Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

peyamisafaBir Dante'nin La Divinc Comedie'sini hakkiie anlamak ve tatmak istiyen bir kari. Dante'nin içinde yaşadığı muhit ve İtalya’nın o zamanki iktisadı, siyasi ve İçtimaî ve dinî havası kadar. Beatrice'e olan aşkını ve mizacının hususiyetlerini de bilmek ve öğrenmeğe mecburdur. Ayni zaruret, bir Dostoyevski, bir Baudelaire, bir Prouat, bir Gide kariine de kendini hissettirir. Bütün bu ve bu gibi san’at- kârlann eserleri san’atkarı tanıdığımız nisbette bize kapılarını açar, ikizli bahçelerinde gezmemize müsaade ederler. Bu gibi san’atkârların hayatları hakkında on dokuzuncu asrın-nısfındanberi yapılan hararetli neşriyat bu lüzumu tevsik etmekten başka bir şey değildir.

İkinci tip san'atkârın eseri ise, hayattaki kanunların tesirinden azade, birtakım mücerret kanunların nizamına tâbi, münhanisini hayattan bambaşka, apayrı bir âlemde çizen, müstakil, aydınlığını ve karanlığını, balını ve zehirini beraberinde taşıyan bir varlıktır. San’atkârın böyle bir eserle münasebeti hâlik ve kul münasebetinlen ileri gitmez. Böyle bir eserin mahiyetine nüfuz edebilmek için san atkârın delâletine ihtiyaç yoktur. Racine’i, Heredia’yı. Flaubert’i, bir dereceye kadar Mallarme’yi. Valery’yi okurken, hayatlarını, hususiyetlerini merak etmememiz bundandır.

San’at eseri karşısında san’atkârın aldığı ve başlıbaşına bir hayat felsefesine işaret olan bu iki duruştan herbirinin kendine mahsus muhassennat ve mahzurları olduğunu biliyorum; burada uzun uzadıya münakaşasını yapacak değilim. Fakat bana öyle geliyor ki kendini eserine koyan, bize, gözyaşlarını göstermekten, kahkahasını duyurmaktan, aşklarını, nefretlerini, isyanlarım, iştiyaklarını, hüsranlarını, işlerliği iyi ve kötü fiilleri ayni samimiyetle söylemekten, kalbini açmaktan, hayatının hesabını vermekten çekinmiyen san'atkâı, san’atle hayatın, birçoklarının zannettiği gibi, birbirinden ayrı şeyler olmadığını, bir tren yolunun rayları gibi ancak birbirine muvazi olarak inkişaf edebileceğini ve ancak bu suretle mütalea edildiği takdirde bir manası olabileceğini anlamiş demektir; ve bunun için, bence, daha san’atkârdır, yeryüzünde ve

insanlar arasındaki vazifesini daha iyi idrak etmiş sayılır, daha dinamiktir, daha samimîdir, daha humain'dir.

Bugün, Valery'nin Gide kadar kalp kazanmamasının, en hayran karide kendisi arasında daima aşılmaz bir mesafe kalmasının sebeplerini, bu iki san'atkar arasında belki de birincinin lehine çıkabilecek bir kıymet mukayesesinden evvel, burada aramalıdır. Ve yine dikkat edilirse, ayakta kalan eserler hep hayatla yuğrulmuş eserlerdir. Bugün yaşıyan Türk romancıları arasında Pcyami Safa'yı tercih edişimin sebebi de buydu. Sân’atla hayatın bu içli dışlılığını, biribirile bu daimî alışverişini Peyami Safa kadar anlıyan ve her yeni eserini bu anlayışın daha mukni bir vesikası olarak önümüze süren bir başka Türk romancısı tanımıyorum. Kendini ve hayatını eserine koymak kâfi değildir şüphesiz. Asıl kıymet, kendi hayatında bir cemiyetin hayatını tecelli ettirebilmek, kendi meselelerinde bize bütün bir devrin endişelerini, sıkıntılarını, med- dücezirlerini. haleli ruhiyesini, mahrem havasını sezdirebilmektedir. Ve böyle bir romancı ferdî sahada sarhoş ve mahpus kalmıyarak cemiyete taşar, onunla kaynaşır, yekvücut olur. Pcyâmi Safa bu sırra ermiş adamlardandır. Tanzimattan sonra, Avrupa ile temasımız neticesinde evvelâ sathî olarak başlıyan ve bugün daha hazmedilmiş ganimetlerle inkişaf eden garplılaşma cereyanında Türk ruhunun ilk taassubunu, sonraki teslimiyetini, daha sonraki isyanını ve bugünkü muvazenesini ancak "Fatih - Harbiye" romanında görebildik; çünkü başka hiç romancımız, şarkla garbin Türk ruhu üzerindeki mülkiyet iddialarına Peyami Safa gibi dikkat ve alâka ile kulak kabartmadı, bu meselenin Türk cemiyetindeki ehemmiyetini onun kadar idrak eden olmadı. Peyami Safa bu şark - garp meselesine dair birçok konferanslar vermiş, hayli makale de yazmıştır. Her meseleye, muhakkak surette halletmek maksadile yaşanılmaz. Ve bu şark - garp meselesi de. Türkiye Avrupa ile Asya’nın hattı vaslı üzerinde bulundukça, halledilemez; fakat meseleyi vazetmek hususunda Peyami Safa’nın millî gayretini takdir etmemek mümkün değildir.

«Bir tereddüdün Romanı» nda ise. Büyük Harpten sonra dünyanın geçirdiği manevî buhranı, yasamakla ölmek arasındaki o terletici tereddüdü bütün gizli sebepleri ve korkunç neticelerde gördük.

Ve «Biz İnsanlar» da Peyâmi Safa bize mütareke devrinin bütün acılıklarını bir aşkın menşuru arkasından gösterdi.

Peyami Safa’nın hayatını tetkik edenler, bizzat geçirdiği ve senelerce ıstırabını çektiği bir hastalığın hikayesi olan «Dokuzuncu Hariciye Koğuşu» nun. «Fatih - Harbiye» 'nin, «Bir Tereddüdün romanı» nın, «Biz insanlar» ın ayni zamanda hususî hayatının muhtelif devrelerine tekabül ettiğini göreceklerdir.

Peyami Safa’yı bugünkü romancılarımız arasında bu müstesna mevkii veren, ona mesİekdaşlarının eserlerinden tama- mile ayrı çeşnide romanlar yazdıran, herşeyden evvel, onun roman anlayışıdır; ve bu anlayışı bugünkü kemaline, getiren de, Peyami Safa’nın kendi kendini yetiştirmiş, hayatla tek başına mücadele etmiş, tecessüslerini yalnız edebiyata inhisar ettirmeyerek felsefe, içtimaiyat, psikoloji gibi İçtimaî ilimler sahasında da yorulmaz bir sabırla gezdirmiş, zekâsı daima uyanık ve tam manasile modern bir adam olmasıdır.

Edebiyat kitaplarında, romancılardan bahsedilirken umumiyetle kullanılan ve klişe haline gelmiş olan «yarattığı tipler canlıdır, üslûbu sade ve temizdir, mşahede kabiliyeti kuvvetlidir, gördüklerini bir ayna sadakat ile aksettiriyor, köylüyü anlamıştır, sağlam bir tahkiyesi var. lezzetle okunuyor" gibi, herhangi bir romancı hakkında bile bize bir fikir vermekten uzak olan sözlerin sathiliği, Peyâmi Safa gibi bir romancı hakkında söylendiği zaman, büsbütün sırıtır.

Peyami Safa’da, halkın anladığı manada, iyi bir romancıda bulunması gereken bütün meziyetler mevcutluğuna mevcuttur, Server Bedi imzasile yazdığı romanların halk arasında kazandığı muvaffakiyet, meselâ bir «Cumbadan Rumbaya» nın gördüğü rağbet bunu göstermeğe kâfidir. Fakat Peyami Safa, kolay, göz boyıyan, kari avlıyan, köksüz.

temelsiz, meselesiz, muammasız, düz ve sudan edebiyatın düşmanı olduğu için, kariden de bilmukabele sabırlı bir dikkat, etraflı ve hazmedilmiş bir kültür, süzülmüş bir zevk, geniş ve derin bir düşünme kabiliyeti talep ediyorsa, itiraf etmeli ki, bu talebinde, memleket hesabına söylüyorum, haklıdır; keşke her romancımız, halktan, halka inmenin en hakiki ve e.n samimî tezahürü olan bu gibi taleplerde bulunsa!

Bunun için, Peyami Safa’yı ayrı ve hususî bir ışık altında mütaleâ etmek lâzımdır. «Dokuzuncu Hariciye Koğuşu» nun, Fatih - Harbiye» nin, «Bir Tereddüdün Romanı» nın, - «Biz İnsanlar» henüz kitap halinde intişar etmediği için onu meskût geçiyorum - halk arasında lâyık olduğu rağbetle karşılanmamış olması bu lüzumu tevsika kâfidir sanıyorum.

Fakat şunu da söyliyeyim ki, bu lüzum, Peyami Safa nın ilk romanları için mevzubahs değildir, yahut bu kadar kuvvetle kendini hissettirmez; çünkü, kendisinin de söylediği gibi, ilk romanlarında, kuvvet ve kabiliyetini, hayatını kazanmak zaruretlerde edebî ihtiraslar arasında bölmeğe mecbur olmuştur.

Cahit SITKI

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile