikten neşet eden sanat anlayışına sahiptir. Karakoç bizde aynı görüşü seslendiren bir isim olmakla birlikte metafiziği kendine has biçimde yorumlar. Onlardan farkı, fikirlerini, İslam sanatı ve uygarlığı ile çerçevelemesi ve en önemlisi bunu yaparken metafiziği “Diriliş”in de yegâne membaı olarak değerlendirmesidir.

O, bu medeniyet âlemini Batı ile kıyaslar. Din ve sanatın iki kültür âlemindeki işlevlerine ve sınırlarına dikkat çeker.

Her iki âlemde de metafiziğin varlığına rağmen farklılıklar kendini gösterir. İslam sanatı dinden yola çıkan, onunla zenginleşen ve onu anlatan bir sanattır. Dinle ilişkilidir ancak ondan bağımsızdır. Hristiyan sanatında ise din ve sanat arasındaki sınırlar, sanat cephesi lehinde çizildiğinden din, bu sanata feda edilmiştir. Sanat için malzeme olan din, yozlaşmış bir manzara ortaya çıkarır. Bununla beraber hem Doğu’da hem Batı’da sanatkârlar hep metafizikle ilgisi olan kişiler olmuşlardır. Karakoç’a göre sanatkâr, Tanrı’nın peşinde olan bilgedir. Onun görüşleri bu minval üzeredir.

Karakoç’un kendi sanat teorisini açıkladığı kısımlar, üretim tarzı ve model bakımından nasıl çalıştığını, eserlerinde neyi hesapladığını sarih bir şekilde verir. Sanatının kuramsal temellendirmesinde de metafizik etkindir. İşleyeceğini tabiattan seçer. Modeli, yaratılan; usulü ise yaratışa öykünmedir. Eşyanın iç direncini tevazu içeren bir metafizik ile kırar. Asıl Yaratıcı’dan ruhsat alır. O, tabiattan alıp soyutladığı nesneyi geleneğe yaslanarak değerlendirir. Ele aldığını fizik ötesi ile buluşturmak için içsel bir süreç yaşar. Gelenek bu esnada ona yol gösterici olur.

Gelenek, yazarın bilhassa ilk kitabında, ısrarla üstünde durduğu bir kavramdır. Gelenek, tarih şuurudur. Kadim olanın içerisinde yenilenmek,




image

22T. S. Eliot, Edebiyat Üzerine Düşünceler, Ankara 1983, s. 14.

tecrübelerle yoğrularak özgünleşmektir. Şairin ve şiirin örsüdür. Üstelik şairin görevini ifa edebilmesi için geleneği bilmesi şarttır. Bunları idrak etmiş şair bir süper güçtür.

Gelenek yazar için adeta “kültürel kan”dır. Karakoç, geleneği kültürel devamlılığı sağlaması yönüyle önemser. Geleneğin yardımıyla sanatkâr, çağların birikimi olan bir formasyon edinir. Dili yenilemeyi ve duyguları şuurlu biçimde işlemeyi öğrenir. Bu sayede ortaya koyduğu eser de zevk verir. Yazar, geleneğin o kadim tecrübesinden istifade etmeyi salık verirken aslında kendisinin de ondan ne şekilde faydalandığını belirtmiş olur.

Sanat üretimi esnasında geleneğin, metafiziğin ve sanatkâr öznelliğinin yoğurduğu unsur, belli seviyeye ulaşınca artık somutlaşabilir hale kavuşur. Bu da diriliş zincirini verir. Böyle tabii bir döngüden çıkan eserler ruh köklerine hitap eden eserler olacaktır. Görülüyor ki Karakoç, sanat üretiminin teorik kanadını ihmal etmemiştir. Yaptığı işin matematiğini ortaya koyar.

Karakoç, her toplumda şairin vazifesi olduğuna inanır. Bu vazife, milletin değerlerini anlamak ve millete ihtiyacı olanı vermektir. O, şairi bir idealin insanı olarak görür. Şair, adanmışlıktır. Şairlik milletine, hayata mana veren değerlere ve sanata adanmaktır. İç duyarlığın artması ve sönmemesi için yalnızlığa ve yokluğa gönüllü tahammüldür. İşte bu noktada Karakoç’un hususi hayatı da teorisi ile pratiği birbirini veren mütemmim cüzleri gibidir. O, yazdıklarını yaşantısıyla tatbik ettiğinden tutarlı ve iç disiplin geliştirmiş bir sanatkârdır. Bu yönüyle Eliot’un yukarıda zikredilen “şiiri ve şahsiyeti dengeli kişi” tavsifini hatırlatır. Kendisine olan ilginin bir sebebi de budur.

Üçlemede edebiyat bir bütün olarak ele alınmış olsa da şiir sanatına ağırlık verildiği aşikardır. Bu durum onun şairliği ve şiire verdiği önemle açıklanabilir. Türk şiirini yaşadığı makas değişiklikleri üstünden değerlendirir. Cumhuriyet şiirinde her on yılda bir yol ayrımı yaşandığına temasla meydana gelen bu değişimleri tahlil eder. Özellikle İkinci Yeni üstünde durur. Bu şiirden bahsederken kendi şiirine değinir. Şiirindeki maksadının “Mutlak” ile bağ kurmak olduğunu ifade eder. Onun bu özelliği akımın içinde yer alan diğer şairlerden en bariz farkını teşkil ettirmektedir. Takip ettiği yolu kendinden evvel hazırlayanlar vardır. Yahya Kemal, Mehmet Akif ve Necip Fazıl Sezai Karakoç’un şiirde özel önem atfettiği isimlerdir. Üç ismin günümüz Türk şiirinin kurucuları olduğu inancındadır. Gelecekteki Türk şiirinin de bu şairlerin açtığı yolda ilerleyeceği tahmininde bulunur.

Yahya Kemal’in şiirdeki klasiğimizi bugüne taşımada büyük payı olduğunu ancak takipçilerinin bulunmadığını, şiirdeki büyük dirilişi bu yüzden yaşayamadığımızı belirtir. Bunun sebebi olarak onun maziyi İslam uygarlığı cephesinden ele almamış olmasını ileri sürer. Yahya Kemal, köprüdür;

kuşaklara büyük şiir mirasını intikal ettirmiştir ancak şiire ve tarihe sadece millî yönü ile yaklaşması, yeni filizlerin yeşermesi için elverişli zeminin oluşmasına mani olmuştur kanaatindedir. Bu bakımdan ona gizli bir sitem yöneltir ve satır aralarında hayıflanma sezilir.

Yazara göre Akif, bu medeniyetin şiirini yazmıştır. Şiiri, devrini teşrih eder. Realist çizgilerinin Fikret’ten de Nazım Hikmet’ten de Orhan Veli’den de daha canlı, sıcak ve sağlıklı olduğunu beyan eder. Necip Fazıl ise Sezai Karakoç’un en çok üzerinde durduğu şairdir. O hem selefi hem de gelecek kuşakların örnek alacağı sanatkârdır. Sezai Karakoç’un sanatının Necip Fazıl Kısakürek’in sanatı ile olan ruh akrabalığı çok kuvvetlidir. Bunda şahsi tanışmanın ötesinde poetik mantığın müşterekliği, estetik duyuşun benzerliği ve en önemlisi aynı meseleleri dert edinmiş olmaları gibi nedenler yatar. Her ikisinde de merkezde yer alan metafizik duygu ve aşkın olanla münasebet kurma fikri onları birbirine yakınlaştırır. Karakoç, kendisinden istifade ettiği Necip Fazıl’ın bir şair olarak çağdaşlarını etkilediğini, sanatındaki nitelik bakımından onlardan hatta Batı’da görülen kimi emsal şairlerden dahi farklı ve üstün olduğunu ihsas eder.

Bir güzel sanat olarak edebiyatın akademisyen, araştırmacı ya da amatör okuyucu tarafından değil de bizzat sanatkâr tarafından değerlendirilmesi her zaman ilgi çekicidir. Eğer bir sanat eserini sanat tarihçisi yahut estetik kuramcı ele alırsa ilmi olma, verilere dayanma zarureti doğar; çünkü böyle bir değerlendirmede tarafsız olma kaygısı güdülür. Halbuki sanat eserinin değerlendirilmesi ona adeta veri bankası imiş gibi yaklaşmak dışında bir de sezgi yoluyla sağlanır. Şiir, sezginin en yoğun olduğu sanattır. Onu yorumlarken sezgiye müracaat etmek, şaire ve şiire nüfuz etmek, bir çeşit mistisizmle eserle bir olmak kapılarını açar.23 Bu bakımdan Necip Fazıl’ın sanatının uzun uzadıya yazarca yorumlandığı kısımlar üçlemedeki en ilgi çekici yerlerdendir. Karakoç’un Necip Fazıl’ın şiirini tahlili, şairin gözlüğü ile şiiri seyretmektir. Necip Fazıl’a dair söyledikleri tarafsız olmasa bile sanatkârın gözünden bir başka sanatkârın değerlendirmesini içerdiğinden sanat hamurunun tekrar yoğrulması manasına gelir. Böyle yorumlar edebiyatımıza her zaman zenginlik ve derinlik sağlar.

Karakoç, sanatının menşei olarak takdim ettiği İslam dinini, ontolojik bir orijin kabul eder. Dante ve Rimbaud gibi Batı kültürünü derinden cezbetmiş şahsiyetlerin üstünde dururken onlarda İslamiyet’in ne gibi etkiler bıraktığını araştırır. Eserlerinde Doğu’ya has esintiler bulunan bu iki ismin maceralarında dinin tuttuğu yere dikkat eder. Ona göre ikisinde de Doğu kültürünün tesirleri eserlerine serpilmiş vaziyettedir. Karakoç, Batı sanatında kesinlikle İslam




image

23Orhan Okay, Sanat ve Edebiyat Yazıları, İstanbul 1998, s. 26.

uygarlığının payı olduğu kanaatindedir. La Fontain masallarının klasik Doğu ve İslam kaynaklarından, Romeo ve Juliet’in de Leyla ve Mecnun’dan beslendiği yahut devşirildiği fikrini ileri sürer. Okuyucuyu ikna edici deliller ileri süremez ancak konuyu araştırmak gerektiğinden dem vurur. Bu sayede gerçeğe ulaşılabileceğini düşünür. Onun bu savları ilgi çekici olduğu kadar düşünce ekseninin merkezinin İslamiyet ile sabitlendiğine delildir. Dante çevirisi ile yaptığı, bir nevi, yabancının gözüyle kendisini takdirdir. İslam uygarlığının çapını, inanç, düşünce dünyasını ve neler söyleyebileceğini bugünün insanlarına Dante örneği ile anlatmaya çalışır. Ayrıca Dante örneğiyle Batı’yı anlamaya çalışmasının yanı sıra kültürel köklere inme gayreti de vardır. İslamiyet’in mayası olduğu bir medeniyetin gücünün sınırlarını, tesir sahasını, birikimini okurlara, daha doğrusu, bu medeniyetin varislerine tanıtmak arzusundadır. Karakoç’ta bu arzu hiç bitmez.

O tarihe de edebiyatla bakar. Bu perspektif, çoğullaştırıcı ve anlam kazandırıcıdır. Batı’ya da Doğu’ya da bakarken bu perspektifi tercih eder. Divan edebiyatını tanımayanların, Osmanlı tarihini layığı ile bilmediğine kânidir. Buradan yola çıkarak edebiyatı nasıl bir alternatif, bir yaşam kılavuzu, bir aydınlanma aracı olarak gördüğü anlaşılabilir. Günümüzde edebiyatın popüler kültürün taşıyıcılığını üstlendiğini düşündüğümüzde, yazarın edebiyata sahici bir görev biçtiğini fark etmek mümkündür.

Karakoç yazılarında programlı bir düşünce adamı portresi çıkartır. Edebiyat ve kültür sahasına dair hatalarımızı, ihmallerimizi, kusurlarımızı sayıp dökmekten çekinmez. Toplumun, insanımızın, gazetelerimizin, iletişim kanallarımızın nasıl değiştiğinin ve yozlaşma içine girdiğinin farkındadır. Eski ile bugünü, dış dünya ile yurdu kıyaslar. Teşhisi koyduktan sonra da reçete yazmaya yönelir. Aile içinde, televizyonda, kültürel etkinliklerde sanatın ve sanatkârların gündemde tutulması gerektiğini anlatır. Bunu “bir görev ve yaşama şartı” olarak telakki eder.

Öne sürdüklerinden çıkartılacak bir başka netice de hayatın manevi kalitesi arttıkça, sanatın da kalitesinin ve maneviyatının artacağıdır. Bu çok önemlidir. Onun için sanat, hayatın anlamlandırılmasıdır. Böyle bir uğraş ise donanımlı olmayı gerektirir. Karakoç’un eserlerinde zikrettiği isimler, kitaplar, teoriler, meseller söz edilen donanımın onda artık şahsi tecrübeye mal olduğunu gösterdiği gibi amatör okuyucu için de stratejik bir okuma listesine hatta sanata hevesli insanı yetiştirmek için iyi düşünülmüş bir programa dönüşür. Karakoç’un “Edebiyat Yazıları”nda Doğu’dan ve Batı’dan yer alan sanatkâr ve eser repertuarı öylesine geniştir ki okuyucu bunlar üstüne harcanan okuma ve düşünme saatlerinin uzunluğunu ister istemez düşünür. En önemlisi de okunanların hazmedilmesi meselesidir. Karakoç Doğu’dan söz açtığında, Mesnevi, Gülistan ve Bostan gibi bilinen eserlerin yanında Salaman ile Absal’ı

zikreder. Fuzuli, Nedim gibi büyük şairlerin yanına Maarri, Mütenebbi, Ebu Nüvas, Farid, Busiri gibi az bilinen şairleri katar. Attar’ı ve Hayyam’ı, Tuğrai ve Rudegi gibi isimlerin takip etmesi onun kuşatıcı okumaları hakkında bilgi sunar. Batı’dan söz açıldığında da aynı geniş okuma halkasını müşahede etmek mümkündür:

Tolstoy, Dostoyevski, Goethe, Sartre, Camus, Malraux, Oscar Wilde, Andre Gide, Baudelaire, Verlaine, Rimbaud, Kafka, Beckett, Maeterlinck, Mauriac, Rilke, Claudel, Exupery, Boris Pasternak, Ezra Pound, Hemingway, Arthur Miller, Tennessee Williams gibi meşhurların yanı sıra onlara nispeten ismi daha az duyulan Thornton Wilder, İvo Andriç, Saint John Perse, Saroyan, Peer Gynt gibi sanatkârlar “Edebiyat Yazıları”nda ismi geçen bazı kimselerdir. Kitaplarda yer alan bütün sanatkâr ve eser isimlerini vermek zaittir. Dile getirilenler, sadece fikir vermesi açısından iktifa edilenlerdir.

Karakoç, sanatın hayatı nasıl zengin, canlı ve anlamlı kılacağını okuyarak ve yazarak ortaya koymuştur. Onun hayat anlayışı ile sanat anlayışı arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Ona göre sanat, hayatı vermekle birlikte ona mana ve kıymet kazandıran dinamikleri de sunmalıdır. Değerler aktarımını, aydınlatıcı bir misyonu üstlenmelidir. Eserlerini idealine ulaşmak için fikrî basamaklara dönüştüren Karakoç’un sanata fonksiyonel yaklaşımı da gözlerden kaçmamalıdır. Onun edebiyata atfettiği önemi kavramak için sadece cümlelerine değil kurduğu yapıya da dikkat etmelidir.

Tüm bu çerçeveden - tabiri caizse bir fizik terimi olan füzyon kelimesi kullanılarak - denilebilir ki gerek birikim gerek üretim yönü olsun, gerek teorik gerek pratik yönü olsun, Sezai Karakoç’un sanatı, Türk edebiyatında büyük bir füzyondur. Şahsiyeti ve eserleri, bu ikisindeki uyum ve kaynaşma, yeni ve güçlü bir enerji meydana getirir. Onun idealizmini yansıtan Diriliş, yeni bir nefestir.

Karakoç’un “Edebiyat Yazıları” ile ortaya koyduğunu, farklı kültürlerde farklı sanatkârlar da eserleri ile ortaya koymuş olabilir. Nitekim incelenen bu üçlemede, Eliot, Tolstoy gibi yazarların eserlerinde dile getirdikleri ile benzerlikler mevcuttur. Sözgelimi Tolstoy, “Sanat Nedir?” isimli kitabında Karakoç’un değindiği temel meseleleri ele almıştır. O, sanat, sanatın menşei, Mutlak güzellik, estetik, sanatta fayda gibi konularda fikir beyan ederken yalnızca kendi görüşlerini beyan etmenin yeterli olmadığı kanaatindedir. Eğer sözü estetikten açmışsa bu konudaki görüşleri ile tanınan Schelling, Hegel, Schopenhauer gibi isimlerin estetiği metafizik bir uçla birleştirdiklerine işaret eder. Görüşlerini kendinden önce bu konu hakkında düşünmüş filozoflarla destekler. İnsanlığın çok uzun zamandır düşündüğü sanat ve estetikte tarihi bir birikim edinilmiştir. Düşünürler, kavramlar, prensipler eşliğinde fikirlerini

muhkem kılan Tolstoy’a mukabil referansları büyük oranda kendisi olan Karakoç’un bu noktada zayıf kaldığı ifade edilebilir.

Yine onun bazı hükümleri tenkitten azade değildir. Olgun bir edebiyatın kasaba edebiyatı ile ortaya konabileceğini söylemesi bugün için geçerliliği sorgulanabilecek bir fikirdir. Karakoç, modern hayatın köyde ve şehirde tam manasıyla temeyyüz edemediğini belirtirken ihtiyat payı bırakmaz. Oysa bugün şehirler modern bireyin ve yaşamın uygulama alanlarıdır. Belki de yazar 1962 tarihli bu yazısında, değişimin bu denli hızlı olabileceğini öngörememiş olabilir. Kasaba bugünün insanı ve hayatı için artık dar bir ölçektir. Onların meydana getireceği bir edebiyatın muhiti olmaktan da uzaktır.

“Edebiyat Yazıları”nı şekil ve teknik yönünden değerlendirmek gerekirse evvela kitapların hacim bakımından sınırlı olduğunu belirtmek gerekecektir. İlk eser 1956 – 1976 yılları arasında Büyük Doğu, Pazar Postası, Diriliş gibi edebî mahfillerde yayımlanmış yazıları içerir. Toplam 15 yazıdan oluşur. “Dişimizin Zarı” alt başlıklı ikinci kitap 1957 – 1983 yılları arasında çıkmış, edebiyat konulu yazıların derlenmesinden meydana gelir. İçerisinde 18 yazı bulunur. Üçüncüsü ise 24 Ekim 1988 ile 15 Ekim 1990 tarihleri arasında Diriliş dergisinde yayımlanmış 8 yazının bir araya getirilmesinden oluşur. Bu yazıların kimi tahlil havasında denemelerdir. Belli bir kısmı fıkra türüne girer. Bazılarının inceleme yazısı olduğu söylenebilir. İçlerinde bir de çeviri bulunur.

İlk eserin fikrî yoğunluğu diğerlerinden fazladır. Mamafih bu kitapta meselelerin kavranmış olmasından doğan bir söyleniş rahatlığı hemen kendini belli eder. Yazarın en çetrefil bahislerde bile bir çırpıda söylediği formül cümleler, getirdiği izahlar ve ifadelerdeki estetik taraf ilgi çekicidir. Sezai Karakoç’un üsluptaki ustalığı, kurduğu cümlelere zekâ pırıltısını bırakabilmesinde ve vecizliğindedir:

“Eski Yunan’da, tapınaklar, ilâhların tiyatrosu, tiyatrolarsa, halkın tapınağıdır.”24

“Camus, Beckett, tanrısız metafizikçilerdir. Maeterlinck ise, tanrısız mistik.”25

“Sanatçı, nesneyi yorar.”26

“Ve şair, her sabah, armağan olarak, bir güneşe kavuşmaya en layık kişidir”27




image

24Sezai Karakoç, Edebiyat Yazıları I - Medeniyetin Rüyası Rüyanın Medeniyeti Şiir, İstanbul 1997, s. 23.

25Sezai Karakoç, a.g.e., s. 24.

26Sezai Karakoç, a.g.e., s. 35.

27Sezai Karakoç, a.g.e., s.. 60.

“İnsanın ufku mümindir.”28

Kendine has ifadeleri ilgi uyandırır, ilk okuyuşta sarsar. Benzetmeleri hoş ve akılda kalıcıdır:

“Deha, taştan, topraktan, tabiattan ve toplumun kürek kemiğinden bir şeyler koparan güçtür.”29

“Metafizik süpürge, yani ölüm, zamanın toz dumanı içine Saint-John Perse’i kattı.”30

Onun dili renkli, zengin bir dildir ancak nadir de olsa yadırganan bazı söyleyişleri vardır; kulağa tuhaf gelen ve sözlüklerde bulunmayan kimi kelimeleri kullandığı görülür:

“Akıl, kapılma ve absürdite hayatın çelişkili iç çalışmasının zorunlarıdır.”31 cümlesinde olduğu gibi, “dolunlaştırmak” gibi ifadeleri buna örnektir. “Psödo, suigeneris, hiperbolik” gibi tıp, biyoloji ve matematik terimlerini de fikrini açıklamak için kullandığı olur.

Serinin sonuncu kitabı aktüele temas noktasında diğerlerinden ileri olmakla birlikte muhteviyat yoğunluğu bakımından onlardan geridedir. Nitekim kitapta bir derleme havası olduğu yazılar hakkında belli bir araştırma yapmadan da sezilebilir. İçinde yer alan çeviri hariç tutularak denilebilir ki yazar, bu son kitabı şayet “Edebiyat Yazıları” na katmamakla kalmış olsa bunun büyük bir kayıp olduğu iddia edilemez. Nitekim fikirlerdeki çeşitlilik, okuyucuya sağlayacağı verimlilik ve genel kompozisyondaki bütünlük bakımından serinin ilk iki kitabı daha yetkin, göz doldurucu bir profil çıkartmaktadır.

“Edebiyat Yazıları”nda dile getirdikleri ile Sezai Karakoç, özgüven sahibi ve geleceğe dair umutlu bir sanatkâr olarak görünür. Fikrî yoğunluğu hayli fazla olan yazıları ile düşünür tarafını da ortaya çıkarır. “Edebiyat Yazıları”, sadece edebiyat araştırmacılarının değil son dönem Türk edebiyatının velûd bir kalemi olan Karakoç’u ve sanatını kavramak isteyenlerin de okumadan atlamaması gereken bir dizidir.

Murat TURNA

 Dumlupınar Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Türkçe Eğitimi.  This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.







28Sezai Karakoç, a.g.e., s. 92.

29Sezai Karakoç, Edebiyat Yazıları II - Dişimizin Zarı, İstanbul 1997, s. 9.

30Sezai Karakoç, a.g.e., s. 104.

31Sezai Karakoç, Edebiyat Yazıları I - Medeniyetin Rüyası Rüyanın Medeniyeti Şiir, İstanbul 1997, s. 7.

KAYNAKÇA

ADARNO Theodor W., Edebiyat Yazıları, Metis Yayınları, İstanbul, 1999.

BAŞ Münire Kevser, Sezai Karakoç’un Düşünce ve Sanatında Temel Kavramlar,

Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İslam Tarihi ve Sanatları (Türk İslam Edebiyatı) Anabilim Dalı Doktora Tezi, Ankara, 2005.

KARAKOÇ Sezai, Edebiyat Yazıları I – Medeniyetin Rüyası Rüyanın Medeniyeti Şiir, Diriliş Yayınları, İstanbul, 1997.

KARAKOÇ Sezai, Edebiyat Yazıları II – Dişimizin Zarı, Diriliş Yayınları, İstanbul, 1997.

KARAKOÇ Sezai, Edebiyat Yazıları III – Eğik Ehramlar, Diriliş Yayınları, İstanbul, 2000.

KARATAŞ Turan, Doğu’nun Yedinci Oğlu - Sezai Karakoç, Kaknüs Yayınları, İstanbul, 1998.

KEMAL Yahya, Edebiyata Dair, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul, 2005. KISAKÜREK Necip Fazıl, Çile, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 1981. KÖSOĞLU Nevzat, Milli Kültür ve Kimlik, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1992, s.

14.

OKAY ORHAN, Sanat ve Edebiyat Yazıları, Dergâh Yayınları, İstanbul, 1998. ÖZAKPINAR Yılmaz, İslâm Medeniyeti ve Türk Kültürü, Ötüken Neşriyat,

İstanbul 2003.

ÖZAKPINAR Yılmaz, Kültür ve Medeniyet Anlayışları ve Bir Medeniyet Teorisi, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1997.

TOLSTOY, Sanat Nedir?, Şûle Yayınları, İstanbul, 2000.

T. S. ELİOT, Edebiyat Üzerine Düşünceler, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1983.

More articles from this author

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

KAHRAMAN TÜRK KADINLARI
Hayme Ana'nın -hem kan bağı hem de can bağı ile- torunlarından olan kızım Meryem Ülkü'ye ithaf ederim. -Ödül Töreni Konuşması- Kayı Boyu Derneği ve Dergisinin Değerli Mensupları, Kıymetli Hâzirûn, Hanımefendiler, Beyefendiler,  Bu akşam böylesine nezih ve anlamlı bir toplantıda...
BASAT'IN TEPEGÖZ'Ü ÖLDÜRMESİ
Meğer Hanım bir gün Oğuz otururken üstüne düşman geldi. Gece içinde ürktü göçtü. Kaçıp giderken Aruz Koca'nın oğlancığı düşmüş. Bir aslan bulup götürmüş, beslemiş. Oğuz yine zamanla gelip yurduna kondu. Oğuz Han’ın at çobanı gelip haber getirdi, der: Hanım sazdan bir aslan çıkıyor, at vuruyor,...
ZİYA GÖKALP - ÖTÜKEN ÜLKESİ (İNCELEME)
"Türk gençleri yalvardılar Hakan'a:Boru çaldır, ruhlarımız uyana...Cenk edelim, yayılalım cihana: -Yayılmaktır Türk soyunun turası!Böyle diyor Oğuz Han'ın yasası! Hakan dedi: "Anayurt'tan bıkılmaz,Boş bulunup eve düşman tıkılmazYabancılar çıkarılır, çıkılmaz." -Toplanınız: vatanınız...
 İSLÂM VE ŞİİR
Cahiliye döneminde Arap şiiri çok gelişmiş, belli bir yetkinliğe ulaşmıştı. Arap şairler güzel söz söylemek için birbirleriyle çeşitli ortamlarda yarışırlardı.  Övgü ve yergide sınır tanımayan şairlere gaipten haber veren kâhin gözüyle bakılıyordu. Uygun olandan uzaklaşma anlamına gelen ifrat...
İHANET - ZEYNEP ÖZKİŞİ
İçimdeki yenilmesi,engellenmesi imkansız öfke halimle alakam yokmuş gibi.... Vakur, gururlu olgun bir hanım duruşuyla sanki kızgın, kırgın değilmiş,dayanabiliyormuş, canım acımıyormuş, gibi, etkilenmemiş, defalarca ölmemiş gibi dimdik ayakta duruyorum.   Karşımda ki yeni yetme sayılan,...
HÜRRİYET
Hürriyet, havalı Hürriyet. Yürüdüğü zaman yeri göğü titreten, belediye reisinin karısı Hürriyet. Deniz kenarındaki muhteşem köyümüzün  belediyelik olduğu zamanlardı. Çok göç verdik. Kıymete bineceğini bilselerdi kimse göçmezdi. Sonraları muhtarlık oldu. İlçeye bağlandık. Haritadan da...
prev
next

PROF.DR. Hasan Onat İle Söyleşi: “Din”…

Edebiyat Dunyamız

Sayın Prof.Dr. Hasan Onat ile “Din”in Anlam ve Önemi, İslam’ı Doğru Anlıyor muyuz, İnsanlar niçin Cemaatlere İhtiyaç Duyar, Türkiye’de İslam Anlayışı ve İslam’ın Geleceği konusunda Metropol Dergisi’nin yaptığı bu önemli...

YAZAR, AKADEMİSYEN, VATANSEVER BİR TÜRK KA…

Ali_Alper ÇETİN

Kurtuluş Savaşımızın en sıkıntılı günlerinde sırtında bir asker kaputu (parkası) cepheden cepheye koşan, Sakarya ve Dumlupınar Meydan Savaşları’nda erlerimizle omuz omuza, onlara güç ve heyecan veren uyanık bir Türk kadını…...

SAYI -13 1909’DA ODESSA SEMALARI VE HAVA GE…

Feride Turan

1909 Eylül ayı… Odessa şehri… Sıcak havalar terk etmedi buraları daha. Uysal yeşilin hırçın Karadeniz’le bir araya geldiği bu noktadan engin ufukları seyrediyor şehrin sakinleri. Derken Odessa şehrinin üstünde ve...

Füsun Menşure

Edebiyat Dunyamız

Füsun Menşure, Hamburg'ta doğdu. İnşaat mühendisliği eğitiminin ardından yurt dışında iç mimarlık mekan ve çevre tasarımı bölümünü bitirdi. Daha sonra işletme fakültesindeki eğitimini tamamlayarak yönetim ve organizasyon alanında yüksek lisans...

İSLAMİYET ÖNCESİ TÜRK EDEBİYAT…

Türklerin İslamiyet'e girmeden önce meydana getirdikleri edebiyattır. Başlangıçtan 11.yüzyıla kadar sürer...

SAYI 1 - 1911’DE BEMBEYAZ DİŞLER…

SAYI 1: Eskişehir’de yayımlanan ancak haber ağı itibariyle bölgesel nitelikte olan “Hakikat...

ÇOK SATILAN KİTAPLARIN ÖZELLİKLE…

Bestseller, yani çok satan popüler kitaplar üzerinde yapılan bir araştırma oldukça...

KUYUYA MEKTUPLAR

Kitapların dünyası farklıdır. Edebiyat çevresi diye bir yer vardır. Uzun kısa...

Bahattin Karakoç

1930 yılında Kahramanmaraş’ın Elbistan ilçesinde doğdu. İlköğrenimini memleketinde yaptı. Adana Düziçi...

SÖYLEYİN!

Hangi sükûnet bu kadar yorar insanı, hangi suskun diller sağır eder...

NİYE OKUSUN Kİ?

Yakın tarihi Kurtlar Vadisi’nden uzak tarihi Muhteşem Yüzyıl’dan öğreniyor. Niye okusun? Spor...

GIDA “KÖK”TEN GELİR: EDEBİYAT…

Edebiyatta gelenek, ruh beraberliğinin, her türlü edebi verimde ortaya koyduğu bir alışkanlıklar...

ORHAN ŞAÎK GÖKYAY

Bu Vatan Toprağın Kara BağrındaSıra Dağlar Gibi Duranlarındır  ORHAN ŞAÎK GÖKYAYTürk edebiyatının...

NELERE ZAMAN AYIRALIM

Bir atasözümüz, ‘Terazi var tartı var / Her şeyin bir vakti...

Mavi Türkü

Bütün yazılarına kendinden bir şey yansımış. "Boynuma kadar terime gömülmeye razıyım...

MUALLİM NACİ’NİN ISTILAH T-I ED…

Türk edebiyatında retorik ve poetikayla ilgili olarak pek çok eser yazılmış...

TÜRKÇESİZ BİR HAYAT

2000’li yılların başı. Eskişehir’e geleli birkaç yıl olmuş. Haftada altmış saat derse...

OSMANLI'NIN SON SAVAŞI - ALTAY CENG…

Bu ülke, 1914 Ağustosu’nda bir mukadderat anına varmış olarak, kaçınamayacağı bir...

EDEBİYAT ESERİNDE AKTÜEL ZAMAN VE…

Edebiyat eserindeki sosyolojik zeminin iki ayrı zamansal zemin boyutu vardır: Mevcut...

Aşık Murat Çobanoğlu

 Aşık Murat Çobanoğlu 1940 yılında Kars'ın Arpaçay ilçesinin Koçköyü beldesinde çiftçi bir...

EMİRDAĞ AĞZI - ÖZCAN TÜRKMEN

Birinci baskısı Emirdağlılar Vakfı’nca (2013), İkinci baskısı Emirdağ Belediyesi’nce (2017) yapılan...

Aşık Sefil Selimi

Aşık Sefil Selimi, Asıl adı Ahmet Günbulut (d. 26 Ağustos 1933...

MÜNAZARA İLMİNİN TARİHÇESİ

Tahlil ve tenkide dayalı tartışma geleneğinin İslâm, ilim ve kültür tarihinde...

TÜRK EDEBİYATINDA GOTİK TÜRÜNÜ…

Gotik edebiyat cadılar, cinler, periler, hortlaklar, vampirler gibi doğaüstü yaratıklardan ve...

SÖZ VERELİM Mİ?

Bize verilen sözün tutulmadığındaki ruh hâlimizi düşünelim bir. ‘Şöyle de…’, ‘Böyle de…’...

ŞİİR ÖLÜYOR MU?

Bir müddetten beri Ulus gazetesinde mühim bir anket devam ediyor. An ketin mevzuu...

ATİNA 1458

İstanbul’un Türkler tarafından fethinin ardından Bizans imparatorluğunun Yunanistan ve adalarda kalan...

MEVLÂNA’NIN MESNEVİ’SİNDE TOP…

Giriş İslam kültür ve medeniyetinin yetiştirdiği büyük şahsiyetlerden biri olan Mevlâna...

Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu

Adını Türk edebiyatına “Destan Şairi” olarak yazdırmış bir büyük ismi: Niyazi...

ANADOLU KORKU ÖYKÜLERI / 3 - YILGA…

Anadolu Korku Öyküleri III – Yılgayak, serinin yepyeni, genç ve güçlü...

NE OLUR BENDEN ÖNCE ÖLME ANNE!

Yıllar önceydi. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi’nde çıkardığımız Üniversite Gazetesi’ndeki köşem için babaannem...

