Welcome to Edebi Medeniyet : Ebedi Medeniyet   Hoparlörü tıklayıp seçtiğiniz alanı dinleyebilirsiniz Welcome to Edebi Medeniyet : Ebedi Medeniyet Powered By GSpeech
Edebi Medeniyet 
Ebedi Medeniyet
(Okuma süresi: 5 - 9 dakika)
Bunu okudun 0%

İnsan ve Aşk

İnsan ve Aşk
Kâinatın yaratılışında, âdeta sonsuz, sayısız olan varlıkların nizam ve intizamında görülen sayısız hikmetler,  gözetilen sayısız gayeler vardır Bu amaçların başında, hiç şüphesiz Allah’ın kendini tanıtması gelir.

Cenâb-ı Hakk'ın da bu kâinatı ve içindeki varlıkları yaratması, O’ nun ihtiyacından değildir. “Şüphesiz ki Allah âlemlerden müstağnidir." (Âl-i İmrân: 97) ayetinin bildirdiği gibi, Cenâb-ı Hak âlemlerin hiçbir şeyine muhtaç değildir Bunları yaratmakla O'nun zât ve sıfatlarının kemâlinde bir fazlalaşma olduğu düşünülemez, yaratmasaydı da sonsuz kemâlinde hiçbir noksanlık olmazdı. Evet, mahlûkatın yaratılması ile ortaya çıkan bütün kemâller, cemâller, fayda ve güzellikler o mahlûklara aittir. Meselâ, hadsiz yıldızlarla yaldızlanmış şu gök kubbenin üzerimize döşenmesinde ve yeryüzünün rengârenk çiçeklerle bezetilip ayağımızın altına serilmesindeki bütün faydalar insana, bizlere aittir. Bütün âlemler O'nun icadıyla var olduğu gibi, âlemler bütün ihtiyaçlarını da O'nun tükenmez hazinelerinden tedarik etmektedirler ve bütün kemâlâtlarını O'nun mukaddes ve ezelî kemâlinden almaktadırlar.

Bu noktada, açıkça denilebilir ki, insanoğlu için, Allah’ı tanımaktan daha önemli bir mesele yoktur. Çünkü O hakikâttir.

Kâinatın yaratılış hikmetlerine gelince, bunlar iki cihette düşünülülebilir:

Birincisi; Cenâb-ı Hakk'a, ikincisi ise hayat sahiplerine, özellikle şuur ve akıl sahiplerine, insanlara bakar. Bu kâinatın yaratılmasındaki en önemli hikmet, Allahü Teâlâ'nın sevgisini; kendi manevî cemâl ve kemâlini, yâni kudretinin harikalarını, zenginliğinin genişliğini, ihsanının meyvelerini, şefkat ve merhametinin tecellilerini kâinattaki varlık âynalarında bizzat görmek istemesidir. Cenâb-ı Hak, sonsuz kemâldeki Zâtını, kudsî sıfatlarını ve Esmâ-i Hüsnâsını sevdiği gibi, o esmanın tezahürünü de yani varlıklar üzerinde tecelli etmesini de sever. Bu ise kâinatın yaratılmasını gerektirir. Cenâb-ı Hakk'ın kendi zât sıfat ve esmasını sevmesi hak olduğu gibi, o esmânın tezahürünü istemesi de haktır. Elbette kâinatı yaratmakla lûtfunu, keremini, ihsanını, ikramını onda göstermesi, kâinatı yaratmamasından daha güzeldir. Keza, bir âlimin ilim ve maharetinden başkalarını faydalandırması, hiçbir eser yazmamasından daha hayırlıdır. Aynen öyle de, Allah’ın sonsuz hazinelerini ilim dâiresinden kudret dâiresine çıkarması, mahlûkatına ikram ve ihsanda bulunması, böylece cemâl ve kemâlini seyr ve temaşa ettirmesi, mahlûkatını yoklukta bırakmasından elbette daha hayırlıdır. 

Kâinatın yaratılmasındaki hikmetlerin ikinci ciheti hayat sahiplerine, bilhassa akıl ve şuur sahiplerine bakar. Bu da iki noktada incelenebilir:

Birinci nokta; "Mahlûkatı halkettim ki onlar benden fayda görsünler, ben onlardan değil." hadîs-i kudsîsinin beyanı ile canlıların Cenâb-ı Hakk'ın inayet ve ikramına, lütuf ve keremine mazhar olmalarıdır. Bütün hayat sahiplerine bir kemâl, bir lezzet, bir feyz ihsan etmiş, onları hayatlarının devamı ve bu âlemden faydalanmaları için donatmışır. Onlara farklı ihtiyaçlar, arzu ve istekler vermiştir. Bunların tatmini için de yeryüzünü çeşitli nimetlerle dolu bir sofra haline getirmiştir. Bu sofralardaki nimetlerle hem onlara lezzet vermiş, hem de devam ve bekalarını temin etmiştir. Bilhassa insan nev'ini akıl, hayal, hafıza gibi kıymetli âletlerle donatmış, bütün nimetlerini ona, seveceğim varlığa teveccüh ettirmiştir.

Bu âlemin yaratılışının hayat ve şuur sahiplerine bakan ikinci nokta ise, "Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım." (Zariyât: 56) ayetinin ders verdiği gibi, “şuur sahiplerinin Allah’ı bilmeleri, tanımaları ve O'na ibadet etmeleridir”. 

İnsanlar Hak Teâlâ’yı tesbih, tekbir, hamd ve şükür ile ubudiyet vazifelerini ifa edip, O'na yakınlık kazanır, ebedî saadete mazhar olurlar. Peygamber Efendimiz (s.a.v) “Bol bol şükreden bir kul olmayayım mı? Buyurmuştur.

İnsanların en yüksek ulaşabileceği mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, ‘Mârifetullah'tır. İnsanların en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o mârifetullah içindeki 'muhabbetullah'tır. Ve ruh-u beşer için en safi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyye'dir. Evet, bütün hakiki saadet ebedi mutluluk, elbette mârifetullah ve muhabbetullahdadır.

Mârifetullah ve muhabbetullah ile Allah’a manen yakınlık sağlanır. Bundan hâsıl olan şeref, saadet, kemâlât, menfaat ancak kullara aittir. Allahü Azîmüşşan'ın kullarının tesbihine, ta'zimine, ibadet ve itaatına muhtaç olmadığı açıktır.

Yalnız insanlar mı muhabbeti ararlar, Zerreden küreye mevcudatta olan her şey muhabbete koşmaktadır. Allah(cc), K.Kerim’de “Güneş de kendi karargâhında (mihveri etrafında muntazam olarak dönerek gitmektedir. Bu mutlak galip, hakkıyla bilen (Allah’ın) takdiridir.’’ “Aya gelince; biz ona (günlük devri ve seyri için) birtakım menziller tayin ettik ki (her aylık devrinin) sonunda o…“Ne güneş aya erişir nede gece gündüzü geçer. Güneş, ay, dünya ve yıldızların) hepsi de bir yörüngede yüzmektedirler.’’(Yâsin,36.38.39.40). Gezegenler, güneş, ay, dünya… Mikro ve makro her şey döner bu evrende. Sürekli dönerler, hareket ederler. Çünkü Allahü Teâlâ'nın sıfatlarından biri hayattır.  Hayatı daimîdir, ezelî ve ebedîdir. Ezelde hayatı ne ise, şimdi de, ebedde de odur. Bütün hayat tabakaları O'nun kudsî hayatının cilvesi ile ortaya çıkar.

Hissettiğimiz her türlü duygunun, yaşadığımız sürede algıladığınız her şeyin temel oluşum sebebinde atomlar vardır. Sevdiğimiz birine dokunduğumuzda duyumsadığımız his; elimizdeki atomların içindeki elektronlarla, o kişinin elektronlarının etkileşiminden başka bir şey değildir.  Soğuk havada duyduğumuz üşüme hissi atomların bize çarpması sonucu oluşur. Ateşin yanması ile ısınma, elektronların daha hızlı dönmesinden başka bir şey değildir. Elektronun bu hızlı ve bitimsiz dönüşü, var olan her şeyin özüdür, gerçeğidir. Elektron her ne kadar atomun içinde çok az bir yer kaplıyorsa da inanılmaz bir güce sahiptir; gücünü de bu dönüşen, hareketlerinden alırlar. Evrendeki her şey bu dönüş, hareket ile ayakta kalır. Elektronlar bir gün ya da bir an dönmeyi unutsa tüm evren yıkılır ve koskoca bir boşluğa dönüşür her şey, dengeyi sağlayan bu dönüşler, hareketler sadece atomun içinde değildir; her şey hareket halindedir. Elektronlar hiçbir zaman ölmez, bunun örneğini kâinatta bir ormanda bile görebiliyoruz, orman yanınca o anda yok olur. Fakat atomlar hayy olduğu için tekrar kısa bir süre sonra ortaya çıkar. Bu olay, benim aslında bir varlığım yok, gerçek varlık Allah'ındır" demektedir.

Güneşi tanıyabilmemiz, yani onun var olduğunu anlayabilmemiz ve onunla diyaloga girebilmemiz için öncelikle yüzümüzü ona doğru çevirmeliyiz. Yüzünü güneşe çevirenler, eğer ona ayna olabilirlerse güneşle konuşmaya başlayabilirler. Ancak yüzümüz güneşe dönünce ona ayna olabilecek mi? Eğer bu yetkinliğe sahipsek veya yaratılışımızdaki bu kabiliyetin tezahürünü Cenabı Allah bizlere lütfedecekse, ayna olan yüzümüzde nelerin belireceğini kimler bilebilir ki!

Şair ne güzel söylemiş: “Güneşten bir yüz aldım / Gölgem ateşten.” Güneşlenmiş adam, ruhunun bütün girdaplarını güneşin şualarıyla aydınlatabilmiş adam, güneş gibi nur saçan yüzüyle artık yol alabilir… Eldeki güneşi ile hızla hakikatin sonsuzluk merkezine doğru ilerlerken, ardında bıraktığı gölgesi de, ışığı seven yolcular için takip edilecek coşku verici kutlu bir izdir. Hakikati ve bütün güzelliklerin kaynağını arayan yürekler onu takip edeceklerdir Güneşe dost olan bir dostumuz varsa, onun nur saçan yüzüyle güneşten feyizlenebiliriz. Mevlâna Hazretleri, Tebriz’in Güneşi’yle karşılaşınca onun etrafında dönmeye başlamadı mı? Şems ona hayat vermedi mi? “Gül, bülbül bahanedir, kastedilen O’dur.” diyen Mevlâna’nın maksadı Hak olsa da, O’na ulaşacak olan yol, hakikatin tecelligâhı olan güneşte yanmaktan geçiyor. Bu tecelligâh topraktan doğmuş olsa da, gözlerindeki basiretinin kaynağı güneştir: “Ey gönül, hayat sırrını goncadan öğrenelim; çünkü onun mecazında hakikat apaçık görünür. Gonca bu kara topraktan doğar, lâkin gözü güneş ışıklarındadır.

Güneşe nasıl ayna olacağız? O’na ulaşmada hicap perdelerini kaldırabilirsek!.. O demde Hakk’a da vâsıl olabiliriz. Güneşte yanmayı göze alabilmek, onda ruhumuzu eritebilmek, İnce kalın¸ yüzlerce binlerce kördüğüm olmuş bağlardan kurtulmak, tek bağ olan bizi aslı vatana kavuşturacak olan bağ ile bağlanmak, gerekir. Asıl ağlamamız gereken durum, bizler gibi, zamansız öten horozların halidir. İnsanın daha doğmadan güneşin doğduğunu sanmasıdır. G. Dumant’ın dediği gibi, “Öyle horozlar vardır ki, öttükleri için güneşin doğduğunu sanırlar.” İnsanın olgunlaşmasının önündeki en büyük yanılgılarından biri, güneşin doğacağı zamanı bilememesidir veya bu zamanı bekleyemeyecek kadar sabırsız olmasıdır. Seven, sevilen yolunda, sevdiği nisbette kendi benliğinden fedâkârlık etmeye ve bazen de tamamen vazgeçmeye meyil duyar. Bu sebeple ashâb-ı kiram, canını-malını Allâh ve Rasûlü’nün yoluna fedâ hâlinde yaşamışlar, bu hâli canlarına minnet bilmişlerdir. Nitekim Hazret-i Peygamberin en ufak bir arzusuna, yürekten “Anam, babam, malım ve canım sana fedâ olsun ey Allâh’ın Rasûlü!” diye karşılık vermişlerdir.

Tanımanın ilk basamağı, bilmekten geçmektedir. Bildikçe sevgi, sevdikçe de yakınlık artacaktır. Bu yakınlık öyle bir safhaya gelecektir ki, sevilende yok olma hâli tahakkuk edecektir. Bundan sonra ise seven değil, sevilenden başka ortada bir şey kalmayacaktır.
      Bir şeyi hakikatiyle bilmeden bildirmek, bildirmek istediğimiz şeyi eksik ve kemâlinden uzak bir hâlde bildirmemize neden olmaktadır. Hele de son ve Hakk katında tek razı olunan din olan İslâm’ın önderi, Peygamberi bilmeden, tanımadan, sevmeyen, O’nu ve dinini Allah’ın murat ettiği hâl üzere anlamak ve anlatmak imkânsızdır.

İkbâl der ki; “Eğer güneşe benzer bir hararet ve sûzişin varsa, göğün genişliğine ayağını bas!” Eren, güneşteki harareti kalbinde taşıyandır ve sadece dünyaya değil evrendeki her mekâna ayak basabilir.

Güneş bir mecâzdir; aşk zırhını giyebilmiş olanların o hararete dayanabileceğini vurgulayan bir mecâz.

Aşkın kaynağı kimdir? Aşk ışınları bizlere Hz. Peygamberimiz’in güneşinden gelmektedir. Bu gelen ışınlarla canımız, gönlümüz, kalbimiz hayat buluyorsa yaşıyoruz demektir. Bulutlu ve soğuk hava şartlarından sonra gökyüzünde ışımaya başlayan güneşi görünce insan nasıl sevinmez ki! Çünkü bedeni ve ruhu üşümekten kurtulacaktır.

Güneş, hakikatin bir tezahürü ise o zaten vahdet mekânıdır. Bu mekânın sahibi, Hazreti Muhammed s.a.v.’dir. Güneş, Yüce Peygamberimiz’in nurundan değil midir? Bu mekânda yaşama lütfuna ermiş sakinlerin sayısı ise çoktur. İşte bu aşk yolcularından biri ne güzel söylemiş:

“Varlığım ve yokluğum senin ışığına borçludur. Varlık bahçesinin bekçisi sensin. Sen güzelliğin özü, ben ise senin resminim. Sen aşk defterisin, ben ise senin anlamınım. Vücudum güneş ışığına muhtaçtır. Senin parlaklığın ise güneşe muhtaç değildir.”

Güneş mumla aranmaz. Öncelikle insanın kendi kudretinin farkında olması gereklidir. Pek çok maneviyat büyüğünün söylediği gibi, varlığının derûnunu keşfedebilen insan, güneşin de, ayın da kendi önünde secde ettiğini görebilir. Yusuf a.s.’a güneş, ay ve yıldızlar secde etmemişler miydi? (Yusuf, 4).

Güneşin bir zerresi bile, insanı kavurmaya yeter;

İsa (as) bahçe sulamakta olan bir delikanlıya rast gelir. Delikanlı hazreti İsa'ya, "Sevgisinden kendisine zerre miktarı vermesi için Rabbinden istekte bulunmasını" ister. Hazreti İsa, zerre miktarı Allah sevgisine dayanamayacağını söyleyince, "O halde zerrenin yarısını versin!" der. Bunun üzerine, hazreti İsa, " Ya Rabbi! Bu delikanlıya zerrenin yarısı kadar sevginden ver!" der ve geçer gider. Bir müddet sonra gene aynı yere gelince, o delikanlıyı sorar. Halk: - O delirdi, dağa çıktı, der. Hazreti İsa, o genci kendisine göstermesi için Allahü Teâlâ’ya dua eder ve dağda, bir kayanın üstünde semaya yönelmiş olarak bulur. Selam verir, fakat genç selamı almaz. Bunun üzerine: - Ben İsa'yım, diye seslenir. Fakat Allahü Teâlâ, hazreti İsa'ya vahy yoluyla buyurur ki: -Ey İsa, kalbinde zerrenin yarısı kadar benim sevgim bulunan bir kimse, insanların sözünü nasıl işitir. İzzetim ve celalim hakkı için söylerim, eğer o delikanlıyı testere ile kessen, bunun farkına varmaz. Aşkla donanan ruh da sonunda birlik deryasına gider. Oysa güneş, gecemize öyle bir doğsa ki, onu yüreklerimizde taşıyabilsek… Gözlerimiz her sabah güneşi görebilme şevkiyle ufuklarda gezinebilse

Yeryüzünün en derin kuyusundan, zirvelerde taht kurabilen güneş dostu bu insanlara selam olsun.

Comments powered by CComment

İRFANİ DÜŞÜNCEDE ZAMAN KAVRAMI
  Zaman insanoğlu tarafından çok farklı anlamlarda tanımlamaya çalışılmıştır. Bu çalışma, yorum ve değerlendirmeler varsayımlardan öteye geçememiştir. Zaman; gece-gündüz, sabah-akşam, dün-bugün-yarın, mazi-hâl-istikbal, gün-an, vakit-vade-ömür-süre, müddet-ölüm, çağ-mevsim,...
HAYALLERİMİZE NE OLDU?
Kanuni (1499-1576) ve Mimar Sinan (1489-1588) arasında yaşandığı anlatılan kıssayı duymuşsunuzdur. Şöyle: “Kanuni Sultan Süleyman, adını taşıyacak olan Süleymaniye Camii’nin yapımı için şu anki arsanın bulunduğu yeri beğenir. Mimar Sinan’ı da yanına alır; arazinin uygun olup olmadığını görmeye...
KÖYÜMDEN... GÖNLÜMDEN... (Erdoğan Çakıcı)
Zaman aşımına uğramış hatıralar. Erdoğan Çakıcı. Erdoğan Ağabey Eskişehir'in renkli simalarından birisiydi, 1927 doğumlu idi, 2017 yılında rahmetli oldu... Boksörlük yapmış, basketbol oynamış, bu dalların milli hakemliğini yapmış. Ağabeyi ile bir film şirketi kurmuşlar. Hapushane...
“TÜRKÇENİN KAPISI”: BİZİM YÛNUS
XIII. asrın ortaları ile XIV. asrın başlarında yaşadığı tahmin edilen, ilk Türkçe Dîvân’ı tertip edip Risâletü’n-nushiyye adında bir de Türkçe mesnevî kaleme alan Yûnus Emre, hem Türk tasavvuf hem de Türk edebiyatı tarihinde müstesna bir yere ve konuma sahiptir. O, Türkün...
BENDE MECNUN'DAN FÜZUN AŞIKLIK İSTİDATI VAR - FUZULİ
Bende Mecnûn’dan füzûn âşıklık isti’dâdı varÂşık-ı sâdık benim Mecnûn’un ancak adı var N’ola kan dökmekte mâhir olsa çeşmin merdümüNutfe-i Kabildir ü gamzen gibi üstâdı var
BETİMLEME VE ÇEŞİTLERİ
Betimlemede temel amaç, okuyucunun duyularıyla algılayabileceği bir nesne, kişi ya da mekanı duyu organlarını kullanmadan algılamasını; bu nesne, kişi ya da mekanları hayal gücüyle zihninde canlandırabilmesi sağlamaktır.(roman kahramanları) Anlatmaya bağlı edebi metinlerde öyküleyici anlatımla...
prev
next
Edebiyat Sohbetleri
Edebiyat Sohbetleri
Pazar Okumaları
Pazar Okumaları
Gökçe Kızın Dünyası
Gökçe Kızın Dünyası
İrfan Meclisi
İrfan Meclisi
Tarih Gezgini
Tarih Gezgini
İrfan Meclisi
İrfan Meclisi

Mehmet Ali Kalkan

İbrahim Sağır Ağabey'in yeni aldığı bilgisayarıyla mücadelesi devam ediyor hâlâ. Geçen gün sabah bilgisayarı açmış, şifre istemiş. "Ben şifre koymadım ki, bu da nereden çıktı, ilk defa oldu bu da"...

Hilmi YAVUZ

Felsefeye ilişkin söylem rejiminin Batı’da da, özellikle 20.yüzyılda, radikal dönüşümlere tanıklık ettiğini biliyoruz. Richard Rorty, ‘Essays on Heidegger and Others’da ,’Felsefe nasıl bir etkinlik...

Hilmi YAVUZ

Sezai Karakoç üzerine kuşatıcı bir yorum, Prof.Dr.Walter G..Andrews’ün, Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Merkezi’nce çıkarılan Journal of Turkish Literature Dergisi’nin 1.sayısında yayımlanan...

Hilmi YAVUZ

Ahmet Cevdet Paşa’nın ‘kriz’ karşılığında ‘buhran’ kelimesini uydurmasından önce de Osmanlı’da, adına ‘kriz’ denilmeyen birtakım buhranlar yaşanmaktaydı. Sabri Ülgener hocanın deyişiyle, ‘darlık...

Ahmet URFALI

Yunus Emre; ‘’Dil söyler, kulak dinler. Kalp söyler, kâinat dinler.’’ derken kalbin önem ve değerini ortaya koymaktadır. Zira kalp; insan vücudunun bir organı olmanın ötesinde sevgi, hoşgörü,...

Saliha MALHUN

Hiç sizi yaralayanı, öldürmek isteyeni, elinin çamuruna, yüzünün karasına bakmadan affettiğiniz oldu mu? Hayır mı? “Sevgiyi senden öğrendim…” diyor şarkılar… Yalan! Gerçekte bir sevgi ve aşk varsa...

Özcan TÜRKMEN

‘ Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım !’ diyor Mehmed Âkif Ersoy. Belli dönemlerde hepimiz gibi ben de bunu diyorum. Belli dönemlerde de hepimiz...

Abdülkadir DAĞLAR

Dîvân şiiri geleneği içinde şâirlerin zaman zaman kendilerini çeşitli yönleriyle övdükleri görülmektedir. Şâirlerin genellikle şâirlik yönlerini ön plâna çıkararak övünmeleri tefahhur / fahriyye...

Edebiyat Dunyamız

İNTAK (KONUŞTURMA) SANATI Cansız varlıkları ve insan dışındaki canlıları insan konuşturmaya intak denir. Mor menekşe: ’’Bana dokunma ;’’diye bağırdı. Minik kuş: ’’Anne beni rüyalar ülkesine götür...

Edebiyat Dunyamız

GAZEL Bende Mecnûn’dan füzûn âşıklık isti’dâdı var Âşık-ı sâdık benim Mecnûn’un ancak adı var N’ola kan dökmekte mâhir olsa çeşmin merdümü Nutfe-i Kabildir ü gamzen gibi üstâdı var

Dilek ÜNLÜ

İnsanoğlunun geçmişine olan merâkı, yaratılışından bu yana devam etmiş olup bu merâk ve ilgi birçok araştırma sahasının oluşmasına da öncülük etmiştir. Cumhûriyet’in îlânından sonra yapılan harf...

Özcan TÜRKMEN

Dilimizde sır; ‘ Gizli, gizlenilen şey’ ‘gizlilik’, ‘anlama ve açıklamada aklın aciz kaldığı şeyler’, ‘amaca/ideale erişmeyi sağlayan yol, yöntem’, ‘insanda ilahî hakikatleri idrak ve müşâhade eden...

Turgut GÜLER

Ne zaman, sosyal muhtevâlı bir tehlike ile karşılaşsak, Türk âile yapısının çok sağlam olduğuna dâir kanaate sığınıp tesellî arıyoruz. Hiç farkında değiliz, güvendiğimiz o dağa da kar yağmış. Her...

Mehmet Ali Kalkan

Hasan Karababa'dan bahsediyorum ara sıra. 12 yaşında bizim köyün dağlarında çoban çıraklığı yapmıştı yetmişli yılların başında. Hasan Karababa çocukluğunu, hatıralarını, çobanlık yaptığı hatta daha...

Edebiyat Dunyamız

Avrupa’da edebi akımlar başlamadan önce, iki önemli düşünce ve sanat anlayışı vardı: Hümanizm ve Rönesansçılık HÜMANİZM: İnsana değer vermek esastır. Tabiatı Tanrı yaratmıştır düşüncesi kabul...

Kırmızı Kitaplar

Ötüken Yış
GÜNEŞLİ BİR NÎSAN GÜNÜ
Turgut GÜLER
Türk Felsefesi
Kırmızı Yazılar
GÜN BATIMI
ERMENİ TEHCİRİ SIRASINDA SAĞLIK SORUNLARINA KARŞI ALINAN TEDİRLER VE UYGULAMALAR
GURBET YOLU

Yayınlar

Avrupa Birliği çerçevesi içinde oluşturulmaya çalışılan “Avrupalı kimliği” bir inşa çalışmasıdır. Kuzeydoğuda Ruslar Avrasyacılık ile başat iradenin Ruslardan oluştuğu bir “Avrasya kimliği”nin teorik temellerini kurmuş, pratik hayata aktarmaya çalışmaktadır. Kuzey Amerika’da bir “Amerikalı”...
Gönlümden... Dikene Su Vermek Cemal Kurnaz Bey'in yeni kitabının adı. Prof. Dr. Cemal Kurnaz'ın çalışmalarının çoğu Eski Türk Edebiyatı üzerine....
İkinci Meşrutiyet’in ilan edilmesinin beş ay öncesiydi. Askerî Tıbbiye-i Şâhâne talebelerinden birkaçı geceleyin üst kattaki yatakhanelerinden usulca, uyku...
Adını Azîz İstanbul’un şâiri Yahya Kemâl Beyatlı’nın “İstanbul’u Fetheden Yeniçeri’ye Gazel” şiirindeki satırların mânâ süzgecinden süzülerek alan “Şehsüvâr-ı...
Son yüz yılda en çok dile getirilen yakınmalardan biri, Türkiye’nin milli burjuvazisini geliştiremediği, sermaye birikimini yapamadığı, sanayi devrimine...
Türk edebiyatının önemli isimlerinden Metin Savaş'ın şanına yakışır bir eser olduğu kanaatini taşıdığımız "Vatandaşlık Ofisi" adlı yeni romanı Ötüken...

Biyografi

  Mehmet Âkif’in Ailesi Mehmed Âkif, ana tarafından Buhâralı bir aileye mensuptur; şeceresini, bir buçuk – iki asır önce, Buhâra’dan Anadolu'ya göç eden Hekim Hacı Baba'ya kadar götürebiliyoruz. Boy-âbâd'da evlenen, oradan Tokat'a gelen Hekim Hacı Baba'nın, Tokat'ta bir çocuğu doğuyor;...
Türk illeri dünyanın en eski illerinden olarak, dört bin yıla yakın keçmişlarinda Asya, Afrika ve Avrupa qitelerine yayılmışlar ve oralarda büyük millet...
XIX. yüzyılın ikinci yarısında Türk edebiyatı ve siyasî hayatında büyük tesirler meydana getiren vatan ve hürriyet şairi, dava ve mücadele adamı, edip, yazar,...
(1873 - 1936)1 Mehmed Âkif Ersoy, şair, fikir adamı, veteriner, eğitimci, vaiz, hafız, milletvekili, İstiklal Marşı‘nın şairi, millî şair, vatan şairi....
Şevval 1290’da (Aralık 1873) İstanbul Fatih’te Sarıgüzel’de doğdu. Babası, küçük yaşta tahsil için Arnavutluk’un İpek kazası Şuşisa köyünden İstanbul’a...
Ömer Seyfettin, “11 Mart 1884 günü -Rûmî takvimle 28 Şubat 1299- Balıkesir’in Gönen ilçesinde doğdu.”[2]Ömer Seyfettin’in ilerleyen yaşlarında Gönen özlemini...

Şiir

Bende Mecnûn’dan füzûn âşıklık isti’dâdı varÂşık-ı sâdık benim Mecnûn’un ancak adı var N’ola kan dökmekte mâhir olsa çeşmin merdümüNutfe-i Kabildir ü gamzen gibi üstâdı var
Felsefeye ilişkin söylem rejiminin Batı’da da, özellikle 20.yüzyılda, radikal dönüşümlere tanıklık ettiğini biliyoruz. Richard Rorty, ‘Essays on Heidegger...
Dîvân şiiri geleneği içinde şâirlerin zaman zaman kendilerini çeşitli yönleriyle övdükleri görülmektedir. Şâirlerin genellikle şâirlik yönlerini ön plâna...
GAZEL Bende Mecnûn’dan füzûn âşıklık isti’dâdı varÂşık-ı sâdık benim Mecnûn’un ancak adı var N’ola kan dökmekte mâhir olsa çeşmin merdümüNutfe-i Kabildir ü...
(D. Bilimiyor- Ö.1568) Âşıkıñ bir çâresi var zâr u giryândur yanar Yâr elinden yarası var yüregi kandur yanar 2 Tudagı çat çat yarılup sararup...
Klasik şiirin en büyük temsilcilerinden biri olan Fuzûlî, "güzel" ve "aşk" kavramlarına meftun bir şahsiyettir. Dolayısıyla varlığındaki bu temayül, şairi...

Öykü Roman Masal

Büyük Türk Imparatorlugunu, 840 yilindan itibaren devralmaga baslayan Karahanlilarin 1212 (1240) yillarina kadar devam eden hanedanligi esnasinda en önemli ve muhakkak ki dünya tarihinin seyrini degistiren büyük hadise Türklerin Islam dinini kabul etmis olmasidir. 940 yili civarinda Karahanli...
Yağız al atını çektirdi, sıçrayıp bindi. Alnı beyaz aygırına Dündar bindi. Kazan Bey’in kardeşi Kara Göne bindi. Beyaz büyük cins atım çektirdi. Bayındır...
Finten, Kanadalı güzel bir kadındır. Avustralya’da yaşayan Cross adında yaşlı; fakat çok zengin bir adamın karısıdır. Genç Finten, asıl sayılmadığı için...
Oğuzların atası Oğuz Han ve oğullarının destanını anlatan başlıca iki kaynak vardır. Bunlardan birincisi Paris Milli Kütüphanesi’nde bulunan Uygur yazısıyla...
Uygur Devleti, İslamiyet’ten önceki Türk imparatorluklarının sonuncusudur.M. VIII. aşıra kadar Dokuz Oğuz boylarıyla birlikte Moğolistan’ın şimalinde yaşayan...
Metafor Metafor geleneksel olarak istiare, teşbih, telmih başlıkları altında edebî metinlere has bir sanat olarak anlatılırken, bugün sosyal, siyasî,...

Mülâkat/Söyleşi

Şair Figen Özer, İstanbul Yazarlar Birliği Salonunda Şiirseverlerle Buluştu:  "Kalemin Ucundan Gönül Burcuna" Dr. Özlem Güngör Haberi: Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi’nde 21 Ağustos 2021 Cumartesi günü şiir ve tasavvuf rüzgârı esti. Hattat-Şair-Ressam Figen Özer’in Akıl Fikir...
Türk edebiyatına en iyi romanlarını vermiş olan Halide Edip, şimdi de yurt dışından mecmualarımıza ara sıra yazdığı fıkralar ve yaptığı yeni neşriyatla yeni...
Konya’nın Seydişehir ilçesinde ressam olarak tanınan Fatma Kırdar’ın ünü gün geçtikçe yaşadığı şehrin dışına taşarak Ülke geneline yayılmış. Genç yaşta eşini...
Konuşan: Selçuk KARAKILIÇ Öncelikle, morfolojik özellikleri incelendiğinde türkünün yüzyıllar öncesinden toplayıp getirdiği anlam yekûnunu nasıl bir...
Merhabalar Sevgili hocam. Öncelikle Ali Nihat Tarlan hoca için hazırladığımız bu özel sayıda, bize eşlik ettiğiniz için teşekkür ederiz. Hocam, sizin...
(Öykücü Abdullah Harmancı ile Söyleşi: ) Sorular: Ahmet Melih Karauğuz Hocam Yalova'dayız... Gençlere hitap ediyoruz. Edebiyatçı gençlere... Onlara...

digertumyazilar

×

Hata

There was a problem loading image AHT1.JPG

There was a problem loading image YGur.JPG

Oğuzların atası Oğuz Han ve oğullarının destanını anlatan başlıca iki kaynak vardır. Bunlardan birincisi Paris Milli Kütüphanesi’nde bulunan Uygur yazısıyla yazılmış, eksik tek...
Uygur Devleti, İslamiyet’ten önceki Türk imparatorluklarının sonuncusudur. M. VIII. aşıra kadar Dokuz Oğuz boylarıyla birlikte Moğolistan’ın şimalinde yaşayan On Uygurlar,...
Mehmet Âkif’in Ailesi Mehmed Âkif, ana tarafından Buhâralı bir aileye mensuptur; şeceresini, bir buçuk – iki asır önce, Buhâra’dan Anadolu'ya göç eden Hekim Hacı Baba'ya kadar...
Türk dünyası edebiyatlarının önemli bir parçasını teşkil eden Özbek edebiyatı, Özbekistan’ın bağımsızlığa kavuşmasıyla birlikte, kendine özgü metotlar geliştirerek dünya...
Günümüzde geçmişte hiçbir zaman olmadığı kadar fazla insan tarih yazmanın, aynı şekilde hiçbir zaman olmadığı kadar insan da geçmişe dair bilgi edinmenin peşindedir. Bu...
“Tarihî çeşmeler zamanın gözleridir. Geçmişten geleceğe bakarlar. Hiç ummadığınız bir köşe başında bile tarihin şahitleri olarak karşınıza dikilirler. Siz önünden geçip...
Türk illeri dünyanın en eski illerinden olarak, dört bin yıla yakın keçmişl a rind a Asya, Afrika ve Avrupa qitelerine yayılmışlar ve oralarda büyük millet ve devletler...
Sezai Karakoç üzerine kuşatıcı bir yorum, Prof.Dr.Walter G..Andrews’ün, Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Merkezi’nce çıkarılan Journal of Turkish Literature Dergisi’nin...
İnsanoğlunun geçmişine olan merâkı, yaratılışından bu yana devam etmiş olup bu merâk ve ilgi birçok araştırma sahasının oluşmasına da öncülük etmiştir. Cumhûriyet’in îlânından...
Ahmet Cevdet Paşa’nın ‘kriz’ karşılığında ‘buhran’ kelimesini uydurmasından önce de Osmanlı’da, adına ‘kriz’ denilmeyen birtakım buhranlar yaşanmaktaydı. Sabri Ülgener hocanın...
Bu iddialı sözün altında “Nâşir ve Muharrir İsmail Gasprinski” imzası var. Yani Türk dünyasının “dilde, fikirde, işte” birliğine hayatını vakfetmiş Gaspıralı İsmail Bey’in imzası…
Ömer Seyfettin, “11 Mart 1884 günü -Rûmî takvimle 28 Şubat 1299- Balıkesir’in Gönen ilçesinde doğdu.”[2]Ömer Seyfettin’in ilerleyen yaşlarında Gönen özlemini ve çocukluk...
1865 yılında Fatih’in Sarıgüzel Mahallesi’nde doğdu. Babası Menteşeoğulları’ndan Bahaeddin Efendi, annesi zengin bir ailenin yanında evlatlık olarak yetişen Nevber Hanım’dır....
Odlar Yurdu, Azerbaycan Bakü'de doğdu. Liseden beri edebi ve sanatsal etkinliklerle ilgilendi. Türk ve Irak Türkmen edebiyatının gazete, dergi, şiir koleksiyonları, dergileri ve...
Necmettin Halil Onan (1902, Çatalca, Kocaeli - 17 Ağustos 1968, İstanbul), Türk şair, öğretmen, akademisyen, edebiyat tarihçisi. Türk edebiyatının artık klasikleşmiş eseri olan...
Hoparlörü tıklayıp seçtiğiniz alanı dinleyebilirsiniz Powered By GSpeech