Edebiyat Dünyamız

Edebî Medeniyet:Ebedî Medeniyet (ISSN 2587-2435)

  
  

klasikedebiyattuylukalemTürk kültüründe İslâmiyetin kabulünden beri Vahdet-i Vücut esaslı bir tasavvûfî anlayış hüküm süregelmiştir. Kültürümüzde bunun dışında başka yaklaşımlar yoktur denemese de, tasavvufî yaklaşım hem kurumları olan tekkeler, hem de dolaylı veya dolaysız etkileriyle biçimlendirdiği diğer sosyal kurumlar bağlamında; ama en genel çerçevede varlığa dönük teorik açıklama modeli ile tartışmasız hâkim bir rol oynayagelmiştir. Fuat Köprülü’nün Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar adlı eseri ve Ömer Lütfi Barkan’ın “Kolonizatör Türk Dervişleri” başlıklı makalesinden beri bu sahada yapılan çalışmalar, yukarıdaki hükmü çok rahatlıkla vermemizi sağlıyor. Türk-İslâm tasavvuf hayatında, İslâmiyet’ten önceki Töre inanışı çerçevesinde insandaki “Tanrısal öz” anlamındaki KUT’un arınma ve yükseliş sürecine benzer bir seyr-i süluk uygulaması gayet açıklıkla görülüyor.

Vahdet-i Vücut yaklaşımı, dünya düşünce sistemleri içerisinde fizik ve metafizik problemlere en makul cevapların verilmesini sağlayagelmiştir. Bu anlayış yalnız Türk’e has da değildir. Dünyanın bütün büyük geleneklerinde üç aşağı beş yukarı varlıktaki birliğe vurgu yapan bir söylem hâkimdir. Çin, Hint, eski Mısır, İran, hatta eski Yunan düşüncesinde bile bu yaklaşıma paralel bir fikir ve inanç hayatı bulunabilmektedir. Dolayısıyla muhtelif medeniyetlerin evrensellik tezlerini incelerseniz altında bu yaklaşımın yattığını görürsünüz. Hatta bu yaklaşımı “üçlemeci” Hristiyan dünyasındaki bazı düşünce ve inanç ekollerinde dahi açık veya gizli olarak bulmak kabildir. O bakımdan insanlığın ortaya koyduğu yüksek edebiyatın ana konusunu, birlik ve ona dayalı evrensellik inanışı biçimlendirmektedir. Birlik düşüncesi her zaman açıkça ifade edilmeyebilir. Evrensel bir sevgi, kuşatıcı bir merhamet, keza natüralizm, çevrecilik, ruhun ölümsüzlüğü… gibi temalar etrafında kalem oynatmış dünya edibleri zımnen sırtlarını birlik ilkesine dayaya gelmişlerdir. Hatta Hegel’i de geçelim Marx’ın dahi kendine göre maddeci bir birliğe sırtını verdiği âşikâr değil mi?

Çoğa dâir konuşmak, eğer kaoscu bir ideolojiniz yoksa -ki kaos bir imkânsızlık ideolojisidir-, iki adım ötesini ve gerisini gören, varlık ve zaman ilişkilerini derinlemesine düşünebilen bir kimse için aslında Bir’i konuşmaktır.
Bir’e dâir düşünmek, konuşmak ve hayat düzenine O’nu veri kılmak, bunu yapan insan ve toplumu çok ciddî anlamda yükseltmektedir. Çünkü Birci algı kalıpları tarih boyunca muhataplarını “öteki”leştirmeyi red etmektedir. Fedakarlık, nefsini değil muhatabını tercih etme durumu öne alınmaktadır. “Ballar balını buldum / Kovanım yağma olsun” ifadesi o yaklaşımın tipik örneği sayılabilir. Ancak verici düşünce her coğrafyada görüldüğü halde, her zaman adâletin peşinde olamamıştır. Dolayısıyla bizim okuyucumuz kendi tarihî alışkanlığı dışında Birlikçi düşüncenin hep adâlet getireceğini sanır. Tarihte aksi durumlar hiç de az değil. Özellikle toplumsal yapısı tarım ekonomisi tarafından şekillendirilen sınıflı toplum örneklerinde adâlete itibar daha baştan sistemi çökerteceği için bu kavram revaç görmemiştir. Meşhur Çinli bilge Lao-Tzu’nun Tao Te King adlı eserinde: “Hak edeni kolla, ama aynı derecede hak etmeyeni de kolla” cümlesi ilginçtir. Yani Lao-Tzu adâlet kavramını tanımıyor muydu? Elbette hayır! Ama o adâleti makro plana yani yin-yang dengesine bırakmış ve reankarnasyon öğretisiyle de toplumdaki zulme karşı basıncı bir sonraki hayatında üst sınıflara doğmak tesellisiyle yok etmeye çalışmıştı. Çünkü adâletteki Birlik teorisinin doğal sonucu olan denklik ve denge arayışı hayatın içinde cevaplandırılmaya kalkışılırsa sınıflı sistem çökecektir. Çünkü zulmün kaynağı zaten budur.

Toplumsal yapısı sınıf gerçeğine dayanan hiç bir toplum ne Doğuda ne de Batıda adâlet kavramını içselleştirememiştir. İnsandaki hak duygusu fıtrîdir. Dolayısıyla sınıflı toplumlarda yaşanan hayat büyük kitleler için dâimâ bir ızdırap zemîninde gerçekleşebildi. Meşhur Romalı köle Spartaküs’ün sinema klasiğini seyretmeyenimiz yoktur. Batı’nın tarihi Marx’ın asil isyanını haklı çıkaran bir sınıflar mücadelesidir. Ve bu mücadele bitmemiştir. Sadece efendilerin şekil değiştirdiğinden bahsedilebilir. Sınıflı toplumda adâlet imkânsızdır. Batı’nın çifte standartından şikâyete hakkımız yoktur. O bu tavrını siysasi ve sosyo-ekonomik sisteminden caymadıkça terkedemez.

Bahaddin Ögel, İbrâhim Kafesoğlu… türü tarihçilerin At’a dünyanın tarihini değiştiren bir unsur gözüyle bakışları sadece atın getirdiği sürat ve güç ile elde edilen stratejik ve siyâsî üstünlükten ibaret değildir. Bir de üzerinde durulmayan ama çok önemli bir cephesi daha vardır: At’a dayalı sosyo-ekonomik sistem, sınıflaşmaya izin vermediği için atlı kavimler adâlet kavramından ürkmemişlerdir. Toplumsal sistemde hukuk önündeki eşit muamele görme uygulaması uzun asırlar zarfında gelenekleşmiş, onun için de Türk Töresi’nin ana ilkesi adâlet (:Könilik)olmuştur.
İşte Türk-İslâm tasavvuf anlayışı bu sosyo-ekonomik modelin verdiği rahatlıkla halka Hak muamelesi yapabilmiştir. Buradaki halk -Vahdet-i Vücutcu inanışa göre- Hak’tır. Tarım toplumu mistiklerinin sınıflı yapının egemenleriyle çatışmamak uğruna, öğretilerini asgarî seviyeden de olsa koruyabilmek adına Sezar’la Tanrı’yı ayrı ayrı ve denk kuvvetler olarak kabul edişlerine mukabil, Yunus’un tabiriyle; “Bir karıncaya dahi ulu nazar atfeden” Türk sûfîleri sınıfsız yapının imkânını kullanmaktaydılar. Avnî’nin (Fatih Sultan Mehmet) “Bir şâha kulam kim, cihan âna gedâdır” yahut “Bir şâha kulum ki, kulu sultân-ı cihândır” gibi örneklerin sayısını çoğaltmak mümkündür.
Aslında konunun şer’î ve îtikâdî alandaki ilk meşrûiyet ifâdelerini daha X. yüzyılda İmam Maturîdî’ye kadar götürmek gerekir. Meşhur zat-sıfat tartışmalarındaki Maturîdî formül, Zat ve sıfatı birbirinden ne ayrı ne de gayrı görmekteydi. Sıfat varlık âlemidir. Varlık olmadan Hakkı bilmek, Hak olmadan varlığa gelmek söz konusu bile edilemezdi.
Hikmet bizzat tecellinin içinde olmak ve canda aranmak (cân içre cân!) gerek. Tarih bir varlık alanı değildir. Daha açık söyleyelim. Şimdide bulunmayan bir tarih var değildir. Tarih tecellinin hikâyesidir vahdet-i vücut açısından. Geçmişi şimdide birlemeyen tevhid noksandır. Hazret-i Mevlânâ’nın “Bu gün yeni bir gündür, yeni bir söz söylemek gerek” deyişini bir zekâ fantazisi zannetmek hikmete dokunmamış olmaktır. Bugünün dışında bir gerçeklik yoktur ki hikmeti orada arayalım! Hazret-i Peygamber’e “izinin tozu” olacak derecede saygılı bir Mevlânâ’nın “Bugünün Ahmed-i muhdarı benim, çadırımı sahraya kurdum” nidasını yükseltmesi şimdideki hikmetten söz edişi dolayısıyladır. Yoksa o ifadede bir nübüvvet iddiası aranamaz, aranmamıştır da. Belki XIII. yüzyıl insanı günümüzdekinden daha ârifti. Anlamanın bir yaratma, yaratmanın da bir güven ve cesâret işi olduğunu bizden daha iyi biliyordu.

Evet, Vahdet-i Vücut öğretisi istismara çok açık bir teorik sistemdir. Önüne gelenin Allahlık iddiasına kalkışması mümkündür. Lakin aklı erenler bilegelmiştir ki bu tür bir iddia, kendi dışındaki tecellî kâinâtına gözünü kapayan bir bencillikten başka değer taşımaz. Ancak hazımsız, toy ya da cahil kimselerce öne sürülebilir. Cezbe tesiriyle söylenmiş sözleri ilke imiş gibi görmemek gerek. İşin esası, “nefsini put edinen bir özel varlık vehmi” anlamındaki gafletten halka (Hakka) hizmetle uyanmaktır. Tasavvufun problemlerinden biri yetişkinlik, yetkinlik anlamındaki havas yahut havasü’l-havas kavramlarını bir sınıf gibi telâkkî etmektir. Seyr-i sülûkun yükselen aşamaları ancak hizmetin yoğunluk ve kalitesinde bir yükselmeye delâlet ederse meşrû sayılabilir. Cumhuriyet dönemi laikçi elitlerin “halka rağmen halk için” safsatalarını bir hayli zamandır tasavvuf erbabı arasında da gördüğümüzü daha ne kadar saklayacağız?

Osmanlı’nın son asırlarında toplum, sınıfsız Türk toplum modeli yerine, giderek yüksek brokrasi, âyan ve eşraf esaslı üst sosyal grupların teşekkülü yanında bir de Batı etkisindeki entellektüeller yanında bu havas zümresi sebebiyle sınıflaşmaya yüz tutunca, bu ana geleneğin halka dinamizm kazandıracağı yerde ona ilâve bir yüke dönüştüğü de bir vakıa. Özellikle Vahdet-i Şuhûd anlayışının “hikmetinden sual olunmaz” sloganına sahiplenişi yanında, dervişin “imam elinde meyyid” gibi bir teslimiyete daveti, kör kütük bir kitlenin oluşmasına yol açmıştır.

Halbuki inanma esaslı bir gelenek olan tasavvuf erbâbı Sadreddin Konevî, Niyazi-i Mısrî gibi birçok temsilcisi ağzından inanmanın bir tür anlama olduğunu söyleyegelmişlerdi. Genel ve muğlak anlama anlamındaki bu inanış, seyr-i süluk sürecinde aşama aşama kesin ve açık anlamaya dönüşmek durumundaydı. Aksi halde “mürşid” in tâlibi “reşid” hale getirmesinden söz edilemezdi.

Yakın devir tasavvuf muhitleri bu gözle taranacak olsa, -elbette istisnalara hürmetimizi koruyarak söyleyelim ki- hilâfetin ancak oğul, damat veya gelin olma şartına bağlı bulunduğu, Osman Hamdi’nin tasvir ettiği anlamdaki mürîdânın ise o itibar ve statüyü var ve meşrû kılma aracına indirgendiği acı bir tablo görürüz. Liyakat ve ehliyetin yerini bu çarpık ve komik sınıflaşma almış görünüyor. Nerede kaldı adâlet, nerede kaldı şimdiki zamanda hikmeti bulmak?

Oysa hikmetin âlemin hakikatine dâir açık biliş, umûmî siyâsetin yani hükûmet etmenin stratejisi, âdil hükmetme, hayır, şer, günah, sevap ölçülerinin tam kaynağında oluştan ileri gelen hakem duruşu sağlama…gibi sonuçları olmalıydı. Bu yaklaşımlara kim yada hangi toplumlar sahip veya yakınsa hikmete de onlar sahip veya yakın sayılmalı değil mi?

Yazıya girerkenki tespitimize geri dönecek olursak, Mevlânâ yılında Mevlânâ’ya yapılmış binlerce övgüden birini de biz yazmak yerine, onun ruhunu daha hoşnut edeceğine inandığımız bir noktayı vurgulayalım: Türk toplumunun tarihteki büyük başarısının fikrî ve ahlâkî kuvvesi eğer tasavvuf idiyse, her kültürün yaşama şartı olan güncellenme ihtiyacını bu alanda da duymak zorundayız. Meşhur Hindu filozoflar Sri Aurobindo ve Radhakrişnan’ın Brahmanizme yaptıkları gibi. 1960 larda Hindistan cumhurbaşkanlığına kadar yükselen Radhakrişnan Brahmanizmin en önemli zaafı olan içe dönüklük ve varlığı kuruntu (maya) sayan anlayışını bizdeki cem+fark=tevhid formülüne bağlayarak Hint toplumunu yeniden adâlet, madde mânâ dengesi arama ve dünyaya açılmaya sevketmişti.

Hz. Şems ile Hz. Mevlânâ’nın ilk sohbetlerinden birinde, Tebrizli cerbezeli derviş hani Mevlânâ’nın o baha biçilmez kitaplarını havuza atıverir ya!… Celâleddin-i Rûmî, heyecanla “Nasıl yaparsınız, bu değerli kitapları nasıl atarsınız?” demesi üzerine sudan topladığı kitapları kupkuru bir şekilde Mevlânâ’nın önüne koyarken hazret-i Şems “ne zamana kadar eskilerin hikâyeleriyle oyalanmaya devam edeceksin? Ne vakit ruhuma böyle vahyolundu diyeceksin?” der ve kuru kitapları göstererek devam eder “Bu kitaplar sana bu ilmi de öğretiyorlar mı? ” diye sorar. Bu kıssadaki menkıbevî gösteriyi bir kenara bırakacak olursak, aslolanın şimdideki hikmet olduğunu, sırf nakil ile yetinmenin insanı hikmete yaklaştırmayacağını tespit edebiliriz. “Geçmişin hikâyeleri” çok iyi bir edebiyat alanı sayılabilir ama asla hikmet değildir.

/ Sait BAŞER

www.saitbaser.com

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

BİR YOLCULUK HİKÂYESİ

Sevdik birbirimizi, yakışmıştım ben sana. Gölgen gibiydim daima yanında, daima seninle. Yazın o kavurucu sıcaklarında, yollarda ahh!  o yollarda. Torosların kıvrım kıvrım inceliğinde, mis kokulu...

SAYI 2 - AH GÜZEL İSTANBUL!

Sayı: 2 Vapur sesi, martı sesi, denizin sesi, ardından Sadri Alışık’ın güzelim İstanbul Türkçesi… 1966 yapımı siyah beyaz filmde, rengârenk hayallere daldırır bizi Sadri Alışık ve...

ÖTELERDE ÖLÜM YOK DEMİŞTİN

Kafilemiz Bolu Dağı’nda mola verdiğinde ben şair bir abiyle köşedeki masaya oturmuştum. Sen suyu çok seven çocuklar gibi gümrah akan çeşmede elini yüzünü yıkadıktan sonra...

BİLGİ CEBİMDE, BİLGİSAYARIMDA, YANIMDA!...

Geçmişin hiçbir döneminde çağın bilgisine sırtını döndüğü hâlde rahat yaşamış, yükselmiş, ilerlemiş bir toplum yoktur; gelecekte de olmayacaktır. İnsanoğlu kendi devrini doğru okuduğu müddetçe geleceği...

BAYRAM GEÇİNCE

Milletçe sevinç içinde kutladığımız milli ve dini günlerimiz, bayramlarımız … Bayramlarımız, hüznün kederin, sevincin, mutluluğun paylaşıldığı günlerimiz. Sevenlerin ve sevilenlerin bir arada olduğu en tatlı...

VİYANA İZLENİMLERİ

 Viyana’daydım.      Sevdiklerimizin yaşadıkları yerler zihnimizin bir yerinde hep canlılıklarını korurlar. Benim için de Viyana böyledir. Her bahar Viyana’ya doğru akar durur duygularım. Adını kısaltarak ‘’Minik’’...

DÜŞMANA BENZEMEK!

Ne garip değil mi? İnsan indirildiği bu yeryüzünde mütemâdiyen içten dışa çevresini, tabiatı ve insanları gözlemlerken sâdece bununla yetinmemesi gerektiğini hissedip eşyânın ardındaki sırra da dikmiş...

SERVET-İ FÜNUN (EDEBİYATI-I CEDİDE) EDEBİYATI (1896 - 1…

Servet-i Fünun, daha önce Ahmet İhsan tarafından çıkarılan bir fen dergisidir. Recaizade, 1895 sonlarında derginin başına Tevfik Fikret’i getirir. Tanzimat’la birlikte başlayan edebiyatı Avrupa ruhu...

İSMET ATLI'NIN ARDINDAN

İsmet Atlı Ağabey vefat etti, duydunuz mu? Benimki de lâf mı yani, elbette duymuşsunuzdur. Günlerce başta TRT olmak üzere bütün televizyon kanalları verdi, İsmet Atlı ile ilgili...

Halide Edip Adıvar ve Sinekli Bakkal

Halide Edip Adıvar'ın Hayatı ve Edebi Kişiliği: Halide Edip (1884-1964) İstanbul'da doğmuştur. 1901'de Üsküdar Amerikan Kız Koleji'ni bitiren yazar, Rıza Tevfik ve Salih Zeki'den özel dersler...

HOCAM HAKKI TARIK BEY

Üstad Necip Fazıla göre, Hakkı Tarık Us: "Her işte kılı kırk yarıcı, gayet ciddi, temkinli herşeyden evvel lisan âlimi ve hastalık derecesinde mantık düşkünü, yalçın bir...

NAMIK KEMAL’E DAİR ÜÇ DİKKAT

Tanzimat döneminin topluma ve dünyaya en açık kalemlerinden biri Namık Kemal’dir (1840-1888). Onun hayatı bazen melodrama kaçan bir romana bazen de romantik bir şiire benzer...

BİRLEYEREK OLUŞMAK

Aktif Düşünce Yayıncılık Prof. Dr. Kenan Gürsoy ile yapılmış olan bir dizi sohbetten oluşan bu eser, on iki başlık altında çağın problemlerini, kültürel, entelektüel, manevi buhranları...

YAKUP'UN KANATLARI - MİSLİ BAYDOĞAN

Hû Diyen Karga- Selçuklu Hikâyeleri adlı kitabıyla, Türkistan’dan Anadolu’ya uzanan Selçuklu neslinin o müthiş serüvenini bizlere bir karganın ağzından anlatan Misli Baydoğan, şimdi de Yakup’un...

KAOTİK BİR ROMAN OLARAK: DÜNYA DÖNMEDEN ÖNCE

 Veysel Gökberk Manga’nın ilk romanı “Dünya Dönmeden Önce”[1] kaotik bir roman metnidir. Kurgusu da kaotiktir, tahkiyedeki olayların dizilişi de kaotiktir. Romanın başat karakterinin adı kestirmeden T’dir...

NESEFÎ’DEN DOSTOYEVSKİ’YE KÖTÜLÜĞÜ ANLAMAK

Friedrich Schiller “Haydutlar” adlı piyesinin önsözünde kötülüğü yıkmayı hedef edinmiş bir sanatçının kendi eserinde oto-sansüre gitmesinin yanıltıcı olacağını ima ederek şöyle der: “Dinin, ahlâkın ve...

TÜRKİYE’DE GENÇLİĞİN TOPLUMSAL KİMLİĞİ VE POPÜLER TÜKET…

Bu makalede özellikle medya tarafından oluşturulan popüler kitle kültürünün gençlik açısından ne ifade ettiği ve bu kültürün gençliği nasıl kuşattığı analiz edilmeye çalışılmıştır. Ayrıca, Türkiye’de...

Mavi Türkü

Bütün yazılarına kendinden bir şey yansımış. "Boynuma kadar terime gömülmeye razıyım. Yeter ki, bir kez doyasıya huzurunda durayım" dedirten aşk bir kararda tutmamış onu. Gâhi...

SÜRGÜN MEKTUPLARINDAKİ ZİYA GÖKALP - 2

   Saadettin Yıldız[1]  1.1.2.2.Yeşilköy Hayâli         Esirlik sonrasında sakin, yeşil ve huzurlu bir yerde yaşamayı hayal eden Gökalp, Limni ve Malta'da da tabiat güzelliklerine, açık havaya...

TÜRK DEVLET GELENEĞİ - Prof.Dr. AYDIN TANERİ

Türk Devlet GeleneğiProf.Dr. Aydın TaneriMerhum Prof. Dr.Aydın Taneri’nin birkaç defa yeniden geliştirilerek basılan “Türk Devlet Geleneği Dün-Bugün” adlı (Ankara,1993) eserinde kültür, millet,devlet kavramlarıyla ilgili görüşlerinden...

MÜZİĞİMİZ, TÜRKÇE, ÇOCUKLARIMIZ VE KÖKLER ÜZERİNE SAYIN…

Sayın Fatma Adile Başer, akademik düzeyde ve ama bir sanatçı duygu ve duyarlılığı ile bizim müziğimiz, Türkçemiz, kültürümüz ve medeniyetimiz üzerine okuyor, inceliyor, düşünüyor, sunuyor...

Arif Nihat Asya

Arif Nihat ASYA Türk Edebiyat Tarihi'ne "Bayrak Şairi" olarak adını yazdıran Arif Nihat Asya, 7 Şubat 1904 yılında Çatalca'nın İnceğiz Köyü'nde dünyaya geldi. Babası Tokatlı Zîver...

Muhakemetü'l Lügateyn Nedir?

Ali Şir Nevai’nin yazdığı, kelime anlamıyla “İki dilin kıyaslanması” anlamına gelen Muhakemetü'l Lügateyn’i inceleyeceğiz bu yazımızda.. Muhakemetü'l Lügateyn Nedir? Muhakemetü'l Lügateyn, Orta Asya edebiyatının Çağatay sahasının en...

ŞİİR ÖLÜYOR MU? - AHMET HAMDİ TANPINAR

Bir müddetten beri Ulus gazetesinde mühim bir anket devam ediyor. Anketin mevzuu şudur : Şiir ölüyor mu? ... Her hafta bir şâirimiz bu suale cevap vererek...

SESSİZTANBUL

İstanbul’daydım bugün yine… Biliyorum sana haber vermeliydim gelirken. Bana kendine bir iyilik yap ve İstanbul’a gel demiştin. Seninle olsak neler yapardık bilmiyorum. Belki Yerebatan Sarnıcı’nda...

ANKARALI ARABACI İSMAİL VE MUSTAFA KEMÂL - 8

Mustafa Kemâl’in sabah ilk işi kendi maaşından yahut gerekirse borç alarak Arabacı İsmail Efendiye bir at alıp hediye etmekti[1]. Sabah ona zor olmuştu. Saman pazarında...

BARTIN'DAN BATUM’A GİDEN YOL RİZE'DEN GEÇER

Ne güzel demiş şair, “Seher yola giren âşık gece Leylâ’da akşamlar”. Seher, Bartın’dan yola çıkan seyyah, gece Batum’da akşamlar mı bilmem ama ben akşamladım. Hayatımın...

GÖNÜL GÖÇLERİNİN DURAĞI

Hz.Mevlana şöyle der göçle ilgili;’’ “Kervan başının, kervanın kalkmak üzere olduğunu haber veren çanların sesini duyuyor musun? O tarafta nice yol arkadaşımız, nice dostlarımız var...

TÜRKÜ(LERİMİZ) BİZİ SÖYLÜYOR MU(YDU)

Türkünün konusu insan ... İnsanın başından geçenler, insanın başına gelenler, insanların gönül ve ülkü dünyaları ... Bunların dile ve tele gelişi... Türkülerimiz köy köy, oba oba, burcu burcu...

VATAN ENDİŞESİ VE CEHALET “MÜREKKEBİN AKMADIĞI YERDEN K…

Yaşar Nabi Nayır’ın bir anketine verdiği cevapta Ahmet Hamdi Tanpınar şöyle demektedir: “Hiçbir milletin münevveri bizim kadar içtimaî olamaz. Eğer ferde ait bazı tabii hakların...

BURSA'DA BİR AKTAB DÜKKANI

Arap Şükrü Sokağı, sabah akşam değiştirmediğim güzergâhımdır. Eskiden kışları yerler biraz kaygan ve çamurlu olurdu ama öğleye varmadan çabucak temizlenirdi. Şimdi de öyle, esnaf her...

ANTİK TANRI; UNESCO

  Unesco.United Nations Educational, Scientific and Cultural Organization.Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü.İsmi kadar onu sembolize eden amblemi de oldukça ilginçtir bu örgütün. Ön cephesinde...

SANATÇININ PSİKOLOJİSİ

Amerikalı teolog ve psikolog Rollo May “Yaratma Cesareti” adlı eserinde şöyle bir saptamayı okurlarına hatırlatır: “Ressam resmini, suçlunun suç işlerken hissettiği duyguyla yapar.”[1] Bu saptamadaki ressamı...

SABIR

Teknolojik gelişmelerle bağlı olarak insanın hırsı tahrik ediliyor. Hırs, zamanla tamaha dönüşüyor. Tamahın tabii sonucu da sabırsızlık…Sabır her şeye rağmen susmak değil asla… Ama Sabır...

ÇOK SESLİ BİR ŞAİR HAMİT

Türk edebiyatının yaptıkları ve yazdıklarıyla iz bırakan şahsiyetlerinden biridir Abdülhak Hamit Tarhan(1852-1937). Hayatının en küçük ayrıntısı bile yüzlerce sayfalık romana, saatlerce sürecek bir filme dönüşebilecek...

GENÇ EDEBİYAT ARAŞTIRMACISININ YANLIŞLARI

Yıllardır yüksek lisans, doktora ve yardımcı doçentlik jürilerinde, son üç yıldır bunlara ilâve olarak Eski Türk Edebiyatı anabilim dalının doçentlik jürilerinde bulunmaktayım. Özellikle son yıllarda...

ANKARA'LI ARABACI İSMAİL VE MUSTAFA KEMÂL - 6

Yüzbaşı Mustafa ve küçük Mustafa Kemál birlikte Selânik'e dönüyorlardı. Bu arada tren yolunun yanındaki ağaçları gözü yakalamaya çalışıyor, fakat mümkün olmuyordu. Aile büyüklerinden ve özellikle...

Arif Nihat Asya'da Vatan Sevgisi ve Tarih Şuuru-2

Vatan sevgisinin ideolojik boyutuna bakıldığı zaman, Arif Nihat'ın samimi bir Turancı olduğu rahatça görülür. Ölümünden üç yıl önce kendisine sorulan bir mülâkat sorusuna verdiği şu...

500 Yılın Ardından Piri Reis

Nazan Karakaş Özür YEDİTEPE YAYINEVİ UNESCO 2013 yılını, Piri Reis Haritasının 500 Yılı olarak kutlamıştır. Yıl boyunca birçok organizasyon yapılarak bu faaliyetlerle, Piri Reis’i anmaya...

Senaryo Nedir?

Senaryo  Anglosaksonların 'spec script' , Fransızların 'continuite dialoguee' adını verdiği, sayfası 45 saniye ile 1 dakika arası bir zamana denk gelen teknik bir metindir. Senaryo...

Yeşil Çeşme

Beni o büyük çocuklar karşında koruyan diyemem ama hiç olmazsa teselli eden bir kız vardı: Polika! Kasabaya taşındığımız gün gavur diye horladığım için bana darılmasının...

MUHABBET

Muhabbet kuşu gördünüz mü hiç? Hiç muhabbet kuşunuz oldu mu? Muhabbet ettiniz mi hiç muhabbet kuşuyla… Muhabbet beslediklerinizin sayısını hiç düşündünüz mü? Muhabbet tellalı tanıdınız mı? Argo, ‘Geyik...

SÂKİNÂMELERİN ORTAYA ÇIKIŞI VE GELİŞİMİNE GENEL BİR BAK…

Sâkîye seslenmeler yoluyla içkiyi -daha çok şarabı- ve içki meclislerinin araç, gereç ve âdetlerini, içkiyle uzaktan yakından ilgili pek çok düşünce, duygu ve kavramı bazan...

TANZİMAT EDEBİYATINDA TİYATRO

Tanzimat Osmanlı toplumunda büyük değişikliklerin olduğu, Osmanlı aydınının yüzünü tamamen Batı’ya döndürdüğü bir dönemdir. Fransız İhtilali ile başlayan hürriyet, adalet, eşitlik düşünceleri Osmanlı toplumunu da...

Bu kategorideki Diğer Yazılar...

İSYAN AHLAKI - NURETTİN TOPÇU

İsyan Ahlakı, Nurettin Topçu'nun Sorbonne Üniversitesindeki felsefe tezidir. 1934 yılında Nurettin Ahmet imzasıyla Paris’te Fransızca olarak yayınlanmıştır....

İSTANBUL DÂRÜLMUALLİMÎN-İ (1848-19

İstanbul Dârülmuallimîn-i (1848-1924) Uğur Önal, Togay Seçkin BirbudakAnkara, ATAM, 1.bs., 2013, 360 sayfa, ISBN:978-975-16-2535-9 Yayına hazırlayan: Fatih AKMANTürk...

ATİLLA'NIN KALKANI - HASAN ERDEM

Hasan ERDEM Ötüken Neşriyat Daha önce kaleme aldığı “Şar Dağının Kurtları”, “Argos Kalesi”, “Kızıl Atın Süvarisi”, “Balkan Şahini” ve “Otranto 1480”...

İŞRAK DUYGULARI - AHMET URFALI

İŞRAK DUYGULARI - Ahmet Urfalı RUMİ YAYINLARI Araştırmacı-eğitimci-şair Ahmet Urfalı'nın yeni şiir kitabı “İşrak Duyguları” Rumi Yayınları'ndan piyasaya...

TÜRKÇENİN UYANIŞI-1

Edebiyat Dunyamız

Bugün akademik düzeyde bile dilin imkânlarını, maalesef şuuraltında yürüyen bir değerlendirmeyle hayata geçiriyoruz. Sözünü ettiğimiz tutum, zamanla düşünme...

Şiir Hakkıında-2

Edebiyat Dunyamız

Bundan birkaç sene evvel M. Bremond, saf siire dair Akademi'de söylediği bir nutukta, şiir lisanına dua demişti. Kabulü biraz güç olan bu iddiada siir li­...

OKUMADAN LİM YAZMADAN MUALLİM

Özcan TÜRKMEN

Bir cümleden veya metinden yeni ve değişik bir anlam(lar) çıkarırdık. Bir işin özelliklerini, işleyişini, en ince ayrıntılarına kadar iyice öğrenenlere, o...

DOYULMAZ SEVGİ-BURAM BURAM AŞK: YUNUS

Ali_Alper ÇETİN

Benim bunda kararım yok,Ben bunda gitmeğe geldim.Bezirgânım metaım çokAlana satmağa geldim. Ben gelmedim dâvâ içinBenim işim sevi içinDostum evi...

ANKARALI ARABACI İSMAİL VE MUSTAFA KEM

Mustafa Kemal’in anlatacakları daha bitmemişti. Fakat tren yavaş yavaş, kavurucu sıcak içinde bozkırdaki Ankara’ya yaklaşmıştı. Ağustos ayında boncuk boncuk...

ANKARALI ARABACI İSMAİL VE MUSTAFA KEM

Yüzbaşı Nakiyüddin Bey öğrencilerinin Fransızcasının ilerlemesi için elinden geleni yapıyordu. Onlara edebiyat eserlerini sevdirerek bu işi çözebileceğini...

ACIKAN KURT

Bir varmış, bir yokmuş. Allah’ın kulu çokmuş. Çok söylemesi günahmış; hikâye söylemesi sevapmış. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde bir kurt yaşarmış....

ANKARA'LI ARABACI İSMAİL VE MUSTAFA KE

Paşa[1], yorgunluk kahvesini içmişti. Şöyle yalnız başına Ankara’da dolaşmak istiyordu. Çankaya’daki küçük bağ evinden çıktı, toprak yolda yürümeye başladı. Zihninde Yunan...

digertumyazilar

TARİH GEZGİNİ
TARİH GEZGİNİ

Alfabetik

Abdullah SATOĞLU
Prof.DR.Hilmi ÖZDEN
Prof.Dr.Muharrem DAYANÇ
Özcan TÜRKMEN
"bezm-i elest: tas. Allanın ruhları yaratıp "elestü bi-rabbiküm" (=ben sizin Rabbiniz değil miyim ?) dediği an. "

Üye Girişi

Kitap mı Yazdınız?

kitapyazma
2857549
Bugün
Dün
Geçen Ay
2379
7322
260070

Your IP: 172.69.69.21
18-06-2019