Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

peyamisafaŞair İsmail Safa'nın oğlu ve «Mahşer», «Bir Akşamdı», «Şimşek», «Fatih - Harbiye», «Dokuzuncu Hariciye Koğuşu». "Bir Tereddüdün Romanı», «Biz İnsanlar" romanlarının müellifi Peyami Safa'ya otuz dokuz senelik hayatından ve on dokuz senelik yazı faaliyetinden bahsetmesini rica ettiğim zaman kısaca dedi kî: «Benim şuurum bir facia atmosferi içinde doğdu. Ben iki yaşımda iken, babam ve kardeşim Sivas'ta on ay içinde öldü. Böyle kısa bir fasılayla hem kocasını hem çocuğunu kaybeden bir kadının hıçkırıkları arasında kendimi bulmağa başladım. Belki bütün kitaplarımı dolduran «bir facia beklemek vehmi» ve yaklaşan her ayak sesinde bir tehlike sezmek korkusu böyle bir başlangıcın neticesidir. Dokuz yaşımda başlayan bir hastalık ve on üç yaşımda başlayan hayatımı kazanmak zarureti, beni, edebiyattan evvel, kendini anlamağa ve yetiştirmeğe mecbur bir küçük insanın tamamile hayatî zaruretlerden doğma bir terbiye, psikoloji ve felsefe tecessüs ile doldurdu. On dokuz yaşıma kadar hem kendime hem de muallimlik ettiğim mekteplerde çocuklara bir rehber olarak yaşadım. Harbi Umumî ortasında on beş yaşımda muallimlik ediyordum.


Edebiyat, dokuz yaşımda başlıyan ihtiraslarımdan biridir; on üç yaşımda "Eski Dost" diye yazdığım ilk çocukluk romanımın müsveddelerini hala saklıyorum. Fakat edebiyata girişim hakikaten benim hiç haberim olmadan olmuştur. On dokuz yaşımda kardeşimin teşvikile, muallimlik ve memuriyet hayatındım matbuata geçerek «Yirminci Asır» adlı bir akşam gazetesi çıkarmağa başladık. Orada, «Asrın Hikâyeleri» başlığı altında, ilk otuz kırk tanesi imzasız ve tamamile halk için gazete hikâyeleri yazmağa başladım. Bu hikâyeler o zaman
halk arasında beni hâlâ hayrete düşüren bir muvaffakiyet kazandı. O zamanın genç edebiyatı beni hararetle teşvik ediyor, hikâyelerime imza atmamı istiyordu. Yakup Kadri «Bize bir üslûp getirdin» diyor. Yahya Kemal, sonra başkaları için çok tekrarlanan bir esprit ile, "İsmail Safa'nın en güzel eseri Peyami'dir" diyordu. Ömer Seyfeddin. Faruk Nafiz ve daha birçokları, bana gelen cesareti cömert ellerle dağıtanlar arasındadırlar. Sonra imza atmağa başladım. Fakat hala bu yazılar, beni, edebiyata girmiş olmak vakıasına inandıracak kuvvette şeyler olduklarını bizzat bana kabul ettirmekten çok uzak, günü gününe çırpıştırma, karalamalardır, ilk romanım «Sözde Kızlar»'ı, kendime ve başkalarına hiçbir şey ispat etmemek için, sırf geçinme kaygusile yazdım. Bence kıymetsiz olan bu kitabın halk arasında bugün üçüncü tabını idrâk edecek derecede bir muvaffakiyet kazanması, herhalde farkında olmadan okuyucuya, sonradan yazacağım eserlerin iyiliğine ait bir vaitte bulunmuş olmama hamledilebilir. Belki halk sezişi o kitapta, hâlâ büyütüp olduramadığım bazı mahsullerin çekirdeklerini keşfeder gibi olmuştur. «Mahşer», «Canan», hep. yarı hayatı kazanma zaruretlerile, yarı da henüz teşekküle başlıyan edebî isteklerle yazılmıştır.' . '
Bu ilk romanlar, gazeteci Peyami’yi edebiyatçıdan ayıran Server Bedi imdada yetisinciye kadar, tefrika romanile san’at eseri arasında hazin bir bocalama geçirmişlerdir. «Bir Akşamdı» bu krize isyanın serkeş bir tezahürü olarak bir merhale telâkki edilirse. «Şimşek» de son tereddütlerini geçirdikten sonra, gazetecilikten tam san'ate doğru azimkârane bir gidişin ilk eserleri olarak «Dokuzuncu Hariciye Koğuşu», «Fatih-Har- biye», «Bir Tereddüdün Romanı» ve «Biz İnsanlar» sayılabilir. Kendimi, bu kadar itham ettikten sonra, müdafaa için tek bir şev söylemek lâzım gelirse, bütün bu kitapları sakatlayan kusurların benden olduğu kadar benim çalışma şartlarımı aleddevam berbat etmiş bir cemiyetin verdiği huzursuzluk, refahsızlık ve emniyetsizlikten doğduğunu söyleyeceğim. On dokuz senelik yazı hayatımda, bu cemiyet bana bir hafta istirahat hakkı vermemiştir.»
Aşağı yukarı bugünün her Türk san'atkârının bahtını ifade eden bu Acı sözlerde yine bugünün her Türk san’atkârında görmediğim levazım ve mükemmeliyet iştiyakına işaret edecek, ve, Valery'nin dediği gibi, ancak mahrumiyetlerin, boşlukların, eksikliklerin, noksanların san'at eseri doğurabileceğini kabul ederek, Peyami Safa’nın böyle sıkıntılı, yarını daima meçhul, refah ve huzurdan mahrum bir hayat yaşamış olmasına. Türk romanına hediye ettiği «Dokuzuncu Hariciye Koğuşu», "Fatih - Harbiye" «Bir Tereddüdün Romanı» gibi kitapların yakın bir hayranı olmak sıfatile, üzülmediğimi söyleyeceğim; bir tarla ancak bu kadar yağmurdan sonra böyle harikulade bir mahsul verebilir.
Peyami Safa'nın hayatı bir san'atkârın, san'atini korumak için, azim, irade, sebat ve sabır sayesinde icabında nelere kadir olabileceğini göstermek hususunda ise örnek olmağa değer.
Eserle müessir arasındaki münasebet bakımından iki türlü sanatkâr tanıyorum:

1 — Kendini, hayatının inkişaf seyrini takip ederek, bütün mes'ut veya bedbaht tezahürlerde, eserine koymaktan çekinmiyen san’atkâr.
2 — Kendini eserine koymaktan, eski kadınlarımızın na-mahrem görünmeği namussuzluk telâkki etmeleri kabilinden, âdeta meslekî bir utanç duyan san'atkâr.
Birinci tip san’atkârın eserini, eserinin hikmeti vücudünü, ilk bakıştaki garabet ve anlaşılmazlığını, kavranılmaz görünen insani manasını kavrayabilmek ve hakikî lezzetine varabilmek için, yaşadığı hayatı, geçirdiği aşkları ve hastalıkları, saadet ve felâketlerini, mizacının hususiyetlerini, çocukluğunda tesirinde kaldığı şeyleri, hâsılı mukadderatının âmili olan iktisadi, içtimai, ahlâkî ve hattâ siyasî şartları bilmek icap eder. Yoksa bu çeşit bir san’atkârın eserini anlamak, ondan esaslı bir gıda almak, onunla bir felsefe telâkkisine, bir dünya görüşüne varmak mümkün değildir. Bazı karanlık görünen eserlerin, ancak müelliflerinin hususî hayatile aydınlanabil- mesi de bundandır.

Cahit Sıtkı

Devam edecek

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile