Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

peyamisafaYirminci asır Fransa'sının en büyük romancısı Marcel Proust der ki: «Dünya bir kerede halkedilmedi. yeryüzüne orijinal san’atkârlar geldiği nisbette çok defalar da halkedildi.» Proust bu sözlerile hakiki san’atkâra bir halik vasfı izafe ediyor. Hakikaten de öyledir. Kudretli bir romancının, Allahın yarattığı insanlardan daha çok yaşıyan, hattâ onların faniliğinden kurtularak ölmezlik sırrına ermiş insanlar yarattığı çok defalar vakidir.

Don Kisot’un. Goryo Babanın. Madam Bovary’nin.. ilâh... hergün sokakta, tramvayda Tasladığımız insanlardan daha canlı olduğunu kim inkâr edebilir? Bunu san’atin sihrine medyunuz.

Umumi ve halk arasındaki manasında, muhayyel veya hakiki bir vak’anın - bu vak a tarihi de olabilir - hikâyesi olan roman hayatın kendisi midir? Eğer «hayat» tan, yalnız yemek. içmek, yatmak, kalkmak, işe gitmek, dostlarla sohbet

etmek, düşmanları çekiştirmek, sevgiliyle sinemanın karanlık locasında öpüşmek gibi alelade fiiller kastediliyorsa, roman «Hayata tan bambaşka bir şeydir; yok eğer «Hayat» denildiği zaman bu ve bu gibi fiillerden ziyade bunların içimizde kımıldandığı, köpürttüğü, coşturduğu ve uğultusunu yalnız bizim duyabildiğimiz o namütenahi engin ve derin sular - itiraf edilmemiş aşklarımız, yarıda kalmış hülyalarımız, dışarıya vuramadığımız öfkelerimiz, dile gelmemiş iştiyaklarımız. yaşamaktan veya ölüm korkusundan mütevellit azaplarımız. gecikmiş nedametlerimiz ilh.. Allahla, tabiatle. cemiyetle ve kendi kendimizle olan sayısız ve her seferinde bizi saçlarımızdan yakalıyan o Azrail bakışlı meseleler kastedıliyorsa. roman «hayat» ın ta kendisidir.

Roman hakkında muhtelif telâkkiler vardır, romantizm, realizm, naturalizm. tezli roman, tarihi roman., ilh.. Bunları burada tafsil edecek değilim. Alexandre Dumas Pere'i, Jules Verne’i hâlâ halecanla okuyanlar, romanda, eb’adı ve eFali muayyen, değişmez insan tipleri arıyanlar. romancıyı. âlim gibi, cemiyet içindeki müşahedelerini, kendinden bir şey katmaksızın. eserinde afaki olarak aksettiren bir san’atkâr telâkki edenler olabilir. Muhakkak olan bir sey var ki, bugün roman herhangi bir vak’anın hikâyesi değildir. Bugün romancıdan bizi içinde çırpındığımız realite dünyasından, sihirli bir seccade gibi, alarak hayal âlemlerine götürmesini, bizi eğlendirmesini. bize hoş saatler geçirtmesini istemiyoruz, romanda realitenin fotoğraf gibi sadık bir aksini bulmak da hoşumuza gitmiyor, yahut bunlarla beraber başka şeyler de istiyoruz.

Bugün romanda aranılan şey, bir devrin, bir memleketin, bir zümrenin, bir insanın iç portresidir; romancıdan, bir tarihçinin. bir âlimin, bir siyaset adamının (göremediği çizgileri belirtmesi isteniyor. Marcel Proust’un bugün Fransa’nın en büyük romancısı sayılması bundan olacak. Rogor Martin du Gard, Nöbel mükâfatını belki bunun için kazandı. Jules Romain ve onun gibi daha birçok Avrupa romancılarının romanıyde ile yapmak istedikleri şey budur.

«Fatih - Harbiye», «Bir Tereddüdün Romanı». «Biz İnsanlar» müellifi de. belki şuurlu belki şuursuz olarak, böyle bir roman anlayışile müteharriktir; bugünkü romancılarımız arasında teferrüt etmesinin muhtelif sebeplerinden biri de bu olsa gerek,

İşte eserleri:

Mahşer, Peyami Safa’nın ilk ciddi eseridir. Bu romanda Peyami Safa, romanı inşa bakımından çıraklık devresini geçirmiş-olduğu halde, romanın her şahsına, her vak’asına hakkını vermek ve yerinde vermek hususunda san’atine hâkim bir romancı değildir henüz; muhtelif renkler arasındaki ahenge henüz varmamış, fırçasını boya tüplerine rasgele daldıran ve kafasında hazırladığı tabloyu ilk ilham coşkunluğile tuvale aksettirmek gayretini gösteren genç ve ateşli bir ressam hali var. Hakikaten de Peyami bu romanı yazdığı zaman hayli gençli (yirmi iki yaşındaydı). Bununla beraber bu romanda, müstakbel Peyami’yi müjdeliyen. realiteyi müşahede kabiliyetinin. insan ruhunun diplerine dalma tecrübeleri yapma cesaret ve tecessüsünün ilk tohumlarını verir filizlerini görüyoruz: Nihad’ın harp dönüşü İstanbul’a çıkışını, iş peşinde koşuşunu ve her daireden «münhal yok* cevabile terslenişini, Büyük Harpte İstanbul’da dönen ihtikâr dolaplarını, gençliğin sefaletini. Nihad’ın intihar düşüncelerini anlatan parçalar, hepsi ayni derecede olmamakla beraber, muvaffakiyetli sayılabilir.

Bu romanda Peyami Safa. Büyük Harbin Türk cemiyetinin bünyesinde husule getirdiği kargaşalığı, harp zenginlerde, sefalet içinde sürünen gençlik arasındaki o korkunç tezadın acılığını bütün darmadnğınıklığı ve perişanlığile vermek istemiştir. Romanın ana baba günü manzarası da romancı tarafından kasten ihtiyar edilmiştir. Fakat Peyami Safa, yukarda da söylediğim gibi, belki de gençlik saikasile. romanın kahramanları arasına katılarak, sık sık karşımıza çıkıp fikirlerni söylemeseydi, romanın manasını kahramanlarının fiillerinden istihraç etmemize mâni olmasavdı. kitaptaki yer yer güzel parçalar taaddüt edebilir ve roman daha muvaffak

sayılabilirdi.

Romancının, romanla kari arasındaki yıldızlı gece münasebetini sevimsiz bir gündüz sarahatine çevirmek gayretile karim hakkına tecavüz etmesi yetmiyormuş gibi, kahramanlardan birinin kıyafetine girerek bizzat sahneye çıkması ve hayat hakkındaki felsefesini uzun uzadıya anlatması, «Mahşer» i okumak tadını bozan kusurlardır. Bana öyle geliyor ki Peyami Safa'nın, on beş yaşında felsefe, psikoloji ve. pedagoji okumuş olması romancılığının ilk adımında kendisine yaramamış, bilâkis, san'atkârın, bütün hayat tecrübesine ve bilgisine rağmen muhafaza etmesi gereken o ilk saffet ve hayretini eskitmiştir.

«Mahşer» de bu esaslı kusurlara rağmen, Peyami Safa'nın bundan sonraki romanlarında da üstünde duracağı fikirlerden biri hâkimdir: Tereddüt. Muazzez, Mahir dayısının evindeki rahatla Nıhad'ın yanında çektiği sıkıntı arasında tereddüt ediyor, Nihat yaşamakla ölmek arasında mütereddittir. Bir san'atkârın en büyük hususiyeti, sonradan işliyeteği unsurları daha ilk eserinde karie sezdirebilmesidir. «Mahşer» in. Peyami Safa’nın bütün eserlerini okumuş bir karii için, ehemmiyeti bence buradadır.

Bir akşamdı da "Mahşer"' deki tiklerden tamamile kurtulmuş olmamakla beraber, romancımızın fırçasına daha hâkim olduğunu, bazan bir iki çizgiyle bir insanın bütün mukadderatım bize anlatabilmenin sırrını bulduğunu görüyoruz. Roman, Meliha ismimle bir genç kızın, İzmit'teki evinden Kâmil isminde yakışıklı bir erkekle kaçarak İstanbul'da yaşadığı hayatın hikâyesidir. Meliha'nın genç kızlığı, toyluğu, tecrübesizliği ve İzmit’te öksürüklü bir baba ile hoppa bir anne arasında geçen sıkıntılı ve eğlencesiz hayatı. Kâmille İstanbul’a kaçmasını bize tabiî buldurmağa kâfidir. Meliha'nın yerinde herhangi bir genç kız olsaydı böyle yapardı. Romanın başlarında anitpatik bir çehre olan anne, kocasının Ölümünden sonra, bir müddet kardeşinin yanında yaşayıp da kızının hasretine davranamıyarak İstanbul'a Meliha’nın evine geldiği za

man birdenbire sevimleşiveriyor, ve romandaki vücutsuz mevcudiyetine rağmen, bizde günah çeken bir melek hissi uyandırıyor. Hele, hayatın ve fıtratin önüne geçilemiyeceğini anlıyarak. Meliha nın birçok erkeklerle düşüp kalkmasına göz yumması, kızının yaptıklarına zımnen iştirak etmesi kadınlık ve analık bakımından doğru bir teşhistir. Muhakkak ki. insiyaklarıyle hareket eden her kadın Meliha nın annesi gibi yapardı. Öksürüklü baba romanın belki en çok yaşıyan tipidir. Romanı okuyup bitirdikten sonra. Meliha'nın hıçkırıklarından ve kahkahasından evvel onun öksürüklerini duyuyoruz. Meliha’yı kaçıran ve ikide bir «Roma tarihini okul» diyen Kâmil, Meliha'nın kalbinde yer ettiği kadar kariin hafızasında yer etmiyor. Müellifin, romanın birkaç yerinde, ilk parçayı bir refrain gibi tekrar ederek, Kâmil’e: «Ben im Kâmil» dedirtmesine rağmen Kâmil siliktir, meselâ Sermet ondan daha canlıdır. Meliha, «Mahşer» deki Muazzez den daha canlı olmasına rağmen yine sisler içindedir.

Pcyami Snfa bu romanda biraz lâübali bir üslûp kullanmış kitap ile kari arasına girmekten yine nefsini menedememiştir. Bu romanın bir hususiyeti de, müellifin gayet keyifle yazdığını hissettirmesidir.

Fakat romanın en mühim ve ölmez tarafı, son fasılda. İzmit'teki eve döndükleri zaman, odadan içeri giren ölülerin ve dirilerin hayaletleri karşısında Meliha’nın aldığı vaziyettir: Ölülerin «yaşamak istiyor musun?» Sualine «hayırl» ve dirilerin «yaşamak istiyor musun?» Sualine, gülerek: «Evetl» diye cevap vermesi.

İnsan ruhunun iki ana telini bu «Hayır!» ve «Evet!» kadar derinden ihtiraz ettiren başka bir mızraba daha raslamadım İnsandaki yaşamak ihtirasile ölüm iştiyakı bu kadar güzel anlataılabilir! Meliha, yalnız bu «Hayır» ve «Evet!» i için. Türk romanının yaşıyacak kahramanları arasında yer almıştır. Dikkat edilirse, Muazzez’de başlıyan tereddüt Meliha’da devam ediyor ve Meliha’nın tereddüdü daha esaslı, kökleri daha derinde olan sebeplere dayanmaktadır.

Şimşek Peyami’nin ustalaşmağa başladığı, cidden muvaf-

fakıvetli ruh tahlilleri yaptığı, kahramanlarının her hareketinin, her fiilinin sebeplerini gösterebildiği ilk roman. Müfit, Nihat’tan ve Kâmil'dcn çok daha canlı. Müfid’i tanıyoruz, müellif onu karşımızda çırılçıplak soyabilmiş, ruhunun en karanlık köşelerini aydınlatabilmiştir. Müfid’in karısı Pervin, kocasının dayısı Sacid’e metreslik ediyor. Bütün roman Pcrvin’in, kocasına muhabbet ve merhameti ve Sacid’e olan et zâfı ile inkişaf ediyor; sonunda Pervin, iki erkeğin de kanına girerek, çıldırıyor. Pervin, Muazzez’in maddî sıkıntı Ve refah, Meliha' nın yaşamak ihtirası ve ölüm iştiyakı arasındaki tereddüdünü aşk plânında devam ettiriyor. Pervin etle ruh arasında tereddüt eden kadın tipidir; ikisine de ayni ihtirasla bağlı olduğu holde karar vermekten âcizdir. Müfit karısını affetmekle etmemek arasında mütereddit; bir yanda aşkı bir yanda izzeti nefsi var.

Peynmi, Müfid’i de Pervin’i de bütün bcşeriliklerile. yaşatmış. Sacit, Müfid’e: «Otur miskini» diye kalkan kolunu gördüğümüz ve yüzü perde arkasında kalan adamdır.

«Şimşek» de ne «Mahşer» deki acemilikler, ne de «Bir akşamdı» daki laubali üslûp var. Yalnız, Pevami bu romanda da sahneye çıkmaktan kendini alamamış ve kendini tevkile Ali’yi memur etmiştir.

Müfidin dert ortağı, Sacidin akıl hocası, Pervi'nin rehberi hep Ali’dir. Peyami Safa, kahramanlarını kendi hayatlarına ve mukadderatlarına bırakmıyarak onlara meşale tutmak lüzumunu hissediyor.

Cahit KÜLEBİ

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile