Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet
arifnihatasyaSon elli yılın, gerçek Türk şâirleri arasında, gönülleri fethederek, dalga dalga bayraklaşan Arif Nihat Asya, uzun yıllar görev yaparak, bir irfan ordusu yetiştirdiği Adana’nın düşman işgalinden kurtuluşunu belirten ( 5 Ocak Marşı)nda şöyle diyordu:
Çatılar, kubbeler, başlar üstüne Çekin, ey genç eller, al bayrakları!
Ki bayrak alıyla yazdı yazanlar Vatan takvimine (5 Ocakjları...
Ve Arif Nihat Asya, bir hikmet-i İlâhî olarak, 1975 yılının ( 5 Ocak) günü, Hak’kın rahmetine kavuşuyor, takvimlere işlenen 5 Ocaklardan biri, böylece Türk Edebiyat Tarihi’nin sayfaları arasında, siyah bir çerçeve olarak kalıyordu..
.
7 Şubat 1902’de, Çatalca’nın İnceğiz köyünde dünyaya gelen ve daha 7 günlükken babasını kaybeden Arif Nihat Asya, yetim ve yoksul büyüdü. Bolu ve Kastamonu Sultanîsi’ni, daha sonra da, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’nun, Edebiyat bölümünü bitirmiştir.
14 yıl, Adana’nın çeşitli öğretim kurumlarında, idarecilik ve edebiyat öğretmenliği yapmış, askerlik görevinden sonra, 1942’de Malatya Lisesi Müdürlüğüne tayin edilmişti. Ancak, devrin siyasî baskılarına karşı çıktığı için, altı ay sonra müdürlükten azledilmiş, yeniden, Adana ve 1948’de de, Edirne Lisesi edebiyat öğretmenliğine atanmıştı.
1950’de, Demokrat Parti listesinden Seyhan (Adana) Milletvekilliğine seçildi. 1954’te tekrar öğretmenliğe dönerek, 1959’da Kıbrıs’a gönderildi. İki yıl Lefkoşa Erkek Lisesinde edebiyat öğretmenliği yapan Arif Nihat Bey, 1962’de, Ankara Gazi Lisesi edebiyat öğretmenliğinden emekliye ayrıldı.
Adana’da yazdığı şiirler ve nükteli nesirleriyle tanınmaya başlayan ve özellikle:
Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü Işık ışık, dalga dalga bayrağım Senin destanını okudum,
Senin destanını yazacağım...
ınısralarıyla başlayan meşhur “Bayrak” şiirleriyle ünü yurt çapında yayılmıştır. Arif Nihat Asya, 1946’da yayınladığı, “Bir Bayrak Rüzgâr Bekliyor” kitabıyla da, edebiyat tarihimizde yer alacak değere yükselmiştir.
Bir kitabına, ismini verdiği şiirinde, “Meçhul Asker” diye vasıflandırılan, asil Mehmetçiği, o şöyle anıyor ve onurlandırıyordu:
Şehitler tepesi boş değil Toprağını kahramanlar bekliyor. Ve bir bayrak dalgalanmak için Rüzgâr bekliyor.
Türbesi yakışmış bu kutlu tepeye Yattığı toprak belli Tuttuğu bayrak belli...
Kim demiş “Meçhul Asker” diye?
1957 yılında kendilerini Kayseri’ye davet ettiğimiz: Halide Nusret Zorlutuna, Arif Nihat Asya, Mehmet Çakırtaş, Osman Attilâ, Ahmet Tufan Şentürk ve Hüseyin Yurdabak, düzenlediğimiz Edebiyat Matinası’nı izleyenlerin, gönüllerini fethetmişler-di.
Hele, Arif Nihat Asya, Mimar Sinan’ın İstanbul’daki Sü-leymaniye Camii için yazdığı:
Dağ parçası kubbeler, ufaktan, iriden Gel haşmeti gör, yandan ilerden, geriden.
Bir mucize devrinde Sinan Erciyes’i İstanbul’a dikmiş getirip Kayseri’den!
rübâisini okuduğu zaman, salon, alkış tufanından yıkılırcasma çınlıyordu...
Bilindiği gibi; Süleymaniye Camii’nin, Galata Köprüsü’nden görünüşü, aynen Sinanın doğum yeri olan Ağırnas köyünden Erciyes’in silüeti gibidir.
Arif Nihat Bey, aynı gece bana:
- 1944 yılında vefat eden Mevlevi Şeyhi Ahmet Remzi Dede (Akyürek), benim manevî hocamdır. O’nu mutlaka ziyaret etmeliyim, dedi.
Kendisini ertesi günü sabahleyin, Mevlana’nın ilk hocası olan Seyyid Burhaneddin’in Türbesi avlusunda medfun bulunan, Ahmed Remzi Dede’nin kabrine götürdüm. Hoca, şeyhinin ayağına baş koyan dervişler gibi toprağa kapandı ve hüngür hüngür ağlamaya başladı. Sonra da, O’na ithaf ettiği şu mısraları okudu:
Ney, kudüm, ûd uyumuşlar şimdi Okur evradını kuşlar şimdi.
Hepsi “Mevlâ ” diye çarpardı yazık O “yürek ’ier soğumuşlar şimdi...
Bu hazin, hazin olduğu kadar da haşmetli manzara bana son derece tesir etmişti...
Birçok antoloji ve ansiklopedilerle, edebiyat ve ders kitaplarında, Arif Nihat’a yer verilmemesi ve özellikle radyo ve televizyonlarda ona gerekli ilgi ve saygının gösterilmemiş olması, 1 ürk şiiri adına gerçekten üzücüdür. O ki, otuzdan fazla kitap çıkarmış olmasına rağmen şiirlerinin, bir taşra gazetesinde bile yayınlanmasından amatör bir şair kadar, sevinç duyardı...
Nerde o yiğitler ki, gür Sesleri ülkeyi bürür “Yürü!” dese dağlar yürür “Dur!” dese, kalbler dururdu.
gibi, millî duyguları en coşkun şekilde terennüm eden Arif Nihat’ın şiirlerinde tarih ve kahramanlık temaları, önemli bir yer tutar:
Toplar, gümbür gümbür döver burçları Burçlar düşer Tuna ’ya. imdada koşarken başı taçlılar Taçlar düşer Tuna ’ya.
Taçlısı, haçlısı bir olmuş gelir.
Haçlar düşer Tuna’ya Gazadır... Arada, bizim saftan da Koçlar düşer Tuna ’ya
Arif Nihat Asya; her şeyden önce “toplum için sanat” şâiridir. Şiirlerini sanat endişesiyle yazdığı için biçim bakımından kuvvetlidir.
“İdeolojik yönü milliyetçiliktir. Ancak, bu milliyetçilikte snobîzm yani bir gösteriş bir züppelik hâkim değildir. İlk şiirlerindeki “Romantik Turancılık” yerini, zamanla “gümbürdeyen”, bir kahramanlık havasına terk etmiştir.”!1)
Ülkemizde ilk anarşik olayların başladığı yıllarda kaleme aldığı, (Sefiller) şiirinde; tarafsızlar, korkaklar, renksizler ve mutedillere:
“Küçümsemeyiniz ki, bunlar henüz hortumdur. / Arkada saklı filler!” demişti. Demişti ama, kimseye duyuramamıştı... Bugün fillerle dalaşmamız, o günlerdeki gafletimizin bize yüklediği ağır faturalardır... İsterseniz, bizim bu “Sefilleri, Arif Nihat Hocanın bakışıyla bir defa daha tanıyalım:
Oyuncak olsun diye verilmiş ellerine
Bir takım kölelerin, kundaklarla, fitiller...
Ki hepsinin ağzında dişler yılan dişidir,
Yılan dilidir diller!
Böyleleri için mi burçtadır, kubbededir
Gölgesiyle bayraklar, ışığıyla kandiller?
Açılsın gözleriniz ülkeye, ey başları
Kum ’a olan gafiller
Bunlar, Victor Hugo’nun “Sefiller”i değiller Bunlar bizim sefiiller!
Söyleyin: “Şerlerine lanet” demekten gayri
Yapacak şey yok mu ey köyler, ilçeler, iller?
Küçümsemeyiniz ki, bunlar henüz hortumdur;
Arkada saklı filler!
Şairimizin memleket aşkıyla dolup taşan gönlünde, bu temalar duygu ve düşünce çağlayanı halinde tezahür eder.
Edirne’yi tasvir eden şiirinde, yabancı mimarların:
“Bu kul yapısı değil, âdeta gökten inme, ilahi bir mâbed-dir.” dedikleri, “Selimiye” camiinin, o haşmet ve güzelliğini şöyle dile getirir:
Selimiye derler, Edirne derler Tatlı bir gariblik duygusu gelir.
Kemerler, çeşmeler, minarelerle Bir eski eserler kamusu gelir.
Mahya olmak için Sultan Selim ’e Göklerden yıldızlar ordusu gelir.
Kubbeler menekşe, şerefeler gül Mermerinden, çiğdem kokusu gelir.
O kimseyi taklit etmediği gibi, kimse de onu taklit edememiştir. Kendine has, engin ve bol ışıklı bir şiir dünyası olan Asya, milliyetçi, muhafazakâr ve mü’min bir şâir olarak, Türk milletinin, millî ve dinî duygularını, mısralarında nakış nakış işleyerek, dile getirmiş, “Dua” şiirinde olduğu gibi, onları hafızalarımıza nakşetmiştir:
Biz, kısık sesleriz... minareleri Sen, ezansız bırakma Allahım!
Müslümanlıkla yoğrulan yurdu Müslümansız bırakma Allahım!
Mübtezel bir yaşayış biçiminden, muhteşem bir geleceğe doğru kanatlanmak için, “Fetih Marşı”nda, asil Türk gençliğine şöyle seslenir:
Delikanlım, işaret aldığın gün atandan Yürüyeceksin... millet yürüyecek arkandan. Sana selâm getirdim Ulubatlı Haşan dan:
Yürü; halâ, ne diye oyunda oynaştasın? Fatihin, İstanbul’u fethettiği yaştasın!
Bu kitaplar Fatihtir, Selimdir, Süleymandır Şu mihrap Sinanüddin, şu minare Sinan 'dır. Haydi artık, uyuyan destanını uyandır
Bilmem, neden gündelik işlerle telaştasın Kızım, sen de Fatihler doğuracak yaştasın!
“Aruzu, serbest vezni ve heceyi ayırt etmeden kullanan Arif Nihat Asya, vezinsiz kafiyesiz şiirler yazmamış, mısraları-
nın, hece sayısı birbirini tutmayan, fakat kafileyi şiirler yazmış-
11
tır.
En güzel portlerin, çerçevesinden mahrum edilmek istendiği günümüzde bile; “Daima çelebi, kibar, rind olan bu mizaç; yalnız inandığı davalarda, memleket işlerinde, prensiplerinde sertleşir; şövalye ve hatta polemikçi, kavgacı bir renge bürünür. Başka bir deyişle; Kendi adına mütevazi ve sâde olduğu kadar; vatan, millet, tarih ve din konularında, sert ve mağrurdur...”
İşte O’nun, -hem de işin inanç tarafına dokunmadan-, başörtüsüne karşı olanların, güzellik, anane, fikir ve edebiyat alanında da, zayıflığını belgeleyen ve bugün iktidarıyla, muhalefetiyle, artık mesele olmaktan çıkması istenilen “başörtüsüne” dair, şiirinden bazı bölümler:^)
Kim demiş ki:
“Başörtüsüydü o?”
Başımızın sâde örtüsü değil Süsüydü o!
Altında saçlarımız
Arkadan, ne hoş sarkardı;
Kimimizde-örgü örgü- sarmaşıklaşır,
Kimimizde su olup akardı.
Şu, bu nâmına “Yasak!” demiş
Bulundunuz tezelden;
Ne olurdu anlaşandınız biraz da
Güzellikten, güzelden.
O, geleneklerimize ve millî değerlerimize gönülden bağlı, fakat, irtica ve taassuba da o derece karşı, gerçek bir aydın ve yurtseverdi...
Onun, Mustafa Kemal Atatürk’e olan sevgi ve hayranlığını dile getiren, şu ağıttaki samimiyete bakınız:
O’nu O’ndan gayri kime benzetsek!
“Yoktur başka misal.. ” dedik, ağladık”
O kadar canlıydı, o kadar yiğit...
“Nasıl buldu zeval?” dedik, ağladık!
“.Beklettiğin yeter bizi, kalk artık,
Kalk Mustafa Kemal! ” dedik, ağladık!
Son yıllarda, ebced hesabıyla manzum tarih düşürme alanına da yönelmiş, tanınmış şahsiyetlerin veya çevresindekilerin, doğum ve ölüm tarihlerini ebedileştirmiştir.
O arada “Lâle Üstüne” isimli kitabım için, (Defne) dergisinin, Ağustos 1971 tarihli sayısında yayınlanan ve ebcedle (197 l)’i veren şu dörtlüğü yazmıştı:
O, koklandığırıı bilen bir çiçek Renklen var hâle hâle üstüne Ey arı! Lâleden bal al ve sonra Lâleye şiir yaz, “Lâle Üstüne ”
Yine 1972 yılında doğan Serdar ve Serhad isimli ikiz çocuklarım için kaleme aldığı ve kendi el yazısıyla, çerçeveletip, doğum hediyesi olarak lütfettiği:
Abdullah in dal budak salsın çınarı Dünyaya ikiz gelin Satoğulları...
mısraları, edebî ve ebedî bir hatıra olarak odamın duvarını süslemektedir.
Bunları, benim için bir iftihar kaynağı olmakla beraber, asıl, hocanın, “ebced hesabı”yle, manzum tarih düşürme alanındaki, eserlerine örnek olmak üzerek, sunmak istedim.
Arif Nihat Asya’nın, şiirlerini baştan sonar incelediğimiz zaman, onun Kayseri’ye karşı özel bir sevgisi olduğunu ve ilgi duyduğunu da görürüz.
Mermeri dehasının potasında yoğurarak, kubbelerin Hi-malâyasının kuran ve Türk tarihinin XVI. yüzyılda, dünyaya şeref ve ışık saçan, yükseliş devrinin olgunlaşmasında, gönül alıcı bir zirve teşkil eden Mimar Sinan’ı:
“Kendi köprüsünden geçen Kendi sebilinden içen,
Açınca kanatlarını Kendi kubbesinden uçan
Yerde altun eden Gökteki gümüş hilâli,
Eliyle göklere yazan Lâfza-i Celâl’i
mısraları ile metheden ve onun Süleymaniye ve Selimiye camileri için, o eserler kadar, haşmetli şiirler terennüm eden Arif Nihat Asya, “Erciyes” isimli rübaîsinde, âdeta Erciyes’le özdeşledir:
Bir ülkeye artık otağım hâkimdi,
Bilmem ki -sabah- yerdeki boysuzkimdi?
Çıktım, dolanıp tırmanarak, Erciyes'e Arif değilim, Erciyes’im ben, şimdi!
Arif Nihat Asya’nın her zaman tazeliğini koruyacak olan, mânâ ve sanat yönü üstün, bazan yumuşak, bazan da sert ‘Taşlama”ları da çoktur. “Rübâîyat-ı Ârif” isimli eserindeki, “Sansür” başlığını taşıyan bir rübâîsinde, o devrin yöneticilerini, şu zarif ifadelerle hicvediyordu:
Sessizce düşünsek, duyacaklar birgün Olmazları, olmuş sayacaklar birgün.
Onlar bu vehimle, ellerinden gelse Rüyalara sansür koyacaklar birgün.
Günün moda çarpıklıklarına kapılarak, ahlakî ölçülere pek uymayan “mini etek” modasının alıp yürüdüğü yıllarda, üstünde etek bulunup bulunmadığı bile belli olmayanlara, şu esprisiyle takılıyordu:
Onlar diyor, “mini etek” Ben diyorum; “hani etek?”
Arif Nihat hocanın, birçok fikir ve duygularını, bazan mizah ve kelime oyunlarıyla yumuşatarak ve karşısındakilere hiç kızıp sinirlenmeden ifade ettiğini görüyoruz. Vaktiyle, Kıbrıs konusunda Türklere karşı dikleşen Yunanlıların, o zamanki Kralına hitaben yazdığı şu şiirde olduğu gibi:
Senin te’ban kadar Benim talebem var!
Senin ülken kadar Benim bahçem var!
Senin gövden kadar, başım;
Senin bayrağın kadar mendilim var!
Ben senden daha büyüğüm Ekselans!
“Ülkenin bütün meselelerine olduğu kadar, mahallî âdet ve geleneklerimize vukufiyetiyle de, sahip olduğumuz değerlerin, farkına varmadığımız güzelliklerini ve inceliklerini” terennüm etmiştir:
Şu gördüklerin kiraz ağaçlarıdır Ki, böyle çıplak kalmazlar Gün gelir, uzun olur yeşilin ömrü, Zannedersin solmazlar.
Bizim buralarda;
Kiraza çıkmayan kızı almazlar!,,,
Çiçeği, dalında koklanır,
Yemişi, tane tane toplanır,
Hırpalaya hırpalaya yolmazlar.
Dallarda çıkılır, mercan avına Gölgesinde uzananlar, pişman olmazlar Bizim buralarda
Kiraza çıkmayan kızı almazlar...
Şiirlerinde, cemiyet hayatına, aile kutsiyetine, fertlerin bin-bir türlü yaşantısına temas eden Arif Nihat Asya’nın anne için fikir ve mana yüklü bir dörtlüğü de şöyle:
Ben “artık uyan!" dedim... uyandın anne Yandıkça canın, nasıl dayandı anne?
Zor şeydi, çetin işti doğurmak, lâkin Doğmak, ondan kolay mı sandın, anne?
Doğru bildiği ve inandığı şeylerden, asla taviz vermeyen bir kimliğe sahip olan Arif Nihat Asya, şiirde olduğu kadar, nesirde de, akıcı ve kıvrak üslûbuyla tanınmıştır. Çeşitli gazetelerde yayınlanan, bu tip fıkra ve denemelerini:
(Onlar Bu Dilden Anlar), (Yastığımın Rüyası), (Enikli Kapı), (Ayetler), (Kanatlar ve Gagalar), ( Terazi Kendini Tartmaz) ve (Tehdit Mektupları) gibi kitaplarda toplamıştır.
Nesirlerine örnek olmak üzere; “Lâleler”le ilgili bir yazısından, bazı bölümleri birlikte okuyalım:
“...Lale yazmalı bir yorgan altında yatanları, lâleler örter, lâleler ısıtırdı.
Lâleden kumaşlar giymişler, Lâle Devrini ayağımıza getirirdi.
Secdede, alınları lâleler öperdi.
Kitaplarda altın lâleler olur, solmak bilmezdi... Kitaptan kokular gelirdi.
Edirne’de, Selimiye camisinin iç şadırvanında, halkın “Ters Lâle” dediği ve bir hikâyeye bağladığı çiçek resmi, gözümün önündedir, boynu bükük bir lâleydi. Ağzına, avucumla su vereceğim gelirdi.
Onu, havuzun suyuna erişmeye çalışan bir lâle bilirdim... Bugün de öyle biliyor ve merak ediyorum; susuz lâle, eğile eğite nârin dudaklarını suya değdirebildi mi?
63 s*
... Lâle, hiçbir zaman tabak gibi açılmazdı. En açık hâliyle de ağzı hafifçe kapalıydı. En açık zamanında da, koncafâmdan birşeyler saklardı. Bu yarı kapalı, bu yumuşak şekliyle, el değ-memişliğin utangaçlığın timsaliydi.
Lâleden şerefeleri, lâleden havuzları, çeşmeleri, sebil tasları, lâleden kandilleri olan bir medeniyetimiz vardı ki, artık hemen f)efaem turistlere kaldı.
di.
Şamdan lâle, buhurdan lâle, meşaleler, mihraplar lâley-
Demek ki, Lâle Devrini yapan, yalnız lâleler değildi.
Ey! Emirgân lâlelerini doya doya koklayan Boğaz rüzgârları, kıskanıyorum sizi...
Ey! Boğaz rüzgârlarında, birbiriyle öpüşüp koklaşan lâleler, imreniyorum size... ”
5 Ocak 1975 günü, Ankara, Karşıyaka mezarlığında, oldukça mütevazi bir törenle toprağa verdiğimiz aziz üstadın:
Kimmiş, beni Adana ’dan atacak?
Benim adım, Adana da armadır.
Nasıl bırakırım Adana 'yı ben Ki, Adana, benden bana kalmadır.
Nasıl geçer benden Adana kızı Bileğinde, elim altın burmadır!
dediği, Adana’ya gömülmesi, ne kadar isabetli ve iyi olurdu...
Fakat, onun için, Türk Bayrağının dalgalandığı toprakların her yeri birdir.
Altında doğduğu Bayrağın, dibinde yatmak kadar, insana dünyada ve ukbada, saadet veren başka ne olabilir ki?...
1.    H. Fethi Gözler: Yunus’tan Bugüne Türk Şiiri, İstanbul 1981.
2.    Ergun Göze; Tercüman Gzt., 11 Ekim 1973.
*  5 Ocak 1997.

Abdullah SATOĞLU

Yazar Hakkında

Abdullah SATOĞLU

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile