Edebi Medeniyet 
Ebedi Medeniyet
(Okuma süresi: 14 - 28 dakika)
Bunu okudun 0%

tunc mustafa sekip 1Çok yönlü bir aydın olarak pek çok eseri ve çevirisi bulunan Mustafa Şekip Tunç Bir Din Felsefesine Doğru adıyla Türkiye’de din felsefecisi alanında ilk kitabı yazan kişi kabul edilir. Mustafa Şekip Tunç Osmanlı’nın çöküş ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş devrini yaşamış birisi olarak devletin başarısı ve milletin gelişmesi için neler yapılması gerektiğini sorgulayan ve çözüm arayan aydınlar arasında yerini alır. Sahip olduğu Bergsoncu anlayışa uygun olarak oluş ve terakki fikri çerçevesinde Osmanlının yıkılışı ve cumhuriyetin kuruluşu sonrasında kendisine özgü milliyetçilik, muhafazakarlık ve modernliği bir bütün halinde ele alan anlayış geliştirmiştir. Yaşadığı dönemde sosyoloji ile ilgilenen ve toplumsallığı savunan aydınların aksine o felsefeyle ilgilenmiş ve katı olmayan bir ferdiyetçi yaklaşımla toplumsallığı savunan düşünürler arasında denge sağlamaya çalışmıştır.

Durkheim’in sosyolojisi ve Ziya Gökalp’in Turancılık anlayışlarına karşılık Dergah dergisindeki arkadaşlarıyla beraber Anadoluculuk yaklaşımı benimsemiştir. Bergson’un hayat hamlesi adını verdiği batı felsefesiyle Anadolu halkının ruhunu ve sufi anlayışını birleştirerek Milli Mücadele yıllarında Anadolucu bir manevi dinamik geliştiren Dergah dergisi çevresi, Cumhuriyetle beraber bunu milli irade ve milli hakimiyete dönüştürmüşlerdir.Şekip Tunç ayrıca millet, devlet, halk kavramlarını tanımlamış, aralarındaki ilişkiyi ortaya koyarak, milleti millet yapan değerleri belirlemekle ilgilenmiş, Türk, Türkiye, Türk insanı nedir? Sorularının cevapları üzerinde durmuş, yeni kurulan cumhuriyetin hangi ideolojilere sahip olması gerektiğini soruşturmuştur.

Bu bildiride Mustafa Şekip Tunç’un siyaset düşüncesi ve bu düşüncesine yön veren kavramlar ile Anadolucu yaklaşımı ve arkasında yatan felsefi görüşleri açıklanacaktır. Bu bağlamda onun milliyetçilik, muhafazakarlık ve modernlik görüşlerinde zaman içinde meydana gelen evrilmeler felsefi ve tarihi zemininde değerlendirilecektir. Bunun için eserleri ve makaleleri incelenecek, düşünceleri dönemindeki diğer aydınlarla karşılaştırmalı ele alınarak, görüşlerindeki özgünlük ve farklılıklar ortaya koyulmaya çalışılacaktır.

Hayatı, Eğitimi

Mustafa Şekip Nevşehirli baba ile Bulgar göçmeni bir annenin oğlu olarak 1883 yılında İstanbul’da dünyaya gelmiştir. İstanbul’da başladığı ilk eğitimini babasının görevi sebebiyle Beyrut ve Halep gibi Osmanlı şehirlerinde tamamlamıştır. Orta öğretimine Manastır’da başlamış, İstanbul’da bugünkü Vefa lisesinden mezun olmuştur. Akabinde sınavlarını kazanarak girdiği Mülkiye mektebini bitirip 1908’de Kosova Vilayetine kaymakam yardımcısı göreviyle atanmıştır (Altıntaş, 1989, 2-3; Yıldız, 2010, 11-13). Düşünürün Osmanlı imparatorluğunun son dönemlerinde yetişmiş ve eğitim almış olması, buralarda edindiği tecrübeler onun gelecekteki görüşlerini etkilemiş görünmektedir.

Şekip Tunç tayin edildiği yerde idari görevler yerine eğitim öğretimle ilgilenmiş, bu konudaki ilk tecrübelerini ve hocalık deneyimini Üsküp’de kaymakam vekili olarak görev yaptığı sırada yaşamış, oradaki gençlere ders verirken okulun müdürlüğünü de üstlenmiştir. Eğitim işine duyduğu sevgi ve verdiği önemden dolayı bir süre sonra kendi isteğiyle idari görevlerinden, kaymakamlık mesleğinden istifa edip Üsküp Darülmuallimin Rüştiyesi’ne öğretmen olarak atanmasını sağlamıştır. Daha sonra bir süre Balıkesir’de Fransızca öğretmenliği de yapan Tunç’un yaşadığı deneyimler onun döneminde eğitimdeki eksiklikleri görme ve modern, yeni metotlara ihtiyaç hissetmesine sebep olmuştur. Modern eğitim metotları konusundaki eksikliklerini gidermek ve kendisini yetiştirmek üzere arayışa giren Tunç, o dönem Maarif vekâleti tarafından felsefe, psikoloji, eğitim ve pedagoji eğitimi için Avrupa’ya gönderilen 15 kişilik burslu öğrencilerin arasına katılma şansını elde etmiştir (Altıntaş, 1989, 3-5). “Mustafa Rahmi [Balaban] (ö.1953), Selim Sırrı [Tarcan] (ö.1957), Sadrettin Celal [Antel] (ö.1954), Halil Fikret [Kanad] (ö.1974), Hıfzırrahman Raşit [Öymen], İbrahim Alâettin [Gövsa]” kendisiyle giden diğer öğrenciler arasında sayılmaktadır.” (Yıldız, 2010, 14). Önce Fransız Edebiyatı tahsili için Lozan’a gittiyse de daha sonra Eğitim konusunda meşhur olan Jean Jack Rouseasu Enstitüsü’ne naklini gerçekleştirip burada eğitim pedegojisi ve psikoloji eğitimi almış, memlekete buradan diploma, Cenevre’den de psikoloji sertifikası ile 1915 yılında dönmüştür ((Altıntaş, 1989, 5; Yıldız, 2010, 13-15). Geri döndükten sonra Darülmuallimât-ı Âliye bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra ideali olan Darülfünûn Edebiyat Medresesine Fen Terbiye müderris muavini (Doçent) olarak 1919’da tayin edilmiş, 1924 tarihinde müderris (profesör) ünvanını almıştır. 1933 yılındaki üniversite reformundan sonra Ord. Prof. olarak yeni kurulan üniversitede de görevine devam etmiştir. Önce Darulfünûn daha sonra üniversitede Rûhiyât Tarihi, Tarih-i Felsefe, Terbiye Derslerine girmiş, 1937’de İstanbul Üniversitesinde Tecrübî Rûhiyât kürsüsü kurulunca Umûmi Rûhiyât Kürsüsüne geçmiş ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Enstitüsü Umûmi Psikoloji Ordinaryüs Profesörü olarak 1953’de emekli oluncaya kadar burada görev yapmıştır. 17 Ocak 1958 tarihinde İstanbul’da vefat etmiştir. Ayrıca 1927 den 1933 kadarki dönemde Darulfünûn İlahiyat Fakültesinde de derslere girmiş ve Din Felsefesi derslerini okutmuştur (Yıldız, 2015, 924). Bu dönemde anlattığı ders notlarını emeklilik döneminde 25 yıl sonra tekrar düzenlemiş, bir bölümünü Ankara’da Din Yolu Dergisi’nin 12. Sayısından itibaren yayınlanmıştır. 1958 Yarım kalan çalışmaları vasiyeti üzerine ölümünden sonra eşi tarafından derlenip toparlanarak Bir Din Felsefesine Doğru adıyla basılmıştır. (Tunç, 1959, 5; Dalkılıç, 2009, 285-286) Bu eser Türkiye’de din felsefesi alanında ilk kitap, Mustafa Şekip Tunç’da bu alanda ilk ders veren ve ilk eser yazan kişi kabul edilir (Bayrakdar, 1997, 18; Dalkılıç, 2009, 286). İlk ders ve ilk çalışma olarak din felsefesinin içeriğinin belirlenmesi vb. açılardan da çalışması önemlidir.

Etkilendiği Filozoflar

mustafa sekip tuncMustafa Şekip Tunç’un görüşleri üzerinde önceleri Tevfik Fikret, Abdülhak Hâmid, Ziya Gökalp gibi Türk düşünürlerin etkisinden söz edilebilirse de Henri Bergson’un (1941) felsefesiyle tanışmasından sonra Bergsoncu anlayış temel belirleyici olmuştur. Bunun dışında Théodule Armand Ribot’un (1916), William James (1910) ile Sigmund Freud’un (1939) un felsefelerini tanıdığı ve görüşlerinden de etkilendiği belirtilmiştir. Dikkat edilirse bu düşünürlerin hepsi Tunç’un çağdaşı olan ve hem kendi dönemlerinde hem de daha sonra da etkin olan isimlerdir. Dolayısıyla o çağının düşünürlerini büyük bir dikkatle takip etmekte, kendi görüşlerini çağının düşünürlerden faydalanarak geliştirmektedir. Bu dört düşünürün bir başka ortak özelliği hepsinin hem felsefe hem de psikoloji ile yakından ilgilenmeleri, bir anlamda insanın ruhu dikkate almaları, ruhsal boyutunu ortaya koyan, dikkate alan felsefe geliştirme çabalarıdır.

Henri Bergson 1859-1941 yılları arasında yaşamış, pozitivizm ve onunla gelen ilim anlayışı ile materyalizme karşı şiddetle karşı çıkarken insani ve ruhsal değerlerin önemini vurgulayan, aklın gerçekliğin hakikatini bilmeye yetkisi olamayacağını iddia ederek sezgiyi temel alan ve bilme yolu olarak sistemleştiren bir filozof olarak öne çıkar. Tekamülü / evrimi yaratıcı bir süreç görerek burada birisi içgüdü diğeri zeka yoluyla gelişen iki çizginin bulunduğunu ve bunların her ikisinin de alemin her yerinde iş başında olan hayat atılımının eseri olduğunu iddia etmiştir. (Cevizci, 2002,s. 146-147) Türk düşünce dünyasında Bergson’un görüşlerini benimseyen pek çok düşünür ve edebiyatçıdan söz edilebilirse de bu konuda en kararlı kişi Mustafa Şekip Tunç’tur. O, Bergson’un süre, tekamül ve sezgi’ye dayanan ruhçu felsefesini düşüncelerinin merkezine yerleştirmiştir. Bergson’un görüşleri Türk düşünce dünyasında özellikle Dergah mecmuası çevresinde ileride ayrıntılı bir şekilde anlatacağımız gibi hem pozitivizm, relativizm, siyantizim gibi akımlara karşı hem de Milli mücadele dinamiğini artırmaya yönelik manevi, mistik bir ruh geliştirmek için kullanılmıştır. Özellikle Bergson’un ortaya koyduğu rasyonalizme karşı geliştirdiği sezgi metodu ile ilerleme / terakki fikri ve süre kavramları o dönemki aydınları derinden etkilemiş, Bergsoncu olarak anılan belli çevreye mensup bir taraftar kitlesinin oluşmasını sağlamıştır (Bayraktar, 1986, 62). Ancak belli bir süre sonra bazı isimler bu çevredeki koparak ayrılmışlar, tabiri caizse ömrünün sonuna kadar Bergsonculuğu sürdüren tek kişi Tunç olarak kalmıştır (Özlem, 2002, 203). Şekip Tunç Bergson’dan önce pek çok filozofu okumuş fakat onlarda aradığını bulamamış, kendisinin bizzat itiraf ettiği gibi bunların hiçbirisi onda “iradesini bulduracak bir telkin” meydana getirememiştir (Yıldız, 2011, 343-344). “Akademik hayatının tamamını Bergson’a vakfetmiş” (Oğuz, 2015, 99) bir düşünür olarak gerek Cumhuriyet öncesinde gerekse sonrasındaki bütün görüşlerinde Bergsoncu düşünceyi bulmak mümkündür. Bu bakımdan Mustafa Şekip gerek ondan yaptığı çevirileri gerekse yazılarıyla Bergson’un en bilinen ve en sadık temsilcisidir.

Şekip Tunç’un düşünceleri üzerinde Bergson kadar belirleyici olan başka bir düşünür Fransız psikolog Théodule Armand Ribot’un (1916) dur. (Yıldız, 2015, 925) Kaynaklarda Fransa’da deneysel ve karşılaştırmalı psikolojinin kurucusu olarak (https://www.britannica.com/biography/Theodule-Armand-Ribot 26.10.2017) tanıtılan Ribot, Hippolyte Taine ile Herbert Spencer’ın felsefeyle ilgilenen öğrencisi olarak geçer. Taine ile birlikte Fransa’da pozitivistik ve fizyolojik olarak yönlendirilmiş bir psikoloji çalışmasına başlatan kişi kabul edilir. Felsefeye olan ilgisinin somut psikolojik sorunlara olan ilgisiyle beraber hayat boyunca devam ettiği, ilk Fransızca felsefe dergilerinden birisini kurduğu ve onu düzenlediğine de işaret edilir. Ayrıca onun epiphenomenalizm1 konusundaki görüşlerini reddeden Henry Bergson’u da etkilediği yine kaynaklarda ifade edilir. (http://www.encyclopedia.com/humanities/encyclopedias- almanacs-transcripts-and-maps/ribot-theodule-armand-1839 26.10.2017) Aslında Ribot’la ilgili en geniş bilgi Tunç’un onun hakkında yazdığı uzunca makalesinde bulunabilir. Sanki onunla kişisel olarak tanışma ve öğrencisi olma fırsatı bulmuşçasına yakından tanıyormuş gibi yazılan makalede onun Ribot’a duyduğu büyük hayranlığı satır aralarında okumak mümkündür. Makale boyunca onun hayatı ve felsefe ile psikoloji alanındaki görüşlerini açıklayan Tunç, bütün hayranlığına rağmen onu ilimcilik zihniyetinden dolayı eleştirmekten de geri kalmaz. Onun olayları ancak maddi şartları ve bunların illiyet dairesindeki teselsüllerine bağlaması, bunun dışında kalan meseleleri anlamamak istememesini sahip olduğu ilimcilik zihniyetinin bir ürünü olarak değerlendirir. Bu bağlamda onun felsefeyi hırpalamasına ve metafiziği gözardı eden bir felsefi anlayışa sahip olmasına karşı çıkar (Tunç, 1922, 148). Dolayısıyla her ne kadar Ribot’un ruhiyat, psikoloji ve deneysel psikoloji alanındaki görüşlerini benimsese ve faydalansa da bu ruhçu anlayışını felsefesine yansıtmamasından dolayı felsefe anlayışında daha önce de ifade edildiği gibi Bergson’un düşüncelerini kendi yaklaşımına daha yakın hissettiğini bizzat kendisi dile getirmektedir.

William James daha çok 20. Yüzyılın en etkin felsefe anlayışlarından birisi olan ve eylemlerin sonuçlarının yararlı olmasını esas alan pragmatik felsefenin iki kurucusundan birisi olarak tanınır. Ancak o Alman deneysel psikoloji ile İngilizlerin içebakışsal psikolojilerine dayanarak psikolojiyi yeni bir doğa bilimi biçiminde oluşturmayı istemiş ve Amerika’daki ilk psikoloji laboratuvarını kurmuştur (Cevizci, 2002b, 576-577). William James’in İnanma İsteği, Dini Hayatın Çeşitli Türleri, Psikolojinin İlkeleri olarak çevrilebilecek psikoloji alanında önemli eserleri vardır ve John Dewey ile birlikte din psikolojisinin öncülerinden birisi kabul edilir. (http://www.encyclopedia.com/people/philosophy-and-religion/philosophy-biographies/william-jamesE.T. 26.10.2017). Çağının filozoflarını tanıma ve tanıtma gayretinde olan ve benzer konularla ilgilenen Tunç’un James’in hem felsefe ve hem de psikoloji alanlarında çalışması ve eserler vermesi dikkatini çekmiş, görüşleriyle yakından ilgilenmiş görünmektedir. Ancak bu ilginin daha çok James’in ruhçu bir felsefe kurma ve şuur konularındaki görüşlerinden kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Nitekim Tunç Dergah mecmuasında yayınlanan William James’in felsefesi hakkında “Hakikat ve Şe’niyet” isimli Bergson’un yazdığı makaleyi çevirirken ve altına koyduğu dipnotta Bergson ile William James’in felsefe anlayışlarını değerlendirir. Buna göre bu iki filozof felsefeyi yeni bir hayata taşıyacak ruhani bir hakikati aynı zamanda keşfetmişler, ruhun sadece akıl ve mantıktan ibaret olmadığı, çok daha fazla bir şey olduğu düşüncesiyle ruhu aklın sırları içinde hapsetmenin mümkün olamayacağı esaslı bir ruhani hakikat bina ederek ona göre bir hayat felsefesi yapmaya teşebbüs etmişlerdir. Yine her ikisini de şuuru sürekli bir akış, değişim, hamlesi kendisinden gelen bir oluş şeklinde ele alan anlayışı farklı yollardan keşfetmişlerdir. Tunç James’in Bergson’un felsefesinin kendi üzerindeki etkileri hakkındaki itiraflarına yer vererek bu açıklamaları iki filozof hakkındaki mevki farkına işaret olarak değerlendirir. Buradaki ifadelerinde şuur konusundaki esas görüşün Bergson’a ait olduğunu, James’in ondan faydalanarak şuur hakkındaki görüşlere ve yeni felsefi anlayışa ulaştığı düşüncesini vurgulamaktadır (Bergson, 1338,5) ki bu da onun niçin James’in değil de Bergson’un felsefesinin takipçisi olduğunun gerekçesi sayılabilir.

Bir başka çağdaş düşünür Freud’un görüşlerini ve psikoloji ilmine katkılarını incelediği, yaptığı çeviriler ve açıklamalarla Türk düşünce dünyasına tanıtmaya çalıştığı bu konudaki makalelerinden anlaşılmaktadır (Tunç, 1926, 365; Tunç, 1928a, 430-431; Tunç, 1928b, 448). Dolayısıyla Freud’la ilgisi etkilenmekten çok tanıma ve anlama çabası olarak değerlendirilebilir.

Yaşadığı dönemde Pozitivist ve materyalist felsefelerin son derece etkin ve yaygın olduğu düşünüldüğünde Tunç’un bu filozofları özellikle Ribot ve Bergson’u ruh konusundaki yaklaşımlarından dolayı kendisine yakın hissetmesi ve onların eserleri ve görüşleri üzerinde yoğunlaşması anlamlıdır. Ancak Bergson’un görüşlerinde tam aradığı yaklaşımı bulmuş gibidir. Tunç çağının diğer felsefelerinden ve filozoflardan habersiz değildir. Aksine onları da okumuş olmasına rağmen Bergson’la karşılaşıncaya kadar bunların hiçbirisinde aradığını bulamamış görünmektedir. Bu sebeple o “akıl ve mantığı öne çıkaran, insanın manevi dünyasını ve iç dinamiklerini hesaba katmayan bir felsefe ile barışamamıştır.” (Yıldız, 2015, 926). Tunç insan ruhunu, şuurunu dikkate alan düşünürlerin görüşleri üzerinden felsefi anlayışını ortaya koymuştur.

Eserleri

Tunç’un eserlerini ve tercümelerini iki ayrı grup halinde şöyle sıralayabiliriz;

Kendi telif eserleri:

Gülmek Nedir ve Kime Gülüyoruz?, Kader Mat., Suhulet Ktp., İstanbul, 1337/1921.

Felsefe Dersleri: Ruhiyat, Matbaa-i Âmire, Maarif Vekâleti Neşriyatı, İstanbul, 1340/1924; 2. baskı: Yeni Matbaa, İstanbul, 1926; 3. baskı 1929.

Felsefe-i Din, İstanbul, Darülfünûn İlahiyat Fakültesi Talebe Cemiyeti Neşriyatı, İstanbul, 1927.

Terakkî Fikri: Menşei ve Tekâmülü, İstanbul, Darülfünunu Edebiyat Fakültesi, İstanbul, 1928; Kitap yeni harflerle tekrar yayınlanmıştır. bkz. Tunç, Terakkî Fikri, Hzl. Osman Bahadır, Anahtar Kitaplar Yay., İstanbul, 2005.

Çin Felsefesinin Kaynakları, ‘Türk Tarihinin Ana Hatları’ Eserinin Müsveddeleri, No: 36, İstanbul, tarihsiz, s. 1-2

İnsan Ruhu Üzerinde Gezintiler, Cumhuriyet Basımevi, İstanbul, 1943.

Ruh Âleminde, Ülkü Kitap Yurdu, İstanbul, 1945.

Fikir Sohbetleri: Yirmi İki Diyalok, Ülkü Basımevi, İstanbul, 1948.

Psikolojiye Giriş, İstanbul Üniv. Edebiyat Fakültesi, İstanbul, 1949.

Psikoloji Dersleri (Terbiye Bakımından) İstanbul, Üniv. Edebiyat Fak. Yay., Pulhan Mat., İstanbul, 1950.

Bir Din Felsefesine Doğru, Türkiye Basımevi, İstanbul, 1959.

Çevirileri

Coppée, François, Geçici, (çev. Mustafa Şekib), Birinci Sırb Vardar Mat., Üsküp 1326/1910.

Ebinghaus, Hermann, Mülahhas Ruhiyât, (çev. Mustafa Şekib), Darülfünûn Mat., Darülfünûn Felsefe Şubesi, İstanbul, 1335/1919.

Ribot, Theodule, Hissiyat Ruhiyatı, (çev. Mustafa Şekip Tunç), 2 cilt, Evkaf-ı İslamiyye Mat., İstanbul, 1927.

Ribot, İhtiraslar Üzerine Bir Tecrübe-i Kalemiye: Ruhiyat Bahislerinden, (çev. Mustafa Şekib - Ahmed Hikmet), Darülfünûn Felsefe Şubesi Neşriyatı, İstanbul, 1336/1920.

Ribot, Yaratıcı Muhayyele Hakkında Bir Kalem Tecrübesi, Edebiyat Fakültesi, İstanbul, 1932.

Bergson, Bergson ve Kudret-i Ruhiyeye Dair Birkaç Konferansı, (çev. Mustafa Şekip), Maarif Vekâleti Neşriyatı, İstanbul, 1339/1923.

H. Bergson, “Hakikat ve Gerçeklik”, (James, William, Pragmacılık, (çev. Muzaffer Aşkın), MEB Yay., İstanbul, 1986 içinde)

Bergson, Yaratıcı Tekâmül, (çev. Mustafa Şekip Tunç), MEB Yay., İstanbul, 1947; 2. baskı, MEB Basımevi, İstanbul, 1986.

Bergson, Gülme (Komiğin Anlamı Üzerinde Deneme), (çev. Mustafa Şekip Tunç), MEB Yay., İstanbul, 1945; 2. baskı: 1989; 3.baskı: 1997.

Bergson, Şuurun Doğrudan Doğruya Verileri, (çev. M. Şekip Tunç), MEB Yay., İstanbul, 1950; 2. Baskı: 1990.

James, William, Terbiye Muhasebeleri, (çev. Mustafa Şekip), Matbaa-i Amire, İstanbul, 1339- 1342/1923; 2. baskı: Muallim Ahmed Halit Kütüphanesi, İstanbul, 1931; 3. baskı: Ahmet Halit Kütüphanesi, İstanbul, 1948.

James, William, İtiyat Kanunları, (Anlatan: Mustafa Şekip Tunç), Selamet Mat., İstanbul, 1934. “bu kitapçık Tunç’un James’den çevirdiği Terbiye Sohbetleri’nin sekizinci bölümünün ayrıbasımından ibarettir. “

Freud, Sigmund, Froydizm: Psikanalize Dair Beş Ders, (çev. Mustafa Şekip), Milli Matbaa, İstanbul, 1926; 2. baskı: Muallim Ahmed Halit Kütüphanesi, İstanbul, 1931; 3. baskı: Ahmet Halit Kitabevi, İstanbul, 1948.

Dwelshauvers, Psikoloji, (çev. Mustafa Şekip Tunç), İstanbul, Üniversitesi, Devlet Basımevi, İstanbul, 1938,

Dwelshauvers, Muasır Fransız Psikolojisi, (çev. Mustafa Şekip Tunç), İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Yay., İstanbul, 1940.

Delacroix, Henri, Oyun Dünyası, (çev. Mustafa Şekip Tunç), (Ayrıbasım), Devlet Matbaası, İstanbul 1933.

Tunç’un bunların haricinde felsefe, psikoloji, siyaset, toplum, kültür ve medeniyet, dil, sanat ve edebiyat konularında yayınlanmış makaleleri mevcuttur. Bazı makaleleri daha sonra ayrı basım halinde tekrar basılmıştır. (Eserlerinin tam listesi ve ayrıntılı bilgi için bkz. Yıldız, 2010, 55- 124 )

Dergâh Mecmuası ve Anadolucu Muhafazakarlık Anlayışı

Osmanlı’nın son yılları ile yıkılışını ve Türkiye’de yeni bir Cumhuriyetin kuruluşunu bizzat yaşamış birisi olarak Mustafa Şekip Tunç bu çalkantılı ve sancılı dönemleri, sıkıntıları gözlemlere imkanı bulmuş, çözümüne yönelik fikir tartışmalara bir aydın olarak katkı sağlamıştır. Onun siyaset düşüncesinin temellerinde elbette yaşadığı tecrübelerin etkisi büyüktür. Özellikle II. Meşrutiyet, I. Dünya savaşı ve ulus devletlerin ortaya çıkmasıyla Osmanlının hızla toprak kaybetmeye başladığı süreçte yaşanılanlar genç bir aydın olarak onu da çözüm yolu arayışlarına yazılarıyla katkı sağlamaya itmiş görünmektedir.

Şekip Tunç Osmanlı’nın dağılma sürecine girdiği yıllarda Osmanlılık idealinin ayakta tutulması için neler yapılabileceğini araştırmış, Ziya Gökalp’in etkisiyle milli birlik ve beraberliğin sağlanabilmesi için eğitim ve dil birliğinin gerekli olduğunu belirten, Osmanlıcayı savunan yazılar yazmıştır (Yıldız, 2010, 229). Ancak bu çabanın fayda etmediğini kısa zamanda fark eden Tunç daha sonraki arayışlarını Dergâh mecmuası etrafında devam ettirmiştir.

Dergâh Mecmuası Kurtuluş savaşı sırasında 15 Nisan 1921- 5 Ocak 1923 tarihleri arasında İstanbul’un işgal altındayken kesintisiz kırk iki sayı yayınlanmış bir dergidir. Ana teması Milli mücadelenin sesi olmak olan derginin siyasi görüşlerinde Anadoluculuk anlayışı ağır basarken, edebiyat ve sanat anlayışlarında Millilik yaklaşımının hâkim olduğu görülür. Milli mücadelenin zor dönemlerinde, sansürden dolayı kimi zaman bazı yazıların üstünün siyaha boyanarak yayın hayatına devam edebilen derginin mesul müdürlüğünü o sırada öğrenci olan Mustafa Nihat (Özön) yapmıştır. Yazarları arasında başta Yahya Kemal, Mehmet Emin (Erişirgil), İsmail Hakkı (Baltacıoğlu), Mustafa Şekip (Tunç) ve Fuat Köprülü gibi Darülfünun hocaları ile Halil Vedat, Ahmed Hamdi (Tanpınar) ve Kadri Yörükoğlu gibi öğrencilerden oluşan çok geniş bir kadro bulunmaktadır. Dergide felsefe-ruhiyat ve içtimaiyat konularına da yer verilmekte ve özellikle felsefe konusunda dergiyi sürükleyen isim olarak Mustafa Şekip ön plana çıkmaktadır (Karadişoğulları, 2005, 220-225).

Bergsoncu anlayışla Suphi Erdem, Rıza Tevfik gibi aydınlar vasıtasıyla Türk düşünce dünyası daha önce tanışmıştı (Bayraktar, 1986, 62-68; Ülken, 1994, 375-376). Ancak Türkiye’de bu akımın ilk kurumsal temsilcisi Dergâh Dergisi sayılır (Oğuz, 2015, 95). Milli mücadelenin karanlık yıllarında Bergson’un felsefesi pek çok aydın için umudun felsefesi olarak görülmüş, maddi güce karşı manevi güçlerin ve yeni bir hayat hamlesinin mümkün olabileceğine dair manevi temel bu anlayışta bulunmuştur. Aslında Ülken’in de ifade ettiği gibi “İstanbul'da yıkılan imparatorluğun enkazı üzerinde ancak iki türlü fikir beslenebilirdi. Biri maddi imkansızlıklar önünde manevi kuvvete ve yarı mistik bir ruh hamlesine dayanmak, ikincisi yenilişin doğurduğu ümitsizliğe karşı, idealist harekete tepki halinde, maddeye dayanan yeni bir hız almak. Bunlardan birincisi Bergson metafiziği, ikincisi diyalektik materyalizmdir. Her iki felsefenin de ortak vasfı, zihinci bir ağır evrim görüşüne karşı vaziyet alışları, devrimci ve hamleci oluşları idi. Fakat birinin ruhta gördüğü hamle gücünü öteki maddede görüyordu.” (Ülken, 1994, 375). Bu bakımdan “Dergâh, Bergsoncu felsefe ile Millî Mücadele’yi çakıştıran bir anlayışın ifadesi olarak yayın hayatına atıldı.” (Çınar, 2006, 86) Dolayısıyla yazar kadrosundaki Mehmet Emin (Erişirgil), İsmail Hakkı (Baltacıoğlu), Mustafa Şekip (Tunç) gibi muhafazakâr düşünürler Bergson’un felsefesini kendilerini referans alarak bu anlayış çerçevesinde Anadolu’nun kurtuluş mücadelesini ayrı bir çerçeve oturtmuşlardır.

Tunç Dergâh mecmuası çevresinde toplanan muhafazakâr görüşlerden etkilenmiş, Anadolu’nun kurtuluş mücadelesini destekleyen yazılarını burada yayınlamıştır. Onun kurtuluş ve millî iradenin hâkim kılınmasına konusunda oluşan muhafazakâr fikirleri de bir anlamda burada şekillenmiştir. Diğer yandan Bergsoncu düşünceye dayanan yazıları derginin Milli havasına mistik

bir derunilik kazandırmıştır. Onun dergide Bergson’dan yaptığı çeviriler ve yayınların çokluğu dikkat çekmekte, bir anlamda Bergsoncu anlayışın temellerini kurmaktadır. Nitekim Dergah mecmuasındaki edebi yazı ve şiirleriyle Bergsoncu düşünceyi besleyen Dergah adının ‘İthaf” şiiriyle isim babası olan Yahya Kemal’de “Son neslin feylesofu Mustafa Şekip Bey ki usûl-i felsefesinin peyreviyiz” sözleriyle daha sonra “Kökü mazide olan atiyim” şeklinde muhafazakar düşüncenin simgelerinden olan ifadesinin felsefi alt yapısını bir anlamda Tunç’un düşünceleri çerçevesinde onun aracığıyla tanıdığı Bergson’un felsefesinden almaktadır. Onun ruhun yeniden dirilmesi ve hayat hamlesiyle çağını kucaklaması ve değişen şeylerin içinde asıl hüviyetimizi muhafaza anlamındaki imtidad kavramının kaynağı Bergsoncu yaklaşımında aranabilir (Ayvazoğlu, 2006, 419).

Dergah’ın farklı görüşlere sahip yazarlarının üzerinde ittifak ettikleri en önemli ortak noktalarından ilki Ziya Gökalp’in Durhkeimci sosyolojine karşı birleşmektir. Burada özellikle başını İsmail Hakkı, Mustafa Şekip ve Mehmet Emin’in çektiği aydınlar, Gökalp’in felsefesine tepkilerini E. Boutroux, W. James ve Bergson’un felsefi yaklaşımlarıyla dile getirmişlerdir. Sözü edilen üç filozofun ortak özelliği ise evrimcilik ve zihincilik karşısındaki anti-entellektüelizm yaklaşımına dayanmaları, mekanizme karşı plüralist olmalarıydı. Dergah dergisinde toplanan Türk düşünürlerinin ortak hedefi de bu filozoflardan ilhamla pozitivizm ve Türk pozitivistleriyle mücadele etmekti (Ülken, 1994, 376). “Özellikle Şekip Tunç’un Dergâh Dergisi’nde Bergson etkisi ile yazdığı felsefe ve psikoloji makaleleri dergi içindeki diğer aydınlar tarafından da dikkatle takip edilmiş ve Gökalp’in ferdi dikkate almayan solidarist-korporatist sosyolojisi eleştirilmiştir. Bergson’un birbirlerinin tamamlayıcısı olarak gördüğü felsefe ve psikoloji, Türk aydınları tarafından, dönemin sosyoloji anlayışının soyut akla dayanan ve bir merkezden toplumu şekillendirmeye meyl eden niteliklerine karşı bir kalkan olarak görülmüştür. Bu konuda felsefe hakikatin akıl ile değil, sezgi ile elde edilebileceğini söyleyerek; psikoloji de, bireyin karmaşık ruhsal yapısını ortaya koyarak, bireye ve topluma dışarıdan gelecek müdahalelerin önüne geçmiştir.” (Oğuz, 2015, 107). Nitekim “Mustafa Şekip (Tunç), Dergâh’ta çıkan yazılarında özellikle de ‘Hakiki Hürriyet, Ruha Dikkat ve Hislerimizin Mantığı’nda Ziya Gökalp’in düşüncelerini şiddetle eleştirmiş ve Bergsonculuğu savunmuştur. Bunun üzerine Ziya Gökalp’in öğrencisi Ragıp Hulusi ‘Bir Mukabele’ başlıklı yazısıyla Dergâh'ta Mustafa Şekip’e cevap vermiştir.” (Çınar, 2006, 86) Ziya Gökalp’in temsil ettiği Durhkeimci pozitivist ve rasyonalist anlayışla mücadele dergide fikri düzeyde devam etmiştir.

