Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet
ahmetcevdetpasaAilesi ve Medrese tahsili
Osmanlı Devleti’nin ilim ve devlet adamlarından olan Ahmet Cevdet Paşa; milâdî 26-27 Mart 1823 (Hicrî 13-14 Recep 1283) yılında şimdiki adı Loveç olan Bulgaristan’ın Lofça kasabasında kendi ifadesi ile “ruz-ı hızra kırk gün kalarak” doğdu.54Ebu’l-ulâ Mardin, Lofça’nın tabii özellikleri, suyu ve havasının letafeti sebebiyle orada doğup büyüyen çocukların kuvvetli ve zeki olduklarını, bunu Cevdet Paşa’da da görmenin mümkün olduğunu, bu güzel iklimin onun tabiatına tesir etmiş bulunduğunu, yetmiş yaşında bile zihnen ve bedenen dinç kalarak ve muhakemesini kaybetmeyerek çalışmalarını sürdürdüğünü kaydeder.55
Asıl adı Ahmet olup Cevdet mahlasını İstanbul’da eğitim gördüğü sırada Şair Süleyman Fehmi Efendi’den almıştır. Babası Lofça’nın ileri gelenlerinden ve meclis azasından Hacı İsmail Ağa, annesi yine Lofçalı Topuzoğlu hanedanından Ayşe Sümbül Hanım’dır.
Sergerde*olarak vezir Baltacı Mehmet Paşa ile birlikte Prut savaşına katılarak devlete büyük hizmetleri bulunan dördüncü dedesi Yularkıran Ahmet Ağa’ya nisbetle aile unvanı olarak Yularkıranoğulları diye anılır.
Öğrenim hayatı dedesi Hacı Ali Efendi’nin isteğiyle Lofça’da yeni kurulan okula giderek ve kasaba ulemasından dersler alarak başlamıştır. Dedesi küçük yaşlardan itibaren tahsil ve terbiyesi ile yakından ilgilenerek torununu büyük pederlerinin mesleği olan din öğrenimi için teşvik etmiştir. Onun da teşvikiyle ilköğreniminden sonra dini ilimlere yönelmiş ve Lofça müftüsü Hafız Ömer Efendi’den Arapça dersleri almış; hemen akabinde dini ilimler tahsiline başlayarak Arabî ilimler, Mantık, Fıkıh ve Tefsir okuduğunu bizzat kendisi Tezâkir-i Cevdet adlı eserinde zikretmektedir. 56Hafız Ömer Efendi’den sonra müftü Hafız Mehmet Efendi’den de Mantık ve Beyan okumuştur.57
İlk tahsilini tamamladıktan sonra Ahmet Paşa’nın azim ve çalışkanlığını görüp takdir eden yakın çevresi İstanbul’daki Mekteb-i Harbiye’ye gitmesini tavsiye etmişlerse de dedesi Ali Efendi, torunu için medrese tahsilinde ısrar etti. Cevdet Paşa bu durumu şöyle anlatır: “Peder ve validem dahi hırs-u hahişimi görüp muvafakat eylediler. Bunun üzerine büyük pederim beni İstanbul’a gönderdi.”58Böylece 1839 senesinde İstanbul’a gelip Fatih’teki Papasoğlu Medresesine yerleşmiştir. Hafız Seyit Efendi, Doyranlı Mehmet Efendi, Vidinli Mustafa Efendi, Kara Halil Efendi ve Birgivi
Hoca Şakir Efendi gibi devrin tanınmış bilginlerinden icazet almış, Miralay Nuri Bey ve Müneccimbaşı Osman Sabit Efendi’den Hesap, Cebir ve Hendese dersleri görmüştür. Ayrıca Murat Molla Tekkesinin şeyhi Mehmed Murat Efendi’den Mesnevi okumuş ve Farsça bilgisini derinleştirmiş, kendisine mesnevi hanlık icazeti verilmiştir. İmamzade Esad Efendi’nin İbrahimpaşa Camii’ndeki Şerh-i Akaid derslerine de devam etmiştir. 59
Ahmed Paşa son devirde kendisini, medrese-tekke kavgası şeklinde beliren ulemâ-meşâyih anlaşmazlığı içinde bulmuştur. Tasavvufta, müridlere telkin edilen rabıta ile şeyhe teveccüh gibi usuller, bazı ulemâ tarafından şirk telâkki edilince iki taraf arasındaki münâkaşaların karşılıklı tekfîre kadar gidebildiğine şahit olmuştur. Bu türden kelâm-tasavvuf muarazalarının hakikatini anlamak için kelâm bilgisi birikiminin yanında, Ahmed Efendi, başta Muhyiddin b. Arabî’nin yazdıkları olmak üzere pek çok tasavvufi eseri tetkik ettiğini ifade etmektedir.60
Hayatı boyunca, tahkîkî bilgiden yana olan Cevdet Paşa’nın tasavvufla ve Mesnevî ile alâkasının derecesini, yazdığı Mesnevî şerhine dair ondan bir değerlendir- me isteyen Sivas valisi Âbidin Paşa’ya gönderdiği, ilmî bir makale hüviyetindeki mektubu göstermektedir. Mektup karşısında hayran kalan Âbidin Paşa, hayranlığını, “insanlar içinde pek az insan bulunur ki her bir bahiste mahir, her meselenin halline muktedir bulunsun. Zât-ı hidîv-i azamîlerinin vücuduyla her kim ki iftihar etmez ise “nîst-bâd/hiç hükmündedir” ibaresine lâyıktır” ifadeleriyle anlatmaktadır.61
Fatma Aliye Hanım, pederinin tekkeye devam etmesinin bir şeyhe mürid ol- ması anlamına gelmediğini, ne kendisinin, ne de aile efradından hiç kimsenin bu yolu tercih etmediğini ısrarla söyler. Aynı fikri paylaşan Ebu’1-ulâ Mardin ise Paşa’nın tek- keleri ve şeyhleri sevmediğini, ancak edebiyat merakı sebebiyle, buralara başvurduğunu kaydeder.62
Antakyalı Said Efendi’nin Süleymaniye Camii’ndeki Mutavvel derslerine de özenle devam eden Ahmet Paşa, Denizlili Yahya Efendi’nin hususi sohbetlerinden de çok istifade ettiğini zikretmektedir.63
Bunların yanında Süleyman Fehim Efendi’nin evinde edebiyat toplantılarına katılmış, Şevket ve Örfî dîvânlarını okumuş, devrin tanınmış mutasavvıflarından Kuşa- dalı İbrahim Efendi’nin sohbetlerinde bulunmuş, böylece edebiyat ve tasavvuf çevrele- rini de yakından tanımıştır.64Bu muhitlerde tasavvuf ve edebiyatın belli başlı eserlerini okuyarak bilgisini ve kültürünü ilerlettiği gibi şiir ve edebiyat alanındaki eksikliklerini de tamamlayıp edebi zevkini geliştirme imkânını bulmuştur. Aynı yıllarda Sâmi ve Nef’î’yi taklit ederek şiire, Veysî ve Okçuzade’yi örnek alarak inşaya heves etti. Bu hevesle Reşid Paşa ve kapı yoldaşlarının şiirlerine tahmisler ve nazireler söylemiştir. Fuad Paşa ile ortak gazeller yazmış ve Reşid Paşa’ya bazı kasideler sunmuştur.
Fehim Efendi, o sırada söylediği bir kaç gazelini beğendiği için, şiirlerinin Sey- yid ve Sünbülzâde Vehbî ile karıştırılmasını önlemek için Ahmed Efendi’nin, Lofça’da hat hocasından aldığı Vehbî mahlasını Cevdet ile değiştirmiştir.65Bu ikinci mahlas kısa zamanda asıl adıyla birlikte kullanılmış, resmî ve gayr-ı resmî evrakta daima iki isim birlikte yer almıştır. Hatta sonraları asıl adından ziyade mahlasıyla tanınmış, eserleri Cevdet adına nisbet edilmiştir.Kendi ifadesine göre okuyup yazabilecek seviyede Arapça ve Farsça, anlaya- bilecek ölçüde Fransızca ve Bulgarca biliyordu.
Vidinli Mustafa Efendi, Yunan ve İslam felsefesinin mukayesesini içeren Tehzib’i okutmaya karar verince dersi anlamakta zorlanan talebelerinin mantık ilmi okumasını gerekli görerek, İsmail Gelenbevî’nin Burhân adlı eserini okutmaları için önce Şerif Efendi’ye, o bunu reddedince de Nasuh Efendi’ye teklif etmiştir. Nasuh Efendi ise Fatih Camii’nde başladığı derslerinde, medrese muhitinde ehl-i kıyam olarak meşhur olan talebelerin soruları karşısında yetersiz kalınca çareyi on beş gün sonra derslerine son vermekte bulmuştur.66Son olarak bu ders, çalışkanlığı ve derse iştiraki ile hocalarının dikkatini çeken Ahmet Paşa’ya teklif edildiğinde yaşının küçük olduğunu öne sürerek reddetmek istediyse de, başta Vidinli Hoca olmak üzere ısrarlar üzerine müzakereci başı sıfatıyla bu dersi okutmayı kabul etmiştir.67Tezâkir’de bu dersin sıradan bir ders olmadığını, ‘mübahase meydanında güreş etmeğe benzediğini’ söyleyen Cevdet Paşa, derslere başladıktan sonra tüm vaktini mantık kitaplarını incelemeye ayırdığını söyler. Kızı Fatma Aliye, babası için ‘bilgisinden emin olmadıkça talebenin karşısına çıkmadığını, neticede başarılı olduğunu’ nakleder.68
Bizzat Cevdet Paşa’nın naklettiği üzere iki farklı icazetli hocanın talebelerin soruları karşısında yetersiz kalması, Cevdet Paşa’nın da dersi işleyebilmek için ciddi bir ön hazırlık yapması gösteriyor ki medresede dersler sadece takrir metoduyla değil tar- tışma ortamı içerisinde münazara ve müzakere tarzında cereyan ediyordu. Derse devam eden talebe, önceden hazırlanarak, bilgi ve değerlendirmeleriyle derse aktif olarak katılıyor, hocasına sorular yöneltiyor, dersin seyrine etki edebiliyordu. Bu sebeple ilk müderrislik tecrübeleri, Cevdet Paşa’ya meşgul olduğu meseleyi tüm inceliklerini dikkate alarak tahkik etme alışkanlığı da kazandırmıştır. Nitekim Gelenbevî’nin Burhân’ını okuturken esere hâkimiyetini gören dostları, buna bir şerh yazmasını teklif etmişlerse de, o bunun için vakit bulamadığını söyler. Tatil günlerinde bile kendisine dinlenmeyi yasak eden bir talebe iken, hocalık vazifesini de üstlenince büsbütün yorulduğunu, geceleri yatmayıp kitap üzerinde uyumaya devam ettiğini anlatan Cevdet Paşa, neticede bu yorgunluğa tahammül edemeyerek hastalanmıştır. Hocaları arasında hekimliği ile meşhur olan Hamid Efendi, talebesini fazla çalışmaktan men etmiş, tatil günlerinde dinlenmesini ve kendine başka meşguliyetler bulmasını tenbih etmiştir.69
  • Resmi Görevleri




    Medrese tahsilini tamamlayıp icazet aldıktan sonra Lofça’ya dönmek isteme- yen Cevdet Efendi, ailesinin yardımına muhtaç olmaksızın, İstanbul’da, ilmî çalışmala- rını sürdürmek kararındaydı. Bunun için İstanbul’da yaşamasına yetecek kadar maaş te- min etme yollarını arıyordu. Ancak bu sırada teklif edilen Mekteb-i Harbiye’de Farsça muallimliğini, ilmiye kıyafetini çıkarıp setre-pantolon giymek istemediği için reddetmişti.


    Öncelikli hedefi neşr-i ulum yolunda ilerlemek olan Cevdet Paşa, 1844 senesinde, Rumeli kazaskerliğine bağlı Premedi kazası kadılığını üstlenerek memuriyete başlamıştır. Kısa süre sonra ise, İptidâ-i Hâriç* derecesiyle İstanbul ruûsu’nu alarak istediği şekilde çalışıp terfi edebilme şansını elde etmiştir.70

    Bu yıllarda Reşid Paşa, sadrazam olunca şer’î konularda bilgisinden fayda- lanmak üzere şeyhülislam Arif Hikmet Bey’den, Ahmet Paşa’nın kızı Fatma Aliye’nin ifadesiyle “bâb-ı meşîhattan en âlim ve en münevver fikirli bir âlimin gönderilmesini” ister. Arif Hikmet Bey, bu nitelikte gördüğü Cevdet Paşa’yı sadrazama gönderir.

    Cevdet Paşa’nın bilgisini ve şahsiyetini takdir eden Reşid Paşa, onu hiç yanından ayırmadığı gibi, oğullarına da hoca tayin etmiştir. Böylece Ahmet Cevdet Paşa, siyasetin içine girmiştir. Bu dönemde Reşid Paşa’nın teşvikiyle Fransızca öğrenmeye başlar. Bu yıllarda Eflâk ve Boğdan Beyliği’nin ihtilâle teşebbüsü üzerine bozulan düzeni ıslah etmek göreviyle Bükreş’te bulunan Fuad Paşa’ya, Reşîd Paşa’nın hususî emirlerini iletmek için gönderilmiştir. Bükreş’te bir ay kadar kalan Cevdet Paşa, Hıristiyan ve İslâm toplumlarında aile ve cemiyet yapısına dair tetkiklerde bulunmuş ve bu intibalarını Tezâkir-i Cevdet adlı eserinde anlatmıştır. İstanbul’a döndüğünde 10 Nisan 1849’da ‘Hareket-i Hâriç’ rütbesini aldı.


    Cevdet Paşa, 1850’de Meclis-i Maârif-i Umûmiye âzâlığına ve bir süre sonra Dârulmuallimîn Müdürlüğü’ne tayin edildi. Bu arada, İstanbul’a dönen Fuad Paşa ile Bursa’ya gitti. Orada kaldığı süre içinde, memleket meseleleri hakkında fikir teâtisinde bulunarak, ticarî ve kültürel alandaki ihtiyaçlar konusunda çalışmalar yapmışlar ve Şir- ket-i Hayriyye’nin kuruluş nizamnamesi ile Kavâid-i Osmaniye’yi birlikte hazırladılar.

    İstanbul’a döndükten sonra 1851’de Encümen-i Dâniş üyeliğine seçildi. Yeniden kaleme aldığı Kavaid-i Osmaniye’yi encümenin ilk eseri olarak padişah Abdülmecid’e sundu. Bunun üzerine derecesi ‘Hareket-i Altmışlı’ya yükseltildi.

    Encümen-i Dâniş’in kültür hizmetlerinden olmak üzere Osmanlı tarihi, bir kaç kısma taksim edilmiş, her bir bölümün yazılması için âzâ arasından liyakatli kişiler seçilerek görev taksimi yapılmıştır. Cevdet Paşa da 1774-1826 yılları arasında yaşanan tarihî olayları tesbit etmekle görevlendirildi.71

    1854’de yazmaya başladığı tarihinin ilk üç cildini tamamlayıp padişaha takdim eder. Bunun üzerine kendisine ‘Musıle-i Süleymaniye’ derecesi verilir. Böylece kendi ifadesiyle ‘kibar-ı müderrisin’ arasına girer.




  • Vak’anüvisliği ve Müfettişlikleri




    Bu devrede Mısır halkının vali Abbas Paşa’dan şikâyetleri üzerine Reşid Paşa ile valinin münasebetleri bozulmuş ve Sadrâzam, müsteşarı Fuad Paşa’nın husûsî bir memuriyetle Mısır’a gönderilmesi kararlaştırılmıştır. Eski hanedanın miras meselelerine çözüm getirmek amacıyla ulemâdan birinin müsteşara eşlik etmesi uygun görülünce Fuad Paşa, Cevdet Efendi’yi tercih etmiş ve 1852 senesinde birlikte Mısır’a gitmişlerdir.72 İstanbul’a dönünce 1855’te vak’anüvislik memuriyeti kendisine verilmiştir.


    Bu görevi sırasında, Tarîh-i Cevdet’in diğer ciltlerini tamamlamağa çalışırken, vakanüvislik geleneğine uygun olarak kendisinden sonra gelen vakanüvislere gönderilmek üzere dönemin sosyal ve siyâsî olaylarını kaydederek Tezâkir-i Cevdet’i kaleme aldı. Vak’anüvislik görevini 1865 yılına kadar yürüttü.


    Devlet kademelerindeki bu yükselmenin yanı sıra ilmiye mesleğinde de ilerleyerek 9 Ocak 1856’da mevleviyet derecesindeki Galata kadılığına getirildi. Aynı yıl 9 Aralıkta Mekke-i Mükerreme kadılığı verildi. Hükümet ile halk arasındaki ilişkiyi belirleme ihtiyacına binaen vilâyetlere müfettişlerin gönderildiği bu dönemde, Cevdet Paşa, Sadrazam Kıbrıslı Mehmed Emin Paşa’nın Rumeli teftişine iştirak edip, bu refakatten memnun kalan sadrazam, teftiş dönüşü 1861’de Cevdet Paşa’nın rütbesini İstanbul payesine yükseltti.73


    Cevdet Paşa, aynı yıl Karadağlıların isyan ve ihtilâlleri üzerine, İşkodra Kalesi- ne kapanan Abdi Paşa’ya yardım etmek ve isyanı bastırmak için ‘memuriyet-i fevkala- de’yle görevlendirilerek İşkodra’ya gönderildi. İki ayda bu vazifesini başarıyla tamamladı. 1863 senesinde Cevdet Paşa, Anadolu kazaskeri payesi ile Bosna müfettişliğine tayin olunmuştur.

    Bosna’da kaldığı bir buçuk yıl kadar süre içerisinde gerekli ıslahatı gerçekleş- tirip gideri halk tarafından karşılanmak üzere iki alay asker tanzim ederek bu görevinde de muvaffak olmuştur. Bosna dönüşü kendisine, o vakte kadar ilmiye sınıfından kimseye verilmemiş olan ikinci rütbeden “Nişân-ı Osmâni” ile mükafatlandırılmıştır.

    Kozan ve civarında isyan hâlinde bulunan halkı itaat altına almak ve gerekli düzenlemeleri yapmak üzere, ıslahatçı sıfatıyla 1864’te bu bölgeye gönderilmiş. Derviş Paşa’nın kumanda ettiği “Fırka-i Islâhiyye” ile birlikte, altı ay süren bu zorlu memuriye- tinde de başarılı olmuştur.

    Kozan memuriyeti dönüşünde onun bu başarılarını çekemeyenlerin harekete geçmesiyle, 13 Ocak 1866 senesinde ilmiye tarîkinin son noktası olan kazaskerlik payesi vezârete çevrilmiştir. İlmiye tarîkından mülkiyeye nakl olunduğunda ne kadar incindiğini, “Başımı uğur-ı hümâyunda feda ederek nice muhataralar aşırdım. Şimdi bir sarığı feda etmem diyebilir miyim” söylemiyle Tezâkir’de ifade etmektedir.74

    Bu arada vak’anüvislik görevinden de ayrılan Cevdet Paşa, Halep ve Adana eyaletleriyle Kozan, Maraş, Urfa ve Zor sancaklarının birleştirilmesiyle oluşturulan Halep vilâyetine tayin edilerek İstanbul’dan uzaklaştırılmış, iki sene kadar bu yeni valiliğin teşkilâtlanmasını gerçekleştirmiştir.




  • Nâzırlığı Ve Mecelle Heyeti Başkanlığı




    Ahmet Cevdet Paşa, 1868 senesinde Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliye’nin iki- ye ayrılmasıyla teşkil edilen Dîvân-ı Ahkâm-ı Adliye reisliği vazifesiyle İstanbul’a geti- rildi. Nizamî mahkemelerin ve dîvânın teşkilât ve salahiyetlerini belirleyen bir nizâmnâ- me hazırladı. Bir süre sonra Dîvân-ı Ahkâm-ı Adliye riyaseti, nezârete çevrilince de Adliye nâzırı oldu ve birinci rütbeden Nişân-ı Osmânî aldı.




    Cevdet Paşa’nın Hanefî fıkhına dayalı bir kanun kitabı hazırlanması fikri kabul edilince, devrin ileri gelen fukahâsından oluşan Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye Cemiyeti’nin başkanlığına getirildi. Cemiyet iki sene içinde Mecelle’nin ilk dört kitabını neşretti. 1870 senesinde, Mecelle’nin beşinci kitabı hazırlanırken Cevdet Paşa vazifeden uzak- laştırılarak Bursa vilâyetine tayin edildi. Bir kaç gün sonra bu görevden de alındı.75

    Bu arada cemiyet başkanlığına Gerdankıran Ömer Efendi getirildi. Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye Cemiyeti de Bab-ı Meşîhât’a nakledildi. Ancak cemiyetin Kitâbu’l- Vedîa adıyla hazırlayıp neşrettiği altıncı kitap şiddetli tenkidlere mâruz kalarak reddedilince, Cevdet Paşa’nın cemiyetteki rolü anlaşıldı ve 24 Ağustos 1871 yılında yeniden Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye Cemiyeti, Şûrâ-yı Devlet Tanzimat Dairesi başkanlıkları verildi. İlk iş olarak altıncı kitabı imha ettirdi ve onun yerine Kitâbu’l- Emânât’ı hazırlattı. Sekizinci kitap hazırlanırken Sadrâzam Mahmud Paşa’ya muhalefe- tinden ötürü Maraş valiliğine tayin edildiyse de, on sekiz gün sonra 6 Ağustos 1872’de Divan-ı Ahkâm-ı Adliye üyeliği ve Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye Cemiyeti başkanlığına tayin edilerek tekrar İstanbul’a alındı.


    Mecelle çalışmaları devam ederken 1872 senesinde Şûrâ-yı Devlet üyesi, bir yıl sonra da Evkaf nâzırı olmuştur. Aynı yılın ortalarına doğru Maârif-i Umûmiye nezâretine tayin edilen Cevdet Paşa, müsteşarı Sadullah Paşa başkanlığında bir eğitim komisyonu kurmuştur. Bu komisyon, ilköğretimden yüksek öğretime kadar her seviye- deki okulların öğretim programlarını belirlemiş ve bu program doğrultusunda ders kitapları hazırlanması için çalışmalarını sürdürmüştür. Yeni bir Elifba cüzü hazırlanarak bastırılmıştır. Aynı dönemde Cevdet Paşa’nın gayretleriyle Nuruosmâniye Camii avlusunda modern usulde eğitim yapan “İbtidâiyye” adıyla bir ilkokul açılmış, Paşa da bu okulda okutulmak üzere Kavâid-i Türkiye, Mi’yâr-ı Sedâd ve Âdâb-ı Sedâd adlı üç okul kitabı yazmıştır. Dârulmuallimîn teşkilatı sıbyan, rüşdiye ve idadî olmak üzere üç dereceye ayrılarak yeniden düzenlenmiştir. Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya adlı eserinin üç cüzünü de bu arada tamamlayarak bastırmıştır.76
    1874 senesinde Şûrâ-yı Devlet başkan vekilliğine getirildiyse de hemen ardından Yanya valiliğine tayin edilmiştir.(2 Kasım 1874) Yanya’da Risâletü’l-Vefâ adında Arapça bir eser yazarak, İstanbul’a göndermiştir. Bunun dışında, Mecelle cemiyeti ile haberleşmeyi sürdüren Paşa’nın, cemiyetin ihtilâf ettiği noktalardan haberdar olduğu ve ilgili kişilere yazdığı mektuplarla çalışmanın seyrine müdahale ettiği anlaşılmaktadır.77

    1875 senesinde Maârif nâzırlığı göreviyle İstanbul’a gelen Cevdet Paşa, kısa bir süre sonra Adliye nâzırı olmuştur. Bu görevi sırasında Ticaret Nezâreti bünyesindeki Ticaret mahkemelerini Adliye Nezâretine bağlamıştır. Fakat Hersek ihtilâli üzerine bu görevinde de fazla kalamamış ve 1876’da Rumeli teftişine gönderilmiştir. Teftiş dönüşünde nezâretten azledilerek Suriye valiliğine tâyin edildiyse de Suriye’ye varıp göreve başlamadan, üçüncü defa Maârif Nezâretine getirilmiştir.

    Cevdet Paşa, 1876 senesinde yeniden Adliye nâzırı olmuş ve Kanûn-ı Esâsî müzâkerelerine iştirak etmiştir. İbrahim Edhem Paşa sadrazam olunca 1877 senesinde Dâhiliye Nezâretine getirilmiş ve ilk iş olarak memurların tercüme-i hallerini kaydetmek üzere bir Sicill-i Ahvâl Defteri tanzim etmiştir. Aynı yıl içinde Evkaf nâzırlığına tayin edilmiştir. 1878’de tekrar Suriye valisi olarak Şam’a gönderilmiştir. Fakat burada da fazla kalamamış, Kozanoğlu Ahmet Paşa tarafından çıkarılan isyanı bastırmakla görevlendirilmiştir. Ancak isyanın bastırılması sırasında Şam valiliğine Mithat Paşa’nın tayin edilmesi üzerine açıkta kalmıştır. Kozan bölgesinde asayişi temine muvaffak olarak İstanbul’a dönmüştür. Yolda, Ticaret Nezâretine tayin olunduğu haberini almıştır.

    1879 senesinde Tunuslu Hayreddin Paşa’nın istifası üzerine dokuz-on gün kadar sadrâzamlığı vekâleten yürüterek Meclis-i Mahsûs-ı Vükelâ’ya başkanlık etmiştir. Said Paşa sadrâzam olunca 1879’da yeniden Adliye nâzırı olan Cevdet Paşa’nın bu devredeki nâzırlığı üç yıl sürmüştür. Bu görevinde, tamamlanan Mekteb-i Hukûk’u açmış ve aynı mektepte Usûl-u Muhâkeme-i Hukûkiye, Belâgat-ı Osmaniye ve Ta’lim-i Hitabet dersleri vermiştir. Birinci sınıflara verdiği Belâgat dersi notlarını toplayarak Belâgat-ı Osmâniye adlı kitabını tamamlamıştır.




    Ahmed Vefik Paşa’nın sadârete gelmesi üzerine Adliye Nezâretinden ayrılan Cevdet Paşa, üç buçuk yıl resmi görevlerden uzak kalarak ilmî çalışmalarıyla meşgul olmuştur. Bu dönemde Târih-i Cevdet’i tamamladığı gibi Kavâid-i Osmâniye’nin eksiklerini tamamlayarak yeniden bastırmıştır.




    Cevdet Paşa, Server Paşa’nın vefatı üzerine 11 Haziran 1886 tarihinde beşinci defa Adliye Nâzırlığına getirilmiş ve II. Abdülhamid’in husûsî meclislerine de katılmaya başlamıştır. Ayrıca II. Abdülhamid, 1288 senesinde hazırlanan büyük bir merasimle Cevdet Paşa’ya Nişân-ı İmtiyaz vererek ödüllendirmiştir.78Hulâsâtu’l-Beyânfi Te’lifil-Kur’ân adlı Arapça risalesi ile Hılye-i Saâdet adlı eserlerinin neşri de bu dönemde yapılmıştır.




    Cevdet Paşa, beşinci defa getirildiği Adliye Nezâretinden Sadrâzam Kâmil Paşa ile aralarında anlaşmazlık çıkması üzerine ayrılmak zorunda kalmıştır. 10 Mayıs 1890’da II. Abdülhamit onu Meclis-i Âlî’ye tayin etmiştir. Girit’te ihtilâlden sonra bozulan idarî teşkilâtın ıslâhına dâir oluşturulan komisyona 1891’de başkan tayin edilmiş ve neticede bir altın kıt’a ile ödüllendirilmiştir.79

    II. Abdülhamid’in emri üzerine şiirlerini bir dîvançe şeklinde toplayarak padişaha takdim etmiş ve 1892 senesinde bir kıt’a Sanâyî-i Nefîse İftihar Madalyası ile ödüllendirilmiştir.




    Cevdet Paşa, bundan sonraki hayatını ilmî çalışmalarına ve çocuklarının eğitimine ayırmış, kısa süren bir hastalıktan sonra 26 Mayıs 1895 tarihinde Bebek’teki yalısında vefat etmiştir. Fatih Sultan Mehmed Türbesi haziresine defnedilmiştir.




  • İlmî Şahsiyeti




    Tanzimat devrinin önde gelen şahsiyetlerinden olan Cevdet Paşa, son asır Türk-İslam ilim âleminin mümtaz simalarından biridir. Henüz genç bir medrese talebesiyken zekâsı, çalışkanlığı, bilgisi ve isabetli tahlilleriyle hocalarının dikkatini çekmiş, zaman zaman onlarla ilmi meselelerde tartışmalara girmiştir. Kendi özel gayretleri ve öğrenme iştiyakı sayesinde, medresenin sunduğu bilginin çok üstünde bir ilmî potansiyele sahip olduğu görülmektedir.




    Üstün başarılarla tamamladığı tahsil devresinden sonra, devlete ve millete faydalı olmak ideali doğrultusunda, teklif edilen her bir vazifeyi kabul etmiş ve liyâkatle yerine getirmeye çalışmıştır.




    Her biri farklı alanlarda yazıldığı için eserlerinden hareketle ihtisas sahasını belirlemek zordur. Ebu’1-ulâ Mardin’e göre asıl tercihi, mantık ilminden yanadır.Çünkü icazetini mantık dersinden almıştır ve tatil günlerinde husûsen takip ettiği dersler de aklî ilimlere münhasırdır.80




    Farklı ilim dallarıyla meşgul olması ilim ve kültür târihimize değerli eserler katmasını da sağlamıştır. Cevdet Paşa, siyasî faaliyetlerinde olduğu gibi, ilmî çalışmalarında da devrinin ihtiyaçlarını gözeterek kendisinden istenileni yapmıştır.




    Cevdet Paşa, hayatı boyunca öğrenmeyi kendisine şiar edinmiş, taklitçi ve mutaassıp olmayıp meselelere farklı açılardan bakarak ve araştırarak sonuca ulaşma yolunu takip etmiştir. Değişen çağın gelişmelerini görüp ciddi tahliller yapabilen, sağlam bir muhakeme ve mukayeseden sonra, cemiyetin ve sistemin problemlerini ve çözüm yollarını görmeye çalışan, inandığı sistemin noksanlarını tespit ederek tenkitten çekinmeyen bir anlayışa sahiptir.




    Cevdet Paşa, Osmanlı kurum ve kuruluşlarına yeniden şekil verilmesi konusundaki farklı fikirlerin hız kazandığı bir dönemde, gelenekçi Türk-İslam Doğu kültürü ile yenilikçi Batı arasında senteze varmaya çalışmış bir şahsiyettir. Osmanlı müesseselerinin İslamî esaslara dayandığını dikkate alarak batı devletleriyle Osmanlı devletinin farklı din ve medeniyetlerden doğduğunu, bu sebeple de her yönden batılılaşmanın hem yanlış hem de imkânsız olduğunu düşünmüş, sonuç olarak batı taklitçiliğine ve maddeci felsefeye şiddetle karşı çıkmıştır. Ancak bütün icraatında Osmanlıcı-İslamcılığı sürdürmekle birlikte metotta yenilikçiliği benimsemiş, Batı’nın

    pozitif bilimler, teknik ve yönetim alanlarındaki üstünlüğünü kabul ederek bu alanlarla ilgili Osmanlı müesseselerinin batı tarzında ıslahını savunmuştur.81




    Batının gelişmişliğini kabul etmesinin yanında Osmanlı Devleti ile onlar arasındaki fark ve devletin ilerlemesi için takip edilmesi gereken yollar ile ilgili bazı görüşleri şunlardır: Devletlerin kuruluşunda başlıca unsur “asabiyet’tir. Fakat zamanla kan bağı zayıflayınca meydana gelen boşluğu daha kuvvetli olan din bağı doldurur. Osmanlı Devleti bir İslâm devletidir. Hıristiyan Avrupa medeniyetinden ayrılan yönleri vardır: Hilâfet ve saltanat tek şahısta toplanır; ümmet esasına dayalıdır. Sosyal sınıflar yoktur; İslâm dini, insan haysiyetine hürmetkârdır. Devletin selâmetini İslâmiyet’e dönmek ve ona bağlanmakta gördüğü gibi;hilâfet müessesesine mutlak surette itaatin gerekliğine inanmış ve İslâm düşmanlarına karşı Şiî-Sünnî ittihadını sağlamak konusun- daki fikirleriyle II. Abdülhamid’i etkilemiştir. Bu sebeple, Meşrûtiyetin ilânı ve Meclis-i Mebusân’m kapatılması sırasında, Abdülhamid’in siyâsetini desteklemiş, Midhat Paşa’nın yıldız mahkemesindeki yargılanmasında önemli rol oynamıştır.




    Ona göre: İnsan doğuştan medeniyete yatkındır. Medeniyete ulaşmasının temel şartı da insanların kemale erdirilmesidir ki bu da ancak eğitim ve öğretimle mümkün- dür. Devleti dâim kılacak unsurlardan biri de eğitimdir. Osmanlı devletinin gerilme- sinde eğitim müesseselerinin bozulmasını önemli derecede etkili gördüğü için, Maârif nâzırlığı döneminde bunların ıslah çârelerini araştırmıştır.82

    Cevdet Paşa iktisadî hayatta liberalizmi benimsemekle birlikte devletin kalkınması için kapitülasyonların kaldırılması gerektiğini savunmuştur. İş hayatında ise Müslümanların da anonim şirketler kurmasını teklif etmiştir.83

    Talebesi Selim Sabit’e söylediğine göre fikri dünyasının gelişmesinde Miche- let, Taine, İbn Haldun, İbn Teymiyye, Zehebi, Alman tarihçisi Hammer, İngiliz tarihçisi Buckle ve Macaulay, Fransız âlimi Montesqieu etkili olmuştur. Paşa’nın asıl hocası şüphesiz Mukaddime tercümesini tamamladığı İbn Haldun’dur. Derslerinde ve eserlerin- de İbn Haldun’un metodunu izlemiştir. Cevdet Paşa’nın üzerinde Sadrazam Reşid Pa- şa’nın tesiri de inkâr edilemez. Paşa’nın yüksek zekâsı ve çalışkanlığı sadrazamın dik- katini çekince onu, ilk defa kütüphanesine taallûk eden işleri görmekle vazifelendirerek yanına almıştı.84




    Hayatı boyunca tevazu üzere bir hayat yaşamış olan Cevdet Paşa, bütün bu ilmi ve siyasi alandaki yoğun çalışmalarının yanında ailesini de ihmal etmemiş, onlar içinde müşfik bir baba ve vefakâr bir eş olmuştur. Bir oğlu ve iki kızı olan Paşa, çocuklarının eğitimiyle bizzat meşgul olmuştur.



  • Eğitimciliği




    İlmî hayatına adım attığı ilk medrese yıllarından itibaren zekâsı, çalışkanlığı ve hırsı ile sıradan bir medrese talebesinin çok üstünde olan Cevdet Paşa, zamanının medrese müfredatını kâfi görmeyerek o dönemde medresede pek rağbet edilmeyen matematik, hesap, cebir, hendese gibi fen ilimlerini de şahsi çabaları ile öğrenmişti. İşte tamamen kendi arzusuyla yürüttüğü bu çalışmalar onu, ezberci, eski müelliflere muhalif düşünce geliştiremeyen, bilim ve teknik olarak zamanın gerisinde pasif bir medrese hocası olmaktan kurtarmış, ileriki yıllarda, özellikle eğitim-öğretim müesseselerinde olumlu düzenlemeler yapabilecek özellikler kazandırmıştır.




    Her ilmi erbabından öğrenerek, kendisini iyice yetiştirmiş, kaldığı medresede, kendisine müracaat eden arkadaşlarına ders okutmağa başlamıştı.85Böylece daha talebeyken eğitimciliğe başlamış oldu.




    Onun çalışkanlığı, herhangi bir talebeden farklı tezahür ediyordu. Öğrendikleri- ne kendi yorumlarını ilâve ediyor, her sahada çalışmasının neticesini görmek için yeni bir eser meydana getirmeyi hedefliyordu. Öyle ki herhangi bir konuyu tetkike başla- yınca, ona dair küçük bir eser yazmayı kendisine âdeta şiar edinmişti.86Bu özelliği ile günümüzde yapılandırmacı eğitim ile arzu edilen öğrencinin kendi çabası ve araştırması ile bilgi edinip ona kendinden bir şeyler katarak kendi ürününü ortaya koyması tarzın- daki öğretim metodunu o, medresede kendi çabasıyla başarıyordu.




    Daha önce de ifade ettiğimiz gibi Vidinli Hoca’nın ısrarıyla yine talebelik yıl- larında icazetli hocaların okutmaya cesaret edemedikleri Gelenbevî’nin Burhân’ını okutması onun ne derece bilgili ve bir eğitimci olarak yetenekli olduğunun bir gös- tergesidir




    Cevdet Paşa, talebelikten sonra müderris ve müellif olarak neşr-i ulûm etme idealinde idi. Sırf bu sebepten buna muhalif gördüğü her ayrıntıyı dikkate almış ve ilmiye kıyafetini çıkarmamak için Mekteb-i Harbiyyede Farsça muallimliğini kabul etmemişti. Reşid Paşa’ya intisap etmesiyle siyasi hayatı başlayan Cevdet Paşa’nın yeni dostları ve meşguliyetleri sebebiyle medrese ile alâkası kesilmişti. Kendisi buradaki ha- yat tarzını benimsemekle birlikte, ideallerinden uzaklaştığını; “rical ve kibar ile ülfet ve ihtilâtı çoğaltıp Boğaziçi’nin mesirelerinde dolaşmağa gittiğini” anlatırken, “bir taraftan da medrese merkezinden tebâud etmekte idim, sanki semt-i kıbleyi ararken şark-u şimale doğru gitmekte idim” diyerek bu devredeki kararsızlığını anlatmaktadır. Cevdet Efendi, devlet işleriyle ilgili çeşitli görevleri yürütürken bir yandan da “neşr-i ulûm” ideâli yolunda çalışmalar yapmaktan da geri kalmıyordu. Birçok eserini memuriyetleri esnasında kaleme almıştı.




    Memuriyetler silsilesine 1850 Dârulmuallimîn müdürlüğü ile başlayan Cevdet Paşa, derhal bir nizâmnâme yaparak kurumun iç tüzüğünü, öğretim programlarını ve imtihan usullerini düzenledi. Burada kısa sürede pek çok rüşdiye öğretmeni yetiştirildi. Aynı zamanda, burada Târîh-i İslâm-ı Umûmî dersleri vererek yöneticiliğin yanında öğretmenlik faaliyetini de gerçekleştiriyordu.




    Müdüriyeti esnasında Prusya ve Fransız Dârulmuallimîn teşkilâtları hakkında inceleme yaparak dışarıdaki gelişmeleri dikkate almaktan geri durmamıştır. Devletini çağdaş medeniyet seviyesine ulaştırmak için ve bunun da yolunun eğitimden geçtiği düşüncesinden hareketle bu çalışmalarını gerçekleştiriyordu. Yine o dönemlerde Cevdet Paşa, Arapça ve Frasça’dan ayrı olarak müstakil bir Türkçe gramerinin tespiti lüzumuna inanan Fuad Paşa ile müşterek müzâkereleri neticesinde Kavaid-i Osmaniyye’yi kaleme almıştı.




    Ahmet Cevdet Paşa, üç kez Maarif Nâzırlığına getirilmiştir. İstanbul’da açılan ilk idadîler de onun Maarif nazırlığı dönemine aittir. Ayrıca Adliye nâzırlığı sırasında Mekteb-i Hukuk’un açılışını yapmıştır.




    Ahmet Cevdet Paşa, ilk Maarif nâzırlığında, müsteşarı Sadullah Bey başkanlı- ğında bir komisyon kurar. Komisyon, sıbyan mekteplerinden yüksek okullara kadar bütün eğitim kurumlarında okunacak ders cetvellerini tanzim eder. Önce bir elifbâ cüzü yazılır ve basılır, ardından alınan kararlar doğrultusunda yeni usule göre Nuruosmaniye Camiinde diğer sıbyan mekteplerine numune olmak üzere İbtidâiye adıyla bir sıbyan mektebi açılır, sonradan benzeri bir kaç okul daha devreye girer. Düzenlenen ders




    cetvellerine göre yazılmasına ihtiyaç duyulan kitaplar devrin uzmanlarına paylaştırılır. Ahmet Cevdet Paşa’ya da ilkokul çocuklarına ana dillerini öğretmek üzere Kavâid-i Türkiyye, mantık konusuyla ilgili olarak Mi’yâr-ı Sedâd ve münazara tekniğiyle ilgili olarak da Âdâb-ı Sedâd adlı eserlerin yazılması görevi düşer ve kitapların yazılmasının ardından her birinden on beşer bin nüsha basılır.87Ayrıca Paşa, rüşdiyelerde okutulmak üzere Malûmat-ı Nâfi’a adıyla faydalı bilgiler veren bir kitap daha hazırlamış, Mekteb-i Hukuk’ta okuttuğu Belâgat-ı Osmâniyye derslerinin notlarını geliştirerek aynı adla bir

    kitap yayımlamıştır. 1874 yılında Ahmet Cevdet Paşa’nın Maarif nâzırlığı sırasında Galatasaray Sultânîsi’ne Fen, Edebiyat ve Hukuk derslerinin konulması suretiyle Dârülfünûn öğretimi yeniden verilmeye başlanmıştır.




    II. Abdülhamit zamanında Ahmet Cevdet Paşa’nın da içinde olduğu ve yeni bir eğitim sisteminin kurulması gerekliliğini savunan aydınlar “medeniyet neşr-i maâriften başka şeyle husul bulamaz” düsturunu kabul etmişlerdi. Ona göre Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda maarif güneşi Doğudan doğuyordu. Fakat 19.yüzyılda bu güneş Batıdan doğmaya başlamıştı. Medresede okumuş olmasına rağmen eserlerinde de bahsettiği gibi medreselerin büyük bir idarî zaaf içinde olması, ilmiye sınıfının bozulması, ulemanın sadece isminin ve resminin kalması gibi sebeplerle, bozulmuş olan Osmanlı eğitim sisteminin Batı güneşinin ışıklarıyla daha aydınlatıcı olacağına inanıyordu. Osmanlı Devleti’nde bir Encümen-i Dâniş, “Akademi” kurulması fikri de yine onun da içinde olduğu aydınlar sayesinde gerçekleşmiştir.




    Bundan sonraki müfettişlikleri sırasında bile ilimden uzaklaşmamış, fiili olarak eğitimle meşgul olamasa da Tezâkir, Târih-i Cevdet, Mukaddime-i İbn Haldun gibi eserlerini bu dönemde vermiştir.




    Ahmet Cevdet Paşa, döneminin şartlarına göre kendisini imkânları nispetinde her yönden geliştirmeye çalışmış, belli bir ihtisas sahası olmamıştır. Daha önce de belirttiğimiz gibi, tüm çalışmalarında hedefi neşr-i ulum etmek idi. Meşguliyetlerindeki çeşitlilik ilim ve kültür tarihimize değerli eserler katmasını sağlamıştır. Kavâid-i Osmaniye, Belâgat-ı Osmaniye, Kavâid-i Türkiye, Kısas-ı Enbiyâ ve Tevârih-i Hulefa, Medhal-i Kavâid, Mi’yâr-ı Sedâd, Âdâb-ı Sedâd min İlmi’1-ÂdâbMa’Iûmât-ı Nâfia, Eser-i Ahd-i Hamidî, Mecmûa-i Aliyye onun eğitim ve öğretim amacıyla verdiği önemli eserlerdir.




  • Tarihçiliği




    Cevdet Paşa’nın tarihçiliğini belirlemek için bu ilmin Osmanlı tarih yazıcılığı içindeki konumundan bahsetmek faydalı olacaktır. Osmanlı Devleti’nde tarih yazıcılığı iki farklı usûlün tesirinde kalarak, iki ayrı koldan gelişmiştir. Bunlardan birincisi, ilmî tarihçilik denilen klâsik İslâm tarihçiliğidir. Vesikaların tespiti ve rivayetlerin sıhhati sağlam metodlara dayandırılır. Anlatımda ise sade ve külfetsiz bir dil tercih edilir. Bu tarz tarihçiliği daha ziyade ulemâ tercih etmiştir. Diğeri ise, kaynağın sıhhatini fazla önemsemeyen, hakikati arama yerine ahlâkî telkinleri gaye edinen, sade bir dil yerine

    külfetli ve belâgatlı anlatımı tercih eden edebî tarihçiliktir. Cevdet Paşa, iki tarzın ahenkli bir terkibini oluşturan nadir tarihçi neslin son büyük temsilcisidir.88Kısaca eski ile yeni tarihçilik anlayışı arasında bir köprü vazifesi görmüştür.




    Cevdet Paşa, tarih felsefesi ve metodolojisinde geniş ölçüde İbn Haldun’un Mukaddime’sinin tesiri altında kalmıştır. Bundan dolayı Ahmet H. Tanpınar onu, ‘İbn Haldun’un son şakirdi’ sayar. Paşa, İbn Haldun’un beş tavır nazariyesini nakletmiş, her devlet gibi Osmanlı devletinin de kuruluş, yükseliş, duraklama, gerileme ve çöküş safhalarından geçeceğini ancak beşinci tavrın tıpkı diğer Osmanlı tarihçilerinin söylediği gibi değiştirilebileceğini, uzağı gören devlet adamları sayesinde devletin ömrünün uzatılabileceğini söylemiştir. Böylece tarihte mutlak bir determinizme inanmamakla İbn Haldun’dan ayrılmıştır.




    Paşa’ya göre tarihten beklenilen yalnızca gündelik olayları sıralamak değildir. Târih-i Cevdet’i yazarken sanatkârane bir üslûptan kaçınmıştır. Zâten eserin baş kısmında da belirttiği gibi, asıl amacı, olayların doğruluk ve yanlışlığını; gerçek sebeplerini öğrenmek ve bunlardan ders almayı bilmektir.




    Cevdet Paşa, Târih-i Cevdet’i yazarken kaynak kitaplardan, önceki yazılan tarihlerden; mecmua, lâyiha ve resmî vesikalardan faydalanmıştır. Hepsini kuvvetli bir mantık süzgecinden geçirerek değerlendirmiş, olayların sebeplerini, gelişmelerini ve




    88 Bekir Kütükoğlu, “Tarihçi Cevdet Paşa”, Cevdet Paşa Semineri 27-28 Mayıs 1985 Bildiriler, s. 110.




    neticelerini tabii seyri içinde vermiştir. Özellikle kurumların bozuluş sebeplerine önem verip bu bozulmanın tahliline girmiştir. Böylece müessese tarihine dair ilk denemeyi gerçekleştirdiği gibi olayların meydana gelişinde farklı bir yaklaşımı yakalamaya çalışmıştır. Yeri geldikçe de eski tarihleri ve tarihçileri ciddi şekilde tenkit etmiştir.




    Tarihi bir bütünlük içinde ele alır. Ona göre Osmanlı tarihi çerçevesinde Avru- pa’nın iyi tanınması ve hadiseler üzerinde Batı’daki gelişmelerin etkileri de önemlidir. Bu bağlamda medeniyet tarihçiliği yapan Cevdet Paşa, Doğu-Batı mukayesesi de yapar. Örneğin Avrupa’nın zamanlama ölçülerinin İslam tarihine uymayacağını belirterek bunun Doğu için İslam öncesi ve sonrası olarak ikiye ayrılması gerektiğini, İslam dininin ve hukukunun tarihi kendi şartlarına göre biçimlendirdiğini yazmıştır.




    Vak’anüvisliği döneminde tuttuğu notlardan oluşan Tezâkir-i Cevdet ve II. Ab- dülhamid’in isteği ile hemen aynı dönemin vak’alarını anlattığı Ma’rûzât adlı eserleri, Cevdet Paşa’nın vesikacılığından sonra, müşahede kudretini göstermesi bakımından önemlidir.




    Tarihçi sıfatıyla verdiği bir diğer eser ise Kısas-ı Enbiyâ ve Tevârîh-i Hulefâ’- dırHz. Âdem’den itibaren tüm peygamberleri, ardından İslâm tarihini anlatan bu eser, ilmî olmaktan ziyâde, ta’limî ve telkinî bir gaye gütmektedir.




  • Hukukçuluğu

Cevdet Paşa, tahsil devresinde hukuk ilmiyle özel manada meşgul olmamışsa da, medrese eğitiminin fıkıh ağırlıklı olması sebebiyle tabii olarak ilgisiz de kalmamış, kendi ifadesiyle ulum-u şer’iyyede biraz mümarese kesbetmişti. Ayrıca Lofça müftü- sünün yanında fetva müsevvitliği yapmıştı.
İstanbul’a gelip resmi görevlerine başladıktan sonra Cevdet Paşa’nın hukuk sahasındaki faaliyetleri, Tanzimat döneminde adlî teşkilâtın tesisi ve kanun tanzimi olmak üzere iki cephelidir.
İlk olarak Meclis-i Maârif üyesi ve Dârulmuallimîn müdürü sıfatıyla bu kuru- luşların nizâmnâmelerini hazırlamıştır. Bu çalışmalarından sonra gerçek anlamda hu- kukla ilgisi Metn-i Metin komisyonuna üye olmasıyla başlar. Bu komisyonda kânun ka-
leme alma vazifesiyle yer alan Cevdet Paşa, temel fıkıh kitaplarını dikkatle inceleyerek yeni çalışmaları için gerekli altyapıyı oluşturduğunu söylemektedir.89
Metn-i Metin komisyonu dağıldıktan sonra hemen ardından üye olduğu, Meclis-i Âlî-i Tanzimat’ın kânun ve nizâmnâmelerini hazırlayarak bu yöndeki çalışma- larını sürdürmüştür. Bu meclisin çalışmaları arasında, Cevdet Paşa’nın son şeklini ver- diği 1858 tarihli Ceza Kanunnamesi önemlidir. Bu kanunnamenin tamamlanmasından sonra meclisin bir Arazi Kanunnamesi hazırlamak için kurduğu komisyona başkan tâyin edilmiştir. Bu komisyonun hazırladığı Arazi Kanunnamesi’nin özelliği esaslarını tamamen Osmanlı hukukundan alan bir kânun olmasıdır. Ayrıca gerek dilinin sadeliği, gerekse kânun tekniği bakımından o devirde hazırlanan kânunların en başarılı örnekle- rindendir. Cevdet Paşa bununla kalmamış, Tapu Nizamnamesi, Tapu Senedatı Hakkında Talimat ve Tapu Senedatı Hakkında Tarifname’yi de kaleme almıştır.
Cevdet Paşa, başkanlığına getirildiği Dîvân-ı Ahkâm-ı Adliye’nin tesisinde de önemli rol oynamıştır. Hukuk ilminde dirayetli kişileri özenle seçerek dîvânın kadrosu- nu oluşturmuş ve ardından bu kurumun nizâmnâmesini hazırlayarak faaliyetlerini belir- lemiştir. Şer’iye mahkemeleri yanında Nizâmiye Mahkemelerini de tesis eden Cevdet
Paşa, bununla yargı sistemine disiplin getirmeyi de hedeflemiştir. Ayrıca temyiz ve İsti- naf mahkemeleri sayesinde mer’î hukuka, sistematik temyiz usûlünü kazandırmıştır.90
İlk hukuk fakültesi olan Mekteb-i Hukuk, Cevdet Paşa’nın Adliye nâzırlığı döneminde açılmıştır. Bu okulda ilk dersi hem adliye nâzırı hem de mektebin hocala- rından biri olması sıfatıyla Cevdet Paşa vermiştir. Mekteb-i Hukuk, II. Meşrutiyetin ilanından sonra Dârülfünûnun bir fakültesi olarak öğretim faaliyetini sürdürmüştür.
Cevdet Paşa’nın İslâm hukukuna kazandırdığı en önemli eser şüphesiz Mecel- le-i Ahkâm-ı Adliyye’dirBu eser, İslam devletlerinde İslam hukuku alanında hazırlanan ilk kanun olma özelliğine sahiptir. Cevdet Paşa’nın Mecelle’yi hazırlayan heyetin başkanı olmasının yanında Mecelle’nin hazırlanmasından önce Fransız Medenî Kânunu Code Civile’nin tercüme edilerek Osmanlı hukukuna tatbikini düşünen Âli Paşa ve Midhat Paşa’ya karşı çıkması da mühimdir. Cevdet Paşa, İslâm hukuk âlimlerinin rey ve ictihadlarının derlenmesinden oluşacak milli bir kanunun gerekliliğini kararlılıkla savunmuş ve nihayet bu fikrini sadrazam ve çevresindekilere kabul ettirmiştir.
Cevdet Paşa’yla birlikte on beş kişiden oluşan Mecelle Cemiyeti, kanunlaştır- ma çalışmalarını, fıkıh kitaplarının tasnifini dikkate alarak on altı kitapta toplamışlardır. Cevdet Paşa eserin tek müellifi değildir. Fakat tedvin ve telifine karar verilmesinde, meselelerin tespitinde, tercüme ve tahrirde, sıralamada; maddelerinin kaleme alınmasın- da, çeşitli sebeplerle çalışmaları inkıtaa uğrayan komisyonun, eseri tamamlamasında en büyük pay kendisine aittir.
Mecelle, devrin ihtiyacını mükemmel surette karşılamıştır. Bunda Paşa’nın kuvvetli mantığı ve Türkçesi ile devrin ihtiyaçlarını müdrik olmasının rolü büyüktür. Hukukta tekâmül prensibine inanması, örf ve âdete yer vermiş olması da Mecelle’yi makbul kılan diğer özelliklerindendir. Ayrıca sade bir dil kullanılması, ifadelerindeki kesinlik ve üslubundaki güzellikle Türk hukuk dilinin oluşmasında Mecelle’ye müstesna bir yer kazandırmıştır.
Yanya’da vali iken Mecelle çalışmalarına katkıda bulunmak için kaleme aldığı ve bey’ bi’l-vefa’yı konu edinen Risâle-i Vefa dışında Cevdet Paşa’nın hukuk alanında yazılmış müstakil bir eseri yoktur. Bu Osmanlı hukukuna bu ölçüde yön vermiş ve dam- gasını vurmuş olan Cevdet Paşa için bir eksiklik olarak belirtilir. Paşa’nın muhtemelen kanun ve nizamnâme hazırlamaktan hukuk kitabı yazmağa fırsat bulamadığını ifâde
eden M. Akif Aydın, bu durumun, hukukçu olarak değerini azaltmadığını söyle- mektedir.91
    1. Eserleri




      1. Târîh-i Cevdet




        Encümen-i Dâniş’in bir Osmanlı tarihi yazdırma kararına bağlı olarak Ahmet Cevdet Paşa’ya Osmanlı Devleti’nin 1774 Küçük Kaynarca Antlaşmasından, 1826 Yeni- çeri Ocağı’nın ilgasına kadar geçen dönemini yazma görevi verilmiştir. Yaklaşık otuz senelik bir çalışmayla tamamlanan bu eserin çeşitli tertip ve baskıları bulunmaktadır. Eserin ilk olarak 1854-1857 yılları arasında ilk üç cildi basılmış ve 1884 yılında on cilt olmak üzere tamamlanmıştır. 1891’de tertip ve tasnifi değiştirilerek bazı ekler ile Ter- tîb-i Cedîd kaydı altında ve on iki cilt hâlinde yeniden neşredilmiştir. Eserin kaynakları arasında diğer vakanüvis tarihleri, sefaretnameler, özel tarihler, arşiv kayıtları, resmi tezkireler ve kendi hatıraları bulunmaktadır. Eserde diğer vakanüvis tarihlerinden farklı olarak Avrupa tarihine de önemli bir yer ayrılmıştır. Özellikle altıncı ciltten itibaren Os- manlı tarihi, dünya tarihinin bir parçası olarak değerlendirilmektedir. İşte bu bakış açısı ile Târîh-i Cevdet Osmanlı tarih yazıcılığında bir dönüm noktası olarak ele alınmıştır.




      2. Tezâkir-i Cevdet




        Cevdet Paşa, geleneğe uyarak vakanüvisliği döneminde tuttuğu notlardan ibaret olan bu eserde devrinin siyasi, içtimai, ahlaki cephesini anlatmıştır. Cevdet Paşa bu notları kendisinden sonra vakanüvis olan Ahmed Lütfi Efendi’ye tezkireler halinde yollamıştır. Bu sebepten esere Tezâkir-i Cevdet adını vermiştir. Kırk tezkireden meydana gelen eser, 1855’ten itibaren vefatından iki sene öncesine, 1897’ye kadar yaşadığı hadiseleri ihtiva etmektedir. İlk tezkirede daha önceki vak’anüvisler anlatılır. Daha sonraki dört tezkire Ahmet Lütfi’ye gönderilen bazı belgelerle ilgilidir. Altıncı tezkireden son tezkireye kadar olan bölümler, Abdülmecit ve Abdülaziz’in saltanat zamanına denk gelen 1839-1872 yılları arasındaki dönemin siyasî, sosyal ve ahlâkî olayları ile ilgili değerlendirmeler ve hatıralardan meydana gelir. Son tezkirede kendi hayatını yazmıştır. Bu bölüm, daha sonra Ahmet Cevdet Paşa hakkında yapılan çalışma ve değerlendirmeler için birinci derecede bir kaynak olmuştur.




        Tezâkir-i Cevdet’in, Cevdet Paşa’nın el yazısıyla olan ilk müsveddeleri yirmi bir defter halinde İstanbul Belediyesi Atatürk Kitaplığında bulunmaktadır. (Cevdet Paşa Evrakı, nr. 1-21) Eserin 1288-1292 yıllarını ihtiva eden 17. cüz’ü, Tarih-i Osmanî Encümeni Mecmuâsında neşredilmiştir.




        Tezâkir’in yeni haflerle tam bir neşri, Câvid Baysun tarafından dört cilt halin- de, 1953-1967 yılları arasında yapılmış, Türk Tarih Kurumu Tarafından basılmıştır. Eser ikinci defa, aynı tertip üzere 1986 yılında Ankara’da neşredilmiştir.




      3. Ma’ruzât




        II. Abdülhamîd’in emri üzerine, 1839-1876 yılları arasındaki tarihî ve siyâsî olayları içine alan bu eseri beş cüzdan halinde yazarak padişaha sunduğu için Maruzat olarak isimlendirmiştir. Eser Tezâkir-i Cevdet ile aynı devreye ait olayları anlatmasına rağmen, ondan farklı olarak birçok şahsî kanaat ve hatıraları da ihtiva eder. Ayrıca farklı bir gaye ve üslûp ile yazıldığından bazı özel bilgileri de içerir. Eserde saraydaki dedi kodulara, İstanbul’un kenar semtlerinde yaşananlara, devlet erkânının aile hayatına varıncaya kadar pek çok ilgi çekici olaylara yer verilir. Eser II. Abdülhamid’in tahttan indirilişine kadar onun yanında kalmış, daha sonra Yıldız evrakı arasında ele geçmiştir. Bu arada birinci cüzdan kaybolmuştur. Eserin Cevdet Paşanın el yazısı ile olan müs- veddeleri İstanbul Belediyesi Atatürk Kitaplığı’ndadır. (Cevdet Paşa Evrakı, nr. 22-25) Eserin tamamı yeni harflerle Yusuf Halaçoğlu tarafından 1980’de neşredilmiştir.




      4. Kısas-ı Enbiyâ ve Tevârih-i Hulefâ




        Cevdet Paşa hayatının sonuna doğru yazdığı bu eserinde Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e kadar gelen peygamberlerin kıssalarını, Hz. Peygamber’in hayatını, dört halife dönemini, Emevî ve Abbasî halifelerini ve nihayet Osmanlı Devleti’nin II. Murad’ın saltanat yıllarına kadar (1439) geçen süreyi anlatır. Daha çok eğitim ve öğretim gayesiyle kaleme alınan eserin tamamı on iki cüzden ibarettir. İlk altı cüz’ünü Cevdet Paşa 1307’de neşretmiş, kalan altı cüz ile birlikte kızı Fatma Aliye Hanım tarafından tamamı 1331’de yayımlanmıştır. Eserin yedinci cüzden on ikinci cüze kadar olan kısmının müsveddeleri Atatürk Kitaplığı’ndadır. Dili ve üslubu ile birçok yazar tarafından takdir edilen eser, 1972’de Mahir İz tarafından sadeleştirilerek yayına hazırlanmış, 1976-1977 yıllarında iki cilt hâlinde günümüz Türkçesiyle neşredilmiştir. Ayrıca Kazan Türkçesi’ne çevrilerek iki defa basılmıştır.




      5. Kırım ve Kafkas Tarihçesi




        Kafkasya’nın tarihî coğrafyasını ve burada yaşayan halkın kültürel oluşumunu anlatan bu eser, İngiliz elçisi Lord Stratford Canning’in isteği üzerine Halim Giray’ın Gülbûn-i Hânân adlı kitabından faydalanılarak hazırlanmış ve Mustafa Reşid Paşa’ya




        sunulmuştur. O da bunu Fransızcaya çevirterek elçiye vermiştir. Bu küçük eser, 1918’de Yeni Mecmua’nın 49. sayısında neşredilmiştir.




      6. Mecelle




        Ahmed Cevdet Paşa başkanlığında bir heyet tarafından hazırlanmış, bizzat Cevdet Paşa tarafından kaleme alınmıştır. Kısaca Mecelle olarak adlandırılan ve Hanefî mezhebinin fıkhına göre hazırlanmış bir medenî kanun olan bu eser, dönemin önde ge- len 15 din adamının katkıları ile meydana getirilmiştir. Osmanlı ve İslam tarihinin ilk kanunnamesi olan mecelle çeşitli sebeplerden dolayı fasılalarla 1868-1888 yılları ara- sında tamamlanmıştır. Ahmed Cevdet Paşa’nın teşebbüs ve gayreti ile ortaya çıkan Me- celle, 1926’da yürürlükten kaldırılıncaya kadar Türkiye’de uygulanmıştır. Hâlâ Asya’da Osmanlı vârisi devletlerin birçoğunun hukuk sistemlerine temel teşkil etmektedir.




        Mecelle, Ali Himmet Berkî’nin gözetiminde ve eklediği açıklamalarla Açıkla- malı Mecelle adıyla yeni harflerle basılmıştır




      7. Risâletü’1-vefâ




        Yanya valisi iken Mecelle Cemiyeti’ne yazıp gönderdiği bir eseridir. Yazma nüshası Veliyüddin Efendi Kütüphanesi’nde korunmaktadır.




      8. Şerh-i Kitâbü’l-emânât




        1888 yılında İstanbul’da yayımlanmış, Mecelle’yi yorumladığı bir eseridir.




      9. Mahkeme-i Temyizin Vazifesine Dâir




        Temyiz mahkemelerinin görev alanını açıklayan bir eserdir. İnkılâp Müze- si’nde Ahmet Cevdet Paşa’nın el yazısı ile bir nüshası bulunmaktadır.




      10. İcâr-ı Akar Nizâmnâmesi




        İş yerlerinin kiralanmasıyla ilgili bir nizamnamedir. Bu eserin de İnkılâp Müzesi’nde Ahmet Cevdet Paşa’mn el yazısı ile bir nüshası bulunmaktadır.




      11. Mukaddime-i İbn Haldun




        Cevdet Paşa, özellikle tarih ile ilgili görüşlerinden çok etkilendiği İbn Haldun’un el-’İber’ adlı genel tarihinin girişi olan birinci cildin altıncı faslını tercüme etmiştir. İlk beş faslını I. Mahmud devri şeyhülislamlarından Pirizade Mehmed Sahib efendi tercüme etmiştir. Eser tarih felsefesinden, tarihin faydalarından ve tarihçilik mesleğinden bahseder. Eser iki cildi Pirizade’ye üçüncü cildi Ahmed Cevdet Paşaya ait olmak üzere 1277’de neşredilmiştir.




      12. Belâgat-ı Osmaniyye




        Sahasında ilk Türkçe eser olan Belâgat-ı Osmaniye yazarın Mekteb-i Hukuk’ta okuttuğu belagat derslerinin özeti mahiyetindedir. Cevdet Paşa, bu eserinde arap gramercilerin tasnifine dayanarak Osmanlı Türkçesinin belâgat kurallarını öğretmeyi gaye edinmiştir. Yazar Belâgat-i Osmaniye’yi telif sebebini belirttiği kısa bir dibace ile başlar. Eser üç babdan oluşur. Birinci babda meani, ikinci babda beyan; üçüncü babda ise bediî konularını ayrıntılı bir şekilde izah eder. Belagat kaidelerinin izahında, Türkçe örnekler ve ekseriyetle kendi şiirlerini kullanmıştır. İlk defa 1298 yılında basılmıştır. Daha sonra muhtelif baskıları yapılmıştır. Eserin Şerh-i Belagat adında, İbrahim Hacı tarafından şerhi yapılmıştır.




      13. Kavâid-i Osmaniyye




        Cevdet Paşa, Türkçenin ilk gramer kitabı olma özelliğini taşıyan bu eseri, Fuad Paşa ile birlikte hazırlamışlar ve ilk defa 1281 yılında birlikte neşretmişlerdir.




        Cevdet Paşa bu eseri daha sonra yeniden gözden geçirerek 1303 yılında Ter- tîb-i Cedid-i Kavâid-i Osmaniye adıyla yenilemiş ve kendi adına neşretmiştir. Kitap ayrıca Cevdet Paşa tarafından muhtasar olarak tertib edilmiş ve otuzdan fazla baskısı yapılmıştır.




      14. Medhal-i Kavâid




        Rüşdiye mekteplerinde okutulmak üzere, Kavâid-i Osmaniye’ye bir hazırlık mahiyetinde hazırlanan bu eser, ilk defa Matba’a-i Âmire’de H. 1268 (M. 1852) yılında




        taş basma ve 55 sayfa olarak basılmış, daha sonraki yıllarda yedi baskı daha yapmıştır. Ancak baskılar arasında çok küçük farklar bulunmaktadır.




      15. Kavâid-i Türkiye




        Sıbyan mekteplerinde gramer öğretmek amacıyla yazılan bu eser Medhal-i Kavâid’in basitleştirilmiş şeklidir.1292 yılında neşredilmiştir.




      16. Hılye-i Saâdet




        Peygamberimizin dış görünüşünü anlatan bir eserdir.1886-1887 yıllarında iki defa basılmıştır.




      17. Divân-ı Sâib Şerhi’nin Tetimmesi




        Şâir Süleyman Fehim Efendi’nin İranlı Şâir Sâib-i Tebrîzî Divânı’nın Farsçadan tercüme ve şerhine başladığı ancak ömrünün vefa etmemesi sebebi ile tamamlayamadığı bu eser, yine Fehim’in yakınlarının ricası üzerine Ahmet Cevdet tarafından 1265 senesinde tamamlanmıştır. Bu tercüme ve şerh Paşa’nın Farsça bilgisini göstermesi bakımından önemlidir.




      18. Ma’Iûmât-ı Nâfia




        Rüşdiye mekteplerinde okutulmak üzere hazırlanan bu eser 1279 yılında neşredilmiştir. Kâinatın yaratılışı, peygamberler tarihi, yeryüzünde yaşayan insanların dinlere ve kıtalara göre dağılımı, dört halife ve dört mezhep imamı hakkında bilgi vermektedir. Bu eser yeni harflerle 1989 yılında ‘Faideli Bilgiler’ adıyla bir kez yapılan ekleme ve açıklamalarla, bir kez de sadece metin olarak yayımlanmıştır




      19. Beyânu’l-unvân




        Cevdet Paşa’nın talebelik yıllarında, medresede okunan kitapların başlık ve Önsözlerine dair yazdığı bu eser 1273, 1289 ve 1299 yıllarında neşredilmiştir.




      20. Takvimu’l edvâr




        Hicrî takvimi terketmenin caiz olamayacağı ve fakat şemsî takvimin gereklili-

        ğine dair yazılan bu eser 1287 ve 1300 yıllarında neşredilmiştir.




      21. Mecmua-i Ahmed Cevdet




        İslam dinini kabul eden iki kişiye, bazı sorularının karşılığı olarak Cevdet Paşa tarafından yazılıp Bab-ı Meşihatca gönderilen cevapları ve eski Şam müftüsü Mahmut Hamza Efendi ile dini meselelere dair aralarında geçen yazışmaları ihtiva eder. Yazma halinde olan eser İstanbul belediyesi Atatürk kitaplığında muallim Cevdet, nr.98’de bulunmaktadır.92

      22. Hulâsâtü’l-beyân fi Te’lifi’l-Kur’ân




        Kur’ân’ın toplanmasını anlatan bu küçük Arapça risale 1303’te İstanbul’da neşredilmiştir. Cevdet Paşanın hayatı ve eserlerine dair bir girişle Ali Osman Yüksel tarafından tercüme edilerek Muhtasar Kur’ân Tarihî adıyla 1985’te yayımlanmıştır.




      23. Düstûr




        Ahmed Cevdet Paşa, Meclis-i Âlî-i Tanzimat üyeliği esnasında hazırlanan kanun ve nizâmnâmeleri bir ciltte toplayarak 1279 senesinde neşretmiştir




      24. Divânçe-i Cevdet




        Ahmet Cevdet Paşa, şiirlerini bir araya getirdiği bu eseri için şunları söylemektedir: “1310 (M. 1893) senesi evâilinde zât-ı şahane (II.Abdülhamit) eş’âr-ı âcizânemin cem’iyle bir nüshanın takdimini emr-ü ferman buyurdu. Fakir ise şairliği terk edeli otuz seneyi tecâvüz etmiş idi. Her ne ise evrâk-ı perişanı karıştırarak eş’ârımı bir dîvançe şeklinde tertip ile bir nüshasını huzûr-ı hümâyûna arz ettim. Müteâkıben bir kıt’a Sanâyi’-i Nefise iftihar madalyası ihsan buyuruldu.” Bütün bunlara rağmen Ahmet Cevdet Paşa’nın Dîvançe’si basılmamıştır. Buradaki şiirlerin çoğu devrin ikinci derecedeki şairlerine nazire olarak yazılmıştır, geri kalanları kaside, gazel ve az sayıdaki bir bölümü şarkı, rubâî, tarih ve müfretten ibaretti.




        Eserin iki müsvedde nüshası Atatürk Kitaplığı’ndadır. Daha eski ve eksik bir nüshası ise Başbakanlık Osmanlı Arşivi’ndedir. 1310 yılında II. Abdülhamid’e takdim ettiği asıl nüsha bulunamamıştır.93Son olarak 1994’te Meliha Yıldıran tarafından Ahmed Cevdet Paşa, Hayatı, Eserler ve Divançe-i Cevdet adıyla M.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsünde yüksek lisans tezi olarak hazırlanmıştır.




      25. Eser-i Ahd-i Hamidî



        İbtidaî mektepleri için kaleme aldığı bir ilmihal kitabıdır. 1309’da neşredilmiştir.




      26. Mecmûa-i Âliye




        Ahmet Cevdet Paşa’nın, kızı Fatma Âliye Hanım’a okuttuğu felsefe, hikmet, ilm-i ruh, matematik, geometri, astronomi ve çeşitli İslâmî ilimlere dair bilgileri topla- yarak oluşturduğu bu eserin tek nüshası İstanbul Belediyesi Atatürk Kitaplığı’ndadır.




      27. Mi’yâr-ı Sedâd




        Paşa’nın oğlu Ali Sedad’a atfen Sedad’ın ölçüsü anlamına gelen Mi’yâr-ı Sedâd’ı maarif nâzırlığı döneminde ibtidâiyye mektepleri için yazmıştır. Mantık ilmine dâir 116 sayfalık bu risale sade bir dille yazılmış ilk Türkçe mantık kitabıdır. 1293 ve 1303 yıllarında iki defa neşredilmiştir. Böylesine önemli bir mantık kitabına adı verilen Ali Sedat da babasına teşekküren, Klâsik Mantık ölçülerini ve Batı’daki mantık alanındaki gelişmeleri ele alıp değerlendirdiği Mîzânu’1-Ukûl fi’1-Mantık ve’1-Usûl adlı bir eser yazmıştır.







        93Meliha Yıldıran, Ahmet Cevdet Paşa, Hayatı, Eserleri ve Dîvânçe-i Cevdet, Yüksek Lisans Tezi, MÜ. Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul 1999, s.74




      28. Âdâb-ı Sedâd min İlmi’1-âdâb

Tartışma usûlü ve kurallarını içeren 56 sayfalık bu risale Mi’yâr-ı Sedâd’ın bir eki, girişi mahiyetinde olup yine ibtidâiyye mekteplerinde okutulmak üzere hazırlanmış, 1294’te ilk olarak on beş bin nüsha neşredilmiştir.
Ahmet Cevdet Paşa, Osmanlı Devleti’nin yıkılmaya doğru gittiği en kritik zamanlarında devletin üst kademelerinde görev almış ve bulunduğu her makamda görevi çerçevesinde bozulan kurumların ıslahı için çaba sarfetmiş başarılı bir devlet adamıdır. Cevdet Paşa, başarılı bir devlet adamı olmasının yanında tarih, hukuk edebiyat, mantık, eğitim gibi pek çok alanda eserler önemli bir ilim adamıdır. Tezimizin konusu olan münâzara ve âdâbı hakkındaki Âdâb-ı Sedâd adlı eserini de daha önce de ifade ettiğimiz üzere Maârif nâzırlığı zamanında medreselerin ıslahı doğrultusunda yeni açılan ibtidâiyye mekteplerinde okutulmak üzere yazmıştır.
Eser bir giriş, dört bölüm ve bir de sonuçtan oluşmaktadır. Esere başlarken bahs, mubâhase ve cedel ile ilgili kısa bir bilgiden sonra Âdâbu’l-bahs ve’l-münâzara ilminin gerekliliği üzerinde durulmuştur. Girişte münâzara ilmiyle ilgili terimler örneklerle açıklanmıştır. Burada aynı zamanda münâzara sırasında tarafların takip edecekleri yollar belirtilmiştir. Münâzara esnasındaki kullanılan deliller ve özellikleri mantık kaideleri çerçevesinde açıklanmıştır. Bundan sonraki üç bölüm münâzara sırasında karşı tarafın delilini çürütmek üzere kullanılan men’, nakz ve muâraza yolları ile ilgilidir.
Birinci bölümde sâilin bir delili men’ yolu ile reddetmesi ve bunun üzerine muallilin ona nasıl cevap vermesi gerektiği örneklerle açıklanmıştır.
İkinci bölüm nakz hakkındadır. Sâilin delili nakz etmesi ve bunun üzerine muallilin takip edeceği yollar hakkında ayrıntılı olarak bilgi verilmiştir.
Üçüncü bölümde muâraza üzerinde durulmuştur. Muâraza ve çeşitleri örneklerle anlatılmıştır. Anlatılan konuların daha iyi anlaşılabilmesi için Ehl-i Sünnet ile Mu’tezile arasında Kur’an’ın yaratılmış olup olmadığı hakkındaki tartışma ve tarafların delilleri, alıştırma başlığı altında verilmiştir.
Dördüncü bölümde ise; münâzara esnasında tarafların kullandıkları tanım ve bölmelerden bahsedilmiştir. Tanım ve bölmenin özellikleri ve münâzarada bunlara nasıl itiraz edilebileceği izah edilmiştir.
Sonuç bölümü münâzara âdâbına ayrılmıştır.
Ahmet Cevdet Paşa tarafından o dönemin medreselerinde okutulmak üzere hazırlanan ve tartışma kurallarını ve âdâbını konu alan bu eser, dönemin eğitim sistemine de ışık tutmaktadır. İbtidâiyye mektebine böyle bir dersin konulması, daha üst sınıflarda bu bilgiye ihtiyaç duyulduğunu göstermektedir. Zira orta ve yüksek öğretimde işlenen özellikle Fıkıh, Kelâm ve Tefsir gibi dersler tartışma metodu ile işlenmektedir. Ayrıca Fıkıh ve Kelâmın konuları arasında yer alan mezhepler arası tartışma konularının anlaşılabilmesi için tartışma kurallarının, delil türlerinin ve delillere nasıl itiraz edileceğinin de bilinmesi gerekmektedir. Âdâb-ı Sedâd’da konular arasında verilen örnekler de ileride okunacak bu derslerde geçen meselelerden alınmıştır.
Tartışma kuralları ve âdâbının işlenişi konusunda verilen örneklerin yerli kültürden ve o zamanın güncel meselelerinden alınmış olması, öğretimi cazip hale getirmesi ve öğrenilen bilgi ve konuların kalıcı olmasında önemli bir noktadır. İbtidâiyye mektepleri için hazırlandığından konular oldukça basit ve anlaşılır bir tarzda, seviyeye uygun olarak anlatılmıştır. Ahmet Cevdet Paşa’nın diğer eserlerinde olduğu gibi bu eserinde de sade ve anlaşılır bir dil kullanılmıştır. Bütün bu dikkat edilen noktalar Ahmet Cevdet Paşa’nın eğitimciliğinin bir tezahürüdür.
Bu bilgiler doğrultusunda tezimizin bu bölümünde değerli ilim adamımız Ahmet Cevdet Paşa’nın Âdâb-ı Sedâd adlı eseri günümüz Türkçesine aktarılmıştır. Ek olarak eserin aslının bir nüshası ve eserde geçen ve bugün kullanılmayan kelimelerle ilgili küçük bir sözlük mevcuttur.

54        Ahmet Cevdet Paşa, Tezâkir-i Cevdet (nşr. Cavid Baysun), Ankara 1986, IV, s. 3.

55        Ebu’l-ulâ Mardin, Medeni Hukuk Cephesinden Ahmet Cevdet Paşa, İstanbul 1946, s. 13.

*          Sergerde: Bir grubun bir bölüğün başı, lideri.

56        Ahmet Cevdet Paşa, Tezâkir, s. 3.

57        Fatma Aliye, Cevdet Paşa ve Zamanı, İstanbul 1332, s. 7.

58        Ahmet Cevdet Paşa, Tezâkir, s. 5.

59        Fatma Aliye, s. 18.

60        Ahmet Cevdet Paşa, Tezâkir, s. 16, Fatma Aliye, s. 27.

61        Fatma Aliye, s. 27.

62        Ebu’l-ula Mardin, s. 24–25.

63        Ahmet Cevdet Paşa, Tezâkir, s. 9.

64        Nevzat Özkan, Ahmet Cevdet Paşa-Fuat Paşa Kavaid-i Osmaniye, Ankara 2000, s. 4.

65        Ahmet Cevdet Paşa, Tezâkir, s. 14.

66        Ahmet Cevdet Paşa, Tezâkir, s. 12.

67        Fatma Aliye, s. 20.

68        Fatma Aliye, s. 20.

69        Fatma Aliye, s. 21.

* İstanbul ruûsunun dereceleri: 1. İptida-i hâriç, 2.Hareket-i hâriç, 3. İptidâ-i dâhil, 4. Hareket-i dâhil, 5. Musle-i sahn, 6. Sahn-ı semân, 7. İptidâ-i altmışlı, 8. Hareket-i altmışlı, 9. Musle-i Süleymâniye, 10.Hâmise-i Süleymâniye, 11. Süleymâniye, 12. Dâru’l-hadîs. Bk. Ebu’1-ulâ Mardin, s. 16.

70        Fatma Aliye, s. 29-31; Ahmet Cevdet Paşa, Tezâkir, s. 18.

71        Ahmet Cevdet Paşa, Tezâkir, s. 58.

72        Fatma Aliye, s. 78–79.

73        Ahmet Cevdet Paşa, Tezâkir, s. 79.

74        Ahmet Cevdet Paşa, Tezâkir, s. 199.

75        Yusuf Halaçoğlu ve M. Akif Aydın,Cevdet Paşa, D.İ.A. c.7, s. 444.

76        Ahmet Cevdet Paşa, Tezâkir, s. 126, Yusuf Halaçoğlu ve M. Akif Aydın , Cevdet Paşa. D.İ.A. c.7, s. 444.

77        Ahmet Cevdet Paşa, Tezâkir, s. 130–139.

78        Ahmet Cevdet Paşa, Tezâkir, s. 245.

79        Ahmet Cevdet Paşa, Tezâkir, s. 27580                    Ebu’1-ulâ Mardin, s. 78.

81        Yusuf Halaçoğlu ve M. Akif Aydın, Cevdet Paşa, D.İ.A., c. 7, s. 445.

82        Yusuf Halaçoğlu ve M. Akif Aydın, Cevdet Paşa, D.İ.A., c. 7, s. 445.

83        Yusuf Halaçoğlu ve M. Akif Aydın, Cevdet Paşa, D.İ.A., c. 7, s. 445.

84        Yusuf Halaçoğlu ve M. Akif Aydın, Cevdet Paşa, D.İ.A., c. 7, s. 445.

85        Fatma Aliye, s. 13.

86        Ebu’1-Ulâ Mardin, s. 5.

87        Özkan, s. 9.

88        Bekir Kütükoğlu, “Tarihçi Cevdet Paşa”, Cevdet Paşa Semineri 27-28 Mayıs 1985 Bildiriler, s. 110.

89        Ahmet Cevdet Paşa, Tezâkir, s. 73.

90        Yusuf Halaçoğlu ve M. Akif Aydın, Cevdet Paşa,D.İ.A., c. 7, s. 447.

91        M. Akif Aydın, ‘Bir Hukukçu Olarak Cevdet Paşa’, Cevdet Paşa Semineri, s. 39.

92        Yusuf Halaçoğlu ve M. Akif Aydın, Cevdet Paşa, D.İ.A. s. 449.

93 Meliha Yıldıran, Ahmet Cevdet Paşa, Hayatı, Eserleri ve Dîvânçe-i Cevdet, Yüksek Lisans Tezi, MÜ. Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul 1999, s.74

 

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile