Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

klasikedebiyattuylukalemYazılarınızda Eski Türk Edebiyatı sahasındaki çalışmalarda metot eksikliğine ve teori sahasındaki yetersizliğe vurgu yapıyorsunuz. Bu sahadaki metinlere hangi teori zemininde yaklaşılmalıdır? Klasik nitelikli bu edebî ürünlere belâgatin sunduğu veya taşıdığı imkanları tamamiyle tüketmeden modern yaklaşımlarda bulunmayı nasıl karşılıyorsunuz? Farklı medeniyet ve dünya görüşlerinin ürünleri olan ve doğuş zeminleri de farklılık gösteren iki ayrı usul-metodun divan şiiri metinlerinin incelenmesinde telifi mümkün müdür?

-Hangi metin olursa olsun, ona yaklaşmada “Mutlaka filan teori zemininden yararlanılmalıdır. ” şeklindeki bir yaklaşım düşünce ve araştırmanın günümüzde vardığı noktada, ancak herhangi bir bakış tarzının koyu taraftarlarınca ileri sürülebilecek bir görüştür. Bilim dünyasının elinde mutlak doğrular yok, elimizde sadece perspektifler var ve biz hangi teori zemininden hareket edersek edelim orada kendi içinde tutarlı, doğru ve dürüst bir uygulama yapmak zorundayız. Klasik diye de adlandırılan edebî ürünlerimize yaklaşımda da bu böyledir; çünkü netice itibariyle elimizde bir metin vardır. Dünyada ise bir metne yaklaşmanın çeşitli yolları denenmiştir ve denenmektedir.

Belagatin sunduğu veya taşıdığı imkânları tamamıyla tüketmeden modern yaklaşımlarda bulunmamak fikri, bir kendi dünyasına kapanmak isteğini içinde saklı olarak taşır. Yalnız böyle bir davranış ancak mutlakçı ve dış dünyaya kapılarını kapatmış bir yönetim biçiminde bir süre mümkün olabilir. Dünyanın her köşesinin iletişim ve ulaşım araçları vasıtasıyla iç içe geçmeye başladığı bir zamanda böyle bir tavır yalnızlık, dışlanmışlık ve problemler doğurur. Bunun sonucu olarak bir avuç insanın kendilerinin söyleyip kendilerinin dinlediği, bunlardan bazılarının diğerlerini övdüğü, yahut yerdiği daracık bir kafes ortaya çıkar. Buna karşılık modern dünya bu konuları, ona kapılarını kapatanlara rağmen inceler, onlara rağmen değerlendirir ve onlara hiç aldırmadan bir yerlere yerleştirir. Eğer modern dünyanın dili bilinmezse, yaptığı anlaşılmazsa insanın kendisi hakkındaki birçok yanlışı düzeltme şansı bile kalmaz. Bunu basite indirgeyip somutlaştıracak olursak: Özellikle yurt dışında yapılan kongreler, yayınlanan kitaplar ve dergilerde bizim kendimize ait saydığımız her şey ele alınmakta, incelenmekte, sonra bunlar bizimle ilgili görüşlere, yargılara dönüşebilmektedir.

Bütün bunların dışında modern dünyanın kendi klasiklerine yaklaşım biçiminden öğrenilebilecek çok şey vardır; çünkü gelişen teknoloji ve değişen düşüncelerle birlikte araştırma dünyası sürekli bir yenilenme içerisindedir. Her çağ, her devir kendi bakış açılarını oluşturur, kendi söylemini kurar, usullerde değişiklikler yapar. Bu yüzden bir devrin insanının bir başka devrin yollarından aynen geçmeye çalış ması, zamanı durdurmaya çalışmak gibi bir şeydir. Bu belâgat araştırmalarını ve onun uygulamalarını reddetmek anlamına gelmez; sadece insanın kendi çağının söylemleri yokmuş gibi davranamayacağı anlamına gelir.

Metotlar zihinsel birer araçtırlar. Onların sadece bir kültüre mahsus olanı yoktur. Otomobil nasıl, araziye ve iklime uyması için bazı değişiklikler yapılsa, farklı modeller oluşturulsa bile, esas itibarıyla aynı temel ilkelerden yararlanılarak benzer usullerle imal edilirse, bu, metotta da böyledir. Kaldı ki modern dünyanın öncülüğünü yapan Batı medeniyeti ile Orta Doğu’da doğan İslam medeniyeti birbirinden sanıldığı kadar uzak değildir. VIII. yüzyılda özellikle yoğunlaşan büyük tercüme faaliyetleri ve çoğalan kütüphaneler Eski Yunan da dahil olmak üzere İslam medeniyeti üzerinde etkili olan bütün çevre kültürlerden çok yoğun bir bilgi aktarımını sağladı. Aynı şekilde 10. yüzyıldan itibaren İspanya’nın kuzeyindeki manastırlarda başlayan ve sonra güneyden itibaren Avrupa’da yayılan tercüme faaliyetleri aksi yönde bir bilgi akışını çok uzun zaman sürdürdüler. Savaşlar ve ticaret de buna katkıda bulundu.

Ayrıca Batı medeniyetinin oluşumunda çok önemli bir rolü olan Hristiyanlık ve Yahudilik de birer Orta Doğu kaynaklı dindir. Kuran bu iki büyük dini yok saymaz. Onların kitaplarının anlattıklarına pek çok referansı vardır. Bunun yanında Akdeniz medeniyeti kavramı, Osmanlı İmparatorluğu’nun Roma ve Bizans’tan sonra bölgede aynı karakterde üçüncü imparatorluk olduğu fikri gibi yaklaşımlar bile kültür zemininde ne kadar çok ortaklık bulunduğunun kanıtıdırlar.

Bütün bu görüşlerin ışığında belâgat konusunda Batı’yla karşılaştırmalı bir gelişim çizgisi peşine düşmek çok ilgi çekici olabilir. Bunun yanında Eski Türk Edebiyatı alanındaki eserlerin hem eski usüllerle incelenmesi, hem de modern metotlarla ele alınması içinde bulunduğumuz kültürel konum açısından çok önemlidir. Bunu modernleşen kendi genç insanlarımızla konuşabilmek için de yapmak zorundayız. Eskiyi aynen devam ettirirsek olduğumuz yerde sayar dururuz. Kaldı ki eski de bize kadar sürekli değişerek gelmiştir. Aksine eskiyi tamamen bir kenara bırakırsak hiç kültürü olmamış bir toplum gibi davranırız. Bizim alanımızda hem klasik, hem modern yaklaşımları bilmek ve uygulayabilmek hayatî bir önem taşımaktadır. Eski Türk Edebiyatı ile ilgili çalışmaların gerek metin neşirleri gerekse diğer araştırma sahalarında ulaştığı nokta, sizce geçen bunca zamana ve emeğe nispeten tatmin edici midir? Bu çalışmalarda gördüğünüz en büyük eksiklik nedir? -Eski Türk Edebiyatıyla ilgili çalışmalar tatmin edici olmaktan uzaktır. Bu konudaki görüşlerimi Türklük Araştırmaları Dergisi, Sayı 7 (1991-93), s. 337-365’te çıkan Genç Edebiyat Araştırmacısının Yanlışları ve Akçağ Yayınları’ndan 1993’te çıkan Eski Türk Edebiyatı - Makaleler adlı kitabımın önsözünde geniş ve ayrıntılı bir şekilde dile getirmiştim. Kısaca yine değineyim: Araştırmacılarımızın çoğu ne yapmak istediklerinin tam bilincinde değilmiş gibi bir izlenim uyandırıyorlar. Bilgi, kültür ve metot yetersizliği birçok çalışmada açıkça görülüyor. Yüzeysellik, tahlil yetersizliği, az gayret, alanda daha önceki önemli eserlere ulaşma çabasının olmayışı, yabancı dil bilmemek, dolayısı ile dış dünyanın kaliteli eserlerine bigâne olup hem de kendisini daha iyi zannedebilecek kadar gâfil olmak, ufuk darlığı, iyi bir edebiyat okuyucusu olmamak, meslekte çabuk ilerleme isteği, İsmail Ünver dostumun sık sık tekrarladığı edebiyat memuru olmak, Orhan Şaik Gökyay’ın sözleriyle okumadan yazmak, yahut edebiyat araştırmacılığını arşiv memurluğu ve dilcilikle karıştırıp işi sadece metin yayınlamaktan ibaret sanmak Eski Türk Edebiyatı alanında sayısı gittikçe artan pek çok yazı ve kitabın değerini düşürmektedir.

Çeşitli üniversitelerde farklı akademisyenlerce yürütülen saha ile ilgili çalışmalar birbirleriyle koordineli bir tarzda ve birbirinden istifade eder şekilde mi yürütülmektedir? Bu husus ile ilgili tenkitleriniz ve önerileriniz nelerdir?

-Üniversitelerarası koordinasyon alanımızda yok denecek kadar azdır. Hatice Aynur’un Üniversitelerde Eski Türk Edebiyatı Çalışmaları, araştırmacıları bir ölçüde birbirinden haberdar ediyor. Aslında Batılı meslektaşlarımızın yaptığı gibi Eski edebiyattan seçilen bir konu etrafında yılda bir veya iki yılda bir bir araya gelip bilgi alışverişinde bulunmak işe yarayabilir. Bu arada artık herkesin her şeyi bildiği Eski Türk Edebiyatçısı tipinden bir alanda uzman tipine geçmek gerekmektedir. 11. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar geçen uzun bir zaman parçasına herkesin tam anlamıyla hâkim olması mümkün değildir. Bu alanda çalışan herkes elbette genel bilgilere sahip olmalı, hatta Türkoloji ve Oryantalistik konusunda genel bilgilere sahip olmalıdır; ama aynı zamanda bir Lale Devri uzmanı veya klasik dönem uzmanı, kuruluş dönemi uzmanı, aruz uzmanı v.b. olmalıdır. İnsanların bazı şeyleri genel hatlarıyla, bazı şeyleri ise derinlemesine bilmesi fikri kabul görmelidir. Böylece bilgi alışverişinin, koordinasyonunun bir başka boyutu ortaya çıkacaktır.

Son yıllarda yapılan çok sayıda metin neşirlerine rağmen Divan edebiyatındaki metinlerin şiir dilinin ne olduğu, yapısının çözümlenmesine dair ve ortaya konulanları toparlayıcı mahiyette yayınlara pek rastlanmıyor. Bu hususu nasıl değerlendiriyorsunuz? -Bizde Batı’da olduğu gibi belli zaman aralıkları sonrası geriye bakıp ciddî toplu değerlendirmeler yapmak fikri pek yaygın değildir. Sanırım bunda üniversite kütüphanelerinin kitap alımının sınırlı oluşu ve alanlarla ilgili kitapların tamamına yakınını toplayan ihtisas kitaplıklarının yokluğu, maddî himaye eksikliği, kurumlaşma yetersizliği, genel bakışlar vasıtası ile ileriye yönelik yol belirleme alışkanlıklarının olmayışı gibi unsurlar rol oynamaktadır.

Divan edebiyatındaki metinlerin şiir dilinin ne olduğu konusu ve yapı çözümlemesine dair toparlayıcı yayınlar meselesine gelince, ister klasik anlamda olsun, ister modern anlamda olsun metin incelemesinin kaliteli örnekleri toplu bir bakış atacak hacme ve çeşitliliğe henüz ulaşmışlardır denilemez.

Osmanlı döneminde yazılan belâgat ile ilgili eserlerde medreselerde okutulan Telhis çizgisi görülmekte fakat Telhis öncesi –günümüz için dahi yeni yaklaşımlar bulunduran- meselâ bir Abdülkahir Cürcanî’nin yaklaşımlarına hiç temas edilmemekte sadece aynı bilgiler tekrarlanmaktadır. Ayrıca tezkirelerde yer yer görülen tenkitlerde bu sınırlı belâgat anlayışının izlerine de umduğumuz nispette rastlamıyoruz. Bir çok Divan şairinin mezun olduğu medreselerde klasik belâgat eserlerinin yoğun bir şekilde okutulmasını göz önünde tutarsak bu iki durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? -XIV. yüzyıldan sonra İslam kültür dünyasında genel bir durgunluğun ve daralmanın ortaya çıkıp gitgide ağır bastığını kabul etmek gerekir. Telhis bile sanki bu daralmanın sonuçlarından birisi gibidir. İslam kültürünün düşünce dünyasının büyük atılımları artık son bulmuştur, var olan ise daralmaktadır. Osmanlı şairleri böyle bir devirde şiir yazmışlardır.

Ayrıca Şuarâ Sûresi etkisiyle doğan ciddî bir şiir polemiğinin katı kuralcı çevrelerde günümüze kadar etkisini sürdürdüğü bilinir. Bu yüzden yüzyıllar boyu pek çok şair ve kültür adamı özellikle siyasî gerilimler arttığında zaman zaman görülen baskı karşısında şiiri savunmak zorunda kalmıştır. Bu sebeple medrese âleminin şiir konusunda en azından görünüşteki tavrı skolastik ve sınırlı olmak zorunda kalmış olmalıdır.

Bir de unutmamak gerekir ki Türk şiirinin İslam etkisinden önce ciddî bir yapı ve içerik gelişmesi olmuştur. Bu gelişmenin çeşitli evrelerini başlangıçtan günümüze izleyebilmek mümkündür. Ses konusundaki makalemde bu gelişmeye ayrıntılı bir biçimde değinmiştim. Bu bakımdan şiirle ilgili değer yargılarının hepsi Türkçe şiirler için geçerli olmaz; veya bu yargılar Türk şiirinin bazı özelliklerini içermeyebilir. Söz gelişi kafiye kullanımı bunun tipik bir örneğidir. Son zamanlarda yapılan bazı kafiye dökümleri bunu açıkça göstermektedir. Klasik Türk şiirinin yapısıyla ilgili incelemeler son derece yüzeysel tutulduğu, çok zaman hiçbir tahlîlî ve temsîlî bir anlam taşımayan birkaç örnekle yetinildiği için ve ayrıca belagâtten yola çıkılarak -belâgati mutlak kabul etmeden, Türk edebiyatının kendi karakterini düşünerekyapılan karşılaştırmalı çalışmalar olmadığından bu konuda yetkiyle konuşmak mümkün görünmüyor. Ancak Türk şiirinin, işin teori planını fazla kurcalamadan (teoriyi kurcalamak işi meşruiyyet bakımından zora sokabilirdi) kendi mecrasında aktığını söylemek belki mümkündür. Bir başka deyişle: Kültür tarihinin determinizmi dolayısı ile teori ve pratik zaman zaman birbiriyle uyuşmayabilir.

Modern Dünyanın Kendi Klâsiklerine Yaklaşım Biçiminden Öğrenilebilecek Çok Şey Vardır,İlmî Araştırmalar, C. 10, İstanbul 2000, s. 161-164.

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

DÜŞÜNCE

Fransız filozof matematikçi Rene Descartes(1596 - 1650)’in ‘Düşünüyorum, o hâlde...

SEGİYT REMİEV VE NESİMÎ

Araştırmamızın amacı XX. yüzyıl başında Tatar edebiyatının önemli isimlerinden o...

TÜRKÇÜ FİKİR VE SANAT DERGİSİ : ÇINARALTI

Halk Fırkasından olmayan insan sayılmadı Bir tehlikeydi millete hürüm demek bi...

BİR MİSTİK EDA ŞAİRİ OLARAK AHMET MUHİP DIRAN…

Ahmet Muhip Dıranas modern Türk edebiyatında hece şiirini Necip Fazıl ve Ziya Os...

ANADOLU MECMUASI

Cumhuriyet'in ilk yıllarında yayımlanan fikrî, ilmî ve edebî muhtevalı aylık der...

TÜRK EDEBİYATI TARİHİNDE MÜHİM BİR MECMUA: AK…

(1922–1977) (...) Yusuf Ziya Ortaç, Bizim Yokuş adlı hâtırâtında Akbaba’nın ...

1940 SONRASI TÜRK EDEBİYATI

Bu dönemde farklı şiir anlayışlarının çıkmasının nedeni dönemin kültür...

SAYI - 10 HALİDE EDİB’İN 1916 YILI TEFTİŞ RAP…

Mükemmel eğitim modeli arayışından önce memlekette eğitime dair bir durum tespit...

Mehmet Ali Kalkan

Mehmet Ali KALKAN, Eskişehir Eskişehir'de doğdu. Eskişehir Gazi İlkokulunu, Tun...

TÜRKÇE’NİN GÜCÜ

“ Bir Türk’le Türkçe’den başka bir dille konuşmak, bana adeta bir günah gibi gel...

İNCE HACI’NIN AĞITI (CERİT -AVŞAR AŞİRETLERİ ÖYKÜSÜ)

Toros Dağlarının başı dumanlandı mı bir kez, Cerit,  Avşar Türkmenlerinde b...

TÜRKMEN FERYADI: BOZLAK

Boz toprakta rızkını arayan insanın hüzünlü bir haykırışıdır bozlak. Bozlak, day...

TÜRK KADININDA VATAN -1

 Türk kadınının tarihte “Vatan” için yaptıklarını anlatmak; değil bu sayfal...

MİLLİ EDEBİYAT DÖNEMİNİN BAŞLAMASI

Millî Edebiyat Dönemi’nin karakteristiği; muhteva ve şekil olarak asırlardan ber...

BİZ İŞİMİZE BAKALIM

Deyimler, atasözlerimiz gibi milli değer taşıyan dil varlıklarımızdır. İnanış ve...

HÜMANİST SİNEMA PERDESİNDE MÜRŞİD-İ KÂMİL TASVÎRİ!

Ne vakit büyük bir Türk düşünürü yahut mutasavvıfı hakkında bir roman okusam, bi...

Bu kategorideki Diğer Yazılar...

Kırmızı Kitaplar

GÜNEŞLİ BİR NÎSAN GÜNÜ
Turgut GÜLER
Türk Felsefesi
Kırmızı Yazılar
GÜN BATIMI
ERMENİ TEHCİRİ SIRASINDA SAĞLIK SORUNLARINA KARŞI ALINAN TEDİRLER VE UYGULAMALAR
GURBET YOLU

Şair ve Şiir

ÂŞIK SEYRANİ

Develi'li (Everek'li) Seyrani'nin doğum tarihi kesin değildir. 1800 veya 1807 yılında doğduğuna dair kayıtlar vardır. Bugün Kayseri ilinin ilçesi olan, o yıllarda Everek adıyla bilinen...

NEV’Î EFENDİ'NİN SADRAZAM SİNAN PAŞA'YA DERS VEREN BİR …

Özel mektup konusu bazı istisnalar dışında Eski Türk Edebiyatı alanında araştırılması ihmal edilmiş konulardandır. Öyle ki bu konuda, bildiğimiz kadarı ile herhangi bir akademik çalışma...

SÂKİNÂMELERİN ORTAYA ÇIKIŞI VE GELİŞİMİNE GENEL BİR BAK…

Sâkîye seslenmeler yoluyla içkiyi -daha çok şarabı- ve içki meclislerinin araç, gereç ve âdetlerini, içkiyle uzaktan yakından ilgili pek çok düşünce, duygu ve kavramı bazan...

KÜFRÎ-İ BAHÂYÎ’NİN HAYATI ve EDEBÎ ŞAHSİYETİ

Küfrî-i Bahâyî’nin hayatı hakkında kaynaklardaki bilgiler, oldukça sınırlı olup birbirinin tekrarından öteye geçmemektedir.Asıl ismi Hasan Çelebi olan şair, İstanbul’da doğmuştur. Ne zaman doğduğu hakkında kayıt bulunmayan...

Bu kategorideki Diğer Yazılar...

Yazarlarımızdan Seçtiklerimiz

MEHMET ÇAKIRTAŞCÖMERTLİKTREN-KAPI-MELEKYÜZLERİ DOST, ÖZLERİ DÜŞMANDAN USANDIM..POSTMODERN TOPLUM VE TÜKETİM ÇILGINLIĞISABIR ÜZERİNEDÜŞMANA BENZEMEK!HİKÂYECİDE SEÇME VE AYIKLAMA KÜLTÜRÜKUTADGU BİLİG’DE AHLÂK KAVRAMIDİJİTAL DÖNÜŞÜM: SANAYİİ VE KALKINMA DA DİJİTAL DÖNÜŞÜMÜN BİZ NERESİNDEYİZ?TANPINAR’IN HUZUR ADLI ROMANINDAN İKİ KADIN PORTRESİKİŞİ BİLE SÖZ DEMİNİKADINLAR GÜNÜ YİNE GEÇTİBİRLİKTEN CUMHURİYET DOĞARİNSANI YETİŞTİRMEKİSLÂMİYET ÖNCESİ TÜRK DESTANLARINDA SAF DİN UNSURLARISELİM PUSAT VE CARL GUSTAV JUNGFATİH SULTAN MEHMED’İN HOCASI: AKŞEMSEDDİNHAYY DEDİN ve DİRİLDİM!YORGUN KELİMELER

digertumyazilar