Edebi Medeniyet 
Ebedi Medeniyet
(Okuma süresi: 12 - 24 dakika)
Bunu okudun 0%
Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Şükrü Saraçoğlu 5 Ağustos 1942 tarihli TBMM konuşmasında o devir için süpriz sayılabilecek Türk Milliyetçileri için sevindirici bir konuşma yapmıştı. 
“Başvekil Saraçoğlu, 5 Ağustos 1942 de Meclis kür­süsünden okuduğu kabine programının sonlarında ay­nen diyordu ki: 

"Arkadaşlar!. 
Bugünlük bu geçici sıkıntılardan sonra biraz da daima artan, daima lanetlenen ve hiçbir vakit değişmiyecek olan ÎMANLARIMIZDAN ve varlıklarımızdan bahsedeceğim. 
Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalaca­ğız. (Bravo sesleri, şiddetli alkışlar). Bizim için Türk­çülük bir kan meselesi olduğu kadar ve lâakal o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir. Biz azalan ve azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz ve her vakit bu istikâmette çalışacağız." (Alkışlar) Başvekil devamla: 
"Dünkü Türk gençleri müstakil ve hür bir vatana mâlik olmak şuuru ve mütecanis bir millete mensup olmak, memleketi müsbet ilimlerle idare etmek ve va­tanın hayat ve servet menbalarını memleketin elinde görmek istiyorlardı. Bugün bütün bu idealler birer bi­rer tahakkuk etti." 

"Bugünkü Türk vicdanı, vatanın her gün biraz da­ha kuvvetlendiğini, Türk milletinin, her gün biraz da­ha refaha kavuştuğunu, biraz daha yükseldiğini anla­mak ve köylü ile bilgi ve toprağı birleştiren bir ideale doğru yürümemizi görmek istiyor. Hepimiz bu idealin yolcularıyız ve muvaffak olacağımıza inanıyoruz." ( Darendelioğlu 1976: s.10-11) 
Bu dönemler II. Dünya Savaşının sürdüğü dönemlerdi:
"Yıl 1941. İkinci Dünya Savaşı'nın ikinci yılı 1 Eylül 1939 yılında Almanya'nın Polon­ya'ya saldırması ile başladığı kabul edilen savaşın en şiddetli dönemlerinden biri yaşanmaktadır. Türkiye sava­şa girmemek için mücadele ettiği bugünlerde, İngilte­re'ye kıt imkânlarla sipariş verdiği dört adet denizaltısı vardır ve teslim almak istemektedir. Ancak Birinci Dünya Savaşı'nda olduğu gibi bu dönemde de İngiltere, savaşı neden göstererek bu denizaltıları teslim etmemek için diren­mekteydi. 
Almanlar ise bu dönemde, Yunanistan ve Bulgaristan yönünden Türk sınırına yaklaşsa da yeni bir cephe aç­mamak için beklemekteydi. Bu arada Almanya'nın Anka­ra Büyükelçisi Franz Von Papen'in 4 Mart 1941 günü İnönü'ye sunduğu Hitler'in mektubu ve 18 Haziran 1941 tarihinde imzalanan "Saldırmazlık Paktı" olayların şeklini değiştirir. 
Bu olay, başta Sovyet Rusya olmak üzere ABD ve İn­giltere'nin tepkisini çekti. Amerika silah yardımını ke­serken, İngiltere, Türkiye'den üs talebinde bulundu. Bunun üzerine Türkiye vaat edilen savaş malzemesinin ve sipariş edilen silahların verilmesini istedi. 
23 Haziran 1941’de İngiltere'nin Ankara Büyükelçisi Sir Huggesson, Türk Hükümeti'ne yazılı bir mesaj ilete­rek, "Reis" sınıfı gemilerden Burak Reis, Murat Reis, Oruç Reis ve Uluç Reis denizaltılarının teslimine hazır olduklarını, teslim alınması için bir ekibin gönderilmesi­ni istedi. 
Fevzi Paşa, İkinci Dünya Savaşı'nın bu sıkışık ve kar­maşık döneminde birdenbire bu kadar acele olarak bu teslimatın bildirilmesinin altında bir neden olacağını bildirdi. Ancak, Hükümet "Bizi yanlarına çekmek istiyor­lar." savunmasını yaparak heyetin yola çıkartılması kara­rını aldı. Bu arada İngilizlerin yeni bir şart ileri sürmeleri, bu olayın altında farklı bir neden olduğu izlenimini güç­lendiriyordu. Bu şarta göre, denizaltıları teslim alacak mürettebatın, en geç 25 Haziran 1941 günü Mısır'ın Port Said Limanı'nda olmasını istiyorlardı. Burada meşhur Quenn Mary transatlantiği beklemekte ve onun koruması altında İngiltere'ye gidilecekti. 
Seçilen vasıta sivil "Refah" şilebiydi. Berzılay Benjamin firmasının "Yalnız ve yalnız yük taşıyabilir, insan taşı­maya uygun değildir." demesine rağmen konunun âcil olduğu ve sorun olmadığı bildirildi. Gemi Süvarisi ise adeta yalvarıyordu: 
"- Bu köhne ve her türlü vasıtadan mahrum yük gemisi ile bu kadar insanı yola çıkartma sorumluluğunu kabul edemem, Akdeniz bir mayın tarlası halinde; bu köhne tekne ile bunca memleket evladını göz göre göre felakete sürüklemeyiniz." 
Buna rağmen Ankara'dan "Derhal yola çıkacaksın!" diye gelen sert emir ile yola çıkılması kararlaştırıldı. 
Yolda daha sonradan Fransızların vurduğu anlaşılan gemimizin mürettabatından 168 kişi şehit oldu. Adeta, Savaşa girmeyen Türklerden hesap sorulmuştu. 
30 Ocak - 1 Şubat 1943 tarihleri arasında Adana Kon­feransı yapılmıştı. İkinci Dünya Savaşı içindeki Mihver devletlere karşı Türkiye'yi de savaşa sokup bir Balkan Cephesi açmak isteyen Müttefik devletler, bu maksatla İngiltere Başbakanı ve ünlü devlet adamı Winston Churchill'i Türkiye'ye göndermişler ve böylece o meşhur mülâkat yapılmıştır. Bu konferansa Türkiye adına Cum­hurbaşkanı İsmet İnönü ve Mareşal Fevzi Çakmak, İngil­tere ve Müttefikler adına da Winston Churchill katılmış­lardır. 
Görüşmeler sırasında Churchill, bizi savaşa sokabil­mek için aşırı derecede dayatma uyguluyordu. Churchill bir ara; 
Aramızdaki anlaşma gereğince sizi lehimize harbe gir­meniz için davete geldik." demesi üzerine, İnönü: 
"- Söz Genelkurmay Başkanımızındır. Lütfen ona hitap ediniz." der. 
Churchill dönerek Fevzi Paşa'ya dileğini tekrarlar. Fevzi Paşa şunları söyler: 
"- Anlaşmamıza göre Türk ordusunu, İngiliz ordusu derece­sinde teçhiz edecektiniz. Bu himmetinizi esirgediniz, ordumuz hazırlanamadı, savaşa girmemiz için bizim de aynen sizinkiler gibi en modern silahlarımızın olması ve ayrıca İngiltere'nin de anavatan askerlerini cepheye sürmesi şartlarının kabul edilme­si lazımdır. Sizce de malum olduğu gibi Türkiye'nin müstemle­keleri yoktur ve mecburen anavatan askeri kullanılacaktır.” 
Fevzi Çakmak dirayeti ile İngiltere’ye anavatanları haricinde müstemleke askeri kullandıklarını hatırlatarak, Türkiye’yi II. dünya savaşının içine girmekten uzak tutmuştu.(Akbaş 2008:s.353) Üstelik Fevzi Çakmak, Fransızlar tarafından Şehit edilen denizcilerimizi, batırılan Refah gemimizi ve verilmeyen dört denizaltımızı da unutmamıştı. 
Bu arada Ruslar “Türkler silahlandırılıyor mu?” diye şüpheleniyorlardı. İnönü “eski bir devlet geleneği olan “adam harcama” yöntemi ile Fevzi Çakmak’ı 12 Ocak 1944 tarihinde emekli etti. 
Sovyetler Savaş süresince Maraşal Fevzi Çakmak’a şüphe ile bakmışlar, O’nu Alman taraftarı olmakla itham etmişlerdi. Hatta Türk Turancıları ile birlikte hareket ettiğini söylüyorlardı: 
“13 Kasım 1942’de Çakmak, Kafkasya’yı tanıyan kişiler için Almanların yönelttiği bir soruya karşılık: Türk ordusunda çok sayıda eski Kafkasya’lı, özellikle Azerbaycanlı subay bulunduğunu, bunların ülke ile ilgili en gizli bilgilere sahip olduklarını; harekâtın daha da gelişmesi halinde gerekirse isteğimiz üzerine bu subayları izinli sayacağını bildirdi. Çakmak, yeni Sovyet uçak fabrikaları ve yeni açılan petrol kuyuları üzerine Papen’e bilgiler verdi” ( Glasneck  : s.211  ) iddiasında bulunuyorlardı. 
Ayrıca Sovyetler; Zeki Velidî Togan, Müstecip Ülküsal, Edige Kırımal, Sait Şamil, M.Emin Resulzade, Ahmet Caferoğlu, gibi Volga bölgesinden ,Kırım’dan, Kafkasya, Azebaycan ve Türkistan’dan gelen Türklerden rahatsız olmaktaydı. Ayrıca Nuri Killigil (Nuri Paşa- Enver Paşa’nın kardeşi) ve Hamdullah Suphi Tanrıöver’den (Bükreş Büyükelçisi) şüpheleniyordu. Alman Turan (Türkistan-Kafkasya) Birliklerinin kurulmasında Türkiye’nin rolü olduğunu düşünüyordu (Glasneck s.194-213). Halbuki Alman Turan  Birliklerinin çok acı ayrı bir serencamı vardır. Kafkasya Türklüğü ve Türkistan Türklüğü için çilelerle dolu esaret yıllarıdır. 
Bu dönemde, Türkiye'de komünist faaliyetler’den rahatsız olan Nihal  Atsız, Orhun Mecmuası’nın Mart 1944'te yayınlanan 15. sayısında ve Nisan 1944'te yayımlanan 16. sayıda devrin başbakanı Şükrü Saraçoğlu’na iki açık mektup yayınladı. Özellikle ikinci mektup “Türkçüleri” komünizm aleyhtarı nümayişlere sevk etti. Bu olaylar sebep gösterilerek 7 Nisan 1944 tarihinde Atsız'ın Boğaziçi Lisesi'ndeki edebiyat öğretmenliğine son verildi. Orhun dergisi de Bakanlar Kurulu kararı ile kapatıldı.  Sabahattin Ali ise Atsız aleyhine hakaret davası açtı. Hakaret davasının 26 Nisan 1944 günü yapılan ilk oturumu olaylı geçti. Oturum 3 Mayıs 1944 tarihine ertelendi,  ikinci oturuma üniversite öğrencileri alınmamış, bu yüzden de öğrenci gösterileri olmuş ve yüzlerce kişi tutuklanmıştı.
İlk davada Atsız’ın cezası ertelendi. Fakat 9 Mayıs 1944 tarihinde mahkeme kapısından çıkarken tevkif edilmişti. 19 Mayıs 1944 törenlerinde Cumhurbaşkanı İsmet İnönü; Atsız ve arkadaşlarını ağır şekilde eleştiren bir nutuk söyledi. Önceleri Atsız-Sabahattin Ali davası olarak başlayan bir süreç; bu nutuk üzerine Atsız ve 34 arkadaşının İstanbul 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi'nde yargılanmaya başlamalarına vesile oldu. Bu davada 150’den fazla kişinin ifadesi alınmış ve 23 kişi Tophanede kurulan askeri mahkemeye sevkedilmişti. “Yani 19  Mayıs 1944 günü İnönü hem savcı hem hâkim olmuş, ırkçı  ve Turancı dediği milliyetçiler hâkim huzuruna çıkmadan İnönü’nün nutku ile MAHKUM edilmek istenmişti” (Darendelioğlu 1976: s.49). 
Cumhuriyet ve Tan Gazetesinin 20 Mayıs 1944 sayılı nüshalarında Millî Şef İnönü’nün Nutku yayınlanıyordu. Nutukta: “Turancıların fikri, yine son zamanların zararlı ve hastalıklı gösterisidir. Bu bakımdan Cumhuriyeti iyi anlamak lâzımdır. Millî kuruluş sona erdiği gün yal­nız Sovyetlerle dostduk, ve bütün komşularımız eski düşmanlıklarının bütün hatıralarını canlı olarak zihin­lerinde tutuyorlardı. Herkesin kafasında, biraz derman bulursak sergüzeşti, saldırıcı bir siyasete kendimizi kap­tıracağımız fikri yaşıyordu. Cumhuriyet, kuvvetli bir medeniyet yaşayışının şartlarından bir esaslısını, millet­ler ailesi içinde emniyet havasının mevcut olmasında görmüştür, imparatorluktan son zamanlarda ayrılmış olan komşulariyle de iyi ve samimi komşuluk şartlarının temin edilmiş olmasını, milletin saadeti için lüzumlu saymıştır.” (Darendelioğlu 1976: s.52) 
“Turancılar, Türk milletini, bütün komşularıyle onulmaz bir surette derhal düşman yapmak için birebir tılsımı bulmuşlardır. Bu kadar şuursuz ve vicdansız fe­satçıların tezvirlerine Türk milletinin mukadderatını kaptırmamak için elbette Cumhuriyetin bütün tedbir­lerini kullanacağız. Fesatçılar, genç çocukları ve saf va­tandaşları aldatan fikirlerini Millet karşısında açıktan açığa münakaşa edemiyeceğimizi sanmışlardır. Aldanmışlardır ve daha çok aldanacaklardır.” (Darendelioğlu 1976:  s.53) 
Nizam düşmanı diye tutuklanan ve adalet huzurunda alınlarının akıyla hesap veren 23 Türk milliyetçisi o günkü meslek veya sosyal konumlarıyla şu şahsiyetlerdir: 
Zeki Velîdî TOGAN ( (İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Türk Ta­rihi profesörü), Hasan Ferit CANSEVER(Yedek Tabib Yüzbaşı) Nihal ATSIZ (Boğaziçi Lisesi Edebiyat öğretmeni), Hüseyin Namık ORKUN (Gazi Terbiye Enstitüsü Tarih öğretmeni), Nejdet SANCAR (Balıkesir Lisesi Edebiyat öğretmeni) Dr. Fethi TEVETOĞLU (Samsun'da Tabib Üsteğmen), Alparslan TÜRKEŞ (Erdekte Piyade Üsteğmeni), Reha Oğuz TÜRKKAN (İst. Hukuk Fak. Doktora talebesi), İsmet Rasin TÜMTÜRK (İst. Belediye murakıbı), Cihat SAVAŞFER (Y. Mühendis mektebi 4. sınıf talebesi), Muzaffer ERİŞ (Y. Mühendis mektebi 4. sınıf talebesi), Zeki ÖZGÜR (SOFUOĞLU) (Yedek Asteğmen), Hikmet TANYU (Dahiliye Vekâleti Evrak Kalemi memurlarından), Said BİLGİÇ (Ankara Adliyesi Hâkim namzetlerinden), Cemal Oğuz ÖCAL (Gazi Eğitim Enstitüsü Pedegoji bölümü talebesi), Cebbar ŞENEL (Adana Adliyesi Hâkim namzedi), Hamza Sadi ÖZBEK (Aydın Maliye Tahsil Şefi), Fehiman ALTAN (Yüksek Mühendis Mektebi 4. sınıf talebesi), Nurullah BARIMAN (Yedek Asteğmen), Fazıl HİSARCIKLI (Yedek Asteğmen), Saim BAYRAK (Temyiz Mahkemesi Evrak Memuru), Yusuf KADIGİL (Lise talebesi) (Darendelioğlu 1976: s.60-62) 
Hükümetin yarı resmi yayın organı olan Ulus Gazetesinin başyazarı Falih Rıfkı ATAY 16 Aralık 1944 sayılı “Bir Dostluğun Sağlam Temelleri” isimli yazısında şunları yazmıştı: 
“"Sovyet muharriri Milonof, bizim vefalı dostluğuna tc büyük hâtırasına o kadar bağlı olduğumuz Lenin'in mem­leketimiz ve halkımız hakkındaki düşüncelerini hulâsa eden yazısı ile Türk gazetelerine yeni yılın en güzel hedi­yesini vermiştir. Lenin'in sözlerinde ve yazılarında kendi­ne has ruh asilliği ile yanılmaz bir realizm birbirinden ay­rılmaz. Emperyalizmin bitip tükenmez, durup durulmaz ihtirasları içinde hayat ve hürriyetini kurtarmak ve korumaktan başka bir şey düşünmiyen bir millet, onun gibi bir ideal ve bir ihtilâl adamının ancak bir müdafaacı bul­mak tabii idi. Fakat Lenin bununla kalmamıştır: Rusya'­da yeni rejimin lideri olduğu vakit, bizim millî savaşı­mızı, sevmek ve övmekten başka bir şey yapmıştır: Atatürkle birlikte yeni Rusya, yeni Türkiye münasebetleri geleneğini kurmuştur. Bu geleneğin ruhu, iki devleti bir­birinden daima emin kılmak, devamlı ve bozulmaz bir dostluk ahengini, geçici her tûrlü menfaat ve his dalgalanışları üstünde tutmaktır. Lenin ve Atatürk ölmüşlerse, onların eserlerini ancak yürüten, ilerleten ve yükselten iki Şef, İnönü ve Stalin başımızdadırlar." (Darendelioğlu 1976: s.64) 
Anlaşıldığı gibi Türkiye’de devrin idarecileri Dünya’da siyasî rüzgar ne taraftan eserse o tarafa hoş görünmek arzusunda idiler. Zeki Velîdî Togan, 1941 yılında Almanya ile işbirliği yaparak gizli cemiyet kurmakla itham ediliyordu. Gerçi Zeki Velîdî TOGAN, Şimalî Kafkasya’dan Türkistan’a kadar olan faaliyetlerini inkar etmiyordu ama bunda Türkiye’yi tehlikeye atacak her hangi faaliyette bulunmamıştı ve imkanları da buna müsait değildi. Fakat devrin idarecileri Alman taarruzunun güçlü dönemlerinde her milletin Milliyetçiliğin farklı olduğunu düşünemiyecek kadar meselenin yabancısı idiler ve “Türkçülük” nutukları atabilmişlerdi. Fakat şimdi rüzgar çok ters esiyordu. Tüm Türk Dünyasında Türklüğün karanlık çağları yeniden başlamıştı. 
Askeri savcı Kâzım Alöç iddianamesi ile Türkçüleri hayali suçlamalarla “Vatan Hainliği” ile itham ediyordu. Hayali Örgütün “şifre ve parolaları”nın olduğu iddia edildi. Yargı, yürütmenin güdümüne girdiğinde her zaman olacak sonuç bu idi. 
“Irkçılık- Turancılık davası” olarak tarihe geçen duruşmalar 29 Mart 1945 tarihine kadar devam etmiş, neticede Zeki Velîdî TOGAN ve Nihal ATSIZ 10’ar yıla, Reha Oğuz TÜRKKAN, Cihat Savaşfer, ve Nurullah BARIMAN vb. muhtelif cezalara çarptırılmıştı. Atsız dahil sanıklar, “tabutluk” denilen hücrelerde işkenceler görmüşlerdi. Askerî temyiz nezdinde karara itiraz edilmişti ve karar Askerî temyizce bozulmuştu. Böylece 26 Ekim 1945’te Zeki Velidi Togan, Nihal Atsız, Reha Oğuz Türkan, Cihat Savaşfer ve Nurullah Barıman tahliye olmuşlardı. 
Yağmur Atsız, çocukluğunda yaşadığı o dönemi şu acı cümlelerle özetler: “1944 Olayları'nda Atsız ve arkadaş­larıyla "Rejim " arasında cereyan edenler, üstelik Anne­min bir ikindi üzeri evimize yapılan bir baskınla alınıp götürülmesi, benim dört yaşında tek başıma evde kala kalmam, eğer konu-komşu inâyet etmemiş olsaydı açlıkdan ve susuzlukdan ölecek olmam gibi hâdiselerin bu antipatide payı olduğunu söylemek gereksiz. 
Kimin haklı kimin haksız olduğu meselesini hiç ka­rıştırmıyorum. 
Fakat "Millî Şef Rejimi" sâdece "müdahil" bile ol­mayan yakın çevrenin canına okumakla kalmıyor da­ha geniş bir dâire içinde kalanları da mahvediyordu ki o yıllar Hitler ve Stalin'in de yapdığı bundan farklı de­ğildi. Tek fark, o ikisinin sahici veya “mevhûm” muha­lifleri bedenen imha etmesi, berikinin ise "yalnızca" süründürmesi idi.” ( Yağmur Atsız 2005: 62-63) 
O günleri Reha Oğuz TÜRKKAN ise şöyle anlatmaktadır: “ Ekim ayının ortalarında bir havadis sinirlerimizi gerdi: askerî yargıtay’da murafaa başlamış, amcam avukat Lâmiî Yener beni temsilen orada. Kara bugünlerde çıkacak. 23 Ekim 1945 günü karar birden bomba gibi birden batladı: Askerî yargıtay kararı bozmuş ve telgrafla tahliyemizi emretmiş!.. Fakat hâlâ bırakılmadık. O günkü gazeteler “tahliye edildiler” diye koca manşetlerle ilan etmiş ama bu haberleri biz hapishanede okuduk. 
O gece kimse uyuyamadı. Sonradan öğrendiğimize gore Başsavcı derhal “Tashihi karar” talebinde bulunmuş. Millî Müdafaa Vekili, Askerî Yargıtay’ın ilgili dairesinin azalarınını çağırarak ağır sözler söylemiş. Fakat bilhassa General İsmail Berkok’la Albay Kemal Kalkan’ın medenî cesareti ve yüksek adalet duyguları sâyesinde başsavcının talebi reddedilmiş. Bu zatların hiç birisini tanımam, fakat dürüstlük ve yiğitliklerine hayranım. Bu hâdiselerden sonra Berkok Paşa’da hakşinâs arkadaşları da emekliye sevkedilmişlerdir” (Türkkan 1975: 203). 
General İsmail BERKOK, Türk Kültürü içinde  yetişmiş ( Kuzey) Kafkasya’nın cesur evlatlarındandı, siyasi baskılara boyun eğmeyen bir kişiliği vardı. Askeri Yargıtay üyeliğine 1943 yılında seçilmişti. “Devrin siyasi Yönetimi düşünce suçlusu aramaya başlamıştı. Milliyetçi subaylar “ırkçı-Turancı denilerek Askeri mahkemeye veriliyordu. Karşısına suçlu olarak getirilen milliyetçi sanıkları, heyet arkadaşlarını ikna ederek beraat ettirdi.” ( Çelik 1997, 12: 7-8) 
Kayseri Eski Milletvekili M. Şevki DOĞAN “İsmail Berkok Paşa” hakkındaki yazısında: “Cumhurbaşkanı Millî Şef ismet İnönü; Turancılık Davası sanık­larının mahkûmiyetini beklerken; beraatlerinin onanmasıyla birlikte rütbe ve maaşlarının da iadesi suretiyle sonuçlanması üzerine Askerî Yargıtay Başkanı Ali Fuat Erden Paşa re'sen emekliye sevk edilmiş; diğer iki üye olan Kemal Alkan ve İsmail Berkok Paşalar da emek­liliklerini istemek zorunda bırakılmışlardı….Askerî Yargıtay üyelerinin oybirliğiyle karar verme­leri üzerine üye olan her üç paşanın da (Ali Fuat Erden, Kemal Alkan, İsmail Berkok) meslek hayatı sona ermişti.” ( Toygar-Toygar 2004: s.157) 
M. Şevki DOĞAN Alparslan Türkeş’in İsmail Berkok paşayı minnetle andığını da ifade eder: 
-Şevket Bey ben Pınarbaşı'lı iki hemşehrimize (Berkok Paşa ve Deniz Demirkan'a) daima minnettar ve müteşekkirim. Şöyle ki: 
“-Berkok Paşaya minnettarlığım: Turancılık davasının Askeri Yargıtay safhasında encamımız ne olacak diye derin bir endişeye kapılmıştık. Fakat bunun ne kadar yanlış ve yersiz olduğunu sonradan anladık ve rahatladık. Çünkü beraatımız dolayısıyla rütbe ve maaş­larımızın iadesine onay veren ve diğer iki üye paşayı da buna ikna eden bizzat Pınarbaşı'lı hemşehrimiz Berkok Paşa olduğunu istihbar etmiştik. Fakat kendisinin ve diğer üye arkadaşlarının verdikleri onay nedeniyle devrin Cumhurbaşkanı İnönü'nün hışmına uğrayarak emekli olmalarını asla unutamayız. Ben ve arkadaşlarım ordumuzun bu seçkin generallerine daima derin hürmet duyar, rahmetler dileriz. 
Bu meyanda 27 Mayıs 1960'tan kısa bir zaman sonra merhum Berkok Paşanın Sayın Eşleriyle bir toplantıda karşılaştığımda hatır­larını ve çocuklarını sordum: (iki oğlunun da inşaat yüksek mühendisi olduklarını, kızının da evlenip yurt dışında bulunduğunu) söyledi. O zaman büyük bir samimiyetle: 
-Efendim, Paşa Hazretleri ciddi, güvenilir, dürüst bir büyüğümüzdü. Rahmeti bol olsun. Onun çocukları da aynı karakteri iktisab etmiş­lerdir. Namuslu ve vatanseverdirler!.”( Toygar-Toygar 2004: s.189) 
Sonuç olarak, Türkçülük Bayramı birçok yönden değerlendirilebilir. Şahsî düşünceme göre, Türkçülük bayramının en çok ibret alınacak ve onu vatan için anlamlı kılacak yönleri şunlar olmalıdır: 
Açılan davanın özellikle davalıları Zeki Velîdî Togan ve Nihâl Atsız üzerinde durmak istiyorum. Şüphesiz diğer şahsiyetlerde çok değerlidir ve ayrı ayrı ele alınmalıdır. Zeki Velîdî TOGAN, Başkurdistan’lı bir idareci ve bilim adamıdır. Başkurdistan’da iken bazı araştırmacılara göre “Başkurtluğu” yani kabîlevî duyguları ön planda tutmuştu. 
İ. Türkoğlu, Rızaeddin Fahreddin ile ilgili eserinde “1-11 Mayıs 1917 tarihinde Moskova'da toplanan Bütün Rusya Müslümanları Kurultayı Başkurtçuluk hareketinin doğum yeri oldu. Liderliğini Zeki Velîdî Togan'ın yaptığı Başkurt delegasyonu kurultayın toprak konusundaki tutumuna razı olmayarak toplantıyı boykot ettiler” demektedir. Zeki Velîdî hem yaşadığı dönemde hem de daha sonra Başkurtçuluk yaptığı ithamına maruz kalmıştır. Hatıralarında kurultayı terk etmediklerini, terk etmeleri için bir sebep de olmadığını belirtir. Terk olayını Leh asıllı Zenkovsky’nin tarihçilere kabul ettirdiğini ifade eder. Kongre tutanakları ile de bu ifadeler çelişmez. Fakat geleceğin büyük Türkçü ve Turancısı Zeki Veli Togan’ın  Kazanlılara karşı takındığı tavırlar tartışılmaya devam edecektir.(Geniş bilgi için bakınız: Erol Kaymak ,Sultan Galiyev ve Sömürgeler Enternasyonali). 
O dönemde sultan Galiyev’in fikri Rusya Müslümanları için daha bütüncül bir teklif sunmaktadır: 
“Bölgelerarası geniş çaplı bağımsızlık ilkesini öngören Sultan Galiyev önderliğindeki "Unitarist" tezin muhtevası şudur: "Katıksız ve kayıtsız bağımsızlık ilkesinden hareketle, bütün ezilmiş halkların merkezi bir devlet içinde, kültürel özerkliğe dayanan bütüncül bir yapı oluşturulmasıdır. (Bu tez, daha sonra Rus yöneticilerden ayrıldıktan sonra, Sultan Galiyev tarafından Turan Federal Sosyalist Cumhuriyetine dönüşecektir). Tez'in temel espirisi, ayrı ayrı kurulacak (özerk de olsa) federal devletler, Türk ve Müslüman halkların, emperyalizm karşısında Birleşik Cephelerini parçalayıp, zayıflatacağı gibi, büyük halk toplulukları içinde yaşayan, özerklikten yoksun küçük halk topluluklarını asimile olmaktan da kurtaramayacaktır". 
"Dar Bölge Milliyetçiliğine" dayanan federalistlerin liberal milliyetçilerin tezinin içeriği ise şöyle idi: "Her ne kadar aynı din, aynı soy'dan gelinse de, ayrı dil, ayrı kültür özelliklerine sahibiz. Herkesin kendine özgü bir edebiyatı, basını, kültürü var. Bunlardan hiçbiri diğerine feda edilemez". 
Buradan da anlaşılacağı gibi, federalistlerin merkez-dışı eğilimleri, Türk ve Müslüman halkları tek başlarına bırakıyordu. Bu durumda Sultan Galiyev'in tasarısı olan Büyük Asya İslam-Türk kültürünün rönesansı ile, Şark dünyasının milletlerarası emperyalizmden kurtulma savaşı daha ilk anda darbe yiyordu. Bu tezler daha 3 Mayıs 1917'de tartışmaya açıldığında federalizmi savunan liberal milliyetçilerle, sosyalist Türk Birlikçi unitaristler(milli sosyalist) karşı karşıya gelmişler ve ardından iç savaşın hüküm sürmesi sebebiyle konu süresiz olarak ertelenmiştir. (Cihangir-Acaloğlu 2006: s.8-17) 
“Ural dağlarında yer alan Başkurt ülkesi, Kazakistan sahası ile Kazan sahasının ortasında bulunmakta idi. Kazanlılar Başkurtların kendileriyle birlik olmasını istemişler ancak Zeki Velidî, Başkurtların kaderinin Orta asya'daki öteki Türk ellerinden ayrı olamayacağını görmekte ve Başkurt-eli'nin kaderinin Kazandan çok Kazakistan ve Türkistan ile birlikte ele alınması icap edeceğini düşünmekte idi” (Baykara 1989: s.8-15) Bu sebepten ötürü Kazanlılar için Zeki Velidî, Kazan-Başkurt birliğini parçalayan bir insan olarak görülmüştür. 
Zeki Velidî Togan, Hatıralar'inin IV. bölümünü "Sovyetlerle Onbeş ay işbirliği" olarak adlandırır. 18 Şubat 1919 başlayan bu işbirliği, birçok maddî ve manevi ıstırabı da yanında getirir. 
Zeki Velidî, birçok defa Lenin'le konuşur. Stalin ve Troçki ile ise daha çok konuşması olur. Bu günleri Hatıralar'ında bütün açıklığı ile anlatmaktadır. Sovyetler, durumlarını güçlendirdikleri nisbette, Başkurtlarla anlaşmanın maddelerinden uzaklaşırlar. Zeki Velidî, beklentilerinin gelişmemesi üzerine, mücâdeleyi Türkistan'a taşımayı düşünür ve gizlice Türkistana geçer. 
Zeki Velidî'nin Türkistan'daki mücâdelesi 1920-22 arasın­da üç yıl kadar sürmüştür. Zeki Velidî, gizliliğe itina ederek seyahat etmiş ve seyahatlerinde, kimi zaman hanımı da bulunmuştur. Bir süre Baku'ya uğramış ve orada toplanan Şark Milletleri Kongesi'nde etkili olmuştur. Yanında en yakın arkadaşı Abdülkadir İnan vardır. 
Zeki Velidî'nin Türkistan'daki mücâdelesi hem fikir hem de doğrudan silahlı eyleme dayanır. O Ruslara baskın tarzında saldıran ve bu sebeble Basmacı denilen hareketin içinde bulunmuştur. Ayrıca Türkistan Millî Birliği"nin kurucusu ve yürütücüsüdür. Bütün bu hareketleri içinde ilmî çalışmalardan, kitabe istinsah edip tarihi yerler görmekten de geri durmamıştır. 
Zeki Velidî'nin Türkistan'daki hayatı, durmaksızın seyahatle geçer. Kimi zaman Buhara, Taşkent ve Semerkant gibi şehirlerde kalır, kimi zaman ise elinde silah, mücâdeleye fiilen katılır. Türkistan Millî Birliği'nin şehirlerde toplanmasını sağlayarak, onu canlı ve güçlü tutmaya çalışır. Enver paşa’nın 1921 sonlarında Türkistan'a gel­mesi mücâdeleye yeni boyutlar kazandıracak güçte görünsede, bazı talihsizlikler, mücâdelenin etkisini kırar. Zeki Velidî birçok defa Enver Paşa ile görüşür ve vaziyeti kendisine izah etmeye çalışır. (Baykara 1989: s.9) 
Ancak Türkistana şehid olmak için gelen Enver Paşa, basmacı hareketine katıldığı için daha fazla bir şey beklenecek durumda değildir. Ve nitekim Enver Paşa, 1922 Ağustosunda şehid düşer. 
Silahlı mücâdeleyi ve aynı zamanda Türkistan Millî Birliği'ni sürdürmek isteyen Zeki Velidî, durumun her geçen gün daha da kötüye gittiğini görmektedir. Çünkü Lehistan cephesinde de serbest kalan Sovyetler Türkistan'a büyük kuvvetler göndermeye başlamıştır. Türkistan meselesini canlı tutmak için, mücâdelenin Avrupa'da devam ettirilmesi de bir yoldur. 
Arayış Yılları: İran, Afganistan Hindistan-ve Avrupa: 1923-1925 
Zeki Velidî, geride maddî-manevî bir yığın hatıra bırakıp, 21 Şubat 1923'de İran'da Meşhed'e doğru yola çıkar. 12 Mart'ta Meşhed'e gelir , Meşhed'de 5 hafta kalır ve bu arada Ravza kütüphâneşirini baştan sona tetkik eder. O zamana kadar hiçbir müşteşrikin ziyaret etmediği bu kitaplıkta, çok önemli yazma eserleri keşfeder. Bu eserlerden İbn Fadlan seyahatnamesi, Zeki Velidinin önünde, ilim yolunda yepyeni ufuklar açılmasına neden olur. Zeki Velidî, Afganistan'a gitmek üzere, 20 Nisan’da Meşhed'den ayrılır ve 26 Nisan’da Herat'a gelir. Afganistanda 5 ay kaldıktan sonra 24 Eylül 1923'te Kabil'den otomobille Hindistan'a hareket eder. Hindistan'a hakim olan İngilizlerin durumu bilinmediğinden bazı gizli evrakını, sefir olan Medine kahramanı Fahreddin Paşa'ya bırakır. O ise daha sonra bunları getirip Zeki Velidî'ye verecektir. Gerçekten de Hindistan'daki İngiliz idaresi, Zeki Velidî'yi hiç iyi karşılamaz. Ancak o mümkün olduğu kadar halk ve Bombay'daki Hind hilâfet komitesi ile temas etmeye çalışır. 
Zeki Velidî, 1 Kasım günü Bombay'dan vapurla hareket eder. Kızıldeniz'e Hicaz kıyılarından geçerken Peygamberin topraklarına göz yaşları ile bakmakta ve ülkesi için dua etmektedir. 24 Kasım'da İzmir'e, üç gün sonra da İstanbul'a gelir. Ancak vizeleri olmadığından çıkışlarına izin verilmez. Çabaları kısa sürede sonuçlanmayınca, yeniden İzmir yolu ile Avrupa'ya yönelirler. 1924 yılı Şubatında Berlin'e giderler. Orada da hem kendi millî ve siyâsî meseleleriyle, hem de ilim alanında meşgul olurlar. Zeki Velidî, Berlin'de tanıştıkları arasında E. Sachau, T. Nöldeke, J. Mordtmann, F. W. K. Müller, von Le Coq ile J. Marquart'ı özellikle zikreder. Orada bir süre Prusya Devlet Kütüphanesi Şark Şubesi Müdürü Prof. Weil’in isteğiyle el yazmaları katalogu için çalışır. ( Baykara 1989: s.10) 
Zeki Velidî, gelecekteki hayatını düzenlemek yolunda da kesin karar vermek durumundadır. Çünkü ilim yolunda birlikte çalışmak üzere birçok davet almaktadır. Özellikle İngiltere'deki âlimlerin teklifleri çok olumlu gibi görünmektedir. 
Berlin'de 23 Kasım’da Türkistan Millî Birliği'nin kongresini yaparlar. Bu arada çeşitli konferanslar da vermektedir ve bu konferanslar, bazen Rusya'da 1917- 18'deki eski mücâdelenin (Kazanlılar ile aralarında) canlanmasına vesile olmaktadır. 
1925 yılı Mart başlarında, eski Maarif Vekili Dr. Rıza Nur, Berlin'e gelir ve Zeki Velidî ile görüşmek ister. Türkiye'deki ilim çevreleri, Zeki Velidî'nin oraya gelmesini istemektedir. Dr. Rıza Nur onların fikirlerini Zeki Velidî’ ye aktarır. 15 Mart tarihinde başbaşa üç saat konuşurlar ve Zeki Velidî’ nin kesinlikle Türkiye'ye gelmesini ister. Dr Rıza Nur Zeki Velidî’ yi Türkiye Cumhuriyeti'nin Berlin sefiri Kemaleddin Sami Paşa ile tanıştırır. Neticede Zeki Velidî Hatıralar'ında "Benim Avrupa'yı bırakıp Türkiye'ye gitmek hususunda karar vermeme bu-konuşmalar sebep oldu" diye yazar. Ve nisan ayında Zeki Velidî’ nin Maarif Vekâleti 'Telif ve Tercüme Heyeti Azalığı”na tayin edilmesi ile bir emrivaki de yapılır. Pek müsait olan İngiltere teklifi ile Türkiye arasında karar vermek durumunda kalan Zeki Velidî, sonunda kesin kararını Türkiye için verir. 
Türkiye'ye gelişi: 
Zeki Velidî ve arkadaşı Fethülkadir (Abdülkadir İnan), 12 Mayıs salı günü Berlin'den hareket ederler. Prag'dan geçerken,  1918 istiklâl mücâdelesine yardımı olan Çek dostlarını ziyaret etmekten de geri kalmazlar. 
18 Mayıs'da Bükreş'e, 19'unda ise Köstence'ye gelirler. Burada Nogaylarla ilgili birçok rivayet toplarlar. Daha sonra vapura binip, 20 Mayıs 1925 sabahı, bir çarşamba gününde istanbul'a ulaşırlar. 
Zeki Velidî 1927–1932 tarihleri arasında İstanbul Üniversitesinde Türk tarihi kürsüsünde görev yapar. Fakat 1932'de, I. Türk Tarih Kongresi'nde, tıp doktoru Reşit Galip'in sunduğu ve “Orta Asya'da iç deniz olduğu ve bunun sonradan kuruduğu konusu hakkındaki tebliği” eleştirince, Togan aleyhine bir kamuoyu oluşur. Kendisine takınılan bu kötü tutum üzerine ülkeyi terk etmeye karar verir ve 8 Temmuz 1932'de görevinden istifa ederek Viyana'ya gider. 
1935'te doktora çalışmalarını bitirdikten sonra Bonn Üniversitesi'nde, 1938'de ise Göttingen Üniversitesi'nde ders verir. 1939'da Millî Eğitim Bakanı'nın daveti üzerine tekrar Türkiye'ye gelir ve İstanbul Üniversitesi'nde Umumî Türk Tarihi Kürsüsü'nü kurar.1939–1944 senelerinde ve 1948'den 1970’e kadar görevine devam eder. 1935–1937 senelerinde Bonn Üniversitesinde ve 1938–39 senelerinde Göttingen Üniversitesinde "İslam ilimleri fahri profesörü" olur ve bu üniversitelerdeki tedrisatını takdiren 1938'de Bonn Üniversitesinin teklifi üzerine Alman Maarif Nazareti tarafından "tedris ettiği bütün Alman Üniversitelerinin honorar profesörü" rütbesi ile taltif edilir. ( Baykara 1989 s.105-107 ) 
 Görüldüğü gibi Zeki Velîdî TOGAN’ın hayatı alışılmışın dışındadır. İlmî ve siyasî yönü ise çok renklidir. Türkiye’ye göç ettikten sonra da Türkiye, Türkistan ve Kafkasya Türklüğü için çalışmıştır. Ömrünün sonuna kadar Türkçü bir bilim adamı olarak kalmıştır. 
Nihâl Atsız ise, Türk edebiyatına ve Türk tarihine son derece güzel eserler kazandırmış bir edebiyat ve bilim insanıdır. Dava adamlığı yönüyle, arkadaşlarına bile çok ağır eleştiriler yapan, ateşli ve keskin bir üslûba sahiptir. Eleştirilerinden Reha Oğuz Türkkan, Sadri Maksudi Arsal, Ali Fuat Başgil, Nurettin Topçu ve nice milliyetçi kurtulamamıştır. İbnül Emin Mahmut Kemal O’nun için “Atlıyı atından indirecek derecede şiddetli yazılar yazan” diye bahseder. Osmanlı ve Göktürk tarihi üzerine değerli araştırmaları ve edebî eserleri vardır. Fakat, Kuzey Kafkasya ve Balkan Türklüğü ile bazı Turanî boylara uzak durmuş ve soğuk davranmıştır(Güvenç 1993:s.363). Gelin görünki kader, 1944 davasında, Askeri Temyiz mahkemesinde  Atsız ve arkadaşlarının beraatlerinde karşılarına Kuzey Kafkasya göçmenlerinden İsmail Berkok Paşa’yı çıkarmıştır. 
Göç nasıl bir kıyametdir? Genç nesiller bilir mi? Osmanlı Devletinin son dönemlerinde  hem Kafkasya’dan hem balkanlardan Anadolu'ya göçler geliyordu. Osmanlı devleti görevlileri göçmenlerin çokluğu karşısında çaresiz kalıyorlardı.Aileler, evlatlarının çoğunu kaybetmekteydi. Yerli Türkler gelenlere kol kanat olmaya çalışır, kimini evlatlık, kimini gelin yahut damat edinirdi.  Milyonlarca göçmenden kimi denizin karanlık sularında boğulur, kimi çamurlu yollarda ruhunu teslim ederdi. Çetelere, Moskof Ordusuna birlikte göğüs gerilir, şehitler, gaziler kan kardeş olunurdu. Hastalıklar, ölümler, yetimler, öksüzler insanları birbirine akraba kılardı. Türk Milleti asırlarca göçlerle yoğrulmaktaydı. Zeki Velîdî TOGAN’da, BERKOK paşa’nın ailesi gibi Rus zulmünden Türkiye’ye sığınanlardandı. 
Vatan, insanların göç göç, oluk oluk, sel sel gelen, kaynaşan, kaderlerinin kesiştiği, acılarının buluştuğu gönül toprağıdır. Üç Mayıs Türkçüler (Türkçülük) Bayramı bir de bu gözle değerlendirilmelidir. Zaman zaman Türklüğü sadece kendi oymağından, köyünden, ilçesinden, bölgesinden, ibaret sanmadan “Turancılığın” adına yakışır bir şekilde kutlanmalıdır. Bu vatanda yaşayan Tüm Turan boyları “Türklük” mensubiyeti ile “dilde” “fikirde” “işte” “Türkçülüğü” “Türkün Birliğini” başarmalıdır. Bu ülke’de maalesef hâlâ “tek dil”i tartışmaya açan “Dilde Türklüğü” “güzel Türkçemizi” yok etmek isteyenler vardır. Onlara verilecek en güzel cevap, Türklüğün ve Türkçülüğün bugüne ve geleceğe göre inşasıdır. Ayrıca, değerli hizmetlerinden dolayı sadece tarihî şahsiyetlerimizin fikirlerini tekrar ederek değil bunları gerektiğinde eleştirerek,  yorumlayarak tabular oluşturmadan “Vatanımızın Tapusuna” vurulmuş olan “Türklük tamgasını” daha da güçlendirmeliyiz. O zaman “3 Mayıs Türkçüler Bayramı” tarihî bir hatıra değil, Türklüğün geleceğine açılan aydınlık bir kapı olacaktır. 
Kaynaklar:

Akbaş Rahmi, Mareşal Fevzi Çakmak, Ötüken yayınevi, İstanbul 2008.
Atsız Yağmur.,Ömrümün ilk 65 yılı,Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, İstanbul. 2005.
 Baykara Tuncer, Zeki Velidi Togan: Zeki Velidî Togan'ın Kendi Hazırladığı Hayat Hikâyesi. .KBY.Ankara 1989.  
 Cihangir Erol., Acaloğlu Arif, Sultan Galiyev Davası, Doğu Kütüphanesi, İstanbul 2006.
 Darendelioğlu İlhan Egemen., Büyük Kavga, Oymak yayınları, İstanbul 1976.
Glasneck Johannes, Türkiye’de Faşist Alman Propagandası (Çeviren. Arif Gelen) 1.Baskı.Onur Yayınları, Ankara.
Güvenç Bozkut, Türk Kimliği, Kültür Bakanlığı, Ankara 1993.

Ilgar İhsan, Rusya’da Birinci Müslüman Kongresi, Kültür Bakanlığı Yay. Ankara 1990
 Kaymak Erol,   Sultan Galiyev ve Sömürgeler Enternasyonali,   İrfan Yayınevi., İstanbul   1993.
 Togan Zeki Velidi, Hatıralar, Tan Matbaası, İstanbul 1969.
 Toygar Nimet-Toygar Kazım, General İsmail Berkok’a Armağan, Ankara, 2004.
 Türkkan Reha Oğuz, Tabutluktan Gurbete, Boğaziçi yayınları, İstanbul-1975.
 Türkoğlu İsmail. Rusya Türkleri Arasındaki Yenileşme Hareketinin Öncülerinden Rızaeddin Fahreddin. Ötüken. İstanbul 2000

Comments powered by CComment

About the Author

Prof.DR. Hilmi ÖZDEN

More articles from this author

KUTADGU BİLİG'DE MİTOLOJİK UNSURLAR
Yusuf Has Hacib tarafından XI. yüzyılda yazılan Kutadgu Bilig, İslami dönem Türk kültürü ve dilinin bilinen ilk eserlerinden biridir. “Kutlu bilgi” anlamına gelen eser, siyasetname ve nasihatname niteliğine sahiptir. Öte yandan eser, geçiş döneminin ilk eserlerinden olması sebebiyle hem...
GÖNÜL YARASI OLUNCA
Kendimizle baş başa kalınca, kendimizi şöyle bir yoklayınca; yaşanan günleri geçmişle mukayese edip geleceğe şöyle bir bakınca içimizde neler var neler.  Söylesek de söylenmesek de, saklasak da saklamasak da, belli etmeye çekinsek de çekinmesek de içimizi yer ha yer bunlar. Neler mi bunlar,...
HADDEDEN GEÇMİŞ NEZÂKET VE TALEBE AĞZI
Eski İstanbul’da, “Seyr-i Sefâin” ve “Şirket-i Hayriyye” isimli şehir içi vapur taşımacılığı yapan şirketler varmış. Bilhassa Osmanlı’nın son dönemleri ile Cumhûriyet’in ilk yıllarına rastlayan zaman diliminde, bahsedilen vapurlarla ilgili pek çok hoş hikâye ve anekdot...
GÖNLÜMDEN...(GÜN SAZAK)
Dün Himmet Kayhan Ağabey'den bahisle bugün devam edeceğimizi yazmışım. Himmet Ağabey Gün Sazak Ağabey'in Gümrük Bakanı olduğu dönemdeki yanında bulunan efsane kadrodan, adları dokuza çıkmış kişilerden biriydi. Bakanlık görevi için Ankara Atatürk Orman Çiftliği'nde bir fabrikada kurs...
“BİRAZ DAHA BİRAZ DAHA” DİYEN SES
Cumhuriyet dönemi şiirinin avangard nitelikler taşıyan ilk edebiyat hareketi Garip’e mensup şairlerden Oktay Rifat devrinin tanınmış sanatçılarından birine “Yeni Sanatı Nasıl Buluyorsunuz?” sorusunu sorar. Tanzimat sonrasına damgasını vurmuş anahtar ifadelerden biri olan “yeni” kelimesinin...
YAZARLIK DERSLERİ – 3 GERİLİM UNSURU
Kurmaca anlatılarda gerçekçilik algısını pekiştiren en önemli unsurlardan biridir gerilim. Korku üzerinden verilen gerilim işin kolayına kaçmaktır. İç dünyalarımıza sızabilen gerilim atmosferine en başarılı örnekler arasında Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler ile Suç ve Ceza romanlarını...
prev
next
Edebiyat Sohbetleri
Edebiyat Sohbetleri
Tarih Gezgini
Tarih Gezgini
Pazar Okumaları
Pazar Okumaları
Gökçe Kızın Dünyası
Gökçe Kızın Dünyası
Öykü/Roman Seçkileri

M. S E P E T Ç İ O Ğ L U

Milli Türk Destanlarının eri önemlilerinden ve en ünlülerinden biri olan Oğuz Kağan Destanı, eski kaynaklarda, Oğuznâme adı verilen bir eserde kayıtlı olarak gösterilmektedir. Fakat Oğuznâme’yi...

Edebiyat (Teorik)

Prof. Dr. Mübeccel GÖNEN/Mehmet KUMRU/Tuğçe AKYO/Zeynep TOPÇU

Yaşamın ilk yılları olan okulöncesi dönem, çocuğun tüm gelişim alanları açısından kritik bir önem taşımaktadır. Bu kritik dönemde çocuğa verilen eğitim, çocuğun geçirdiği deneyimler ve çocuğa...

Edebiyat (Teorik)

Doç. Dr. Reyhan YÜKSEL GEMALMAYAN

Görsel dil sözel dilden önce gelişir. İmge görsel dilin abecesidir. Çocuk sözel dili henüz konuşamadığı dönemlerde imgeler dünyasındadır; görsel dile dayalı mesajları belleğinde depolar; kodlar ve...

Edebiyat (Teorik)

Pınar ÇINAR

Çocuk edebiyatı; “dil gelişimlerine ve anlama düzeylerine uygun, gereksinmelerini de önceleyen bir yaklaşımla, çocuklara yaşam ve insan gerçekliğini sanatsal nitelikli görsel ve dilsel iletilerle...

Edebiyat (Teorik)

Doç. Dr. Ebru DERETARLA GÜL

Okulöncesi eğitim, çocuğun doğumundan ilköğretime başlayıncaya kadar tüm yaşantılarını içeren bir eğitim süreci olmakla birlikte bu dönemdeki eğitimde en etkili kurum, ailedir. Ancak yakın çevre,...

Edebiyat (Teorik)

Vedat YAZICI Bilkent Üniversitesi

Ankara’da, okullara yönelik çalışmalar yapan bir yayınevinin önerisi üzerine bu bildiriyi hazırlayan Vedat Yazıcı’ya, bir yazar arkadaşıyla birlikte çocuk yazınına bir dizi öykü, roman yayınının...

Edebiyat (Teorik)

Samiye ÖZ

1. Bölüm - Kuruluş Can Çocuk Yayınları’nın tarihsel gelişimi, 1975 yılında Erdal Öz’ün Arkadaş Kitaplar dizisini yayınlamasıyla başlar. Bu aynı zamanda Can Yayınları’nın kuruluşudur. Erdal Öz bu...

Makaleler

EROL GÖKA

“Dost dost diye nicesine sarıldımBenim sadık yârim kara topraktırBeyhude dolandım boşa yoruldumBenim sadık yârim kara topraktır Nice güzellere bağlandım kaldımNe bir vefa gördüm ne fayda buldumHer...

Yazarlarımızdan

Turgut GÜLER

“Korku”nun en yücesi, elbette “Allâh korkusu”dur. Bu yüzden, dilimizde pek yaygın şekilde kullanılan “kork, Allâh’dan korkmayandan” sözü, asır-dîde vasıflar kazanmıştır. İnsan ömrünün...

İşitin Ey Yârenler

Ahmet URFALI

Yunus Emre, düşünceleri ve kendisinden sonra gelen takipçileri itibarıyla Türk tefekkür ve edebiyat dünyasında yeni bir çığır açmıştır. Bu çığır; Yunus Tarzı, Yunus Ekolü, Yunus Okulu gibi aynı...

Yazarlarımızdan

Özcan TÜRKMEN

‘Yarım elma gönül alma’ atasözümüzü duymuşsunuzdur. Gönül kazanmayı, gönül almayı, gönüle girmeyi bu kadar az kelimeyle bu kadar öz anlatan başka ifade var mıdır bilemiyorum.  Bilemiyorum ve...

Edebiyat Sohbetleri

Ahmet URFALI

  Kültür; bir toplumun tarihi süreç içerisinde oluşturduğu değer, norm, yasa, inanç, ahlak, gelenek, görenek gibi manevi öğeler ile üretim, teknik, beceri, araç-gereç gibi maddi unsurların...

Kırmızı Kitaplar

Ötüken Yış
GÜNEŞLİ BİR NÎSAN GÜNÜ
Turgut GÜLER
Türk Felsefesi
Kırmızı Yazılar
GÜN BATIMI
ERMENİ TEHCİRİ SIRASINDA SAĞLIK SORUNLARINA KARŞI ALINAN TEDİRLER VE UYGULAMALAR
GURBET YOLU

Yayınlar

İkinci Meşrutiyet’in ilan edilmesinin beş ay öncesiydi. Askerî Tıbbiye-i Şâhâne talebelerinden birkaçı geceleyin üst kattaki yatakhanelerinden usulca, uyku halindeki diğer talebelere sezdirmeksizin çıktılar. Son sınıftan Esat, İbrahim Mazlum, Dıramalı Yusuf ve birkaç kafa dengi arkadaş, hep...
Adını Azîz İstanbul’un şâiri Yahya Kemâl Beyatlı’nın “İstanbul’u Fetheden Yeniçeri’ye Gazel” şiirindeki satırların mânâ süzgecinden süzülerek alan “Şehsüvâr-ı...
Son yüz yılda en çok dile getirilen yakınmalardan biri, Türkiye’nin milli burjuvazisini geliştiremediği, sermaye birikimini yapamadığı, sanayi devrimine...
Türk edebiyatının önemli isimlerinden Metin Savaş'ın şanına yakışır bir eser olduğu kanaatini taşıdığımız "Vatandaşlık Ofisi" adlı yeni romanı Ötüken...
İbrahim Kalınİnsan Yayınları2020 Bu kitap bize, “akıl” nimetinin mânâsını, kalp ile olan bütünlüğünü, akıl-kalp bütünlüğünün ahlâk, erdem, hikmet ve...
“BİZİ ‘BİZ YAPAN’ HAYALLERİMİZ VARDI”Kenan EROĞLU (Berikan Yayınevi, Ankara 2020, )(1968-1980 yılları arası Yozgat’da Milliyetçi Hareket içerisinde...

Biyografi

XIX. yüzyılın ikinci yarısında Türk edebiyatı ve siyasî hayatında büyük tesirler meydana getiren vatan ve hürriyet şairi, dava ve mücadele adamı, edip, yazar, gazeteci ve idareci. Mehmed Nâmık Kemal 26 Şevval 1256’da (21 Aralık 1840) Tekirdağ’da doğdu. Meclis-i Mâliye âzası, esham müdürü, II....
(1873 - 1936)1 Mehmed Âkif Ersoy, şair, fikir adamı, veteriner, eğitimci, vaiz, hafız, milletvekili, İstiklal Marşı‘nın şairi, millî şair, vatan şairi....
Şevval 1290’da (Aralık 1873) İstanbul Fatih’te Sarıgüzel’de doğdu. Babası, küçük yaşta tahsil için Arnavutluk’un İpek kazası Şuşisa köyünden İstanbul’a...
Ömer Seyfettin, “11 Mart 1884 günü -Rûmî takvimle 28 Şubat 1299- Balıkesir’in Gönen ilçesinde doğdu.”[2]Ömer Seyfettin’in ilerleyen yaşlarında Gönen özlemini...
1865 yılında Fatih’in Sarıgüzel Mahallesi’nde doğdu. Babası Menteşeoğulları’ndan Bahaeddin Efendi, annesi zengin bir ailenin yanında evlatlık olarak...
28 Ağustos 1977 yılında doğdu. Çocukluğunu doğanın kucağında konargöçer bir aile de geçiren Arsalan Mirzayı 1983’te Şiraz’a yakın olan Kevar şehrinde eğitme...

Şiir

Çocuk ve Çocuk Edebiyatı Çocuk, kaynaklarda küçük yaştaki oğlan veya kız (TDK, 2005: 444), gereğince olgunlaşmamış insan (Okay, 1998: 24), doğum ve ergenlik çağı arasındaki dönemi yaşayan küçük insan (Şimşek, 2002: 13) olarak tanımlanırken, Türkiye’nin de taraf olduğu BM Çocuk Hakları Sözleşmesi...
Gece karanlığını örtüyor hüznün üstüne birden bire Korkulu bir rüzgâr uğulduyor bozkır ağaçlarının dallarında Söz bitiyor gözyaşları sızdıkça solgun...
İstanbul doğumlu olan Hülya Sümer, gazeteci, şair, eleştirmen, yazar, sunucu, medya iletişim danışmanı,Medyanın değişik birimlerinde gazetecilik, dergi...
Yine doğuyor mehtap Bilmem ki bu kaçıncı akşam Yüreğimin sellerini dindirmedi zaman Gönül tellerim hazin hazin sızlıyor Sensizliğe yanıyor ağlıyor...
Hoca Ahmed Yesevî, Türkistan coğrafyasında dünyaya gelmiş, eserleri ve yetiştirdiği öğrencileri ile Türk dünyasını asırlardır aydınlatan büyük bir Allah dostu...
kaçmazdım yağmurdanbir yandan ıslanırbir yandanadem’le havva  yapardımçamurdanbaşı boş köpeklerkuytuda uyuyorsöyleyin ekmek almaya gidenlergeçmesin...

Öykü Roman Masal

Milli Türk Destanlarının eri önemlilerinden ve en ünlülerinden biri olan Oğuz Kağan Destanı, eski kaynaklarda, Oğuznâme adı verilen bir eserde kayıtlı olarak gösterilmektedir. Fakat Oğuznâme’yi bugüne kadar gören olmamıştır. Oğuz Kağan Destanının bugün bilinen söylenişi iki ayn ve değişik şekilde...
I. Giriş Sanatsal yaratılardan biri de edebiyattır. Çocuk edebiyatı (yazını) ise, erken çocukluk döneminden başlayıp ergenlik dönemini de kapsayan bir yaşam...
Ülkemizde Türkçe öğretiminde, çoğunlukla eğitim - öğretim materyali olarak metinler kullanılmaktadır. İlköğretim 1.-8. sınıflar için kullanılan metinlerse...
Derin bir uykunun ardından zar zor gözlerimi açtım. Adeta bir kış uykusundan kalkar gibi aheste aheste kalktım yattığım yerden. Sırtım tutulmuş, göğsüm...
Orta Asya'dan gelen aşıklık geleneğimizin yolcularından biri de Aşık Sefil Selimi Ağabey.Şöyle dünyaya bakmış, üzülmüş, şunu söylemiş; "Gösteriş...
1. SİYASİ KAVRAMLARIN İNCELENMESİ a.1. SİYASAL KAVRAMLAR 1.1.1. İhtilal ‘ - Siz bu kadar eğleniyorsunuz ya, sonu gelecek bunların öyle diyorlar, öyle mi...

Mülâkat/Söyleşi

Merhabalar Sevgili hocam. Öncelikle Ali Nihat Tarlan hoca için hazırladığımız bu özel sayıda, bize eşlik ettiğiniz için teşekkür ederiz. Hocam, sizin nazarınızda o dönemler, Ali Nihat hocanın görünümü nasıldı? O zamanlar hocanın yaşlarında başka hocalar da vardı. Bunlar fötr şapkalıydı, kruvaze...
(Öykücü Abdullah Harmancı ile Söyleşi: ) Sorular: Ahmet Melih Karauğuz Hocam Yalova'dayız... Gençlere hitap ediyoruz. Edebiyatçı gençlere... Onlara...
ŞEKER ŞEYMA: Hocam öncelikle mülakat yapma teklifimi kabul edip bana kıymetli vaktinizi ayırdığınız için çok teşekkür ederim. CEMAL SAFİ: Rica ederim. ŞEKER...
Hangimiz okumadı, Öğretmen Duyşen’i, Cemile’yi, Kopar Zincirlerini Gülsarı’yı, Toprak Ana’yı, Beyaz Gemi’yi, Selvi Boylum Al Yazmalım’ı, Gün Uzar Yüzyıl...
    Sekizinci romanı “Baykuşlar Gece Öter” adlı eseriyle yine dikkatleri üzerine çeken, romanlarındaki konuları ve kurguları haricinde,...
Yetmişli yıllardan beri bir neslin yetişmesine sohbetleriyle öncülük eden, mütevazı kişiliği ile alçak gönüllüğün zirvesi Mehmet Niyazi ÖZDEMİR Özdemir...

digertumyazilar

Ömer Seyfettin, “11 Mart 1884 günü -Rûmî takvimle 28 Şubat 1299- Balıkesir’in Gönen ilçesinde doğdu.”[2]Ömer Seyfettin’in ilerleyen yaşlarında Gönen özlemini ve çocukluk...
1865 yılında Fatih’in Sarıgüzel Mahallesi’nde doğdu. Babası Menteşeoğulları’ndan Bahaeddin Efendi, annesi zengin bir ailenin yanında evlatlık olarak yetişen Nevber Hanım’dır....
XIX. yüzyılın ikinci yarısında Türk edebiyatı ve siyasî hayatında büyük tesirler meydana getiren vatan ve hürriyet şairi, dava ve mücadele adamı, edip, yazar, gazeteci ve...
Şevval 1290’da (Aralık 1873) İstanbul Fatih’te Sarıgüzel’de doğdu. Babası, küçük yaşta tahsil için Arnavutluk’un İpek kazası Şuşisa köyünden İstanbul’a gelmiş, “temiz” mânasına...
(1873 - 1936) 1 Mehmed Âkif Ersoy, şair, fikir adamı, veteriner, eğitimci, vaiz, hafız, milletvekili, İstiklal Marşı‘nın şairi, millî şair, vatan şairi. 1873‘te İstanbul‘da Fatih...
Odlar Yurdu, Azerbaycan Bakü'de doğdu. Liseden beri edebi ve sanatsal etkinliklerle ilgilendi. Türk ve Irak Türkmen edebiyatının gazete, dergi, şiir koleksiyonları, dergileri ve...
28 Ağustos 1977 yılında doğdu. Çocukluğunu doğanın kucağında konargöçer bir aile de geçiren Arsalan Mirzayı 1983’te Şiraz’a yakın olan Kevar şehrinde eğitme başladı. Eğitimini...
Sona Mahammad gizi Valiyeva, 1962 yılında Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti'nin Sharur ilçesinde doğdu. 1984 yılında bugünkü Azerbaycan Devlet Kültür ve Sanat Üniversitesi'nden mezun...
Orta Asya Türkleri'nin dinî-tasavvufî hayatında geniş tesirler icra eden ve "pîr-i Türkistan" diye anılan mutasavvıf-şair, Yeseviyye tarikatının kurucusu. Ahmed Yesevi’nin tarihî...
1955 yılında Yalvaç (ISPARTA) ’ ta doğdu. İlk ve orta öğrenimini memleketinde yaptı. Yüksek öğrenimini de Kırşehir ve İstanbul’da tamamladı. Çeşitli gazete ve dergilerde (Bizim...
Bu Vatan Toprağın Kara Bağrında Sıra Dağlar Gibi Duranlarındır ORHAN ŞAÎK GÖKYAY Türk edebiyatının en usta şairlerinden biri olan ve edebiyatımızda daha çok "Bu Vatan Kimin?"...
Şair (D. 28 Haziran 1929, Göktepe kasabası / Sarıveliler / Karaman – Ö. 29 Ağustos 2018, İstanbul) 28 Haziran 1929 tarihinde Karaman ili Sarıveliler kazası Göktepe kasabasında...
Ömer Lütfi METE Şair, yazar, gazeteci ve senarist. 1950 yılında Rize’nin İyidere ilçesi -eski ismi Aspet diyede bilinen- Fıçıtaşı mahallesinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini...
Aşık Sefil Selimi, Asıl adı Ahmet Günbulut (d. 26 Ağustos 1933, Şarkışla - ö. 30 Aralık 2003, Sivas), yazar, türkü yazarı. İlkokul'dan sonra iki yıl ortaokula devam ettikten...
Ahmet Yılmaz Soyyer’in Şiir Dünyası Yılmaz Soyer, ya da şiir dışındaki çalışmalarıyla A. Yılmaz Soyyer, 1960 yılında Konya’nın Ereğli ilçesinde doğdu. Annesi ve babası o henüz...