Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

NİHALATSIZTürkçülük ülküsünün büyük önderi, kudretli şâir ve tarihçi Nihal Atsız’ı 11 Aralık 1975 günü, beklenmedik bir anda kaybettik. 1975 yılı içinde Arif Nihat Asya, Necdet Sançar ve Nurettin Topçu ile birlikte Atsız’ın da aramızdan ayrılışı, Türkçülük dâvasına gönül verenleri derinden sarsmıştır.

1905’te İstanbul’da dünyaya gelen Hüseyin Nihal Atsız’ın, babası Güverte Binbaşısı Mehmet Nail, dedesi Gümüşhane ilinin Torul ilçesine bağlı Midi köyünden Çiftçioğlu Ahmet Beydir. İlk ve orta öğrenimini çeşitli okullarda sürdüren Atsız, yüksek öğrenim için önce İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesine, oradan da Askerî Tıbbiye’ye geçmiş, Ziya Gökalp’ın cenaze töreninde, o zaman milliyetçilerle diğerleri arasında çıkan kavga sebebiyle Askerî Tıbbiye’nin üçüncü sınıfından tard olunmuştur.

Bunun üzerine, bir yandan çeşitli yerlerde çalışırken, bir yandan da Yüksek Muallim Mektebini bitirmiş (1930) ve

Fuad Köprülü’nün isteğine uyarak, iki yıl müddetle Edebiyat Fakültesi Türkiyat Enstitüsünde Asistanlık yapmıştır.

O sıralarda, Liselerde okutulmak üzere bastırılan 4 ciltlik Tarih kitaplarında, Türk Tarih Kurumunun ortaya attığı nazari-yelere itiraz ettiği için, Malatya Ortaokulu Türkçe öğretmenliğine, dört ay sonra da Edirne Lisesi Edebiyat öğretmenliğine tayin edildi. Edirne’de iken çıkardığı (Orhun) dergisindeki yazılarından dolayı da ayrıca Bakanlık emrine alındı.

Dört yıl süre ile Deniz Gedikli Ortaokulunda Türkçe öğretmenliğinde bulundu. Bu okula, soyu karışık bazı öğrencilerin alınması yüzünden Müdürle kavga etmiş ve durumu Mareşal Fevzi Çakmak’a bildirmesi üzerine, Müdür emekliye sevk edilmiştir. Bundan sonra kendisi de özel liselerde öğretmenlik yapmaya başlayan Atsız, (Orhun)u da yeniden yayınlamıştır.

İkinci Dünya Savaşının son yıllarında, Türk Milletinin tarihini ve mukaddesatını açıkça tahkir eden yerli kızılların azgınlıkları karşısında, resmî makamlar hayret edilecek bir kayıtsızlık gösteriyordu. Bu tahrik ve tahripler karşısında Atsız, ilgilileri uyarmak düşüncesiyle Mart 1944 tarihli Orhun’un 15. sayısında, devrin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu’na bir “Açık Mektup” yazıyor, bir ay sonra da “İkinci Açık Mektup” yayınlanıyordu.

Bu mektuplarda, Saraçoğlu’nun bir zamanlar Meclis Kürsüsünden ifade ettiği şu sözler hatırlatılıyordu:

“Biz Türküz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar, bir vicdan ve kültür meselesidir. ”

Başbakan bu ifadesinde gerçekten samimi ise, kızılların yıkıcı faaliyetlerine neden göz yumuluyor ve müseccel bazı komünistler, millî müesseselerde nasıl görevlendiriliyordu? Evet, Atsız Açık Mektuplarında bu hususların cevabını istiyor ve Türkçülere yapılan saldırılardan örnekler veriyordu.

Bu açıklamalarından dolayı, Milli Eğitim Bakanı Haşan Âli Yücel tarafından önce Atsız’ın öğretmenlik görevine son verilmiş ve kendisine “Vatan haini” denildiği için de Sabahattin Ali, Atsız aleyhine hakaret davası açmıştı.

Ankara’da 3 Maysı 1944 günü beklenmedik olaylarla başlayan duruşmalar sonunda, 5 aya mahkûm olan Atsız’ın cezası 4 aya indirilmiş ve tecil edilmişti. Ancak milliyetçilik şuurunun şahlandırdığı binlerce gencin, lehte yaptığı nümayişler üzerine yeniden nezarete alınan Atsız la birlikte, eşi Bedriye Atsız ve birçok milliyetçi genç de (Irkçılık-Turancılık) isnadıyla tevkif edilmişlerdi.

Edu/ard Weisband adındaki ünlü bir yazar, Milliyet gazetesinde yayınlanan “İnönü’nün Dış Politikası” başlıklı seri yazısında, bu konuda şu hükmü vermektedir:

“Nihal Atsızın yayınladığı (Açık Mektup)lar fırsatını kaçırmak istemeyen İnönü’nün, Sovyetleri teskin etmek çabası, yine başarısızlığa uğradı. İnönü, Turancıları ezerken, Sovyetlerin Türkiye’ye karşı tavrını etkilemek istemiş, ancak bunda da hayal kırıklığına uğramıştı. Ruslar, Turancıların yargılanmalarını (Maskaraca Bir Oyun) olarak niteliyorlardı.... ”

Nitekim, İstanbul’da 1 Numaralı Örfi İdare Mahkemesinde, 7 ay devam eden duruşmalar sonunda 6,5 yıla mahkûm olmuş, fakat Yargıtay’ın kararları kökünden bozması üzerine, bu defa 2 Numaralı Örfi İdare Mahkemesince beraat etmişlerdi.

Böylece, 1946 yılında serbest bırakılan Atsız, bir ara Türkiye Yayınevi’nin Tarih Neşriyatı sekreterliğinde çalışmış ve 1949 da Süleymaniye Kütüphanesinde görevlendirilmişti.

D.P.’nin iktidara gelmesiyle, Haydarpaşa Lisesi edebiyat öğretmenliğine tayin edilen Atsız, sonradan kapatılan “Türk Milliyetçiler Derneği”nce, 1952’de Ankara’da düzenlenen 3 Mayıs Türkçüler Bayramı törenindeki (Türkiye’nin Kurtuluşu) konulu konferansından dolayı, öğretmenlikten alınarak, yeniden Süleymaniye Kütüphanesindeki görevine iade edilmiştir.

1969’da, kendi isteğiyle emekli oluncaya kadar kütüphanedeki görevinde kalan Atsız’ın, 1967’de Doğu da baş gösteren bölücülük hareketlerinin mahiyetini açıklayan ÖTÜKEN dergisindeki yazılarından dolayı hakkında dava açılmıştır. Uzun duruşmalardan sonra, bu defa da 15 ay hapsine karar verilmiş, bir süre hapiste yattıktan sonra, Cumhurbaşkanınca cezası af-fedilmişti. Ama, değerli Türkçülerden, kardeşi Necdet San-çar’ın bir süre önce vefatı da, Onun için büyük bir darbe oldu...

Eski Türk ve bugünkü Türkistan lehçeleriyle, Farsça, Fransızca ve biraz da Arapça bilen Atsız:

Hayatın kamçısıyla sızar derinden kanlar

Senin büyük derdinden başkaları ne anlar?

Vicdanını “Paris’e, “Moskova”ya satanlar

Küfür diye bakarlar senin dualarına!

tarzındaki coşkun şiirlerini (Yolların Sonu) adlı kitapta toplamıştır. Mücadelelerle dolu hayatının, sert darbelerle yıpranan elemli ve ümitsiz günlerinde, halk şiirinin çeşitli özelliklerini ve coşkun rûhunun akislerini taşıyan:

Şu yollar bilmem ki dağ mı, ova mı?

Gitsem bulur muyum kendi yuvamı?

Kuş! Yolun nereye? Bizim eve mi?

Sen götür, ben haber salamıyorum.

Her gece orda bir yaslanan mı var?

Sessizce kirpiği ıslanan mı var?

Uzaktan bana bir seslenen mi var?

Ne diyor? Sesini alamıyorum.

şeklinde, oldukça güzel şiirler terennüm etmiştir.

Ayrıca: Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar -Bahçetüt Teva-rih- Türk Edebiyatı Tarihi (Eski Çağlar)-Edirneli Nazmî-Dalka-vuklar Gecesi-Deli Kurt-Dokuz Boy Türkleri-Osmanlı Sultanları Tarihi-Türk Ülküsü adlı eserleriyle, Bozkurtların Ölümü ve Boz-kurtlar Diriliyor isimli millî romanları vardır.

Madde ve mevki hırsına kendisini kaptırmadan, davasına ve şahsiyetine en ufak bir leke sürdürmeden ve bilhassa Türkçülük konusunda asla taviz vermeden yaşayan Atsız, bir yazısında şöyle diyordu:

“Düşmana tâviz verilmez. Düşmana verilen tâviz, onun cüretini ve iştahını artırır. Tâviz vermeyi kabul eden, hele bunda devam eden, yenilmeyi kabul etmiş demektir.

Şerefliler tâviz vermezler. Şerefin tâvizi yoktur!"

Dersleri ve eserlerinin dışında Atsız, çıkardığı Orhun, Atsız Mecmua ve Ötüken adındaki dergilerle, bugüne kadar olduğu gibi, bundan böyle de Türk Gençliğine, ülkü uğrunda en doğru yolu gösteren kaynak olmakta devam edecektir.

Türkçülük için özellik taşıyan; soyadının esas isimden önce kullanılması, Fransızca No: yerine (Nu:), Bey yerine de (Beğ) demeyi Atsız’dan öğrendiğimiz sıralarda, 12 Ekim 1951 tarihli (Orkun) dergisinin 54. sayısında:

Kalblerimiz viran bizim

Hedefimiz Turan bizim.

Budur ülküm, budur sözüm

Turancıyız, Turancıyız!

tarzındaki şiirim yayınladığı zaman duyduğum his ve heyecanı, aynı tazelikle muhafaza etmekteyim.

Atsız, Türk Devletinin kuruluşunun “900. Yıl Dönümü” dolayısıyla yazdığı ve herşeyden önce bir kavgalar tarihinin destanı olan eserinde, savaş ve zafer özlemini şöyle dile getiriyordu:

“Konya, Kayseri ve Sivastaki Selçuk âbideleri; Bursa, Edirne ve İstanbuldaki Osmanlı âbideleri de birer şaheserdir. Fakat muhakkak ki, Malazgirt Gök Medreseden, Niğbolu Yeşil Camiden, Mohaç Süleymaniyeden üstündür. Mimarlık eserleri kanlarla yazılan zaferlerden sonra doğar, millet zaferden doğar, zaferle yaşar. ”

Ve Atsız, 3 Mayıs Türkçülük Bayramının mânasını izah ederken, Türk Gençliğine:

“İlerde birgün siz gençlerin, Gök Türk kıyafetinde olarak, büyük padişahlarımızın türbeleri önünde yapacağınız resmi geçitlerin heybetini ve ihtişamını tasavvur ediyor musunuz?' diye soruyordu.

İşte o asil gençlik, sayın Ahmet Kabaklı’nın teşbihiyle; Nihal Atsız’ın telkin ettiği Türklük ülküsünün, fetih orduları halinde, sanki “Zigetvar’da Kanunî gibi” Atsız’ın mübarek naaşım, sevgi hâlesi içinde, ebedî istirahatgâhına tevdi ediyordu.

Büyük padişahların, türbeleri önündeki geçit resmine benzeyen bu muhteşem tablo, umarız ki, Atsız’ın faziletlerine karşı içlerinde kin ve haset duygusu taşıyanlara milliyetçi gençliğin son bir ikazı olmuştur.

Tanrı Türkü Korusun! 

Abdullah SATOĞLU

Hor Bakma Sen Toprağa... / Toprakta Neler Yatar...

Yazar Hakkında

Abdullah SATOĞLU

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile