Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

klasikedebiyattuylukalemTürk kültüründe İslâmiyetin kabulünden beri Vahdet-i Vücut esaslı bir tasavvûfî anlayış hüküm süregelmiştir. Kültürümüzde bunun dışında başka yaklaşımlar yoktur denemese de, tasavvufî yaklaşım hem kurumları olan tekkeler, hem de dolaylı veya dolaysız etkileriyle biçimlendirdiği diğer sosyal kurumlar bağlamında; ama en genel çerçevede varlığa dönük teorik açıklama modeli ile tartışmasız hâkim bir rol oynayagelmiştir. Fuat Köprülü’nün Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar adlı eseri ve Ömer Lütfi Barkan’ın “Kolonizatör Türk Dervişleri” başlıklı makalesinden beri bu sahada yapılan çalışmalar, yukarıdaki hükmü çok rahatlıkla vermemizi sağlıyor. Türk-İslâm tasavvuf hayatında, İslâmiyet’ten önceki Töre inanışı çerçevesinde insandaki “Tanrısal öz” anlamındaki KUT’un arınma ve yükseliş sürecine benzer bir seyr-i süluk uygulaması gayet açıklıkla görülüyor.

Vahdet-i Vücut yaklaşımı, dünya düşünce sistemleri içerisinde fizik ve metafizik problemlere en makul cevapların verilmesini sağlayagelmiştir. Bu anlayış yalnız Türk’e has da değildir. Dünyanın bütün büyük geleneklerinde üç aşağı beş yukarı varlıktaki birliğe vurgu yapan bir söylem hâkimdir. Çin, Hint, eski Mısır, İran, hatta eski Yunan düşüncesinde bile bu yaklaşıma paralel bir fikir ve inanç hayatı bulunabilmektedir. Dolayısıyla muhtelif medeniyetlerin evrensellik tezlerini incelerseniz altında bu yaklaşımın yattığını görürsünüz. Hatta bu yaklaşımı “üçlemeci” Hristiyan dünyasındaki bazı düşünce ve inanç ekollerinde dahi açık veya gizli olarak bulmak kabildir. O bakımdan insanlığın ortaya koyduğu yüksek edebiyatın ana konusunu, birlik ve ona dayalı evrensellik inanışı biçimlendirmektedir. Birlik düşüncesi her zaman açıkça ifade edilmeyebilir. Evrensel bir sevgi, kuşatıcı bir merhamet, keza natüralizm, çevrecilik, ruhun ölümsüzlüğü… gibi temalar etrafında kalem oynatmış dünya edibleri zımnen sırtlarını birlik ilkesine dayaya gelmişlerdir. Hatta Hegel’i de geçelim Marx’ın dahi kendine göre maddeci bir birliğe sırtını verdiği âşikâr değil mi?

Çoğa dâir konuşmak, eğer kaoscu bir ideolojiniz yoksa -ki kaos bir imkânsızlık ideolojisidir-, iki adım ötesini ve gerisini gören, varlık ve zaman ilişkilerini derinlemesine düşünebilen bir kimse için aslında Bir’i konuşmaktır.
Bir’e dâir düşünmek, konuşmak ve hayat düzenine O’nu veri kılmak, bunu yapan insan ve toplumu çok ciddî anlamda yükseltmektedir. Çünkü Birci algı kalıpları tarih boyunca muhataplarını “öteki”leştirmeyi red etmektedir. Fedakarlık, nefsini değil muhatabını tercih etme durumu öne alınmaktadır. “Ballar balını buldum / Kovanım yağma olsun” ifadesi o yaklaşımın tipik örneği sayılabilir. Ancak verici düşünce her coğrafyada görüldüğü halde, her zaman adâletin peşinde olamamıştır. Dolayısıyla bizim okuyucumuz kendi tarihî alışkanlığı dışında Birlikçi düşüncenin hep adâlet getireceğini sanır. Tarihte aksi durumlar hiç de az değil. Özellikle toplumsal yapısı tarım ekonomisi tarafından şekillendirilen sınıflı toplum örneklerinde adâlete itibar daha baştan sistemi çökerteceği için bu kavram revaç görmemiştir. Meşhur Çinli bilge Lao-Tzu’nun Tao Te King adlı eserinde: “Hak edeni kolla, ama aynı derecede hak etmeyeni de kolla” cümlesi ilginçtir. Yani Lao-Tzu adâlet kavramını tanımıyor muydu? Elbette hayır! Ama o adâleti makro plana yani yin-yang dengesine bırakmış ve reankarnasyon öğretisiyle de toplumdaki zulme karşı basıncı bir sonraki hayatında üst sınıflara doğmak tesellisiyle yok etmeye çalışmıştı. Çünkü adâletteki Birlik teorisinin doğal sonucu olan denklik ve denge arayışı hayatın içinde cevaplandırılmaya kalkışılırsa sınıflı sistem çökecektir. Çünkü zulmün kaynağı zaten budur.

Toplumsal yapısı sınıf gerçeğine dayanan hiç bir toplum ne Doğuda ne de Batıda adâlet kavramını içselleştirememiştir. İnsandaki hak duygusu fıtrîdir. Dolayısıyla sınıflı toplumlarda yaşanan hayat büyük kitleler için dâimâ bir ızdırap zemîninde gerçekleşebildi. Meşhur Romalı köle Spartaküs’ün sinema klasiğini seyretmeyenimiz yoktur. Batı’nın tarihi Marx’ın asil isyanını haklı çıkaran bir sınıflar mücadelesidir. Ve bu mücadele bitmemiştir. Sadece efendilerin şekil değiştirdiğinden bahsedilebilir. Sınıflı toplumda adâlet imkânsızdır. Batı’nın çifte standartından şikâyete hakkımız yoktur. O bu tavrını siysasi ve sosyo-ekonomik sisteminden caymadıkça terkedemez.

Bahaddin Ögel, İbrâhim Kafesoğlu… türü tarihçilerin At’a dünyanın tarihini değiştiren bir unsur gözüyle bakışları sadece atın getirdiği sürat ve güç ile elde edilen stratejik ve siyâsî üstünlükten ibaret değildir. Bir de üzerinde durulmayan ama çok önemli bir cephesi daha vardır: At’a dayalı sosyo-ekonomik sistem, sınıflaşmaya izin vermediği için atlı kavimler adâlet kavramından ürkmemişlerdir. Toplumsal sistemde hukuk önündeki eşit muamele görme uygulaması uzun asırlar zarfında gelenekleşmiş, onun için de Türk Töresi’nin ana ilkesi adâlet (:Könilik)olmuştur.
İşte Türk-İslâm tasavvuf anlayışı bu sosyo-ekonomik modelin verdiği rahatlıkla halka Hak muamelesi yapabilmiştir. Buradaki halk -Vahdet-i Vücutcu inanışa göre- Hak’tır. Tarım toplumu mistiklerinin sınıflı yapının egemenleriyle çatışmamak uğruna, öğretilerini asgarî seviyeden de olsa koruyabilmek adına Sezar’la Tanrı’yı ayrı ayrı ve denk kuvvetler olarak kabul edişlerine mukabil, Yunus’un tabiriyle; “Bir karıncaya dahi ulu nazar atfeden” Türk sûfîleri sınıfsız yapının imkânını kullanmaktaydılar. Avnî’nin (Fatih Sultan Mehmet) “Bir şâha kulam kim, cihan âna gedâdır” yahut “Bir şâha kulum ki, kulu sultân-ı cihândır” gibi örneklerin sayısını çoğaltmak mümkündür.
Aslında konunun şer’î ve îtikâdî alandaki ilk meşrûiyet ifâdelerini daha X. yüzyılda İmam Maturîdî’ye kadar götürmek gerekir. Meşhur zat-sıfat tartışmalarındaki Maturîdî formül, Zat ve sıfatı birbirinden ne ayrı ne de gayrı görmekteydi. Sıfat varlık âlemidir. Varlık olmadan Hakkı bilmek, Hak olmadan varlığa gelmek söz konusu bile edilemezdi.
Hikmet bizzat tecellinin içinde olmak ve canda aranmak (cân içre cân!) gerek. Tarih bir varlık alanı değildir. Daha açık söyleyelim. Şimdide bulunmayan bir tarih var değildir. Tarih tecellinin hikâyesidir vahdet-i vücut açısından. Geçmişi şimdide birlemeyen tevhid noksandır. Hazret-i Mevlânâ’nın “Bu gün yeni bir gündür, yeni bir söz söylemek gerek” deyişini bir zekâ fantazisi zannetmek hikmete dokunmamış olmaktır. Bugünün dışında bir gerçeklik yoktur ki hikmeti orada arayalım! Hazret-i Peygamber’e “izinin tozu” olacak derecede saygılı bir Mevlânâ’nın “Bugünün Ahmed-i muhdarı benim, çadırımı sahraya kurdum” nidasını yükseltmesi şimdideki hikmetten söz edişi dolayısıyladır. Yoksa o ifadede bir nübüvvet iddiası aranamaz, aranmamıştır da. Belki XIII. yüzyıl insanı günümüzdekinden daha ârifti. Anlamanın bir yaratma, yaratmanın da bir güven ve cesâret işi olduğunu bizden daha iyi biliyordu.

Evet, Vahdet-i Vücut öğretisi istismara çok açık bir teorik sistemdir. Önüne gelenin Allahlık iddiasına kalkışması mümkündür. Lakin aklı erenler bilegelmiştir ki bu tür bir iddia, kendi dışındaki tecellî kâinâtına gözünü kapayan bir bencillikten başka değer taşımaz. Ancak hazımsız, toy ya da cahil kimselerce öne sürülebilir. Cezbe tesiriyle söylenmiş sözleri ilke imiş gibi görmemek gerek. İşin esası, “nefsini put edinen bir özel varlık vehmi” anlamındaki gafletten halka (Hakka) hizmetle uyanmaktır. Tasavvufun problemlerinden biri yetişkinlik, yetkinlik anlamındaki havas yahut havasü’l-havas kavramlarını bir sınıf gibi telâkkî etmektir. Seyr-i sülûkun yükselen aşamaları ancak hizmetin yoğunluk ve kalitesinde bir yükselmeye delâlet ederse meşrû sayılabilir. Cumhuriyet dönemi laikçi elitlerin “halka rağmen halk için” safsatalarını bir hayli zamandır tasavvuf erbabı arasında da gördüğümüzü daha ne kadar saklayacağız?

Osmanlı’nın son asırlarında toplum, sınıfsız Türk toplum modeli yerine, giderek yüksek brokrasi, âyan ve eşraf esaslı üst sosyal grupların teşekkülü yanında bir de Batı etkisindeki entellektüeller yanında bu havas zümresi sebebiyle sınıflaşmaya yüz tutunca, bu ana geleneğin halka dinamizm kazandıracağı yerde ona ilâve bir yüke dönüştüğü de bir vakıa. Özellikle Vahdet-i Şuhûd anlayışının “hikmetinden sual olunmaz” sloganına sahiplenişi yanında, dervişin “imam elinde meyyid” gibi bir teslimiyete daveti, kör kütük bir kitlenin oluşmasına yol açmıştır.

Halbuki inanma esaslı bir gelenek olan tasavvuf erbâbı Sadreddin Konevî, Niyazi-i Mısrî gibi birçok temsilcisi ağzından inanmanın bir tür anlama olduğunu söyleyegelmişlerdi. Genel ve muğlak anlama anlamındaki bu inanış, seyr-i süluk sürecinde aşama aşama kesin ve açık anlamaya dönüşmek durumundaydı. Aksi halde “mürşid” in tâlibi “reşid” hale getirmesinden söz edilemezdi.

Yakın devir tasavvuf muhitleri bu gözle taranacak olsa, -elbette istisnalara hürmetimizi koruyarak söyleyelim ki- hilâfetin ancak oğul, damat veya gelin olma şartına bağlı bulunduğu, Osman Hamdi’nin tasvir ettiği anlamdaki mürîdânın ise o itibar ve statüyü var ve meşrû kılma aracına indirgendiği acı bir tablo görürüz. Liyakat ve ehliyetin yerini bu çarpık ve komik sınıflaşma almış görünüyor. Nerede kaldı adâlet, nerede kaldı şimdiki zamanda hikmeti bulmak?

Oysa hikmetin âlemin hakikatine dâir açık biliş, umûmî siyâsetin yani hükûmet etmenin stratejisi, âdil hükmetme, hayır, şer, günah, sevap ölçülerinin tam kaynağında oluştan ileri gelen hakem duruşu sağlama…gibi sonuçları olmalıydı. Bu yaklaşımlara kim yada hangi toplumlar sahip veya yakınsa hikmete de onlar sahip veya yakın sayılmalı değil mi?

Yazıya girerkenki tespitimize geri dönecek olursak, Mevlânâ yılında Mevlânâ’ya yapılmış binlerce övgüden birini de biz yazmak yerine, onun ruhunu daha hoşnut edeceğine inandığımız bir noktayı vurgulayalım: Türk toplumunun tarihteki büyük başarısının fikrî ve ahlâkî kuvvesi eğer tasavvuf idiyse, her kültürün yaşama şartı olan güncellenme ihtiyacını bu alanda da duymak zorundayız. Meşhur Hindu filozoflar Sri Aurobindo ve Radhakrişnan’ın Brahmanizme yaptıkları gibi. 1960 larda Hindistan cumhurbaşkanlığına kadar yükselen Radhakrişnan Brahmanizmin en önemli zaafı olan içe dönüklük ve varlığı kuruntu (maya) sayan anlayışını bizdeki cem+fark=tevhid formülüne bağlayarak Hint toplumunu yeniden adâlet, madde mânâ dengesi arama ve dünyaya açılmaya sevketmişti.

Hz. Şems ile Hz. Mevlânâ’nın ilk sohbetlerinden birinde, Tebrizli cerbezeli derviş hani Mevlânâ’nın o baha biçilmez kitaplarını havuza atıverir ya!… Celâleddin-i Rûmî, heyecanla “Nasıl yaparsınız, bu değerli kitapları nasıl atarsınız?” demesi üzerine sudan topladığı kitapları kupkuru bir şekilde Mevlânâ’nın önüne koyarken hazret-i Şems “ne zamana kadar eskilerin hikâyeleriyle oyalanmaya devam edeceksin? Ne vakit ruhuma böyle vahyolundu diyeceksin?” der ve kuru kitapları göstererek devam eder “Bu kitaplar sana bu ilmi de öğretiyorlar mı? ” diye sorar. Bu kıssadaki menkıbevî gösteriyi bir kenara bırakacak olursak, aslolanın şimdideki hikmet olduğunu, sırf nakil ile yetinmenin insanı hikmete yaklaştırmayacağını tespit edebiliriz. “Geçmişin hikâyeleri” çok iyi bir edebiyat alanı sayılabilir ama asla hikmet değildir.

/ Sait BAŞER

www.saitbaser.com

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

DÜŞÜNCE

Fransız filozof matematikçi Rene Descartes(1596 - 1650)’in ‘Düşünüyorum, o hâlde...

SEGİYT REMİEV VE NESİMÎ

Araştırmamızın amacı XX. yüzyıl başında Tatar edebiyatının önemli isimlerinden o...

TÜRKÇÜ FİKİR VE SANAT DERGİSİ : ÇINARALTI

Halk Fırkasından olmayan insan sayılmadı Bir tehlikeydi millete hürüm demek bi...

BİR MİSTİK EDA ŞAİRİ OLARAK AHMET MUHİP DIRAN…

Ahmet Muhip Dıranas modern Türk edebiyatında hece şiirini Necip Fazıl ve Ziya Os...

ANADOLU MECMUASI

Cumhuriyet'in ilk yıllarında yayımlanan fikrî, ilmî ve edebî muhtevalı aylık der...

TÜRK EDEBİYATI TARİHİNDE MÜHİM BİR MECMUA: AK…

(1922–1977) (...) Yusuf Ziya Ortaç, Bizim Yokuş adlı hâtırâtında Akbaba’nın ...

1940 SONRASI TÜRK EDEBİYATI

Bu dönemde farklı şiir anlayışlarının çıkmasının nedeni dönemin kültür...

SAYI - 10 HALİDE EDİB’İN 1916 YILI TEFTİŞ RAP…

Mükemmel eğitim modeli arayışından önce memlekette eğitime dair bir durum tespit...

Mehmet Ali Kalkan

Mehmet Ali KALKAN, Eskişehir Eskişehir'de doğdu. Eskişehir Gazi İlkokulunu, Tun...

TÜRKÇE’NİN GÜCÜ

“ Bir Türk’le Türkçe’den başka bir dille konuşmak, bana adeta bir günah gibi gel...

İNCE HACI’NIN AĞITI (CERİT -AVŞAR AŞİRETLERİ ÖYKÜSÜ)

Toros Dağlarının başı dumanlandı mı bir kez, Cerit,  Avşar Türkmenlerinde b...

TÜRKMEN FERYADI: BOZLAK

Boz toprakta rızkını arayan insanın hüzünlü bir haykırışıdır bozlak. Bozlak, day...

TÜRK KADININDA VATAN -1

 Türk kadınının tarihte “Vatan” için yaptıklarını anlatmak; değil bu sayfal...

MİLLİ EDEBİYAT DÖNEMİNİN BAŞLAMASI

Millî Edebiyat Dönemi’nin karakteristiği; muhteva ve şekil olarak asırlardan ber...

BİZ İŞİMİZE BAKALIM

Deyimler, atasözlerimiz gibi milli değer taşıyan dil varlıklarımızdır. İnanış ve...

HÜMANİST SİNEMA PERDESİNDE MÜRŞİD-İ KÂMİL TASVÎRİ!

Ne vakit büyük bir Türk düşünürü yahut mutasavvıfı hakkında bir roman okusam, bi...

Bu kategorideki Diğer Yazılar...

Kırmızı Kitaplar

GÜNEŞLİ BİR NÎSAN GÜNÜ
Turgut GÜLER
Türk Felsefesi
Kırmızı Yazılar
GÜN BATIMI
ERMENİ TEHCİRİ SIRASINDA SAĞLIK SORUNLARINA KARŞI ALINAN TEDİRLER VE UYGULAMALAR
GURBET YOLU

Şair ve Şiir

ÂŞIK SEYRANİ

Develi'li (Everek'li) Seyrani'nin doğum tarihi kesin değildir. 1800 veya 1807 yılında doğduğuna dair kayıtlar vardır. Bugün Kayseri ilinin ilçesi olan, o yıllarda Everek adıyla bilinen...

NEV’Î EFENDİ'NİN SADRAZAM SİNAN PAŞA'YA DERS VEREN BİR …

Özel mektup konusu bazı istisnalar dışında Eski Türk Edebiyatı alanında araştırılması ihmal edilmiş konulardandır. Öyle ki bu konuda, bildiğimiz kadarı ile herhangi bir akademik çalışma...

SÂKİNÂMELERİN ORTAYA ÇIKIŞI VE GELİŞİMİNE GENEL BİR BAK…

Sâkîye seslenmeler yoluyla içkiyi -daha çok şarabı- ve içki meclislerinin araç, gereç ve âdetlerini, içkiyle uzaktan yakından ilgili pek çok düşünce, duygu ve kavramı bazan...

KÜFRÎ-İ BAHÂYÎ’NİN HAYATI ve EDEBÎ ŞAHSİYETİ

Küfrî-i Bahâyî’nin hayatı hakkında kaynaklardaki bilgiler, oldukça sınırlı olup birbirinin tekrarından öteye geçmemektedir.Asıl ismi Hasan Çelebi olan şair, İstanbul’da doğmuştur. Ne zaman doğduğu hakkında kayıt bulunmayan...

Bu kategorideki Diğer Yazılar...

Yazarlarımızdan Seçtiklerimiz

MEHMET ÇAKIRTAŞCÖMERTLİKTREN-KAPI-MELEKYÜZLERİ DOST, ÖZLERİ DÜŞMANDAN USANDIM..POSTMODERN TOPLUM VE TÜKETİM ÇILGINLIĞISABIR ÜZERİNEDÜŞMANA BENZEMEK!HİKÂYECİDE SEÇME VE AYIKLAMA KÜLTÜRÜKUTADGU BİLİG’DE AHLÂK KAVRAMIDİJİTAL DÖNÜŞÜM: SANAYİİ VE KALKINMA DA DİJİTAL DÖNÜŞÜMÜN BİZ NERESİNDEYİZ?TANPINAR’IN HUZUR ADLI ROMANINDAN İKİ KADIN PORTRESİKİŞİ BİLE SÖZ DEMİNİKADINLAR GÜNÜ YİNE GEÇTİBİRLİKTEN CUMHURİYET DOĞARİNSANI YETİŞTİRMEKİSLÂMİYET ÖNCESİ TÜRK DESTANLARINDA SAF DİN UNSURLARISELİM PUSAT VE CARL GUSTAV JUNGFATİH SULTAN MEHMED’İN HOCASI: AKŞEMSEDDİNHAYY DEDİN ve DİRİLDİM!YORGUN KELİMELER

digertumyazilar