KONUŞURKEN BAŞARI İÇİN

Ağzının içine baktıklarımız gibi, ağzından bal akanlar gibi konuşamadık bir türlü…...

CENGİZ AYTMATOV ÜZERİNE

Aytmatov, 1928 yılında Bişkek’e bağlı Şeker Köyü’nde doğdu. Babası Törekul Aytmatov...

Muhakemetü'l Lügateyn Nedir?

Ali Şir Nevai’nin yazdığı, kelime anlamıyla “İki dilin kıyaslanması” anlamına gelen...

SELİM PUSAT VE CARL GUSTAV JUNG

Hüseyin Nihal Atsız’ın eserlerine dair yapmakta olduğumuz çözümleme çalışmalarımızın bu bölümünde...

DİVAN EDEBİYATI SANATÇILARI (KISA…

13.yy: Anadolu’da dini konularda yazan Sultan Velet, Ahmet Fakih ve Şeyyad...

GÜZEL SÖYLENEN SÖZ : ŞİİR

  Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Allah şöyle buyuruyor: “Sözü gönül alıcı bir biçimde...

ABUM RABUM: BİR HZ. İBRAHİM ROMAN…

Bir (Hz.) İbrahim Romanı İskender Pala Kapı Yayınları, 2018 1958 Uşak doğumlu, İstanbul Üniversitesi...

EDEBİYATIMIZDA ÇANAKKALE MUHAREBEL…

Çanakkale, Türk milletinin tâlihsiz bir şekilde dahil olduğu büyük harp içinde...

K KONAK ROMANINDA “GÜNDELİK HAYA…

İnsanlık tarihiyle var olan “gündelik hayat”, tekrar eden işlerin, alışkanlıkların oluşturduğu...

HAK SÛRETİDİR İNSÂN!

İnsân!Gündüz yürürken diri, uykuda ölü...İnsan!Nefsiyle ölü, gönlüyle diri...İnsan!Bir elinde aklı, diğerinde...

ANLAMAK SAADET Mİ, HÜZÜN MÜ?

Önümde her zamanki gibi kitaplar... okuyorum... Kedim İncir Can ara sıra...

DİVAN EDEBİYATINDA VE YENİ TÜRK …

Tehzil, Arapça “hezl” kökünden türetilmiş bir kelime olmakla beraber kapsam olarak...

SANATÇININ PSİKOLOJİSİ

Amerikalı teolog ve psikolog Rollo May “Yaratma Cesareti” adlı eserinde şöyle...

ZEHRETME HAYÂTI BANA CÂNÂNIM...

İnsan, camdan bir fanus gibi çabucak kırılıyor en ince yerinden. Sahi...

SANAT,EDEBİYAT VE SİYASET...

"Doğduğumuz memleket bütün taştı çakıldı;//Sert yoğrulmuş mayamız bizi dik başlı kıldı.//Yalana...

SOYLU ÇEHRELER : ŞERİF AYDEMİR

HAVA GİBİ ELZEM, SU GİBİ AZİZ ve BERRAK BİR SOYLU ÇEHRE... Günlük...

KAHRAMANLIK RUHU

Orhan Şaik Gökyay. ‘’Bu Vatan Kimin? ‘’ adlı şiirinde; "Tarihin dilinden düşmez...

ÜSLÛBUMUZ NEDEN SERTLEŞİYOR?

Üslûp; oluş, yapış/yapılış biçimi, tarz, tutulan yol ... demek. Bir sanatçının veya...

OLDUĞU KADAR OLMADIĞI KADER

“Askıya almak” bir deyim. Birkaç anlamı var. Geciktirmek, belirsiz olarak ertelemek...

BEYİN VE TERÖR

Özet Otuz yıldan beri terörle mücadele eden Türkiye, bu kez özellikle güney...

PEYAMİ SAFA-3

Yirminci asır Fransa'sının en büyük romancısı Marcel Proust der ki: «Dünya...

TÜRK’ÜN ATEŞLE İMTİHANI

Türk vatanının İtilaf Devletleri tarafından işgal edilmesinden Cumhuriyet’in ilanını kadar kendisi...

CÖMERTLİK

Kendine ait şeyleri kolaylıkla verebilen, ikram edebilen, vermekten kaçınmayan eli açık...

DİVAN EDEBİYATI VE KAVRAMLAR - 1

DİVAN SÖZCÜĞÜNÜN TANIMI • Divan sözcüğünün sözlük bakımından iki anlamı...

UYGARLIĞIMIZIN UÇ BEYİ BİR GÜZE…

Ey sonsuzluğun sahibi, Sana Ulaşmak istiyorum Güneşimi kapatmayın Beton çok soğuk, üşüyorum (M.Y.) Bir eylül...

İSMAİL BEY GASPIRALI VE TÜRK BİR…

Türk milliyetçiliği düşüncesinin en önemli simalarından biri olan İsmail Bey Gaspıralı...

OSMAN YÜKSEL SERDENGEÇTİ

“Volkan gibi lâv atmış, ne susmuş ne sönmüşüm Ben bir fikir...

ÖMER KAPLAN KOZANOĞLU

1973 yılında Adana Feke’de doğdu. Köy ilkokulundan sonraki eğitim hayatını parasız...

TARİHTE FÜTÜVVET VE AHİLİK - UM…

Ahilik, bir Ortaçağ esnaf teşkilâtıydı. Batı’daki lonca teşkilâtının, Türkleştirilmiş ve İslamlaştırılmış...

SABIR

Gerçekten Allah, sabredenlerle beraberdir. -Bakara Suresi, 153- Hayâ zînettir. Takva da keremdir...

ANLAT(A)MIYORUZ ASLINDA

Anlatım; duygu, düşünce, istek... lerin sözle ya da yazıyla başkalarına aktarılma...

AŞKIN KENDİ HALİ

Aşkı bir de benden dinleyin. Bu giriş dört kelimeden meydana gelmiş...

FARAH YURDÖZÜ VE MADRİT'TE METAF…

1980 sonrası dönemde Farah Yurdözü’nün Madrit’te Metafizik Aşk, ve Yaşam Bir...

Reşat Nuri Güntekin: İlk Romanım…

Gizli El benim ilk romanımdır. Mütarekenin ilk yılında Dersaadet ismindebir gündelik...

FARK FARKINDALIK

‘Yok aslında birbirimizden farkımız’ diye başlayıp ‘ama’ diye devam eden tv/radyo...

Ahmet Mithat Efendi ve Ölüm Allah…

Şimdiye kadar pek çok hikâyeler okudum. Elbette siz de okumuşsunuzdur.Ben hem...

KIZILELMA (Turan, Türklerin Kutlu …

Kızılelma, tarihin her döneminde Türklerin gerçekleri ile efsaneleri arasındaki o efsunlu...

MASALSIZ TOPLUM VE OKULDA DEĞERLER …

Halk kültürüne bağlı sözlü bir anlatım türü olan masallar, çocukların eğitiminde...

LÂ EDRÎ

Yolculuğa çıkmıştı. Uzun bir yolculuğa... Yolda her karşılaştığı insan ona şöyle...

HALK HİKÂYELERİNDE BİR İMAJ OLA…

Her edebî ürün belirli bir zamanın ve sosyal şartların neticesi olarak...

PROF. DR. TAMİLLA ABBASHANLI ALİYE…

Sizdeki edebiyat ve kültür merakı nasıl başladı? Nasıl bir kültür ortamında...

ÜÇ TARZ-I SİYASET'İN (OSMANLICIL…

18.srın son çeyreğiyle birlikte Osmanlı, yüzyıllardır Batı karşısında süren üstünlüğünü kaybetmiş...

SOSYAL SERMAYE

İnsanlar güce tabi olmak isterler. Bu, içinde bulunulan toplumun ahlaki normlarına ters...

GÖZLERİMDE BİRİKEN ŞİİR

Hayat bana durmayı, düşünmeyi, tartmayı, gerekiyorsa ondan sonra konuşmayı öğretti.Sonra dostluğu...

KENDİNİ ARAYAN İNSAN

Tasavvufi bir terim olan ‘’zübde-i âlem’’ kâinatın özü anlamında kullanılmakta ve...

NEFİSLE MÜCADELE(MİZ)

Nefis mücadelesinde neredeyim, sorusunu kendinize sormuşsunuzdur eminim. Nefsinizle uğraşırken, çekişirken, didişirken...

FEYZİ HALICI

Ben, dergicilik alanında ve Türk Edebiyatı Tarihinde mümtaz bir yeri olan...

SEYREKBASAN

SEYREKBASAN (1919 - 1984) Türkünün konusu insan... İnsanın başından geçenler, insanın başına gelenler...

Şerife Gündoğdu'nun Vuslatı

Vuslat; ulaşma, erişme, kavuşma, buluşma, beraber olma anlamlarına gelmektedir. Vuslatın zıt...

BİR KURUCU AKIL OLARAK YAHYÂ KEMAL

Türkçedeki "yanmak" ve "uyanmak" kelimeleri arasındaki kök birliği, kavram planında anlama...

ÂŞIK EDEBİYATINDA “BADE İÇME…

Türk Dil Kurumu‟nun Türkçe Sözlüğünde, “Şarap, içki” (TDK. 2005: 174) olarak...

Yahya Kemal'de Türk Müslümanlığ…

Kendisini iyi tarif etmiş, kimlik konusunda tereddütlerini aşmış, kimlik unsurlarını berrak...

HÜSEYİN NİHAL ATSIZ

12 Ocak 1905 İstanbul’da dünyaya gelen Hüseyin Nihal Gümüşhane’nin Çiftçioğlu ailesine...

SANATTAN BİLİME, RUHTAN HÜCREYE P…

Ahmet Arvâsî Kendini Arayan İnsan adlı eserinde akıl-zekâ-vahiy konusunu işlerken şöyle der: “İnsan...

Aceb nitdüm yâra virmez selâmı

ŞEYYAD HAMZA Aceb nitdüm yâra virmez selâmı Bu zâlim müddeî komaz ola mı

Mehmet Ali Kalkan

Mehmet Ali KALKAN, Eskişehir Eskişehir'de doğdu. Eskişehir Gazi İlkokulunu, Tunalı Ortaokulunu, Motor...

ÂŞIK SEYRANİ

Develi'li (Everek'li) Seyrani'nin doğum tarihi kesin değildir. 1800 veya 1807 yılında...

ABDÜLHAK HAMİT’İN ŞİİR ANLAY…

 Tanzimat döneminin ‘’şair-i azam’’ vasfıyla tanınan Abdülhak Hamit, şiir konusundaki görüşlerini...

SÖZÜMÜZE NE(LER) OLUYOR (2)

… İşimize geldiğinde sözü çeviriveriyoruz hemen. Sözümüz neden kesiyorlar, biz başkasının sözünü...

Bozkır Kavimleri-Egemen Çağrı M…

Egemen Çağrı Mızrak Kimdir? 1978 yılında doğumdu. Orta ve Lise öğrenimini Hüseyin...

MÜZİĞİMİZ, TÜRKÇE, ÇOCUKLARI…

Sayın Fatma Adile Başer, akademik düzeyde ve ama bir sanatçı duygu...

“OKU” BUYRUĞUNA YÖNELİK FARKL…

Arjantin edebiyatının şöhretli ismi Alberto Manguel “kitap çok şeydir; anıların ambarı...

HOCAM HALÎL LÜTFÎ DÖRDÜNCÜ

Halil Lütfî Dördüncü... İstanbul "Bab-ı âli'sinin ve Türk basının en renkli...

DİJİTAL DÖNÜŞÜM: SANAYİİ VE …

Dijital Dönüşüm Nedir? Ne Değildir? Dijital teknolojilerle birlikte rekabetin artması, fiyatların şeffaflaşması...

KÖYÜMDEN... GÖNLÜMDEN...

Ben türküyüm. Sevgimi bile bile,Yol işledin mendile,"Merhaba" de aşk ile,Bana bir türkü...

ANLAŞILMAK NE GÜZEL ŞEY

‘Ne olduğu bilinmek, kavranılmak; belli olmak, ortaya çıkmak; kıymeti takdir edilmek;...

BİR KADEHLE BİZİ SÂKİ GAMDAN Â…

Bir kadehle bizi sâki gamdan âzâd eylediŞâd olsun gönlü anın gönlümü...

NİYAZİ YILDIRIM GENÇOSMANOĞLU İ…

Soru : Eski şairlerden ve yaşayanlardan sevdikleriniz kimlerdir? Cevap : Bu soru...

BATI EDEBİYATINDA AKIMLAR ve TÜRK …

KLASİSİZM yüzyılda Fransa’da ortaya çıkan bir akımdır. BOILEAU bu akımın kurucusu olarak...

YAZAR MUSTAFA TEZEL İLE DÜŞÜNCE …

Mustafa Bey, siz asıl mesleğiniz yanında ülke/dünya sorunları ve çözüm yollarıyla...

ÖMER SEYFETTİN - TEKE TEK

"...Türkler az söyler, çok yapar." Maktûl İbrahim Paşa Bosna Beyi ile Semendire Beyi'nin...

ÇAM KOZALAĞININ İSYANI - ÖYKÜ

Çam ağacı mutluluk içinde yemyeşil ormanda, sarı yıldızların altında huzurlu yaşıyordu...

AZERBAYCAN EDEBİYATI - 2

Farsdilli Azerbaycan Edebiyatı Azerbaycan’da Arap baskısının zayıflaması sonucu olarak ülkenin güneyinde Revvadi’lerin...

KİM KİME/NEYE EMANET

Sözlüklerde ‘emanet’ kavramına “Güvenilir birine saklanması veya birine teslim etmesi için...

EDİRNE'DEN BİZ DE GEÇTİK

Üniversite okumaktan ümidini kesmiş ve askere gitmeyi göze almış bir genç...

AĞLATAN GÜL(E)MEZ

Siyasî, dinî ve/veya ekonomik hedeflere ulaşmak amacıyla sivillere; resmî, yerel ve...

ŞEYH HAMİD-İ VELİ (SOMUNCU BABA)

(1331-1412)Tevazûda tekti, şandan şöhrettenEderdi nefret, Şeyh Hâmid-i Velî.Şehr-i Kayseri’den yeşil Bursa’yaEyledi...

Osman Olcay YAZICI

Şair, Yazar ve Gazeteci. Gazeteci yazar Osman Olcay Yazıcı 1953 Trabzon Sürmene...

TARSUSLU ÂŞIK NİHALİ - DR. HALİ…

Âşıkların Özü Sözü Közü… Bir gönül eri: “ Sevgi bir kitaptır gönül masasında/...

OKUMADAN ÂLİM YAZMADAN MUALLİM

Bir cümleden veya metinden yeni ve değişik bir anlam(lar) çıkarırdık. Bir...

DÜRÜSTLÜK

Değer, ‘sosyal hayatta bir varlık, bir nesne, bir faaliyet vb’ne tanınan...

TAKDİR DUYGUSU

Bana Mustafakemalpaşa kazasından birkaç imzalı mektup gönderdiler. İçinde bir sual var. Doğrusu...

DİLLERİN SINIFLANDIRILMASI

Bugün yeryüzünde kaç dil konuşulduğunu kesin bir sayı vererek söylemek güçtür...

GURBET GARİPLİĞİ

Türk’ün tarih seyrinde göç, gurbet olagelmiştir hep. Türk’ün dinamik yapısı biraz...

SÖZLÜKLERDEKİ TEMEL DUYGU KAVRAML…

TDK Türkçe Sözlük’te (2011:729) duygu, “1. Duyularla algılama, his. 2.Belirli nesne, olay veya...

BIRAK BENİ HAYKIRAYIM ŞİİRİNİN…

Millî Bir Figür Olarak Şairin Sesi: Bırak Beni Haykırayım Ben en hakîr...

Ayşe YAZICI YAVUZ

Ayşe YAZICI YAVUZ 1980 Niksar doğumlu.  2003 yılı, Osmangazi Üniversitesi, Türk Dili ve...

DÖRT İNSAN TİPİ

Hayaca verdikleri mâna bakımından insanları dört tipe ayırmak mümkündür: 1. Keyif adamı, 2...

ATATÜRK İÇİN NE DEDİLER?

Bugün 19 Mayıs 2018. Atatürk’ü Anma günü. Gençlik Haftası da. Bu...

SÂMİHA ANNE’Yİ ‘KENDİ SEMBOL…

Kelimelerin bir ümmet olduğu öğretilmedi bize. Bunu ilk defa Sâmiha Anne'yi...

OKUMAK

Kültürü çok geniş değerli bir dostum geçen gün bana diyordu ki; ...

KERKÜKTE'Kİ VATAN -1

“Bugünkü Irak devletinin sınırlarını oluşturan topraklar Osmanlı idarî bölünmesindeki Musul, Bağdat...

TÜRKÇE'DEKİ VATAN - 3

Büyük Türk şâirlerinden biri olan Mehmed b. Süleyman Fuzûlî (ölümü 1556)...

DEMİRPERDE TOPLUMUNUN İRONİK VE T…

Azerbaycan’ın çağdaş yazarlarından Elçin Efendiyev’in (doğumu 1943) büyük romanı Ölüm Hükmü (1989)[1] yalnızca Azerbaycan’ın...

VAN'DAKİ VATAN

Güzel ilimiz Van’da  23 Ekim 2011 günü yüreklerimizi yakan acı bir...

ÂŞIK PAŞA’NIN TORUNU, ÜLKÜCÜ…

Ali Alper ÇETİN Onbeşinci yüzyılda Fatih Sultan Mehmed’le birlikte İstanbul’un fethini yaşayan...

TARİHİN SESSİZ DİLİ DAMGALAR

“TARİHİN SESSİZ DİLİ DAMGALAR” ÜZERİNE Mustafa AKSOY ile Söyleşi Söyleşi: Ahmet VURGUN       ...

ZAMAN, DİL VE EĞİTİM

Zaman acımasızdır. Kendine ayak uyduramayanı affetmez. Zamanın gerekliliklerini yerine getiremeyen hemen...

TÜRK ŞİİRİNDE NAZIM BİÇİMLER…

Nazım Birimi Şiirde iki temel unsur vardır.Bunlar “biçimsel(dış)” ve “içeriksel(iç)” olarak...

SULTAN I. KILIÇ ARSLAN’IN NEHİRD…

Sultan I. Kılıç Arslan’ın nehirde boğularak gelen hazin şahadeti (Sultan I. Kılıç...

GÜVENELİM AMA TAKİP EDELİM

Korku, çekinme ve kuşku duymadan inanma ve bağlanma duygusu, güven(itimat). Güvenmek;...

GAZELİN ANLAM-YAPI İLİŞKİSİNDE…

Divan Edebiyatı gazellerinin şekil özellikleri hakkmdaki bilgiler hemen hemen bütün el...

HU DİYEN KARGA

Misli Baydoğan, uzman bir psikolog. Ancak biz kendisini, pek çok dergide...

KADINI “ADAM”DAN SAYMADILAR

Özellikle son yıllarda “toplumsal cinsiyet eşitliği” kavramının gündeme gelmesi kadın hakları...

BU BİR DUVAR YAZISIDIR

Nasrettin Hoca bir yolculuk sırasında havanın aniden kötüleşmesi yüzünden, köhne bir...

GÖNLÜMDEN...

Eski defterleri karıştırırken bu dosya kâğıdı elime geçti.Aşık Reyhani Ağabey'i rahmetli...

Osmanlı Cadısı-Barış Müstecapl…

Barış Müstecaplıoğlu Barış Müstecaplıoğlu Osmanlı Cadısı’nda uçan arabalarla leventleri, robotlarla semazenleri sıradışı bir...

CEZERİ’DEN AZİZ SANCAR’A TÜRK…

Gençlik söz konusu edildiğinde, doğru yanlış bütün düşünceleri ele alırken, gerçekçiliği...

DİL ÜZERİNE

Önce söz var. Eşyanın yaratılışı sonradan. Adem'e önce isimler öğretiliyor. İsmin...

ERENKÖY ŞEHİDİ SÜLEYMAN ULUÇAM…

2.3.TürkiyeUluçamgil, Kıbrıs’ı ve özellikle Lefkoşa’yı çok sever. İstanbul’un kalabalığından bunaldığı zamanlarda...

MUSTAFA ŞEKİP TUNÇ

Çok yönlü bir aydın olarak pek çok eseri ve çevirisi bulunan...

İSKENDER PALA’NIN ŞAH VE SULTAN …

Çalışmamızın konusu olan Şah ve Sultan romanı, 16. yüzyılda Türk tarihinin...

Abdurrahim KARAKOÇ

1932 yılının Nisan ayında Kahramanmaraş ili, Ekinözü ilçesinde dünyaya geldi. Dedesi, babası ve kardeşleri de...

KAFA KONFORU

Dikkat ! Bu yazı ziyadesiyle öznellik içerir. Söze başlarken başlığın kaynağını...

AHMET CEVDET PAŞA’DA DİL TASAVVU…

İnsanoğlunun anlam dünyasını şekillendiren dil, düşünce ve mantık kurgusudur. Bu noktada...

DENEYELİM Mİ?

Hayat öyle güzel ki ... Öyle güzel ki yaşamak. Yaşadığının farkında...

Aşık Pervani

Aşık Pervani (İsmail ÇELİK)Mehmet Ali Kalkan'ın Gönlünden... Aşık Pervani (İsmail Çelik) ve Mehmet...

Kırmızı Kitaplar

Ötüken Yış
GÜNEŞLİ BİR NÎSAN GÜNÜ
Turgut GÜLER
Türk Felsefesi
Kırmızı Yazılar
GÜN BATIMI
ERMENİ TEHCİRİ SIRASINDA SAĞLIK SORUNLARINA KARŞI ALINAN TEDİRLER VE UYGULAMALAR
GURBET YOLU

BİYOGRAFİ

Behzod FAZLIDDİN

Edebiyat Dunyamız

Behzod Falıddin, 1983 Özbekistan Cumhuriyeti Namangan bölgesi doğumlu olan Behzod Fazliddin lisans eğitimini Özbekistan Devlet Cihan Dilleri Üniversitesi’nde uluslararası gazetecilik Bölümü’nde tamamlamıştır. Yüksek lisans eğitimini Dünya Ekonomisi ve Diplomasi Üniversitesi’ninda ayni  bölümumde tamamlayıp, Özbekistan Cumhuriyeti...

DR. SAİT BAŞER

Edebiyat Dunyamız

Akademisyen, fikir adamı, araştırmacı, yazar.  Son yıllarda Türkiye'nin yetiştirdiği en önemli ve verimli münevverlerden birisidir. 4 Aralık 1957 tarihinde Isparta-Yalvaç’ın İleği köyünde doğdu. İstanbul Sağmalcılar Lisesini bitirdi. Üç yıl Devlet Güzel Sanatlar...

NURETTİN TOPÇU

Abdullah SATOĞLU

Türk gençliğinin ve memleketin birçok meselelerine, milliyetçi bir görüşle koyduğu isabetli teşhisleri ve çeşitli konulardaki edebî ve İlmî yazılarını 1950’den bu yana, büyük bir zevk ve takdirle takibettiğimiz, Nurettin Topçu’yu...

PROF. DR. SUPHİ SAATÇİ

Edebiyat Dunyamız

Kerkük’te doğdu (1946). İlk ve orta öğrenimini Kerkük’te tamamladı. İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi (bugünkü Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi)’nin Yüksek Mimarlık Bölümü’nü bitirdi (1974). Çeşitli kurum ve kuruluşlarda tarihî...

Burhan KADAH

Edebiyat Dunyamız

Eskişehir’de doğdu. Eskişehir Ziya Gökalp ilkokulunu(1980), Eskişehir İmam-Hatip Orta ve lise kısmını (1987) bitirdikten sonra Anadolu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesinin İşletme bölümünü (1991) bitirdi. Milli Savunma bakanlığı ve...

Mahmut Topbaşlı (Günbeyli)

Edebiyat Dunyamız

1955 yılında Yalvaç (ISPARTA) ’ ta doğdu. İlk ve orta öğrenimini memleketinde yaptı. Yüksek öğrenimini de Kırşehir ve İstanbul’da tamamladı. Çeşitli gazete ve dergilerde (Bizim Anadolu, Millet, Ortadoğu, Her gün...

Feyzi HALICI

Edebiyat Dunyamız

Şair ve yazar olan Feyzi Halıcı, Erzurumlu bir ailenin çocuğudur. Konya'da Mevlâna Türbesinin yanındaki Celâl sokağında doğdu. Çocuk¬luğunu ney sesleri ve tennureler doldurdu. İlkokuldayken babasının halı mağazasına devamlı gelen ve...

MUSTAFA ŞEKİP TUNÇ

Ayşe Sıdıka Oktay

Çok yönlü bir aydın olarak pek çok eseri ve çevirisi bulunan Mustafa Şekip Tunç Bir Din Felsefesine Doğru adıyla Türkiye’de din felsefecisi alanında ilk kitabı yazan kişi kabul edilir. Mustafa...

Neyzen Tevfik

Edebiyat Dunyamız

Abdullah SATOĞLU Öyle bir insan tasavvur ediniz ki, hayatında şöhretten, şehvetten, kinden, alayıştan, mevkiden ve paradan hoşlanmamış; hiçbirşeye sadakada sarılmamış, istediği gibi, bildiği gibi yaşamış olsun. İşte Neyzen Tevfik budur...1879'da Bodrum'da...

ÖYKÜ / ROMAN

Reşat Nuri Güntekin: İlk Romanımı Nasıl…

Gizli El benim ilk romanımdır. Mütarekenin ilk yılında Dersaadet ismindebir gündelik gazete çıkarmağa hazırlanan Sedat Simavî arkadaşım benden bir roman istedi. O zaman tiyatro piyesleriyle uğraşıyor ve roman yazmayı hiç...

SABAHATTİN ALİ _ SIRÇA KÖŞK

Bir zamanlar boş gezmeyi iş yapmaktan çok seven üç arkadaş varmış. Bugünden yarına geçinmek, gittikleri yerlerin birinden yüz bulsalar, beşinden kovulmak canlarına tak demiş. Alın teriyle kazanıp gönül rahatlığıyla yemeyi...

ALMANYA'NIN DİRİLİŞİ

“Sizi ekmeksiz bıraktık ama babasız bırakmadık.” sözü Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı’ndaki duruşunu, tavrını, politikasını, öngörüsünü özetler. İki seçenek sunsalar ve deseler ki, “Aç kalmak mı istersiniz, babasız kalmak mı?” herhâlde...

RAMAZAN’IN İKİ YAKASI

“… Ne babaannem, ne de ondan sonraki kuşaktan amcalarım, yengelerim, babam, annem, bir gün bile oruç tutmazlardı ama Ramazanlarda iftar saati, oruç tutanların iştahıyla beklenirdi. Akşamın erken bastırdığı kış günlerinde babaannem...

Metin SAVAŞ

"Türkiye'de şeytan giderek güçleniyor Size Türkiye'nin en iyi romancılarından birinin lise mezunu bile olmadığını söylesem... İstanbul, Ankara ya da İzmir'de değil, Anadolu'nun küçük bir şehrinde yaşadığını... Yazdığı hemen her roman ödül aldığı halde...

ANKARALI ARABACI İSMAİL VE MUSTAFA KEMÂL -…

"Ankara’nın taşına bak Gözlerimin yaşına bak Düşman bizi esir etmiş Şu feleğin işine bak" Mustafa Kemal puslu bir Ankara günü gözlerini hafif kısmış alabildiğine  uzaklara bakıyordu. Alçak tepelerin kuzeyden çevrelediği şehir paşaya güven veriyordu...

ÖMER SEYFETTİN - ANTİSEPTİK

Mini mini, güzel, şeytan Bedia’yı ailesi büyük bir adama vermek istiyordu. Halbuki o iki senedir, tıbbiye talebesinden olan kuzeni Namık’la işi pişirmişti. Kendini almayı arzu eden bu büyük adam tek...

ZAMAN YÖNETİMİ

Zamanın ne olduğunu tam kavrayamadığımız için onu yönetemiyoruz. İnsanoğluna eşit olarak sunulan tek kaynak olan zamanın etkin ve daha verimli kullanılabilmesi için, öncelikle ‘zaman yönetimi’nin öğrenilmesi gerekiyor. Başarılı bir zaman...

TÜRK ROMANINDA MODERNIST ETKININ BOYUTLARI

Modernist Romanın Altyapısı Bir edebi tür olarak roman, Türk edebiyatına Tanzimat dönemiyle birlikte girmiştir. Her açıdan batılı değerlerin örnek alınmaya başladığı bu dönemde edebiyat da etki altında kalmıştır. Bu etki sonucunda...

ŞAİR ve ŞİİR

FUZULİ - LEYLA İLE MECNUN

KONUSU VE HAKKINDA GENEL BİLGİLER     Önce Arap Halk Edebiyatında ortaya çıkan daha sonra yazıya geçerek mesnevilerin konusu haline gelen, Fars ve Türk Edebiyatı’nda da çok sık işlenen,16.yy itibaren Türk Halk...

BIRAK BENİ HAYKIRAYIM ŞİİRİNİN TAHLİL…

Millî Bir Figür Olarak Şairin Sesi: Bırak Beni Haykırayım Ben en hakîr bir insanı kardeş sayan bir rûhum;Bende esîr yaratmayan bir Tanrıya îman var;Paçavralar altındaki yoksul beni yaralar; Mazlumların intikamı olmak için...

AHMET HAMDİ TANPINAR KİMDİR VE ŞİİR HAK…

Ahmet Hamdi TANPINAR (1901-1962) Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatının şâir, hikâyeci, romancı, edebiyat tarihçisi ve denemecisidir. O, geniş yelpazede eserler vermiş bir sanatkârdır. Şüphesiz onun en bariz vasfı, kendisinin de kabûl ettiği...

BEHÇET NECATİGİL’İN ŞİİRLERİNDE ALL…

16 Nisan 1916’da İstanbul’da doğan, 13 Aralık 1979’da yine İstanbul’da ölen Behçet Necatigil, radyo oyunu, deneme, eleştiri, sadeleştirme ve çeviri alanlarında da emek vermiş olmakla birlikte, onun asıl önemi, Cumhuriyet...

ŞARKI - ŞEYH GÂLİP

1. Ey Nihâl-i işve bir nevres fidânımsın benimGördüğüm günden beri hâtır-nişânımsın benimBen ne hacet kim diyem rûh-i Revânımsın benimGizlesem de âşıkâr etsem de cânımsın benim

NEV’Î EFENDİ'NİN SADRAZAM SİNAN PAŞA'Y…

Özel mektup konusu bazı istisnalar dışında Eski Türk Edebiyatı alanında araştırılması ihmal edilmiş konulardandır. Öyle ki bu konuda, bildiğimiz kadarı ile herhangi bir akademik çalışma yapılmadığı gibi, derli toplu bilgi...

NAMIK KEMAL MİLLİYETÇİLİĞİNİN ESERLER…

1.Namık Kemal Kimdir? Avrupai Türk edebiyatına kesin zafer sağlayan edip, Namık Kemal’dir. Türkiye’de ilk defa, vatan şairi diye şöhret kazanan şair de odur. Namık Kemal, Tanzimat devri Türkiye’sinde bir fikir ve...

MEVLÂNA’NIN MESNEVİ’SİNDE TOPLUMSAL EL…

Giriş İslam kültür ve medeniyetinin yetiştirdiği büyük şahsiyetlerden biri olan Mevlâna Celâleddin Rûmî, pek çok önemli vasfı kendi şahsında bir araya getirmiş olması nedeniyle vefatından yüzyıllar sonra bile yol göstermeyi...

HOCAM HAKKI TARIK BEY

Üstad Necip Fazıla göre, Hakkı Tarık Us: "Her işte kılı kırk yarıcı, gayet ciddi, temkinli herşeyden evvel lisan âlimi ve hastalık derecesinde mantık düşkünü, yalçın bir bekâr hayatı sürmekte bir zat... Bâb-ı...

SANAT FELSEFESİ

Ahmet URFALI

 Düşünürler ;’’Bir sanat eseri nasıl oluşur?  Sanatçı eserini nasıl ortaya koyar? Bir sanat eseri niçin üretilir?’’ sorularına asırlar boyunca cevap aramışlardır....

VİYANA İZLENİMLERİ

Prof.Dr.Muharrem DAYANÇ

 Viyana’daydım.      Sevdiklerimizin yaşadıkları yerler zihnimizin bir yerinde hep canlılıklarını korurlar. Benim için de Viyana böyledir. Her bahar Viyana’ya doğru akar durur...

ANKARALI ARABACI İSMAİL VE MUSTAFA KEM

Prof.DR.Hilmi ÖZDEN

Türkler Batı Cephesinde Yunanlılarla, Güney Cephesinde Fransızlar ve Ermenilerle, Doğu Cephesinde ise yine Ermenilerle mücadele ediyorlardı. Bu ölüm kalım...

DİL VE KİMLİK

TURAN OFLAZOĞLU

Kuzey Amerika Kızılderililerine göre kişinin hastalanması demek, ruhunun alınarak uzaktaki bir kaleye kapatılması demektir. Sağalmaksa, ruhun yeniden kişinin vücuduna...

ZAMANIN DEĞERİ

Özcan TÜRKMEN

Değişik kaynaklarda zamanın değişik tanımlarına rastlamak mümkündür. ‘Bugün, nakit; yarın, bono; dün, iptal edilmiş çektir.’, ‘İnsanlar mazinin hasretlisi,...

Senaryo Nedir?

Edebiyat Dunyamız

Senaryo  Anglosaksonların 'spec script' , Fransızların 'continuite dialoguee' adını verdiği, sayfası 45 saniye ile 1 dakika arası bir zamana denk gelen teknik bir...

TÜRK DÜNYASININ ORTAK KİMLİĞİNİ

Metin SAVAŞ

Türkçe konuşanların yaşadıkları muhtelif coğrafyaların bütününe Türk Dünyası diyoruz. Türk Dünyası coğrafyasının sınırları kabataslak çizilebiliyor ama ortada henüz...

digertumyazilar