Edebiyat Dünyamız

Edebî Medeniyet:Ebedî Medeniyet (ISSN 2587-2435)

  
  

feriduddinattarFerîdüddin Attâr veya tam adıyla Ebu Hamid Ferîdüddin Muhammed bin Ebu Bekr İbrahim Nişaburî, İranlı mutasavvıf, şair. Hekim ve eczacı olmasından dolayı Attâr olarak anılır. Horasanın en önemli dört şehrinden biri olan Nişabur’da 1120’da doğmuş 1229’da Moğollar tarafından şehid edilmiş şair ve mutasavvıftır. 
Ferîdüddîn-i Attâr, değişik alanlarda eğitim almış bir eczacı oğluydu. Küçüklüğünde Şadbah kasabasında bir yandan babasının yanında attârlık mesleğini öğreniyor, bir yandan da medrese eğitimi görüyordu. Babasının vefâtı üzerine onun yerine geçip, attârlık mesleğini uzun bir süre devâm ettirdi. Attârlıkla uğraşırken, bir taraftan da ilim ile meşgul oluyordu. Atarlık mesleğine olan ilgisinden ve duyduğu saygıdan dolayı da eserlerinde “Attar” mahlasını kullanmıştır.


Rivayet edilir ki, Bir gün bir derviş, dükkânının önünden geçerken içeri bakıp bir "ah!" çekti. Ferîdüddîn-i Attâr ona, neden baktığını ve niçin ah çektiğini sordu. Derviş: "Benim yüküm hafif. Dünyada hırkamdan başka bir şeyim yok. Bu dünya pazarından kolayca geçerim. Fakat sen bu kadar ağır yükle kendi başının çaresine nasıl bakarsın?" dedi. Attar ona, "Bu dünyadan nasıl geçip gidersin?" diye sordu. Derviş de: "Hırkayı sırtımdan çıkarır, başıma yastık yaparım, canımı Hakk'a teslim ederim." demesiyle birlikte hırkasını çıkardı ve başının altına koydu, orada canını teslim etti. Ferîdüddîn-i Attâr bu olaydan çok etkilendi.Bu durum karşısında Allah’a olan bağlılığı, dînini öğrenme istek ve arzusu dayanılmaz hâle gelince, attârlığı terk etti. O günden sonra varını yoğunu Allah yolunda sadaka olarak dağıttı ve kendini tamamen İslami ilimlere adayarak Ömrünün geri kalanını ilim, irfan ve ibadetle geçirdi.
Batı'dan ve Doğu'dan birçok yazar onun etkisinde kaldı. Mevlânâ daha on yaşlarındayken babasıyla Nişabur'a gittiğinde Attâr ile görüşmüştü. Ferîdüddîn-i Attâr, Mevlânâ'yı görür görmez onun dehasını fark etti ve babasına müjdeledi. Mevlânâ da onu, ilk üstadı olarak kabul etti. Üstadının kendisine ithaf ettiği kitap olan Esrarnâme'yi hayatı boyunca yanından ayırmadı.
Mevlana daha sonraki dönemlerde onun hakkında şöyle demiştir:
"Attâr, aşkın yedi şehrini gezdi de,
biz ancak bir sokağının dönemecindeyiz!"
O kadar merhametliydi ki sarhoşlar bile onun merhametinden payını alırlardı.. Ünü dünyaya yayılan eseri Mantıku't-Tayr - Kuş Dilinde tekkeye gelen bir sarhoşun hikâyesi vardır. Sarhoş ağlayıp sızlayıp ortalığı karıştırmış, sonunda yığılıp kalmış yere. Tekkenin şeyhi yanına gelmiş ve ''Neden ağlıyorsun? Elini bana ver, kalk!'' demiş ona. Sarhoşun cevabı müthiştir. Bu cevap bir bakıma Onun mütevazılığinin ve Allah’a olan acziyetini nasılda yüreğinde hissettiğinin bir göstergesidir:
''Ey şeyh! Allah sana yardım etsin; elden tutmak senin harcın değil! Sen başını alıp git! Baş aşağı yıkılmak benim payıma düştü! Eğer herkes düşkünlerin elini tutabilseydi, karınca yiğitlik meclisinin başköşesine kurulurdu. El tutmak senin işin değil, yürü! Ben sayıya geleceklerden değilim, çekil! Ey kendisinden başka bir var olmayan, ey herkesin feryadına ancak kendisi yetişen, benim imdadıma sen yetiş! Düştüm, benim elimi sen tut!''
Allahu Teâlâya bu münacatı ise onun ruh âlemini oldukça güzel yansıtır:
"Ey Rabbim! Gönlümüze senin hamd bahçende yücelik sıfatlarını öğrenmek nasip oldu. Kıyâmet günü ümidim sende. Dert ve nedametten, pişmanlıktan başka bir şeyim yok ama keremini ummaktayım. Sırat köprüsünde Cehennem'e düşmekten, kereminle ancak sen kurtarabilirsin. Mîzanda ancak sen, lütfunla günahlarımı af ve mağfiret edersin. Nefsimin eline öyle düşmüşüm ki, doğanın eline düşmüş topal serçe gibiyim.Ey Allah'ım! Bu Attâr kulun, senin sevgi ateşinde yanmaktadır. Bana yol göster de sana kavuşayım."
Şehadeti:
Bu büyük insan Moğolların meşhur istilasında şehit düşmüştür. Moğollar bu istilalarında yapmış oldukları büyük katliamların yanında birde bölgede ki tüm medreseleri yağmalamışlar ve insanlığa ışık tutacak birçok kitabı yakmış ve ortadan kaldırmışlardır.
Bu istilalarından birinde, Maveraünnehr’i, bu arada Nişabur’u yağmalarlar. Nişabur’a gelen Moğol askerlerinden biri, Feridüddin-i Attar’ı (rahmetullahi aleyh) vurduğu kılıç darbesiyle şehid eder. Ve Attar düştüğü yere defnedilir. Türbesi Nişaburda Şadbah kasabasına yakındır.
Eserleri:
Mevlânâ, Şeyh Galip ve diğer mutasavvıflar tarafından oldukça övülen Attar, çoğu günümüze kadar ulaşan pek çok eser bırakmıştır.
Attâr'ın yazdığı eserlerinde üstün bir akıcılık, incelik, nasîhatlerinde büyük bir tesir, ârifâne sözlerinde akılları hayrette bırakacak bir hâl vardır. Celâleddîn-i Rûmî gibi büyükler onun eserlerinin tesiri altında kalmışlardır. Yazdığı eserlerden Tezkiret-ül-Evliyâ hâriç, hepsi manzumdur.
Eserleri şöyle sıralanabilir:

feriduddin i attar kimdir 2337nEserleri


Eserlerinden iyi bir öğrenim gördüğü anlasılmaktadır. Tasavvufa muhabbeti birçok tasavvufî eser kaleme almasına sebep olmustur. Attâr, genis bir düsünce dünyasına, zengin bir bilgi hazinesine, değerli müsahedelere, önemli bir hayat tecrübesine, bol bir ilhama, islek bir zekâya, güçlü bir muhakemeye ve güzel bir ifadeye sahiptir. Doğustan hassas ve sair ruhludur. Dinî hükümler, ilâhî sırlar, içtimaî münasebetler ve ferdî davranıslar hakkında isabetli teshisler koyacak, tesbitler yapacak, kimsenin aklına gelmeyen incelikleri yakalayacak ve bunları çarpıcı bir üslûpla sergileyecek bir istidada sahiptir. Ritter, Attârın eserlerini üslup bakımından üç devreye ayırır. Birinci devrede Attâr usta bir hikâyecidir. Bu devrede kaleme alınmıs olan eserlerde bası sonu belli, iyi tertip edilmis asıl hikâye ile araya sıkıstırılmıs fıkralar yer alır ve hikâyenin bütününü bozmaz. Đkinci devrede plân zayıflamaya baslar, dikkat dağılır. Bu devrede fıkralar azaltılmıs iç dünya ve maneviyata yer verilmistir. Bu eserlerde, uzatmalara ve tekrarlara sık sık yer verilmistir. Üçüncü devrede ise sairin kudreti ve kuvveti sönmüstür. Bu devrede plân ve tertipten hiçbir iz görülmez. Sadece hemen hemen ilâhlasmıs bir halde Ali’nin sahsiyeti görülür. Ritter, Attâr’da görülen uslüp farklılıklarını Đran sairlerinde çok ender görülen ruhî değisimlere bağlarken Saîd-i Nefisî, Zerrînkûb ve Bedîüz-zaman Fürûzanfer bu üslûp farkının Attâr’a ait olmayan eserlerin ona isnat edilmesinden kaynaklandığını, kendisinin olduğu kesin olarak bilinen eserlerinde üslûbun tek ve mükemmel olduğunu ispata çalısırlar.  Attârın eserleri üzerinde oldukça çok arastırma yapılmıstır. Bu arastırmalara göre Attâr'ın günümüze kadar gelen ve onun olduğunda süphe bulunmayan yedisi manzum, biri mensur sekiz eseri vardır.


1) Musîbetnâme: Mesnevî türünde yazılmış olan eserde pekçok küçük hikâyeler vardır. Eser, Tarîkatnâme ismiyle Türkçeye tercüme edilmiştir.Mesnevinin konusu Allah’ı kâinatta arayan salikin onu iç âlemde bulmasıdır. Salik, pirinin emri ile, Allah’ı aramak için sıra ile, Đsrafil, Mikâil, Azrail, hamele-i ars, ars, kürsî, levh, kalem, cennet, cehennem, gök, günes, ay, anasır-ı erbaa, dağ, deniz, maden, nebatat, vahsî hayvanla kuslar, ehlî hayvanlar, Đblis, cin, insan, Âdem, Nûh, Đbrahim, Musa, Davud, Đsa, Muhammed, his, hayâl, akıl, kalp ve canı ziyaret eder. Fakat hepsi salikin sorularına ustaca cevaplar vererek onu baslarından savarlar. Allah’ı dıs âlemde aramaktan ümidini kesen salık kendi içine yönelir ve aradığını burada bulur. Eser, bir çerçeve hikâye ve araya serpistirilmis küçük hikâyelerden olusur. Eser, Pîr Muhammed tarafından Tarikat-nâme ismi altında, Türkçeye çevrilmistir.


2) Esrârnâme: Tasavvuf hakkında olan bu eser, 26 makâleden ibâret bir mesnevîdir. Bu eser de Ahmedî isimli bir zât tarafından Türkçeye tercüme edilmiştir.
3) Mantık-ut-Tayr ve Makâmât-ı Tuyûr: Bu eserde, tasavvufu kuşların ağzıyla anlatan Ferîdüddîn-i Attâr, konuyu küçük hikâyelerle süslemiştir. Esas konu, Ahmed-i Gazâlî'nin Risâlet-üt-Tayr'ından alınmıştır. Bu eser manzum ve nesir olarak birkaç defâ Türkçeye tercüme edilmiştir. Bunların en meşhuru Gülşehrî'nin aynı adla yaptığı manzûm tercümedir.
4) Muhtârnâme: Konulara göre tertib edilmiş bir rubâiler mecmuasıdır. Elli bâbdan meydana gelen eser, İkinci Selîm zamânında Türkçeye tercüme edilmiştir. Attâr’ın 5000’i askın rubaisinden seçerek 50 bölüme tertip ettiği rubailer mecmuasıdır.


5) Cevher-üz-Zât: Allahü teâlâdan başka her şeyin fânî olduğunu konu alan bir eserdir. 6) Üştürnâme,
7) Bülbülnâme,
8) Bisernâme,
9) Haydarnâme,
10) Deryânâme,
11) Leylâ ve Mecnûn,
12) Mahmûd-u Ayaz,
13) Mahzen-ül-Esrâr,
14) Mazhâr-üs-Sıfât,
15) Miftâh-ül-Fütûh,
16) Vuslâtnâme,
17) İrşâd-ı Beyân,
18) Velednâme,
19) Hırâdnâme,
20) Hayâtnâme,
21) Şifâ-ül-Kulûb,
22) İlahinâme,
23) Kenz-ül-Esrâr,
24) Kenz-ül-Hakâik,
25) Mazhar-ül-Âsâr,
26) Mîracnâme,
27) Misbahnâme,
28) Hüdhüdnâme,
29) Mahfinâme,
30) Kemâlnâme,
31) Tercümet-ül-Ehâdîs,
32) Zühdnâme,
33) Tezkiret-ül-Evliyâ: Bu eserde seksen civarında velinin hâl tercümesi ile menkıbeleri ve veciz sözlerini yazmıştır. Feridüddîn-i Attâr bu eseri yazarken, Şerh-ül-Kalb, Keşf-ül-Esrâr, Ma'rifet-ün-Nefs, Tabakât-üs-Sûfiyye, Hilyet-ül-Evliyâ ve Keşf-ül-Mahcûb'dan faydalanmıştır. Aslı Fârisî olan bu eser, Türkçeye, Fransızcaya, Arabçaya çeşitli zamanlarda çevrilmiştir. Eser tasavvuf târihi bakımından çok önemli, tasavvufî hayâtın gelişmesini tesbit yönünden de çok değerlidir.
Attar'ın tek mensur eseri olan ve genel olarak tasavvufun bütün meselelerini ele alan bu eser , bir çeşit tasavvuf ve ahlaki bilgiler ansiklopedisidir. Attar eserine aldığı sufilerin hayatlarını anlatırken tasavvufu da anlatmış, İslam tasavvufunun ve tasavvuf ahlakının hemen hemen bütün meselelerini açık bir şekilde ifade etmiştir. Bunu da daha çok menkıbeler aracılığıyla yapmıştır. Eser bu konuda yazılmış başka eserlerin her birinden daha zengindir. Attar'ın ırk ve inanç farkı gözetmeyen engin insan sevgisi, dinsel hoşgörüsü kitabın her satırına sinmiştir. Evliya Tezkireleri'nde şekillenen tasavvuf anlayışı Mevlâna ve ondan sonraki mutasavvıflarda gelişerek devam etmiştir.
İlahinâme , ise 6500 beyitlik bir mesnevidir. Hikâye, bir hükümdarın altı oğluna dünyada en çok arzu ettiklerini sorması, onların da sırasıyla verdikleri cevaplar üzerine bina edilmiştir. Her biri insanın ihtiraslarından birini temsil eden arzular etrafında gelişen hikâyede baba bunların manasızlığını gösterir. Tasavvufî bir meseleyi ele alırken temsillere başvurması, çerçeve hikâyeler içinde açık bir plana göre iç içe daha küçük hikâyeler anlatarak konuyu daha anlaşılır bir hale getirmesi ve böylece manaları ana hikâye ile birleştirmede büyük bir ustalık göstermesi, Feridüddin Attar`a onun bu alanda ne kadar başarılı olduğunu gösterir.

Attâr’ın tek mensur eseri olan Tezkiretü’l-Evliyâ, sehit edilmesinden bir sene önce H.617. yılında yazılmıstır. Büyük sufilerin, evliyaların hayatları, kerametleri davranısları, söz ve düsüncelerini konu edinmektedir. Attâr tezkirenin mukaddimesinde, kendisine dostlarının ve müminlerin okuyanların ibret ve feyz alacakları evliyaların hâl tercümelerini anlatan bir kitaba ihtiyaç olduğunu söylediklerini ifade etmekte, kendisinin de bu istek ve tavsiyelere uyarak bu eseri vücuda getirdiğini söylemektedir. Tezkireyi hacimli olacağı endisesi ile “muhtasar kıldığını” söyleyen Attâr, velilerin hâl tercümelerini eksiksiz okumak isteyenlere Kesfu’l-Asrâr, Ma’rifatu’n-nafs va’r-rab, Sarhu’l-kulûb adlı kitapları tavsiye etmektedir. Eserin aslı 72 veliden olusmaktadır. Ancak daha sonra esere 25 veli ilave edilmistir. Muhammed Đsti’lâmî’ye göre12 bu velilere Türkçe tercümelerde rastlayamıyor olusumuzun yegâne nedeni bu zeyillerin Attar’dan sonra baskaları tarafından ilave edilmis olmasıdır. Tezkirenin Farsça aslında ve Türkçe tercümelerinde her veli kısa, secili cümleler ile takdim edilmekte ve söz fazla uzatılmadan asıl hikâyeye geçilmektedir. Velilerin ibretli hayat hikâyeleri nakledildikten sonra gösterdikleri kerametler, olaylar karsısındaki davranısları ve söyledikleri sözler hareketli bir tahkiye içinde anlatılmakta, okuyucunun sıkılmadan dinin emir ve yasaklarını kısa hikâyeler üzerinden öğrenmesi ve yasananlardan ibret alması
amaçlanmaktadır. Attâr’a göre tezkirenin dört önemli faydası vardır. Bunlar, okuyanın gönlünden dünya sevgisini çıkarması, ahiret düsüncesini canlı tutması, Allah sevgisini arttırması, ahiret hazırlığını yani ibadetleri daim kılması olarak özetlenebilir.

Mantık-ut-Tayr:
Ferîdüddîn Attar, 4724 beyitten oluşan mesnevi tarzında yazılmış Mantık-ut-Tayr adlı eserinde kuşların diliyle bir Hakikati arayış öyküsü anlatılmaktadır: Hakikat yolunun yolcuları kuşlarla simgelenmiştir, her biri ayrı bir insan karakterini temsil eder. Hüdhüd kuşu, bu kuşların önderi, yani mürşididir. Aradıkları Simurg adlı efsanevi kuş ise, Allah’ın zuhur edip aşikâr olmasıdır. Başlangıçta Simurg’a kavuşmak isteyen kuşlardan kimi yola çıkmak istemez, kimisi ise yarı yolda vazgeçer ya da yolun güçlüklerine dayanamayıp ölür. Vahdet-i Vücud’a ulaşanlar ise “halkın Hakk’ın zuhuru, Hakk’ın halkın bütünü olduğunu” idrak edecektir.
Hikayede kuşlar, kendilerine bir kral seçmek isterler. kuşlar krallığına Kaf dağının ardında oturan Simurg'u (Anka kuşu) uygun bulurlar. Hep birden, Simurg’a gidip önünde yere kapanmak için, yola koyulurlar. Kaf dağının ardına ulaşmak kolay bir iş değildir. Yolda, kuşların yarısı ölür. Amaçlarına ulaşmak için daha 7 alan geçmeleri gerekmektedir. Bu yedi alanı geçinceye kadar bir o kadar kuş daha ölür. Sonunda, milyonlarca kuştan ancak 30 kuş kalmıştır. Onlar da bitkinlikten can çekişmektedirler. Kaf dağına varınca, buldukları Simurg kendilerinden başka bir şey değildir. (Simurg, otuz kuş anlamına gelmektedir.)
.

Hüsrev-nâme: Gül ü Hüsrev veya Gül ü Hürmüz de denen bu eser, Attâr'ın tasavvufî olmayan tek mesnevisidir. Dünyevî bir ask hikâyesidir. Rum Kayseri’nin bir cariyeden doğan oğlu Hüsrev ile Hüzistân Sahı’nın kızı Gül’ün maceraları anlatılır. 8364 beyittir ve araya küçük hikâyelerin girmediği bir çerçeve hikâyeden  lusur. Attâr’a aidiyeti süphelidir.

İsterseniz bu öyküye Feridun-i Atarın kaleminden şöyle bir göz atalım:
Günlerden bir gün, dünyadaki bütün kuşlar bir araya gelirler. Toplanan kuşların arasında hüthüt, kumru, dudu, keklik, bülbül, sülün, üveyk, şahin ve diğerleri vardır.
Amaçları, padişahsız hiç bir ülke olmadığı düşüncesiyle, kendilerini yönetmek üzere bir padişah seçmektir.
Hüthüt söze başlar ve Hz. Süleyman’ın postacısı olduğunu belirttikten sonra; kuşların Simurg adında bir padişahları olduğunu söyler. Ama hiç bir kuşun haberlerinin olmadığını, herkesin padişahının daima Simurg olduğunu belirtir. Ancak, binlerce nur ve zulmet perdelerinin arkasında gizli olduğu için bilinmediğini ve onun bize bizden yakın, bizimse uzak olduğumuzu anlatır. Simurg’u arayıp bulmaları için kendilerine kılavuzluk edeceğini ilave edince; kuşların hepsi de hüdhüdün peşine takılıp onu aramak için yollara düşerler. Kuşların hepsi de Simurg’un sözü üzerine yola revan olurlar.
Ama, yol çok uzun ve menzil uzak olduğundan; kuşlar yorulup hastalanırlar. Hepsi de, Simurg’u görmek istemelerine rağmen, hüthütün yanına varınca kendilerince geçerli çeşitli mazeretler söylemeye başlarlar.
Çünkü, kuşların gönüllerinde yatan asıl hedefleri çok daha basit ve dünyevîdir…
Örnek olarak, bülbülün isteği gül;
dudu kuşunun arzuladığı abıhayat;
tavuskuşunun amacı cennet;
kazın mazereti su;
kekliğin aradığı mücevher;
hümânın nefsi kibir ve gurur;
doğanın sevdası mevki ve iktidar;
üveykin ihtirası deniz;
puhu kuşunun aradığı viranelerdeki define;
kuyruksalanın mazereti zaafiyeti dolayısıyla aradığı kuyudaki Yûsuf;
Bütün diğerlerinin de başka başka özür ve bahanelerdir. Bu mazeretleri dinleyen hüthüt, hepsine ayrı ayrı, doğru, inandırıcı ve ikna edici cevaplar verir. Simurg’un olağanüstü özelliklerini ve güzelliklerini anlatır.
Hüthüt söz alır ve şunları söyler. Söyledikleri, ayna ve gönül açısından ilginçtir:
Simurg, apaçık meydanda olmasaydı hiç gölgesi olur muydu?
Simurg gizli olsaydı hiç âleme gölgesi vurur muydu?
Burada gölgesi görünen her şey, önce orada meydana çıkar görünür.
Simurg’u görecek gözün yoksa, gönlün ayna gibi aydın değil demektir.
Kimsede o güzelliği görecek göz yok; güzelliğinden sabrımız, takatimiz kalmadı.
Onun güzelliğiyle aşk oyununa girişmek mümkün değil.
O, yüce lûtfuyla bir ayna icat etti.
O ayna gönüldür; gönüle bak da, onun yüzünü gönülde gör!

Hüthütün bu söylediklerine ikna olan kuşlar, yine onun rehberliğinde Simurg’u aramak için yola koyulurlar. Ama, yol, yine uzun ve zahmetli, menzil uzaktır.Yolda hastalanan veya bitkin düşen kuşlar çeşitli bahaneler, mazeretler ileri sürerler.
Bunların arasında, nefsanî arzular, servet istekleri,
ayrıldığı köşkünü özlemesi,
geride bıraktığı sevgilisinin hasretine dayanamamak,
ölüm korkusu, ümitsizlik, şeriat korkusu, pislik endişesi,
himmet, vefa, küskünlük, kibir, ferahlık arzusu,
kararsızlık, hediye götürmek dileği gibi hususlarla;
bir kuşun sorduğu daha ne kadar yol gidileceği sorusu vardır.
Hüthüt hepsine, bıkıp usanmadan tatminkâr cevaplar verir ve daha önlerinde aşmaları gereken yedi vadi bulunduğunu söyler. Ancak, bu yedi vadiyi aştıktan sonra Simurg’a ulaşabileceklerdir. Hüthütün söylediği yedi vadi şunlardır;
1.Vadi :İstek
2.Vadi:Aşk
3.Vadi:Marifet
4.Vadi:İstinga
5.Vadi:Vahdet
6.Vadi:Hayret
7.Vadi:Yokluk (Fenâ)
Kuşlar gayrete gelip tekrar yola düşerler.Ama, pek çoğu, ya yem isteği ile bir yerlere dalıp kaybolur, ya aç susuz can verir, ya yollarda kaybolur, ya denizlerde boğulur, ya yüce dağların tepesinde can verir, ya güneşten kavrulur, ya vahşi hayvanlara yem olur, ya ağır hastalıklarla geride kalır, ya kendisini bir eğlenceye kaptırıp kafileden ayrılır.
Bu sayılan engellerin hepsi de Hakikât yolundaki zulmet ve nur hicaplarıdır. Bu hicaplardan sadece otuz kuş geçer.
Bütün vadileri aşarak menzil-i maksutlarına yorgun ve bitkin bir halde uzanan bu kuşlar, rastladıkları kişiye kendilerine padişah yapmak için aradıkları Simurg’u sorarlar.
Simurg tarafından bir görevli gelir
Görevli, otuz kuşun ayrı ayrı hepsine birer yazı verip okumalarını ister. Yazılarda, otuz kuşun yolculuk sırasında birer birer başlarına gelenler ve bütün yaptıkları yazılıdır.
Bu sırada, Simurg tecelli eder.
Fakat, otuz kuş, tecelli edenin (!) bizzat kendileri olduğunu; yani, Simurg’un mânâ bakımından otuz kuştan ibaret olduklarını görüp şaşırırlar.
Çünkü, kendilerini Simurg olarak görmüşlerdir.
Kuşlar Simurg, Simurg da kuşlardır.
Bu sırada Simurg dan ses gelir:
“Siz buraya otuz kuş geldiniz, otuz kuş göründünüz. Daha fazla veya daha az gelseydiniz o kadar görünürdünüz. Çünkü, burası bir aynadır!”
Hasılı, otuz kuş, Simurg’un kendileri olduğunu anlayınca; artık, ortada, ne yolcu kalır, ne yol, ne de kılavuz...
Çünkü, hepsi “BİR”dir.
Aynı, aşıkla, maşukun aşkta;
habible, mahbubun muhabbette;
sacidle, mescudun secdede; bir olması gibi...
Aradan zaman geçer, fenâda kaybolan kuşlar yeniden bekâya dönüp, yokluktan varlığa ererler…


Feridüddin Attar'ın Mantık-üt Tayr(Kuş Dili) eserindeki Duası ise şöyledir;
“Ey Rabbim, beni yaratanım! Dünyaya geldim geleli senin sofrandan, senin ekmeğinden yiyip duruyorum... Bir kimse, birinin ekmeğinden yedi mi, ona hakkı geçer; ekmek sahibi de onun hakkına riayet eder. Ben, cömertlik denizinin sahibi olan senin ekmeğini çok yedim, hakkımı gözet.
Ey Âlemlerin Rabbi! Acizim kanlara boğuldum, karada gemi yüzdürdüm. Feryadımı duy elimden tut… Daha ne kadar sinikler gibi ellerimi başıma götürüp bekleyeyim? Bilemedim, yanıldım, sen bağışla. Şu kan ağlayan yüreğime bak, bütün bu musibetlerden sen kurtar beni.
Ey derdime derman olan Allah'ım! Kâfire küfür gerek, dindara din. Attar'ın gönlüne ise derdinden bir zerre. Şu kulağı halkalı kuluna bir zerre dert ver. Eğer senin derdin olmazsa canım ölür gider.
Varlıktan bir sermayem yok, gölge içinde kaybolmuş bir zerreyim. Karanlıklar içinde kayboldum, bir nur yolla, kimsem yok benim, yardımcım sen ol”

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Türk Edebiyatı Karşılaştırmalı Na

Türk Edebiyatında dönemler, nazım şekilleri, nazım birimleri, kafiye şemaları, ölçü ve konu içeren karşılaştırmalı tablo

Âşık Tarzı Türk Halk Şiiri Tablosu

ÂŞIK TARZI TÜRK HALK ŞİİRİ (Âşıklar, ozanlar tarafında saz eşliğinde söylenen şiirlerdir.) (Şair son dörtlükte mahlasını söyler)(Halk şairlerinin şiirlerini topladıkları...

ANKARALI ARABACI İSMAİL VE MUSTAFA KEM

Mustafa Kemal’in anlatacakları daha bitmemişti. Fakat tren yavaş yavaş, kavurucu sıcak içinde bozkırdaki Ankara’ya yaklaşmıştı. Ağustos ayında boncuk boncuk terleyen...

Divan Edebiyatı Nazım Biçimleri

GAZEL: Özellikle aşk, güzellik ve içki konusunda yazılmış belirli biçimdeki şiirlere denir. Beyit sayısı genellikle 5-9 arasında değişir. Gazelin ilk beyti mutlaka...

İsyan Ahlakı, Nurettin Topçu'nun Sorbonne Üniversitesindeki felsefe tezidir. 1934 yılında Nurettin Ahmet imzasıyla Paris’te Fransızca olarak yayınlanmıştır. O, bu eserle...
Göçebelik hareket ve canlılık ister. Göçebeliği hayat tarzı olarak seçen toplumlar, içinde yaşadıkları bozkırın, tabiatın ve coğrafyanın yapısına uymak zorundadır.
Hayâ zinettir. Takva da keremdir. En hayırlı binek de sabırdır. – Hz. Muhammed- ‘Sabırla koruk, helva olur.’ vb sözleri sık duymuşuzdur.
1. Halk içinde mu'teber bir nesne yok devlet gibi, Olmaya devlet, cihanda bir nefes sıhhat gibi. 2. Saltanat didükleri ancak cihan...
Türk milletinin ve Türk gençliğinin yolu, ancak, Atatürk’ün çizdiği yoldur. Ondan sapmış olanlar, Atatürkçü olamazlar. Atatürk’ü boş yere maske olarak kullanmaktan...
Ali Alper ÇETİN Malazgirt Zaferinden sonra, Anadolu’da güçlü bir devlet, ileri bir medeniyet kuran Selçuklu Devleti, Moğol akınları yüzünden onüçüncü yüzyılın...
Matematik hocası Yüzbaşı Mustafa’nın nasihatleri ile Mustafa Kemâl’in annesine dargınlığı kalmamıştı. Artık Selanik’teki çocukluk günleri güzel geçmekteydi. Ara verdiği...
Dr. Hayati BİCE Türk yurtlarının ruh dünyasını aydınlatan kutlu kaynaktan birkaç rengi yansıtmak niyetimle yola çıkıyorum. Bu yol boyunca konaklayacağımız her bir...
Ahmet Kutsi Tecer, Türk edebiyat tarihi içerisinde şairliğinin yanında, tiyatro yazarlığı ile de ön plana çıkmış bir yazarımızdır. Tiyatro eserlerinde...
Hâtıra, günlük ve röportaj kitaplarına ayrı bir merakım var. Çünkü bir yazarın biyografik kimliğine giden en kısa yol bu türlerden...
Felsefeye dair seçkin eserleri, makaleleri ve konferanslarıyla fikir ve sanat hayatımıza büyük hizmetlerde bulunan Ord. Prof. Hilmi Ziya Ülken'i, 3...
BASRÎ GOCUL

BASRÎ GOCUL

23.09.2018
Balkan Harbi sırasında, Çorlu'nun Muhittin mahallesinde, bozguna uğratılmış istilâcı düşmanın geri çekilirken çevresinde-kilerle beraber, yıkılıp külleştireceği önü bahçeli, tek katlı...
MACİDE Huzur’un ilk bölümü, romanın bilge karakteri İhsan’ın hastalığı çerçevesinde, geriye dönüşlerle Mümtaz’ın çocukluk günleri hakkında okurun bilgilendirilmesiyle geçer. Ardı ardına...
Son yüzyıl edebiyyatımız onunla var; fakat hayât ve düşüncemizde, tedrîsimizde o olmadığı için varlıkla bağımız ne var ne yok hükmünde.