Pazartesi 1 Haziran 2020
Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet
(Okuma süresi: 12 - 24 dakika)
Bunu okudun 0%

fatikmehmetsekerÇağdaş Türk düşüncesinin bir Medînetü-l-Fâdıla, Kutadgu Bilig veya Ahlâk-ı Alâî kaleme alma imkân ve ihtimali nedir? Peşine düştüğümüz yahut da cevabını arayacağımız soru budur. Maksadımız klasik ve modern dönemi birbirinin ışığında görmek, her iki devri inşâ eden kalburüstüne gelen mütefekkirleri hakem tayin etmektir. Erbâbının takdir edeceği üzere her siyasetnâme, idarecileri tarih önünde sıygaya çekmenin bir bedeli olarak okunabilir. Bu istikamette bambaşka istikametlere bakan iki dünyayı birbirinin emrine verdiğimiz dönemle her şeyin tabiî olarak olması gereken yerde bulunduğu zamanları karşılaştıracağız. Kitapta tasvir gerçekten, hayatta ise gerçek tasvirden daha kıymetlidir diyenlerin haklı olup olmadığını sorgulamaya çalışacağız. Bir cümleyle eski ile yeninin siyasî çerçevede muhasebesini yapmaya gayret edeceğiz. Çağdaş Türk düşüncesinin klasik bir siyasetnâme metni yazmasının mümkün olup olmadığını yoklayacağız.

Hem yazıldıkları hem de okundukları zamana hitap edebilen eserler klasiktir. Onlar o gün için yazıldıkları gibi bugün de için de yazılmışlardır. Bu demektir ki milletimizin ideallerini ve gerçeklerini mükemmel bir şekilde yansıtan bir klasik, yalnızca kendi dönemini temsil etmekle kalmaz, tarih boyu devamlı olarak güncelliğini muhafaza eder. Şu durumda modern bir karaktere sahip olan Medînetü’l-Fâdıla, Kutadgu Bilig ve Ahlâk-ı Alâî eski değil yeni olduğu için klasiktir. Ciddiye ve dikkate aldığımız her düşünür gibi bu eserlerin müellifleri de bizim çağdaşımızdır. Bir başka ifadeyle Fârâbî, Yûsuf Has Hâcib ve Kınalı-zâde hem Türkistan, hem Selçuklu hem de Osmanlı’dır. Selçuklu ile Osmanlı siyasî pratiği bu eserleri yansıtan bir ayna hüviyetindedir. Bu zaviyeden bakıldığında denilebilir ki Türkistan, Anadolu ve Rumeli bademin kabuğu, lifi ve çekirdeği gibi bir ve bütündür. Öyleyse bu siyasetnâmeler milletimizin hayallerinin kağıda dökülmüş hâli, kurduğumuz devletler de o ümidin ete kemiğe bürünmüş hâlidir. Bu topraklara mensup insanların siyaset etme tarzını şekillendirebilecek vasıftaki her şey, nesillere aynı rûhu aşılayan bu klasiklerde bulunabilir. Biliyoruz ki hayat tarzı, tefekkür etme şekline istikamet verir. Tefekkür etme şekli de hayat tarzının yörüngesini belirler. Biz Türklerin âlemi idare ediş şeklimiz dünya görüşümüzle birebir irtibatlıdır. Bu düşüncemiz bizi şu noktaya götürür: Türk, karakterinin değişmez oluşuyla öz, devamlı hareket hâlindeki cephesinin getirdiği taraflarıyla da oluştur. Vaziyet en iyi ifadelerinden birini Kaşgarlı Mahmud’un, medeniyetimizin bir hareket medeniyeti olduğunu gösteren şu ibaresinde bulur: İl terkedilir, töre terkedilmez. (İl kaldı, törü kalmas).

Köşeli Düşünmek mi Barok Düşünmek mi?

Klasik dönem köşeli düşünmesini bildiği kadar, barok düşünmesini dolayısıyla da dereleri birleştirip deniz hâline getirmesini çok iyi bilir. Yûnus Emre’nin her biriyle bile gör mısraını hayat tarzı hâline getirir. Sınırlarımızdan içeri dâhil olan her şey bu toprakların rengini alır. İslâm kisvesine girmeyen, bu ülkenin hissiyatına uygun olmayan hiçbir şey yaşama şansı bulamaz. Fatihler, fethettikleri milletlerin iradelerini ve enerjilerini kendi tabiî unsurları hâline getirirler. Evliyâ Çelebi ile Bursevî’nin en hurda teferruatlara kadar aktardığı üzere Osmanlıların fethettikleri milletlere nasıl varis oldukları Fatih Sultan Mehmed Hân’dan başlayarak hükümdarların aldıkları unvanlar üzerinden de görülebilir. Eflâtûn’daki filozof-kral fikri, antik felsefî mirası İslâm dünya görüşü içine yerleştirerek onlara yeni bir mânâ veren Fârâbî’de filozof-imâm şeklinde karşımıza çıkar. Bu noktada Fârâbî Eflâtûn’a kendi düşüncelerini teyit ettirmek amacıyla başvurur bile denilebilir. Arap Seyit Battal, Battal Gazi olur. Afrasiyap Alp Er Tunga şeklinde yeniden doğar. Kadîm zamanlarda aldığımız her şeyi Türk modeline dönüştürme sıkıntısı çekmezken çifte mizaçlı hâle geldiğimiz modernleşme devrinde ise baktığımız her yerde kendimizi gören perspektif alt üst olur. Mahkûm olduğumuz dünyaya hâkim olabilmek için farklı istikâmetlere bakan iki âlemi telif etmek zorunda kalırız. Itrî’nin Tekbir’iyle Vivaldi’nin Dört Mevsimi iç içe geçer. Mikelanj ve Mimar Sinan aynı anda hükmünü yürütür. Hallâc’ın Ene’l-hak felsefesinde İlâhîleşen İsa’yı gören Louis Massignon gibi bizde de aslolan hakikatin zâtî değeridir, onun için doğuyla batı birbirlerinin gözlerinin tâ içine bakmalıdır sözü geçer akçe olur. Çeşitli ırk, medeniyet ve çevrelerle münasebet kurarak esaslı ve realist bir dünya görüşü kazanan kadîm zamanların aksine modern dönemin insanı istikamet değiştirir, kendisi olmaktan çıkıp başkalarının tecrübesini yaşamaya talip olur. Nihai noktada papazla hocayı dost kılmaya çalışan bir arayış için iki kulplu bir çömlek, ister sağından tut, ister solundan da denilebilir.

Klasik dönemin Osmanlı Türk’ü tanımı da bu zamanların transit ve hareket medeniyeti olmasına uygundur. Gelibolulu Âlî vatanum kişver-i Gelibolu’dur. Reh-güzerdir Arap ve Acem yoludur derken aynı gerçeği ifade eder. Bu vaziyet Bağdatlı Ahmet Haşim’in Osmanlı Türk’ünü Türk, Arap ve Acemin standart bir örneği olarak gören sözlerinde de karşımıza çıkar. İbnülemin’in Kemâlü’l-Kıyâse fî Keşfi’s-Siyâse’deki şu ifadeleri de aynı şekilde çerçevelenebilir: “Kavmiyet ve milliyet hissiyatı milel-i sâirenin bâdi-i hayatı olsa bile Müslümanlara diyanet derecesinde kuvvet ve saadet bahşedemez. Ehl-i İslâmın hayat u memâtı diyanete merbût olduğu gibi diyanet-i İslâmiyye de marifet ve adalet üzerine mebnîdir. Marifet ve adalete riayet edilmemekle diyanete de riayet edilmemiş olur”. Bu cümleden olmak üzere klasik dönemde sebebî asabiyet esas alınır. İslâmiyet yayılışını yalnız belirli bir ırka borçlu olmaktan çıkar. Solak-zâde’nin de vurguladığı üzere Osmanlı asırlarını İslâm’ın yayılmasında en önemli dönem hâline getiren husus, reâyâ çocuklarının Yeniçeri Ocağı’na girmeleri ve Müslüman olmalarıdır. İbn Haldûn’un sebebî asabiyet kavramı, en iyi ifadesini “bu Osmânîler garibleri sevicilerdir” sözünde bulur. Çünkü bu garibler din ve dünyayı dolayısıyla da geleceklerini Osmanlı’da görürler. Sebebî asabiyet sayesinde Fars menşeli Gazzâlî Türk’ten daha Türk olur. Polonya kökenli Nietzsche Alman’dan daha Alman olur. Modern dönemde ise sebebî asabiyet yerini nesebî asabiyete terk eder. Hem bir kavmin hem de bir milletin ismi olan Türk kelimesinin sacayaklarını Oğuzlar, İslâmiyet ve Türkistan-Anadolu- Rumeli oluşturduğuna göre kavmiyetin milliyete giden yolda bir merhale olduğu, millet olmanın; kavim, din ve toprak etrafında teşekkül ettiği gözden kaçırılır.

Klasik dönemde Türk’ü Müslümanlıkla aynîleştiren perspektif, Osmanlı Türkçesinin Arapça ile Farsçayı bünyesinde eritmesinde ve içine aldığı her şeyi kendine benzetmesinde de karşımıza çıkar. Gelibolulu Âlî, Na‘îmâ, Kınalı-zâde ve Sinan Paşa’nın dili dolayısıyla düşüncesi bu konuda verilebilecek en güzel örnektir. Hilmi Ziya’da görüleceği üzere modern dönem ise Osmanlı ufkundan bir kopuştur. O, Şeytanla Konuşmalar’da Sinan Paşa’nın yazdıklarını “ümmî konuşması” olarak görür. Fuzuli’nin yazdıklarını nükteleri kaldırıldığında “içi boş kelime zinciri” şeklinde tezyif eder. Kınalı-zâde’yi “asıl fikrini bulayım dedim, beş yüz sahife beş sahifeye indi” şeklinde değerlendirir. Mecelle’yi de “atalar sözü” olarak tahfif eder. “Nazmın gölgesinde kurumuş ota” benzettiği nesrimizi; “bahri tavil, müsecca nesir, tetabuu izafat, haşiv, itnap, tekrar, mefhum kıtlığı, sıfat bolluğu, fikirsizlik, gıdasızlık, kansızlık” olarak görür. Daha yeniler içinse “alafranga taklidi deyip” geçer. Gerekçe olarak da şunu söyler: “Kimi tekke ağzı, kimi medrese kokuyor; kimi kanun maddesi, kiminde Babıâli edası; kimisi laubali, kimi fazla ciddi; kimi kelime canbazı, kimi belagat budalası; kimi tekrar meraklısı, kimi İncil kopyası; kimi tersine çevrilmiş frenk elbisesi, kimi külhani, kimi mahalle ağızı, kimi burjuva taklidi, kimi proletarya!”.

. Siyasetin Sacayakları: Hikmet, Hakikat ve Ahlâk

Klasik dönemde hükümet hikmet, hikmet de hükümet şekline konulur. Devlet idare etmek bir tür tefelsüf etme olarak görülür. Hikmet, hakikat ve ahlâkın bir bütün olduğu müşahhas hâle getirilir. Sokrates’in ifadesiyle yeterli oy temin edildiğinde pekâlâ merkebin ata dönüşebildiği demokraside, bunu engelleyebilecek en büyük gücün hikmet ehli kişilerin hükmettiği dünya olduğuna inanılır. Fatih Sultan Mehmed Hân, Fârâbî’nin düşündüklerini tatbik etmenin mümkün olduğuna iman eder. Sultan Fatih ata binmiş Fârâbî hâline geldiğine göre hikmet sarayını her şeyi içine alacak kadar genişleten Osmanlı’nın kendi filozofuna yeni baştan vücut verdiği söylenebilir. Mimar Sinan’ın şahsında sanat ve fiil birleşerek düşünce aynı merkezde toplanır. Bâkî devleti şiirle, Ankaravî ve Bursevî tasavvufla, Gelibolulu Âlî ve Cevdet Paşa tarihle idare eder. Dede Efendi ve Itrî mûsikî ile hayatın rûhunu yakalar; Hoca-zâde ile İbn-i Kemâl ise bunu felsefeyle yani kavramlarla yapar. Kânûnî Sultan Süleyman, fikir ve tecrübeyi bir bütün kılar. Devlet adamlarının uygulamalı olarak düşünen kimseler olduğu, Kânûnî ile Fârâbî arasında yalnızca derece farkı olduğu kendiliğinden ortaya çıkar. Bilmekle tatbik etmenin bir bütün olduğunu gösteren, hâliyle Fârâbî’nin felsefe tanımını Osmanlı Devleti’nin ete kemiğe büründürdüğünü vurgulayan Kınalı- zâde, tıpkı Yûsuf Has Hâcib, Nizâmü’l-mülk ve Keykavûs gibi tecrübelerini teori hâline getirir. Selçuklu ile Osmanlı Devleti’nin temeli, Fârâbî’nin felsefî gayretinin bir formu olur. Bu şekilde düşünülen şeylerle yapılan şeyler arasında mesafe olmadığı kendiliğinden ortaya çıkar. Siyasetle düşünce bir bütün olarak görüldüğü için Gazzâlî ile Nizâmü’l-mülk, Yavuz Sultan Selim ile Kemâl Paşa-zâde tarihe birlikte yön verir. Vaziyet batıda da öyledir: Filozof-kral terkibi, krallar nezdinde itibarlı bir yere sahip olan Aristoteles ile pratiğe dökülür. İbnü’n-Nedîm ile İbn Haldûn’un da işaret ettiği gibi o Büyük İskender’in devlet meselelerinde gören gözü, işiten kulağı, tutan eli olur. Hükümdâr noktayı onunla görüşerek karara bağlar. Gene siyaset sahasında söz sahibi olanlara göre “Hegel’in düşüncede başardığı şeyi, Fransız devrimi, eylemde” gerçekleştirir; “Machiavelli’nin İtalya’da teorileştirdiği şey, Avrupa’da vuku” bulur. Felsefe ile hareket, akletme ile hissetme, din ile siyaset birbirine refakat ederek hayata istikamet verir. Bu şekilde entelektüel zümreler ile halk irfanı arasında mâhiyet farkı olmadığı anlaşılır. Hâliyle düşünceyi değil eylemi öne çıkaran Marx’ın aksine fiil mi öncedir yoksa düşünce mi? sorusu etrafındaki tartışmanın esasta değil teferruatta olduğu kendiliğinden ortaya çıkar; zira aralarındaki irtibat tabiî bir teşekkül hâlinde olduğuna göre bazen nazarî taraf bazen de ameli taraf gâlib gelir. Bununla beraber Marx, bir evvelki sözünü tekzib etme pahasına “düşüncenin gerçekliğin peşinde olması yatmaz, gerçeklik de düşüncenin peşinde olmalıdır” derken belki de bunu kasteder.

Modern dönemde ise neyin tecrübe edildiğinin henüz bir muhasebesi yapılmadığı için teori ile pratik arasındaki makas açılır. III. Selim, II. Mahmud ve II. Abdülhamid Hân düşündüklerimizi tatbik etmenin imkânsız olduğuna inanırlar. Düşünce ile siyaset mâhiyet olarak bambaşka istikametlerde seyreder. Artık Topkapı’dan nerede ise bir top atımı ötede bulunan yerlere çekildiğimiz zamanlarda olduğumuz için dil ile kalb birbirini yalanlar. Diğer bir ifadeyle klasik dönemde teori lehine kendini gösteren arayışlar, modern dönemde yerini pratiğin hâkimiyetine bırakır. Teorinin griliği hayatın yeşilliği karşısında erir. Düşünce ile aksiyonun birbirine refakat ettiği klasik dönemde aklımız zamana hükmeder. Modern dönemde ise zaman aklımıza galip gelir. Dikkat usule bağlı olmaktan çıkar. Kitap yerini hayata bırakır. Hayatın her alanında olduğu gibi siyaset alanında da otorite mefhumu yitip gider. Hayata hâkim olan şeyler hükmünü yürütemez hâle gelir. Hikmet sahibi hükümdar ideali aslında fikrî çerçevede bir otorite arayışının ifadesi olduğuna göre bu durum, filozof-kral idealinden uzaklaşmayı beraberinde getirir. Filozof-kral yahut da hikmet sahibi hükümdar demek, düşünceyi canlandıran, fikri aktif hâle getiren kimse demektir. Bunlar felsefeyle yapabileceği gibi pekâlâ şiirle veya mimariyle de yapabilir. Bir başka ifadeyle İbn-i Kemâl’in önünü açmakla Mimar Sinan veya Baki’ye yol vermek aslında aynı siyasetin bir devamıdır. Şu hâlde Kemâl Paşa-zâde, Ankaravî, Bosnevî ve Na‘îmâ farklı alanlara yelken açtıklarında birbirlerinden ayrılsalar da Osmanlı denildiğinde bir araya gelirler. II. Abdülhamid Han’ın bunu el-Munkızu Mine’d-Dalâl, İhyâ ve Tehâfüt tercümeleri başta olmak üzere Gazzâlî’nin eserleri ve Cevdet Paşa ile yapmaya çalıştığını biliyoruz. Bugün ise ölçü Türkiye olmaktan çıkar.

Klasik dönemde bir toplumun düzenindeki her çeşit değişiklik baştakilerden geldiği için devlet başkanının kendi üzerinde kurduğu saltanat ve cüretin, halkın üzerinde kurduğu saltanat ve cüretten daha fazla olması gerektiği hayat tarzı hâline getirilir; zira nefsi islâh etmekle âleme nizâm vermenin birbirinden bağımsız olmadığına iman edilir. Osmanlı padişahlarının genelinin tasavvuf muhibbi ve câmiu’t-turûk olması da bu noktayla irtibatlı kılınır. Gene Osmanlı medrese geleneğinin hocası Cürcânî hürriyeti nefse karşı cihâd ilan etmek şeklinde tanımlarken bu gerçeğe dikkat çeker. Seyyîd Şerîf Cürcânî’nin yaklaşımında olduğu gibi hürriyet mefhumunu tasavvufî bir istikamet ve muhtevaya büründüren İbnülemin’in bir filozoftan aktardığı “hürriyet, her halde nefse galebe meziyetini hâiz bulunmaktan ibarettir” sözünde de manzara değişmez. Modern dönemde ise hürriyet mefhumu istikamet değiştirir. Hürriyetten bahsederken defalarca geldiği halde gelişinin ertesi günü ortadan kaybolur, bize de resmî nutuklarda adını anmak kalır diyen Ahmed Hamdi Tanpınar haklı çıkar.

İlâhî Aklı Hâkim Kılma Çabası Olarak Siyaset

Klasik dönemde siyaset dünya düzenini sağlama, âlemi idare etme, hayata yön verme sanatı, İlâhî aklı hâkim kılma çabası olarak görülür. Kademe farkı olsa da reis-i cumhurdan mahalle imamına kadar uzanan hiyerarşide her şey siyasete dâhil edilir. Filozoflar, ârifler, muallimler, vâizler, peygamberler ve sultanların siyasetlerinin birbirini tamamladığına dikkat çekilir. Montaigne “bir aileyi idare etmek bir devleti idare etmekten hiç de kolay değildir” derken aynı gerçeği ifade eder. Modern dönemde ise siyaset rol kesme ve sahne sanatı olur. Nerede neyin söktüğünü bilmekten, kartonu kale gibi göstermekten ibaret duruma düşer. Düşünce ve siyaset hayatımız kendi kendine yeter olmaktan çıkar.

Klasik dönemde devlet irâdesi hâdiselere hâkimken; modern dönemde hâdiseler ve realiteler devlet irâdesine hâkim hâle gelir. Dün sırtımızda Rusya varken Avusturya, Fransa ve İngiltere ile güreşirken; bugün sırtımızda kimler varken kimlerle mindere çıktığımız herkesin malumu hâline gelir. Sadrazamlar rıhtımdaki sırık hamallarına gıbta etmek zorunda kalır. Sefâretler nazırlar üzerinden devleti idare etmeye kalkışır. Aliya İzzetbegoviç’in de ifade ettiği gibi büyük siyaset kabiliyeti kaybedildiği için diplomatik kılı kırk yarmalar hükmünü icrâ eder. Nüfûz ve hâkimiyet sahamız eski zamanları aratır. Devlet hem aktör hem de figüran olur. Sahibi olduğu toprakların bütününü haritada görebilen çok meşrebli insanlar sahne alır. Devleti ve idarecileri idare etmek zannedildiğinden daha müşkil hâle gelir. Doğrularla yalanlar birbirlerinin emrine girer.

Devletin hâdiselerin peşine takılıp gittiği II. Meşrûtiyet’le başlayan devri Halil İnalcık Aydınlanma devrimiz olarak selâmlar. Cumhûriyet fikrini ve laik idarenin köklerini oraya bağlar. Bu dönemde fikrî serbestliğin ortaya çıktığına inanır. İbnülemin ise bu devri fikrî anarşinin hüküm sürdüğü bir dönem olarak görür ve hayıflanır. Bu zemin ve çerçevede projektörlerini modernleşme devrine çeviren kimseleri ürküten bir manzara hükmünü yürütür. Dönemi yaşayanların anlattığına göre Sultan Hamid’e ilk millet meclisini dağıtma öğüdünü veren o günkü başkatip Said Paşa, aynı zamanda Sultan Hamid’i hal’etmeye karar veren Meclisin de reislik kürsüsüne oturur. 1389’da Murad Hüdavendigâr Kosova’da şehit düşer. 1911’de ise ihtiyar padişaha Kosova meydanında namaz kıldırarak Rumeli’de tutunabileceğimiz zannedilir. Klasik dönemde devlet adamı kendini bir zümrenin adamı hâline getiremez. Modern dönemde ise bir zümrenin adamı olanlar devlet adamlığına soyunmaya kalkışırlar. Devletin zaafını şuraya buraya jurnallemek, önüne gelene söylemek vatanseverlik zannedilir. Memleket aldığımız fiyata verilir; Türkiye nasıl kazanılmışsa ancak o şekilde kaybedilir diyenler gerilere itilir. Devlet her zaman olduğu gibi kendi tabiî yerine talip olmayan herkese ait olduğu yeri hatırlatmak zorunda kalır.

Klasik dönemde tarihte kurulan bütün Türk devletleri birbirinin devamı olarak görülür. Bizde devletlerin cisim değil yalnızca isim değiştirdiğine inanılır. Amiş Efendi bu gerçeği şöyle dile getirir: “Türk devleti kıyâmete dek bâkî kalır. Fakat idâre tarzı şekilden şekle değişir”. Osmanlı’nın hafızası Selçuklu’dan ibaret olarak görülmediği gibi Türkiye’nin hafızası da yalnızca Cumhuriyet devrinden ibaret olarak görülmez. Ölülerin üzerimizdeki hakkının dirilerden fazla olduğuna iman edilir. Milletimiz benimsediği her eseri kalubeladan beri kendine ait olarak görür. Mezardakilerle hukukunu bu şekilde tazeler. Modern dönemde ise Cumhuriyet’le Osmanlı arasındaki irtibat kopar.

Maziye Duyulan İhtiyaç

Klasik dönemde insanlar zihniyette birleşip, düşüncede ayrılırken modern dönemde ise hem zihniyette hem de düşüncede ayrılırlar. Bununla bağlantılı bir başka husus da şudur: Klasik dönemde Goethe’nin ifadesiyle düşünce düşünülmüş şeylerden, irade de harekete geçirilmiş şeylerden koparılmaz; zira düşünce Tanpınar’ın da dikkat çektiği üzere bir kişiye değil, bütün bir medeniyete mâl edilir. Büyük şahsiyet tecessüm etmiş ideal olarak vasfedilir. Filozofların düşünce tarihini inşâ ettiği ne derece doğru olarak görülürse düşünce tarihinin de filozofları inşâ ettiği aynı ölçüde doğru kabul edilir. Gazzâlî’yi gören bir medeniyet; Kutadgu Bilig’i Ahlâk-ı Alâî, Mâtürîdî’yi de Kemâl Paşa-zâde hâline getirir. Kânûnî Sultan Süleyman’ın Fârâbî’yle, Kemâl Paşa-zâde’nin Gazzâlî’yle, Ankaravî’nin Mevlânâ’yla, Bosnevî’nin İbnü’l-Arabî’yle ilişkisi Osmanlıların tarihe geçmişi hâle taşımak için döndüğünü gösterir. Geçmişe bakarak büyüyen bu kişilere göre maziye onu hayata geçirmek ve fiile dökmek için ihtiyaç vardır. Tarih burada yeni devlete imkânlar manzumesi yaratır. Mevlânâ Ankaravî’ye dönüştüğüne göre tarihe verilen kıymetin sınırıyla geçmişi hangi noktalarda hatırlamak veya unutmak gerektiğinin sırrı da kendiliğinden ortaya çıkar. İbn-i Kemâl Gazzâlî’yi hatırlatan tarafıyla tarihe; idrâk ettiği zamanı bugüne taşıyan cephesiyle de tarihe değil hâle ve yarına aittir. Bu demektir ki dünden kalkarak bugünü dolayısıyla da yarını inşâ etmek, tarihî olanla olmayanı telif etmekle mümkündür. Bu şu demektir: Klasik dönemde metni ehemmiyetli hâle getiren şârihtir. Metin, şerh, hâşiye, talîk ele alınan meselenin yahut da ilmin tarihidir. Tarih bize yeni zannettiğimiz her şeyin aslında ne kadar eski olduğunu gösterir. Prusya’da yetişmiş yeni bir Hume olarak görülen Kant’ın ifadesiyle her yeni için, onunla bazı benzerlikleri olan bir eskinin bulunması lazımdır. Kendini şerh-hâşiye zincirinin bir halkası olarak gören kimseler için tarihe hâkim olmak, tarihi inşâ eden kimselere itaat etmekle mümkündür. Bütün bu ifadelerin de göstereceği üzere ölçü şudur: Seleflerin anlattığı hususları haleflerin tekrar etmesine lüzum yoktur. Entelektüel hayat canlılığını ölmüşlerin eserlerini tazelemeye borçludur. Geriye bakan ileriyi görür. Zirvelere tırmanan kimselere hiçbir şey gizli kalmaz. Modern dönemde ise şerh ve hâşiye geleneğinin mahkûm edilmesinde görüleceği üzere entelektüel hayat tarihin bir döneminde dondurulur. Müellif yaşasaydı metni bugün böyle yazardı demenin bir başka ifadesi olan şerhler mahkûm edilir. Hâlbuki metni aktüel kılmak aslında müellife sadakatin bir nişanesidir. Nitekim Alain Badiou, Eflâtûn’un Diyaloglar’ını ebedî kılmak için güncelleştirir. Mağara mitini sinema salonuna benzetir. İyi ideasını hakikate dönüştürür. Bu zaviyeden bakıldığında eski birleştirir, eskiye irtibatlı olmayan yeni ise ayrıştırır kanaatini taşıyan klasik dönem, yeni olanı hiçbir şey söylemiyormuş havası içinde gündeme getirir. Böylece yeni eskiye benzediği ölçüde makbul hâle gelir. Düşünme hatırlama olduğu kadar yaratma olarak görülür. Modern zamanlar ise eskiye ait tekrar ettiği hususları bile yeni adı altında pazarlar; H. Heine’in “devin omuzlarında duran cüce, elbette devin gördüklerinden daha ilerisini görecektir” sözüne kulak asmaz. Bazı hususlarda başkalarının peşinden gitmenin önden gitmekten daha iyi olduğunu düşünmez. “Kuzey Amerika’nın vahşi topraklarında olduğu gibi edebiyatta da babalar, yaşlanıp güçten düştüklerinde oğulları tarafından öldürülür” diyen Heine’i haklı çıkartır. Şerhlere mesafe koyanların meseleleri izah etme adına yaptıkları her açıklama, ele alınan meseleyi daha kapalı hâle getirmeye yarar. Türk kültürünün XVI. yüzyıldan başlayarak devlet teşkilatı ve hukuk anlayışında kemâle erse de düşünce sahasında şerhçiliğe, Mevlânâ ve İbnü’l-Arabî şerhlerine mahkûm olarak kendi içine kapandığını iddia eden Hilmi Ziya’nın tavrı bu noktada verilebilecek örneklerden biridir. O bu noktada bizde siyaset var düşünce yok demeye getirir. Buradaki tezadı sorgulamaz.

Şerh-hâşiye meselesi üzerinden gözden kaçırılmaması gereken bir başka husus da şudur: Klasik dönemde düşünce herkesindir. Bu nedenle dipnot usulü ve kaynak gösterme endişesi yoktur. Modern dönemde ise her şey gibi düşünce de kişilere nispet edilir. Hâlbuki Spinoza muayyen bir çerçevede yeniden doğmuş Descartes olduğuna göre bu durum düşünce tarihinde geçmişten güç alan arayışların intihal olarak görülemeyeceğini gösterir. Bu istikamette Heine’in şu ifadelerine kulak verebiliriz: “Fikirlerle ilgili mülkiyet hakkı iddia etmekten daha gülünç bir şey yoktur. Hegel Schelling’in birçok fikrini kendi felsefesinde kullandı elbette; ama Schelling bu fikirlerle ne yapacağını asla bilemezdi. O sürekli olarak sadece felsefe yaptı, ama hiçbir zaman bir felsefe ortaya koyamadı. Ayrıca şunu da rahatlıkla iddia edebiliriz ki Schelling Spinoza’dan, Hegel’in Schelling’den aldığından fazlasını almıştır”. Bu demektir ki bir kişi aynı anda hem Mâtürîdî hem Gazzâlî hem Mevlânâ hem de Cevdet Paşa olamaz. Ancak bir millet bunların hepsini cem edebilir. Modernleşme devrinde Ahmed Avni için halledilmiş gibi görünen bir mesele Mustafa Sabri için meydanda yatan bir problemdir. Rasyonel olmakla sezgisel olmanın aynı kişide barınabildiği klasik dönemin aksine yeni dönemde entelektüel dünya ile mistik hayat arasındaki bağlar kopar. Felsefe, kelâm ve tasavvuf birbirini tamamlaması gerekirken birbirinin yerine talip olur. Klasik dönemde her tarih metni aynı zamanda bir siyasetnâme olarak okunur. Tarih hem “hâkim-i âdil” hem de “şâhid-i sâdık” olarak görülür. Tarihe padişahların ve re’âyanın üstadı, hayatın medresesi pâyesi verilir. Bir zaman sonra hayal olarak görülen şeyler, vaktiyle hakikat olduğuna göre gelecekten emin olmak isteyen bir kişinin geçmişe bakması gerektiği kendiliğinden ortaya çıkar. Goethe bu gerçeği “İsa bir daha gelse onu ikinci kez çarmıha gererlerdi” şeklinde ifade eder. O hâlde bâkî olanı fâni olanda gören kimse kemâle ermiş demektir. Modern dönemde ise tarih dolayısıyla da tarihî tecrübe otorite olmaktan çıkar.

Klasik dönemde İbn Haldûn ve Kemâl Paşa-zâde gibi mütefekkirlerde çok iyi görüleceği üzere filozoflar tarihçi, tarihçiler de filozoftur. Tarihi bilimden saymayan Aristoteles’in aksine Selçuklu ile Osmanlı müverrihleri hem hâdiselerin ne olup ne olmadıklarını hem de o olayların niçin öyle olduklarını sır olmaktan çıkaran bir tavır sergilerler. Modern dönemde ise felsefeciler, bilgi olmadan düşüncenin mümkün olabileceğini zannederler. Hâlbuki tefelsüf etmek, cüz’î olanı küllî seviyeye yükseltmekle mümkün olduğu gibi Platonik idea seviyesine yükselmek için de cüz’î olana inmek lazımdır. Bu da felsefenin tarihle kurulabilecek irtibatla imkân dâhiline girebileceğini gösterir. Bir filozofun nasıl düşündüğünü idrâk ve ihata edebilmek onun yaşadığı zaman ve zemini kuşatmakla gerçekleşir. “Bir düşüncenin zihinde vesilesiz belirmesi, bir cismin sebepsiz hareket etmesi kadar imkânsız bir şeydir” diyen Schopenhauer haklıdır. Şu durumda zaman ve mekândan yani tarihten bağımsız bir felsefenin karşılığı yoktur.

Klasik dönemde din ve devlet birbirinden ayrılmaz. Dini ayakta tutanın devlet, devletin devamını temin eden şeyin de din olduğu hassaten vurgulanır. Nurettin Topçu’nun ifadesiyle din Allah’ın emri, devlet onun hareketi olarak değerlendirilir. Bir başka ifadeyle devlet, İlâhî irâdenin yeryüzünde gözükmesi, dünya üzerinde var olan İlâhî idea olarak görülür. İlâhî şehrin nazarî bir örneğini sunan Fârâbî gibi bizim Yûnus bu durumu kim ki bir dem sohbet ola müftî müderris mât ola/Bir İlâhî devlet ola andan içen oldı bâkî mısralarıyla kelimelere döker. Böylece o Medînetü’l- Fâdıla’sının bir hülasası olarak görülmesi gereken bu beytinde, devlet veya hükümdarın metafizik bir karaktere ve çehreye sahip olduğunu ihsas eder. Faziletli şehrin reisi, İlk Neden’in yeryüzündeki muâdili olduğu için devlete itaat yahut da isyanı, Allah’a karşı itaat veya isyan etmekle eş değer görenleri aktüel kılar. Bu bakımdan erbâbı; din ve siyasetin Selçuklu ile Osmanlı’da tecrübesinde aynı varlık alanına ait olduğundan hiçbir şekilde şüphe etmez. Vaziyet en güzel ifadelerinden birini İslâmiyet devlet kuran bir dindir. “Bugünkü her şeyimizi ona borçluyuz” sözünde bulur. Modern dönemde ise bir taraftan Türkiye’nin ne olduğu değil ne olmadığı anlatmaya çalışılır. Seccadenin dört ucu salıverilir. Şuraya buraya semer devrilir. Sakalımız şunun bunun eline verilir. Türkiye’nin merkezî noktaları buharlaştırılır. Diğer taraftan hâl ve zamanın nezaketinden dolayı teferruatta oynanarak esas muhafaza etmeye bakılır. Resmen yasak olan tarîkatlar fiilen meşru görülerek kaybettiğimiz dünya yeniden kurulmaya çalışılır. Islahat fermanının müphem yazılmasına benzer şekilde laiklik konusunda da çift cepheli ve çok boyutlu bir tavır sergilenir.

Klasik dönem Türk medeniyetinin türbedarı olarak ilim ve irfânı görür. Hükümdârları devlet ve mutluluğa kavuşturanların bilgi ve hüner sahibi kimseler olduğundan şüphe etmez. Bu istikamette eskilerin “ehl-i hünerin kadrini bilmek de hünerdir” sözü tespih hâline getirilir. Fetret dönemine rağmen Osmanlı Devleti’nin yeni baştan inşâ edilmesi kuruluş döneminde ilmiyeye verilen sağlam yerle irtibatlandırılır. İlim bizatihi güç ve iktidarın kendisi olarak görülür. Modern zamanlarda ise güç ve mevki elde etmek için ilim tahsil edilir. Türkiye’yi sırtlayacak çocuklar yurtdışına çıkmak zorunda kalırlar. Eskiden Kazan, Buhara, İstanbul ve Bursa’daki insanlar Muhammediyye üzerinden birleşirken modern dönemde ise Edirne’deki çocukla Hakkari’deki çocuk aynı dünyaya mensup olduğunu müfredat üzerinde bile hissetmez. Ders kitapları anarşisi hükmünü yürütür. Öyle ki zaman zaman bu toprakları mayalayan Ahmed-i Yesevî ile Mevlânâ’nın ismine bile tahammül edilmediği görülür.

Klasik dönemde Fârâbî’nin ifadesiyle “itikâd halkın muhayyilesinde fikirlere tekabül eder, bunlar da semboller vâsıtasıyla kendisini gösterir”. Modern dönemde ise “eski tarih halkta destan olarak devam eder” sözünde görüleceği üzere bu anlayış yer yer kendini gösterse de halk irfanı amelî akılla aynîleştirilmez. Kınalı-zâde’nin mensubu olduğu dünyada, menkıbeyle tarih arasında mâhiyet farkı yoktur. Dikkate değer bir örnek Ahlâk-ı Alâî’deki şu satırlardır: Cengiz sahip olduğu kuvvet ve zafere tevekkül ve tevazu yükü ile ulaşır. Kudret ve zaferi Allah’a nispet eder. Timurlenk de savaş için vaziyet alındığında atından inip, seccade serdirmeden toprak zeminde namaz kılar, yüzünü toprağa sürer, kendini hakir görüp ağlar, niyaz ederek İlâhî dergâhtan fetih ve zafer ister, topraklı yüzüyle ata biner. Bu sayede harpten muzaffer çıkar. Bugün ise tarihe menkıbe hüviyeti verilir. Rüya hurafe, menkıbe de kurgu olarak görülür. Masallarla menkıbelerin gerçekleri insanlara uygun olan şekillere büründürdüğü, düşüncenin bir vasıtası olan dil gibi masalların da dünya görüşünü aktarmanın bir vasıtası olduğu, kitâbî olanı şifâhî yolla aktardığı gözden kaçırılır. Bütün bir İslâm geleneğine hâkim olan zihniyeti masallar vasıtasıyla gündeme taşıyan Binbir Gece Masalları’nın rûhunun esasen metafiziksel olduğu düşünülmez. Alman olmanın ölçülerinden biri olarak görülen ve Faust’unu efsanelerden hareketle yazan Goethe’nin Şark’ı Binbir Gece Masalları üzerinden tanımaya başlaması üzerinde fikredilmez. Aynı şekilde Evliya Çelebi’nin Rumeli’nin İslâmlaşmasını anlatırken Sarı Saltuk’u menkıbe hâlesiyle kuşatarak yeni baştan gündeme getirmesine dikkatler çevrilmez. Bir cümleyle halkın kıssadan hisse çıkaran bir akla sahip olduğu, bu nedenle Fârâbî’nin halk irfanını amelî akılla özdeşleştirdiği ciddiye ve dikkate alınmaz.

Klasik dönemde tedbir de takdirin tabiî bir unsuru olarak görülür. Eskilerin gözünde Tanrı gerçekleşmiş bir hâdiseyi hiç olmamış hâle getirebilir. Bir şeyi aynı anda var ettiği gibi yok da edebilir. Bazı fiillerde münfail olmanın fâil olmaktan daha etkili olduğuna inanılması da bu cümledendir. Umberto Eco’nun aktardığı şu anekdot iyi bir örnektir: Victor Hugo Waterloo’da “Napolyon’un o savaşı kazanması mümkün müydü? diye sorar. Hayır diye cevaplar ve ekler: “Neden mi? Wellington nedeniyle mi? Blücher nedeniyle mi? Hayır Tanrı nedeniyle”. Modern dönemde ise göz kör olunca kaza gelir anlayışı hâkim duruma gelir. İyi bir misal şudur: Yeni Osmanlıların Paris’teki hocalarından, Şerh-i Mevâkıf’ı elinden düşürmeyen Yanyalı Hoca Tahsin’in muhatabına taarruz etme âdeti vardır. O izâ câe’l-kazâu amiye’l-basar (kaza gelince göz kör olur) kaziyesini tekrarlayan bir zâta şöyle der: “Yanlış okuyorsunuz. Doğrusu izâ amiye’l-basar câe’l- kazâ (göz kör olunca kaza gelir). Modernleşen Osmanlı’nın zihniyet dünyası, Hoca Tahsin’in geçmişe yönelttiği bu itirazdadır. Falih Rıfkı’nın anlattığı şu anekdot da bir başka örnektir: “İngilizler Mütareke’de Şeyh Esad’ı tutup Seydibeşir karargâhına esir götürmüşlerdi. Mavi bir gömlek, mavi bir don, ihtiyar adam hazin bir ömür geçiriyordu. Bir gün gene kızgın kuma bağdaş kurmuş düşünürken bir Arap esirin sesini duydu: Ya Allah! Ya Allah. -Çağırma yavrum, çağırma dedi. Eğer aklına esip de bizi kurtarmak için geleceği tutarsa, İngilizlerin elinden bir daha zor kurtulur. Üstelik Müslümanları Allahsız bırakırsın. Bunları tamamlayacak bir anekdotu da Abdülbaki Gölpınarlı’dan okuyoruz: “Eskilerce bir inanış vardır: Kitabın ilk yaprağının üstüne yâ kebîkec yazılırsa güve yemez. Kebîkec kitapları güveden koruyan meleğin yahut cinin, şeytanın adıdır. Hocanın biri, mollasından bir kitap ister. Molla, kitabı eline alınca görür ki lime lime; güve delik deşik etmiş. Hocam der, kitabı güve yemiş! Hoca bağırır: Yâ kebîkec yazmadın mı? Molla cevap verir: Yazdım, yazdım ama önce kebîkeci yemiş sonra da kitabı yemiş! Yangına karşı evleri koruyan yâ hâfız levhasıyla kitapları koruyan yâ kebîkec yazısı asırlarca bir iş göremedi; levha kırıldı, kebîkec yendi”. Bir devrin hayat felsefesi olarak görülmesi gereken bu tavır, artık bugün rağbet görmez, atık muamelesi görür. Bütün bu misaller kadîm zihniyetin hükmünü yürütemez hâle düştüğünü gösterir.

Netice olarak; Modernleşme devrinden başlayarak İslâm kültürü ve medeniyetinin bir parçası olduğu kadar Avrupa medeniyetinin de bir parçası olan Türkiye, dünyanın göbeğinde yer alan konumuna uygun olarak doğu ve batının meyvelerini toplar. Fârâbî Medînetü’l-Fâdıla’yı Grek filozoflarının penceresinden İslâm’a, İslâm âleminin gözünden de Grek felsefe sistemine bakarak telif eder. Yûsuf Has Hâcib, Kutadgu Bilig’i İslâm’la evvelki devrin dünya görüşü arasında gidip gelerek kaleme alır. Kınalı-zâde ise Selçuklu asırları ile Yavuz Sultan Selim devri arasında oluşan mirası tevarüs eder. O hâlde bugün yazılacak bir Medînetü’l-Fâdıla, Kutadgu Bilig ve Ahlâk-ı Alâî ise bahsettiğimiz birikimle modernleşme arasında med-cezir hâli sergilenerek kaleme alınabilir. İdrâk ettiğimiz coğrafyaya özgü hususiyetlerimiz, Türkiye’nin kendi imkân ve şartları içinde ortaya konulabilir. O hâlde alaturkayı alafranga hâle getirmek ne derecede mühimse alafrangayı da alaturkalaştırmak aynı ölçüde ehemmiyetlidir. Modern Türkiye’nin nasıl bir rotaya oturtulması gerektiğinin yol haritasını veren Bernard Lewis’in ya batı İslâmlaşacak yahut da İslâm Batılılaşacak sözünün geçer akçe olmaktan çıktığı dönemeç noktası burasıdır. Örsle çekiç arasındaki bu yapı, Türkiye’nin kendisi olarak kalmasını sağlayan bir yenilenmeyi zaruri hâle getirmektedir. Bizim için ideal örnek Cevdet Paşa’dır. Paşa geleneğe perestiş edenler zaviyesinden bakıldığında modern; modernistler zaviyesinden bakıldığında da gelenekçidir. Bu demektir ki Paşa’da yenilik bütün değişkenliği içinde kendisiyle özdeş kalabilen bir çerçeveye sahiptir. Elmalılı Hamdi Efendi bunu istikrâr içinde değişim değişim içinde istikrar şeklinde vecîzeleştirir. Şu durumda doğduğumuz deri içinde fikirlerimizi geliştirip değiştirmeli, yaptığımız her şeyi kendimizden hareketle meşrûlaştırmalıyız. Bu da başkalarından bahsederken bile kendimizi anlatmakta ısrar etmekle mümkün hâle gelir: Besmeleyi Osmanlı III. Roma’dır sözünün yerine Roma’yı Osmanlıya benzeterek, Kant’ı Almanların Gazzâlî’si olarak niteleyerek veya Kremlin Rusya’nın Topkapı Sarayı’dır diyerek çekebiliriz; zira kendisini bir yere nispet etmeyen esasta hiçbir yere ait değildir.

Dç.Dr Fatih Mehmet ŞEKER

More articles from this author

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

KAHRAMAN TÜRK KADINLARI
Hayme Ana'nın -hem kan bağı hem de can bağı ile- torunlarından olan kızım Meryem Ülkü'ye ithaf ederim. -Ödül Töreni Konuşması- Kayı Boyu Derneği ve Dergisinin Değerli Mensupları, Kıymetli Hâzirûn, Hanımefendiler, Beyefendiler,  Bu akşam böylesine nezih ve anlamlı bir toplantıda...
BASAT'IN TEPEGÖZ'Ü ÖLDÜRMESİ
Meğer Hanım bir gün Oğuz otururken üstüne düşman geldi. Gece içinde ürktü göçtü. Kaçıp giderken Aruz Koca'nın oğlancığı düşmüş. Bir aslan bulup götürmüş, beslemiş. Oğuz yine zamanla gelip yurduna kondu. Oğuz Han’ın at çobanı gelip haber getirdi, der: Hanım sazdan bir aslan çıkıyor, at vuruyor,...
ZİYA GÖKALP - ÖTÜKEN ÜLKESİ (İNCELEME)
"Türk gençleri yalvardılar Hakan'a:Boru çaldır, ruhlarımız uyana...Cenk edelim, yayılalım cihana: -Yayılmaktır Türk soyunun turası!Böyle diyor Oğuz Han'ın yasası! Hakan dedi: "Anayurt'tan bıkılmaz,Boş bulunup eve düşman tıkılmazYabancılar çıkarılır, çıkılmaz." -Toplanınız: vatanınız...
 İSLÂM VE ŞİİR
Cahiliye döneminde Arap şiiri çok gelişmiş, belli bir yetkinliğe ulaşmıştı. Arap şairler güzel söz söylemek için birbirleriyle çeşitli ortamlarda yarışırlardı.  Övgü ve yergide sınır tanımayan şairlere gaipten haber veren kâhin gözüyle bakılıyordu. Uygun olandan uzaklaşma anlamına gelen ifrat...
İHANET - ZEYNEP ÖZKİŞİ
İçimdeki yenilmesi,engellenmesi imkansız öfke halimle alakam yokmuş gibi.... Vakur, gururlu olgun bir hanım duruşuyla sanki kızgın, kırgın değilmiş,dayanabiliyormuş, canım acımıyormuş, gibi, etkilenmemiş, defalarca ölmemiş gibi dimdik ayakta duruyorum.   Karşımda ki yeni yetme sayılan,...
HÜRRİYET
Hürriyet, havalı Hürriyet. Yürüdüğü zaman yeri göğü titreten, belediye reisinin karısı Hürriyet. Deniz kenarındaki muhteşem köyümüzün  belediyelik olduğu zamanlardı. Çok göç verdik. Kıymete bineceğini bilselerdi kimse göçmezdi. Sonraları muhtarlık oldu. İlçeye bağlandık. Haritadan da...
prev
next

ALIMLAMA ESTETİĞİ KURAMI ÇERÇEVESİNDE: …

Edebiyat Dunyamız

Edebiyat, Platon ve Aristo’dan bu yana toplum üzerinden tesirler yaratan bir sanat dalı olarak kabul görmüştür. Söz konusu etki toplumun en küçük birimi olan bireyleri birleştirmiş ya da ayırmıştır. Edebiyatın...

OĞUZ UYKUSU VE KUTADGU BİLİG!..

Edebiyat Dunyamız

Oryantalist birikim ve mantığıyla kendisine kim olduğunu öğretmeye çalışan sosyal bilimlere, Batılı üstadlarına daimî zebun sosyal bilimcilere kezâ, bu toplum neden itaat etsin? Yeryüzü üniversitelerinde binlerce "Türkolog" var ve bunlar arasında...

Vatanı Dilinde Cengiz Dağcı

Edebiyat Dunyamız

Cengiz Dağcı 9 Mart 1919’da Kırım’ın Gurzuf kasabasında doğ- du; 22 Eylül 2011’de Londra’da vefat etti. Türkiye Türkçesiyle kaleme aldığı hemen bütün eserlerinde Kırım Türklerinin başına gelenleri anlattı. Ancak onun...

ŞEHREKÜSTÜ DURAĞI - SARVAL ULFANOV

Edebiyat Dunyamız

Kemal, yaşadıkları; eski bir Rum evi olan binanın ikinci katındaki salonun penceresinden  uzanan yolu ve yoldaki durakta, şiddetli yağmur ve rüzgardan  korunmaya çalışan   insanları, gözlerini ayırmadan izliyordu. Pencerenin camı sanki...

PEYAMİ SAFA-2

Bir Dante'nin La Divinc Comedie'sini hakkiie anlamak ve tatmak istiyen bir...

KÜLTÜR DEĞİŞMESİ VE MİLLİYET…

Kitap, cemiyetler hayatının eski problemini ülkemize tatbik eden, yaşadığı dönemi gözlemleyen...

PANOPTİKON VE SOSYAL MEDYA

Bentham kardeşlerin Eski Yunancayı dayanak edinerek türettikleri bir kavram olan ‘panoptikon’...

EDEBİYATIMIZDA BİR DEVİR: FARUK N…

Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,Bir dakika araba yerinde durakladı.Neden sonra...

GÖNLÜN BİR YÖRÜKTÜR KUTLU ÜLK…

Göçerlik bir hayat tarzıdır, zordur, meşakkatlidir.  Yörüklüğün ruh yapısını bilmeden çözülemez bu...

ÖZER RAVANOĞLU

Dün (23.10.2019) bir telefon geldi baktım arayan Özer Ravanoğlu Ağabey. "Eskişehir'e...

TANINMIŞ GEZGİN VE GÖZLEMCİ: EVL…

Bir insan ki, zamanımızdan üçyüzeksen yıl önce ulaştırma imkânlarının sınırlı ve...

ÇAYIMDA YAR DEMLENİR

“Hatay'daki yiğitler” dediğimde yüreğim başka bir hazla çarpıyor. Hasbi duruşlarıyla, Anadolu...

Mehmet Ali Kalkan

Mehmet Ali KALKAN, Eskişehir Eskişehir'de doğdu. Eskişehir Gazi İlkokulunu, Tunalı Ortaokulunu, Motor...

GÖNLÜMDEN...

Mehmet Niyazi Ağabey...11 Mayıs 2020 Mehmet Niyazi Ağabey'in vefatının ikinci yılı...

PROF. DR. FERRUH AĞCA’NIN UYGUR H…

Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim üyesi Prof...

ÖMER SEYFETTİN - PRİMO TÜRK ÇOC…

Serin ve karanlık eylül gecesinin yıldızsız seması altında Selanik, sanki gündüzkü...

BÜYÜK KAFKAS SÜRGÜNÜ’NDE VATA…

Rus çarlığı, asırlarca coğrafî konumu gereği, önce Karadeniz'in kuzeyini ele geçirmek...

KERKÜK'TE VATAN

“Bugünkü Irak devletinin sınırlarını oluşturan topraklar Osmanlı idarî bölünmesindeki Musul, Bağdat...

EDEBİCE DERGİSİ

2016 senesinde yayın hayatına başlamış olan Edebice Fikir Sanat Edebiyat dergisi...

GÜLDÜREN GERÇEK: NASREDDİN HOCA

Ali Alper ÇETİN (Türk edebiyatında mizah kültürümüzün dünyaca ünlü halk bilgesi)Türk esprisinin...

KÖYÜMDEN... GÖNLÜMDEN...

Dün bizim Metin Bilgesoy kardeşimizin yazısını koymuş, bugün de nasip olursa...

ZOR COĞRAFYA : BALKANLAR

 Balkanlar veya Balkan Yarımadası, Avrupa kıtasının güneydoğu kesiminde, İtalya Yarımadası’nın doğusu, Anadolu’nun batısı...

BEYİN VE TERÖR

Özet Otuz yıldan beri terörle mücadele eden Türkiye, bu kez özellikle güney...

ERLİK - METİN SAVAŞ

ErlikMetin SavaşÖtüken Neşriyat Edebi çalışmalarını rahat bir ortamda sürdürebilmek amacıyla İstanbul'u terk...

BABA, BU KİTAPLARIN HEPSİNİ OKUDU…

 Herkes ekmeğini taştan, topraktan çıkarır biz kitaptan çıkarıyoruz. Önümüz arkamız, sağımız...

SANAT,EDEBİYAT VE SİYASET...

"Doğduğumuz memleket bütün taştı çakıldı;//Sert yoğrulmuş mayamız bizi dik başlı kıldı.//Yalana...

ŞARKI - ŞEYH GÂLİP

1. Ey Nihâl-i işve bir nevres fidânımsın benimGördüğüm günden beri hâtır-nişânımsın...

SANAT, SANAT İÇİN MİDİR? YOKSA …

Ne güzel der Faruk Nafiz, ilk defa gurbete çıkmanın heyecanıyla kaleme...

GÖNÜL ZİYARETLERİ

Eskişehir'den çıkarken radyoda bir türkü çalınıyordu; "Kaleden iniş m'olur, Ham demir gümüş m'olur, Evvelden...

Neyzen Tevfik

Abdullah SATOĞLU Öyle bir insan tasavvur ediniz ki, hayatında şöhretten, şehvetten, kinden...

Enis Behiç KORYÜREK

11 Mart 1891, İstanbul doğumludur.  Şairimiz Selanik ve Üsküp idadilerinde, İstanbul...

OSMANLI DÖNEMİ TÜRK MİZAH ANLAYI…

Türk edebiyatının Batılılaşma etkisinden önce ortaya çıkan yazılı mizah ürünlerinin hemen...

EBEM

“Kaynana çaydanlık gibidir fokur fokur kaynar. Gelin demlik gibidir sinsi sinsi...

SANMA ŞAHIM HERKESİ SEN SÂDIKANE …

“Aşk ikliminde Selim kimdir, dedin. Kim olacak! Bir biçare, bir hakîr...

SÖZÜMÜZE NE(LER) OLUYOR (2)

… İşimize geldiğinde sözü çeviriveriyoruz hemen. Sözümüz neden kesiyorlar, biz başkasının sözünü...

KAFA KONFORU

Dikkat ! Bu yazı ziyadesiyle öznellik içerir. Söze başlarken başlığın kaynağını...

ŞİİR ÖLÜYOR MU?

Bir müddetten beri Ulus gazetesinde mühim bir anket devam ediyor. An ketin mevzuu...

Sosyal Medyada Anlam/Anlayış

‘Hâl, dilden güzel anlatır.’ aslında… Hâl-i pür melalimiz ortada. Anlaşılmamaktan şikayet ediyoruz sürekli. Herkes...

AHMET TUFAN ŞENTÜRK

Ahmet Tufan Şentürk’ü, ta 1950’li yıllarda tanıdığımdan beri, onu hep sanat...

SAYI - 8 HALİL HALİD BEY, MÖSYÖ …

Osmanlı Devleti’nin son elli yılına damgasını vuran en önemli sorunlardan biri...

HÜSEYİN RAHMİ GÜRPINAR VE CADI

Garâ’ib Faturası serisinin ikinci kitabı Cadı, tıpkı serinin ilk örneği Gulyabani gibi, doğaüstü unsurlardan...

Gök Aradık Tuğlara

Üstad Yavuz Bülent Bâkiler diyor ki: “Bu güne kadar,  bir takım...

POSTMODERN TOPLUM VE TÜKETİM ÇILG…

Anglosakson dünyasının çağdaş sosyologlarından Anthony Giddens Modernliğin Sonuçları adlı çalışmasında modernizmi şöyle tanımlar:...

GAZELİN ANLAM-YAPI İLİŞKİSİNDE…

Divan Edebiyatı gazellerinin şekil özellikleri hakkmdaki bilgiler hemen hemen bütün el...

KINALI KUZULAR

Yüz yıl önce Türk vatanı paramparça edilerek sömürgeci devletler paylaşılırken nice...

ABDÜLHAK HAMİT’İN ŞİİR ANLAY…

 Tanzimat döneminin ‘’şair-i azam’’ vasfıyla tanınan Abdülhak Hamit, şiir konusundaki görüşlerini...

BU METİN BİR EDEBİYAT ÖĞRETMEN…

Sayın Arkadaşlarım, Anlatmakta başarısız olduğum bazı konuları sizlerin de dikkat ve değerlendirmesine...

KAYI’NIN KUTLU GÖÇÜ -AHLAT-SÖ…

Mahan durağından kalktı göçleri Dua içre yedileri üçleri İslam’ın özünden gelir güçleri Bulunmaz yürekte...

ROMAN SANATININ ARAF’TAKİ DURUŞU

Her sanat eseri, tabii ki hakiki sanat eseri, gerçek ile kurmaca...

CUMHURİYET GÜNEŞİ

Sıtma, verem, frengi, trahom ve benzeri bulaşıcı hastalıklarla uğraşan bir halk...

YAHYA KEMAL TAŞTAN - BALKAN SAVAŞL…

Yahya Kemal TAŞTANÖtüken Neşriyat, 2017 Âdeta Balkan İmparatorluğu addedilebilecek Osmanlı Devleti’nin son...

TÜRK ROMANININ UÇBEYLERİ

Avrupa kaynaklı bir edebiyat dalı olan roman sanatının başlangıcının 1605 tarihli...

OSMANLI DÖNEMİ ŞİİRİNDE EDİRN…

Müberra Gürgendereli, Osmanlı Dönemi Şiirinde Edirne, Çantay Kitabevi, İstanbul 2016. Edirne’nin I...

GÖNLÜMDEN...

Eski defterleri karıştırırken bu dosya kâğıdı elime geçti.Aşık Reyhani Ağabey'i rahmetli...

TÜRKÇE'DEKİ VATAN - 5

Geçen yazımızda Prof.Dr.Nurullah Çetin beyin “Tek millet davası, tek dile bağlıdır” isimli makalesi...

HAYÂL ÜLKE

Hayâl; zihinde tasarlanan, canlandırılan ve gerçekleşmesi özlenen şey, imge, hülya demektir...

TÜRK MİTOLOJİSİNİN NÜVESİ URA…

”Gılgamış Destanı ve Dede Korkut Hikâyeleri” başlıklı bir başka yazımızda Sümerli...

İNSANIN TAŞRASI - V

O sene yaylaya çıkamadılar. Yayla Vakti köy hep ıssız olur. Yine...

“EDEBİYATTA GELENEK” ÜSTÜNE B…

Edebiyatta gelenek, ruh beraberliğinin, her türlü edebi verimde ortaya koyduğu bir alışkanlıklar bütünü ve değerler...

TÜRK MÜZİĞİNİN EŞSİZ USTASI:…

Klâsik Türk müziğinin büyük ismi, Mimar Sinan’la birlikte medeniyetimizin estetik boyutunu...

EMİRDAĞ AĞZI - ÖZCAN TÜRKMEN

Birinci baskısı Emirdağlılar Vakfı’nca (2013), İkinci baskısı Emirdağ Belediyesi’nce (2017) yapılan...

KERİME NADİR VE DEHŞET GECESİ

5 Şubat 1917’de İstanbul’da doğan Kerime Nadir (Azrak) 1935 yılında Saint...

KÖYÜMDEN... GÖNLÜMDEN...

Yolumuz gurbete düştü,Hazin hazin ağlar gönül,Araya hasretlik girdi,Hazin hazin ağlar gönül, Radyoda...

YOKSUN SEN...—Ömer Lütfi Mete’…

Yağmurlu bir günde tanımıştım seni. Sokaklar sırılsıklam bir hüzünle ıslanmış, martılar...

EDEBÎ METİNLERDE ZENGİNLEŞEN TÜ…

Dilin Zenginliği Kavramı Etrafında “Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır.”[2] sözü, sanıyorum, kalemi çok işlek...

GÖNÜL DAĞI BELKİ BİR KAF DAĞID…

Gönül Dağı belki bir Kaf Dağıdır, aşk ise Anka Kuşu. Kimin...

KİŞİSEL GELİŞİM SAÇMALIKLARI

Sürekli kişisel gelişim geyikleriyle konuşan, davranan insan tiplerinin ortaya çıkıp çoğalması...

ANKARA'LI ARABACI İSMAİL VE MUSTAF…

Paşa[1], yorgunluk kahvesini içmişti. Şöyle yalnız başına Ankara’da dolaşmak istiyordu. Çankaya’daki...

FEYZİ HALICI

Eveli gün arabada giderken TRT Radyo Türkü'de bir türkü başladı;Söz: Feyzi...

PROF.DR. MEHMET FUAT KÖPRÜLÜ

Prof.Dr. Mehmet Fuat KÖPRÜLÜ Türk tarihi ve Türk Edebiyatı tarihi yanında Türkiye’de...

Osman Olcay YAZICI

Şair, Yazar ve Gazeteci. Gazeteci yazar Osman Olcay Yazıcı 1953 Trabzon Sürmene...

MECNUN 'UN KÖPEG İ ÖPMESİ - MEVL…

Mecnun bir gün, Leyla'nın mahallesinde yaşayan bir köpeği görünce onu yakaladı...

VİTAMİN VE AFYON OLARAK ATLANTİS …

Biz bu yazımızda Atlantis kıt’ası söylencesine farklı bir açıdan bakacağız. İşbu...

GÖÇERLERİN SIRRI

Göçerlik bir hayat tarzı, yaşama biçimi ise, yılkı ve sürü için...

ŞEHZÂDE MUSTAFA HADİSESİ

Bir şehzadenin, hem de devrin padişahı olan babası tarafından öldürülüşü ve...

KÖYÜMDEN... GÖNLÜMDEN...

Mehmet Ragıp Karcı Ağabey dün emanetini teslim etti. Yıllar önceydi. Rahmetli Rasim Köroğlu...

KÜRSÎ-İ İSTİĞRAK (TAHLİL) - …

Kenâr-ı bahrde hoş bir mahaldir, nâzır-ı âlem, Tahaccür eylemiş bir mevcdir; üstünde...

ANKARALI ARABACI İSMAİL VE MUSTAFA…

Yüzbaşı Nakiyüddin Bey öğrencilerinin Fransızcasının ilerlemesi için elinden geleni yapıyordu. Onlara...

VAN'DAKİ VATAN

Güzel ilimiz Van’da  23 Ekim 2011 günü yüreklerimizi yakan acı bir...

YAŞAMAK

Hani diyorum, kendimizi şöyle sorularla / cevaplarla biraz(cık) meşgul etsek… Değerlendirsek...

Arif Nihat Asya'da Vatan Sevgisi ve …

Vatan sevgisinin ideolojik boyutuna bakıldığı zaman, Arif Nihat'ın samimi bir Turancı...

MEHMET ÇAKIRTAŞ

“Aşık tarzı söyleyişe hakikî bir aşkla sarılarak, bu tarza yeni bir...

DEVLET ANA VE OSMANCIK ROMANLARINDA …

GirişDevlet Ana, Kemal Tahir’in ilk basımı 1967 yılında, Osmancık ise Tarık...

BİR AŞK MASALI

Kadın fotoğrafına baktı adamın. Her gün her gün biraz daha çekici...

ANADOLU’NUN YİĞİT SESİ: DADALO…

Ali Alper ÇETİN Toros dağlarının başı dumanlandı mı bir kez, Avşar Türkmenlerinde...

BURSA’NIN ROMANTİK SULTANI CEM SU…

1499 Yılından beri Muradiye türbelerinin en büyük ve en görkemlisinde kardeşi...

Türk Edebiyatı Karşılaştırmal…

Türk Edebiyatında dönemler, nazım şekilleri, nazım birimleri, kafiye şemaları, ölçü ve...

BELÂ RÂHINDA BEN

Belâ Râhında BenNe yerden kârbân-ı gam geçer olsa konar bendeBelâ râhında...

TÜRK DÜNYASININ ORTAK KİMLİĞİN…

Türkçe konuşanların yaşadıkları muhtelif coğrafyaların bütününe Türk Dünyası diyoruz. Türk Dünyası...

YUNUS EMRE BELGRAD'DA

Son dönemde başarılarıyla en çok dikkatimi çeken kurumlardan biri Yunus Emre Enstitüsü...

ROMAN SANATININ MİLLETLEŞME SÜREC…

Mitolojik çağlara kadar inen anlatı sanatlarının en yeni üyesi olan roman...

ALİ HASANOV’UN ‘’HOCALI SOYK…

Bülten ve ajansların geçtiği haber, Türk dünyası ile dünya kamuoyunda şok...

ANKARALI ARABACI İSMAİL VE MUSTAFA…

  Meclis kürsüsünün siyah örtüsü TBMM’in deki her konuşmasında Mustafa Kemâl Paşanın...

Gazel / Muhibbî

1. Halk içinde mu'teber bir nesne yok devlet gibi, Olmaya devlet...

ANKARALI ARABACI İSMAİL VE MUSTAFA…

Mustafa Kemâl’in sabah ilk işi kendi maaşından yahut gerekirse borç alarak...

DR. Mehmet Niyazi Özdemir İle …

Sayın Oğuz ÇETİNOĞLU ve Sayın Mehmet Şâdi POLAT, Dr. Mehmet Niyazi...

SEYREKBASAN

SEYREKBASAN (1919 - 1984) Türkünün konusu insan... İnsanın başından geçenler, insanın başına gelenler...

DAĞDAKİ VATAN - 2

"Muhammed Hüseyin Şehriyâr [Tebriz, 1904 - Tahran, 18 Eylül 1988]; Bu...

ÖMER KAPLAN KOZANOĞLU

1973 yılında Adana Feke’de doğdu. Köy ilkokulundan sonraki eğitim hayatını parasız...

TÜRK KÜLTÜR SİSTEMİNDEKİ PARAD…

Giriş İslamiyet öncesi devirlerden beri Türkler’in devleti temsil eden bir müzik sahibi...

SELAM SÖYLE

Selam esenliktir. Selam vermek esenlik dilemektir. Selam almak esenlik duaları almak ve iade...

HU DİYEN KARGA

Misli Baydoğan, uzman bir psikolog. Ancak biz kendisini, pek çok dergide...

SANATTAN BİLİME, RUHTAN HÜCREYE P…

Ahmet Arvâsî Kendini Arayan İnsan adlı eserinde akıl-zekâ-vahiy konusunu işlerken şöyle der: “İnsan...

Osmanlı'dan 21. Yüzyıla Ekonomik…

Tesbih taneleri gibi birbirinden bağımsız görünen fakat ip ve imameyle birbirine...

ANADOLU’YA DOĞAN GÜNEŞ: EMİR S…

Ondördüncü yüzyılın sonlarına doğru, Bursa ufuklarında yeni bir bilim ve irfan...

KADIKÖYÜ’NÜN ROMANI

Safiye Erol edebiyatımızın hayli zaman ihmal edilmiş kalemlerinden. Neden sonra hatırladık...

MELİKŞÂH

Melikşâh döneminde Büyük Selçuklu Devleti en geniş sınırlarına ulaşmıştır. Devletin sınırları...

Bir Darbenin Anatomisi

Türk tarihçiliğinin en verimli kalemlerinden Yılmaz Öztuna, artık bir klasik sayılan...

SEVGİLERLE YÜKLÜ GERÇEK BİR ŞA…

Bir dostuna yazdığı mektupta: “Elimde Türkçe gibi güzel bir silâhım var. Bu...

TÜRK’ÜN KİTAPLA İMTİHANI

İhtiyaç listenizde kitap kaçıncı sırada, hiç düşündünüz mü? Günümüzde gelişen teknolojiyle birlikte...

NESÎMİ'DEN GAZELLER

GAZEL 1 Gerçek hadîs imiş bu ki hûbun vefâsı yoh Kim sevdi hûbı...

ÂLİM VE ŞÂİR BİR DEVLET ADAMI:…

Kadı Burhaneddin, Oğuz Türkçesinin yanında Doğu Türkçesine de hâkimdir. Şiirlerinde, eski...

KAYA RESİMLERİNDEN ALFABEYE AVRASY…

Tarih yazıyla başlar diyenler, geçmişin aktarıcısı olarak yazıyı kabul ediyorsa, bu...

DİVAN EDEBİYATI VE KAVRAMLAR - 5

Konularına göre nazım-nesir türleri Din dışı şiir türleri Bahariye • Baharın gelişini...

MİLLİ EGEMENLİK

Egemenlik, TDK sözlüğünde; ‘’Milletin ve onun tüzel kişiliği olan devletin yetkilerinin...

BİR ATATÜRK ROMANI

Hilmi Özden; "Ankaralı Arabacı İsmail ve Mustafa Kemal" adlı belgesel romanının...

ÇAĞATAY EDEBİYATI

Timurlular devrinde İslâm medeniyetinin tesiri altında oluşmuş, Hârizm Türkçesi'nin devamı mahiyetinde...

SILAYIRAHİM

Gurbetteyseniz “yurt, vatan, memleket, il, el, diyar” dense doğup büyüdüğünüz ve...

SELİM PUSAT VE CARL GUSTAV JUNG

Hüseyin Nihal Atsız’ın eserlerine dair yapmakta olduğumuz çözümleme çalışmalarımızın bu bölümünde...

ARİF NİHAT ASYA BAYRAK ŞAİRİ

(Bayrak Şairi) Hani bir şiir vardı, şöyle başlardı: “ Ey mavi göklerin beyaz...

ANLATI SANATLARINDA ARKETİPLER

Kurgu sanatının en önemli unsurlarından biri olan arketip kavramının ne olduğunun hem nitelikli...

İNSANIN TAŞRASI-III

O ilk gençlik yıllarına ait o dönemler olduça muhataralı geçti. Fakat...

ZEYNEP’İN DEDESİ

Tahsin Yücel (1933-2016) denince aklıma Maraş’ın Elbistan kazasının Ötegeçe semtinde doğan yoksul bir Anadolu çocuğu geliyor...

Mehmet Emin YURDAKUL

Türk Milli Edebiyat akımının öncü şairleri arasında yer almıştır. Milliyetçi, halkçı görüşleri...

MUHARREM DAYANÇ - KENDİMİ KAZDIM …

KENDİMİ KAZDIM Sizde nihayet bulmayan veya sizde başlamayan hiçbir sözün, işin, hayalin...

HAVUÇLU PİLAV MESELESİ - TARIK BU…

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey...

GÜVENİLİR OLMAK

‘Güvenme dostuna saman doldurur postuna,’, ‘Güvenme varlığa düşersin darlığa’ sözlerini günlük...

Prof. Dr. Milay KÖKTÜRK İle Tür…

Sayın Prof.Dr. Milay Köktürk hocamızla, bugünlerde önemli bir tartışma zeminini oluşturan, bazı...

ÂŞIK SEYRANİ

Develi'li (Everek'li) Seyrani'nin doğum tarihi kesin değildir. 1800 veya 1807 yılında...

ŞEHRİN SIRMALI, İPEKLİ TAŞLARI …

Tarih kitaplarına göre Bursa surlarının yapılışı tâ İ.Ö. I. yüzyıla dayanıyor...

TARİHİ SESLİ OKUMAK

Tarih; okumasını bilenler için her duruma, her konuya uygun düşecek ibretlik...

SÖZÜMÜZ SÖZ MÜ?

Sözümüz, sözlerimiz ne kadar etkili oluyor, sözün etkisi ne kadar devam...

FARAH YURDÖZÜ VE MADRİT'TE METAF…

1980 sonrası dönemde Farah Yurdözü’nün Madrit’te Metafizik Aşk, ve Yaşam Bir...

SERBEST ŞİİRİN YAZIMINA DAİR B…

Şiir kavramı ve şiire dâir tartışmalar-sanırım- hiç bitmeyecektir. Mânâ, biçim ve...

“AKADEMİK BİLGİYİ EKONOMİK B…

Doç. Dr. Figen Çalışkan ile bir sohbet gerçekleştirdik       Figen Hanım, ...

ANKARALI ARABACI İSMAİL VE MUSTAFA…

Mustafa Kemâl’in sabah ilk işi kendi maaşından yahut gerekirse borç alarak...

MALKOÇ BEY VE OĞULLARI -1

“Akıncılar, Rumeli’de ayrı ayrı ocak halinde ve muhtelif mıntıkalarda bulunurlar ve...

Şahitler Dergisi/ Sayı 16

Şâhitler, muhtevâ olarak www.kirmizilar.com’da yayınlanan yazılardan, şiirlerden, tanıtımlardan derlenen yazılarla aylık...

CENGİZ DAĞCI'DA VATAN - 3

Cengiz Dağcı’nın “Onlar da İnsandı” ( Zaman: 1928-1932 ) ve “O...

OSMANLI'NIN SON SAVAŞI - ALTAY CENG…

Bu ülke, 1914 Ağustosu’nda bir mukadderat anına varmış olarak, kaçınamayacağı bir...

Şiirde İmge -2 (Örnekler)

Şiirin temel ögelerinden biri olan imge, şairin duygularını kendi sosyal şartları...

Vatanı Dilinde Cengiz Dağcı

Cengiz Dağcı 9 Mart 1919’da Kırım’ın Gurzuf kasabasında doğ- du; 22...

SAYI - 12 TARİHÎ TURAN NUMÛNE MEK…

Birinci Dünya Savaşı devam ederken “Eğitimsiz olmaz, mektep isteriz” demiştiler yarınları...

YILDIRIM GÜRSES

Yıldırım GÜRSES Saygı ve rahmetle anıyoruz. Yıldırım Gürses...

SABIR ÜZERİNE

Hayâ zinettir. Takva da keremdir. En hayırlı binek de sabırdır. –...

HALK EDEBİYATIMIZ, TÜR VE ÖZELLİ…

*Sözlü edebiyatın devamı niteliğindedir. *Dili sade, anlatımı yalındır. *Halk deyimlerine ve...

BİR AŞK SERÜVENİ: HÂLÂ BOZGUNU…

Bize özgü romanın peşinde koşan, fakat medyatik, popülist ve küreselleşmeci olmadığı...

"Uysal Bir Kız"'ı Nasıl…

Bu öykümü son derece gerçekçi saymama karşın,ona “fantastik bir öykü” diyorum...

Kırmızı Kitaplar

Ötüken Yış
GÜNEŞLİ BİR NÎSAN GÜNÜ
Turgut GÜLER
Türk Felsefesi
Kırmızı Yazılar
GÜN BATIMI
ERMENİ TEHCİRİ SIRASINDA SAĞLIK SORUNLARINA KARŞI ALINAN TEDİRLER VE UYGULAMALAR
GURBET YOLU

BİYOGRAFİ

TURGUT GÜLER

Edebiyat Dunyamız

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçesine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Lisesi’ne devâm ettikten...

NURETTİN TOPÇU

Abdullah SATOĞLU

Türk gençliğinin ve memleketin birçok meselelerine, milliyetçi bir görüşle koyduğu isabetli teşhisleri ve çeşitli konulardaki edebî ve İlmî yazılarını 1950’den bu yana, büyük bir zevk ve takdirle takibettiğimiz, Nurettin Topçu’yu...

İsmail Hami Danişmend

Edebiyat Dunyamız

Anadolu Danişmendli Beyliğini kuran Melik Danişmend neslinden  olduğu bilinen  İsmail Hami Danişmend, 1889 yılında Merzifon’da doğmuştur. Babası Cebel-i Garbî mutasarrıflarından Emir Mehmet Kâmil Bey, annesi Melek Hanım’dır. Babasının Emir Danişmend...

Ahmet Yılmaz SOYYER

Edebiyat Dunyamız

Ahmet Yılmaz Soyyer’in Şiir Dünyası Yılmaz Soyer, ya da şiir dışındaki çalışmalarıyla A. Yılmaz Soyyer, 1960 yılında Konya’nın Ereğli ilçesinde doğdu. Annesi ve babası o henüz bebekken ayrıldıkları için annesinin yanında...

PEYAMİ SAFA-1

Edebiyat Dunyamız

Şair İsmail Safa'nın oğlu ve «Mahşer», «Bir Akşamdı», «Şimşek», «Fatih - Harbiye», «Dokuzuncu Hariciye Koğuşu». "Bir Tereddüdün Romanı», «Biz İnsanlar" romanlarının müellifi Peyami Safa'ya otuz dokuz senelik hayatından ve on...

PROF. DR. TAMİLLA ABBASHANLI ALİYEVA

Edebiyat Dunyamız

Öykücü, edebiyat araştırmacısı. 1951, Beylekan bölgesi / Azerbaycan doğumlu. Tam adı Tamilla Abbashanlı-Aliyeva. 1951 yılı Temmuz ayının 20.günü Azerbaycan Aran Karabağ bölgesinde Beylegan şehrinde dünyaya geldi. Anne ve babasını erken kayıp etmiş, teyzesinin...

KISACA ZİYA GÖKALP VE GÖRÜŞLERİ

Edebiyat Dunyamız

(Doğum 23 Mart 1876 – Ölüm 25 Ekim 1924), Yapıtları ve görüşleriyle Türkçülüğü ve Türk milliyetçiliğini önemli ölçüde etkileyen Türk toplum bilimci, yazar, şair ve siyasetçidir. Meclis-i Mebusan'da ve Türkiye...

Muharrem KUBAT

Edebiyat Dunyamız

Muharrem KUBAT 9 Ocak 1933'te, Emirdağ ilçesine bağlı Karacalar köyünde doğdu.Evli ve 2 çocuk babasıdır.1942 yılında Göveççi köyündeki ilkokula başladı ve 1949 yılında bu okulu bitirdi. Aynı yıl Çifteler Köy Enistitüsü...

BİR MİSTİK EDA ŞAİRİ OLARAK AHMET MUHİ…

Edebiyat Dunyamız

Ahmet Muhip Dıranas modern Türk edebiyatında hece şiirini Necip Fazıl ve Ziya Osman'la birlikte en iyi temsil eden şairlerden biridir. Hece şiiri edebiyatımızda bu üç şairle zirveye ulaşmış ve de...

ÖYKÜ / ROMAN

REFİK HALİD KARAY - ZİNCİR

İşsiz, güçsüz kaldığım gurbet ellerinde köşe pencerem, kendimce Abdülhak Hâmid'in "Kürsü-i temaşa *"sı yerine geçerdi. Yabancı memleketlerde bir kasabaya sokulup uzun süre yaşamaktaki ezginliğin ne olduğunu bilir misiniz? Beş, on gün...

CAHİT ÖZTELLİ

Halk Edebiyatı tarihçisi ve değerli folklorcu Cahit Öztelli ile, şahsen tanışmadan yıllar öncesi mektuplaşmaya başlamıştık. 1962’de ilk baskısını yaptığım “Başlangıçtan Bugüne ka-dar-Kayseri Şairleri” isimli kitabımdan sitayişle bahseden bir mektubunu almıştım. Bu mektubunda, “Dadaloğlu”nu Kayseri...

ANKARALI ARABACI İSMAİL VE MUSTAFA KEMÂL -…

"Ankara’nın taşına bak Gözlerimin yaşına bak Düşman bizi esir etmiş Şu feleğin işine bak" Mustafa Kemal puslu bir Ankara günü gözlerini hafif kısmış alabildiğine  uzaklara bakıyordu. Alçak tepelerin kuzeyden çevrelediği şehir paşaya güven veriyordu...

ÖLÜMÜN KIYISINDA

Saatlerdir hiç kıpırdamadan uzandığım yataktan yavaş yavaş atıştırmaya başlayan kar’ı seyrediyorum. Rüzgârın uğultusu kulaklarıma kadar geliyor. Bir an bu saatte derste olmam gerektiğini hatırlıyorum. Gözlerim kararmaya, ellerim titremeye başlıyor. Göğsümün...

HÜRRİYET

Hürriyet, havalı Hürriyet. Yürüdüğü zaman yeri göğü titreten, belediye reisinin karısı Hürriyet. Deniz kenarındaki muhteşem köyümüzün  belediyelik olduğu zamanlardı. Çok göç verdik. Kıymete bineceğini bilselerdi kimse göçmezdi. Sonraları muhtarlık oldu. İlçeye...

ÇAM KOZALAĞININ İSYANI - ÖYKÜ

Çam ağacı mutluluk içinde yemyeşil ormanda, sarı yıldızların altında huzurlu yaşıyordu. Çalışan diğer ana baba çam ağaçları gibi; --Huzur dolu günler gelip geçti. Ne zaman mı? Elbette bu zaman! Ne zor şimdi yaşamak...

GRİ - (ÖYKÜ)

Hazırlıksız yakalanmışlardı. Şimşek, ansızın sessizliği delip geçiyor, tıpkı bir yabancının sofraya aniden oturması gibi kalabalığı afallatıyordu. Belki bu, sadece kuvvetli bir yağmurun habercisi, belki de küçük bir hayatın dönüm noktasıydı. Artık daha...

DEVLET ANA VE OSMANCIK ROMANLARINDA TASVİR E…

GirişDevlet Ana, Kemal Tahir’in ilk basımı 1967 yılında, Osmancık ise Tarık Buğra’nın ilk basımı 1982’de yapılmış olan ve Anadolu’da Söğüt ve Domaniç arasında yaylak-kışlak yaşayış düzeninde bir uç beyliği olan...

BEYAZ KÜRK- FÜSUN MENŞURE

Küçük adımlarımla sabahın çiği düşmüş çimenlerin üzerinde yürüyorum. Bir, iki, üç, dört... Dört ahenkli adımı öyle zarif bırakıyorum ki yere, âdeta toprağı incitmekten korkarmış gibi, parmak uçlarımda dolaşıyorum. Beni uzaktan...

ŞAİR ve ŞİİR

NÎGÂRIM DİLBERİM YÂRİM NEDÎMİM MÛNİ…

(XIV. YÜZYIL) Nîgârım dilberim yârim nedîmim mûnisim cânım Refîkim hem-demim ömrüm revânım derde dermânım Sevgilim, dilberim, yârim, alışığım, canım; Yoldaşım, ayrılmazım, ömrüm, ruhum, derde dermanım

FUZULİ - LEYLA İLE MECNUN

KONUSU VE HAKKINDA GENEL BİLGİLER     Önce Arap Halk Edebiyatında ortaya çıkan daha sonra yazıya geçerek mesnevilerin konusu haline gelen, Fars ve Türk Edebiyatı’nda da çok sık işlenen,16.yy itibaren Türk Halk...

ZİYA GÖKALP ve ALAGEYİK ŞİİRİ

Bir düşünce adamı, ancak okundukça, konuşuldukça, üzerinde tartışmalar yapıldıkça yaşar. Hâlâ canlı olan ve Türk milletine yön veren tarafları varsa bulunur. Düşüncesinin tarihi sebepleri araştırılır. Eskiyen ve yanlış olan yanları...

KÖROĞLU HİKAYESİ KOLLARI VE YENİ VARYANT…

Türk Edebiyatında önemli bir bölümü işgal eden sözlü ürünler içerisinde masallar, destanlar, efsaneler ve halk hikâyeleri kültürümüzün temelini oluşturmaktadır. Bu temeli ise, sözü edilen ürünlerin içinde millet millet yapan özelliklerin var...

XIX. ASIR ÂŞIKLARINDAN BEŞİKTAŞLI (TOKAT…

Başlangıcı XVI. asra dayanan ve tarih sahnesinde kesintisiz süreklilik göstermek kaydı ile günümüze kadar ulaşan âşık edebiyatı ve geleneği Türk edebiyatı ve kültürünün en verimli alanlarından biridir. İçinden geçtiği her...

Gülce

Uçurumun kenarındayım Hızır Ulu dilber kalesinin burcunda Muhteşem belaya nazır Topuklarım boşluğun avcunda Derin yar adımı çağırır Dikildim parmaklarımın ucunda Bir gamzelik rüzgâr yetecek Ha itti beni, ha itecek Uçurumun...

BEHÇET NECATİGİL’İN ŞİİRLERİNDE ALL…

16 Nisan 1916’da İstanbul’da doğan, 13 Aralık 1979’da yine İstanbul’da ölen Behçet Necatigil, radyo oyunu, deneme, eleştiri, sadeleştirme ve çeviri alanlarında da emek vermiş olmakla birlikte, onun asıl önemi, Cumhuriyet...

ŞARKI - ŞEYH GÂLİP

1. Ey Nihâl-i işve bir nevres fidânımsın benimGördüğüm günden beri hâtır-nişânımsın benimBen ne hacet kim diyem rûh-i Revânımsın benimGizlesem de âşıkâr etsem de cânımsın benim

NAMIK KEMAL - HÜRRİYET KASİDESİNİN İNCE…

HÜRRİYET KASİDESİ1. Görüp ahkâm-ı asrı münharif sıdk u selâmetten Çekildik izzet ü ikbal ile bâb-ı hükûmetten 2. Usanmaz kendini insan bilenler halka hizmetten Mürüvvet-mend olan mazluma el çekmez iânetten 3...

Şiirde İmge -2 (Örnekler)

Burhan KADAH

Şiirin temel ögelerinden biri olan imge, şairin duygularını kendi sosyal şartları, mizacı ve dehâsı doğrultusunda  daha güçlü, zengin ve çok yönlü  anlatabilmek...

KENDİMİZLE KONUŞTUK MU HİÇ?

Özcan TÜRKMEN

Kendinizle konuşur musunuz hiç? Kendi kendinizi dinlediğiniz olur mu hiç? Hoşlanmadığınız konuları da kendi kendinize mütalaa eder misiniz hiç? Karşınızdaki...

DEĞERLER BUHRANI KARŞISINDA MEHMET ÂK

Edebiyat Dunyamız

Değerler, din, bilim, felsefe, sanat, ahlak gibi alanlarla yakından ilişkilidir. Değer, bir tabiat varlığı değildir. İnsanla ve kültürle beraber açığa çıkar, onlarla...

DOĞU-BATI SENTEZİ MÜMKÜN MÜDÜR?

Halil ÖNER

Türk Modernleşmesine Kısa Bir Giriş Osmanlı imparatorluğu yükselme döneminde kendisini her açıdan Avrupa’dan üstün görüyordu. Ancak, bu üstünlük imparatorluğun...

MUTFAKTAKİ VATAN - 1

Prof.DR.Hilmi ÖZDEN

MIHLAMA(MIKLAMA-MUHLAMA-MUĞLAMA-BIKLAMA-KUYMAK)DA VATAN Bu derleme, mıhlamanın lezzetini bizlere tattıran Muhterem Teyze Annem Pakize Numanoğlu Hanımefendiye...

BİR AŞK MASALI

Ayla Coşkun CEREN

Kadın fotoğrafına baktı adamın. Her gün her gün biraz daha çekici buluyordu adamı. İnternette gördüğü adama âşık olur mu insan? Âşık olmuştu kadın. Hayal...

KISKANÇLIK

Özcan TÜRKMEN

Hikmet Münir Ebcioğlu(1927-1989)’nın sözleri, Teoman Alpay(1932-2005)’ın bestesi hüzzam makamındaki “Kıskanırım” şarkısını bilirsiniz: “Saçın yüzüne değse...

digertumyazilar