Dergideki yazarların bir diğer ortak noktası Kurtuluş savaşını desteklemektir. Milli mücadeleyi Bergson’un hayat hamlesi (elan vital) kavramıyla açıklayan Dergah yazarları maddeye dayalı Batı medeniyeti karşısında ruha ve maneviyata dayalı Doğu medeniyetinin bir gün mutlaka başarıya ulaşacağına dair inançlarını dile getirerek yeni bir idealizm ve dinamizm aşılamaya çalıştılar. Bu dönemde “Anadolu’da başlayan Millî Mücadele, Bergson’un savaşı, ruh ile madde, hayat ile mekanizm arasında büyük bir mücadele olarak gören anlayışı doğrultusunda bir ‘hayat hamlesi’ olarak algılandı.” (Çınar, 2006, 86) Onlara göre başarının sırrı rakam, ölçü ve pozitif bilimler olmayıp bunlar sadece vasıta değerler konumundadır. Aslında başarının sırrı canlıların

hayat mücadelesindeki, hakim güç durumundaki içgüdüleri olan hayat hamlesinden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla buradaki genç aydınlar Milli mücadelede ortaya çıkan zaferi niceliğe karşı niteliğin, mekanizme karşı yaratıcı hamlenin zaferi olarak gördüler ve bu fikri işleyen yazılar kaleme alarak bir tür modern bir mistik hava oluşturmaya çalıştılar. Hatta bu batıdan gelen yeni metafizik anlayışı Riza Tevfik gibi isimler Yunus Emre gibi halk sufiliğinin temsilcisi sayılan isimlerle birleştirmeye teşebbüs etti (Ülken, 1994, 376; Özlem, 2002, 203-204). Dergâh ekibinde yer alan Mehmet Emin (Erişirgil), İsmail Hakkı (Baltacıoğlu), Mustafa Şekip (Tunç) ile Rıza Tevfik’in Türkiye’de Bergsoncu anlayışı oluşturan ilk temsilciler arasında sayılmasının (Bayraktar, 1986 64-72) gerekçeleri burada aranmalıdır. Dolayısıyla “Bergson’un “hayat hamlesi”, “oluş” ve “yaratıcı tekâmül” kavramlarını Millî Mücadele ile ilişkilendiren bu çevre söz konusu kavramları felsefî-spekülatif olmaktan çıkarak siyasallaştırmış ve felsefî-siyasi bir söylem haline getirmiştir.” (Yıldız, 2010, 230)

Tunç’un Bergson’un felsefi söylemini geçmiş ile geleceği bağlayan ve manevi dinamikleri olan bir siyasal söyleme nasıl dönüştürdüğünün örneğini Dergah Mecmuasında yayınlanan ‘Şuur ve Hayat’ adıyla Bergson üzerine verdiği konferansların birinde bulabiliriz. Makaleye zamanındaki felsefi yaklaşımlarını eleştirerek başlayan ve nasıl bir felsefe arayışı içinde olduğunu açıklayan Tunç’a göre felsefeye ruh, şuur ve hayat kavramlarının ne olduğunun anlaşılmasıyla başlanmalıdır. O bunun için öncelikle Bergson’a göre şuurun ne olduğuna cevap vermeye çalışır. Ona göre “ruh denilince herşeyden önce şuur kasdedilmiş olur…zira şuur her şeyden evvel hafıza ifade eder… bir hafıza olmayınca şuur da yoktur… şuurun ilk manası hafızadır.” (Tunç, 1337, 34) ifadelerinde açıkladığı gibi şuurun en bariz tanımı hafıza olmasıdır. Bu ‘şuur hafızadır’ ifadesi Bergson’un (Bergson, 1986, 13, 83-84) şuur konusundaki görüşlerine benzemekle beraber sonrasındaki değerlendirmelerinde farklılıklar vardır. Tunç’a göre şuur aynı zamanda geleceğin yardımcısıdır. Çünkü geçmişi tutmak ve korumak ve geleceği muhtemel olan şeylere karşı yardımcı olmak şuurun ilk vazifesidir. İnsanların daima geçmişe dayanmasının ve geleceğe eğimli olmamızın sebebi budur. Şuurlu varlığın ayrıcı sıfatlarından birisi bu geçmişe dayanmak ve geleceğe yönelmektir. “Başka bir ifade ile şuur olmuş ile olacak şey arasında bir hat-ı vasıl, mazi ile istikbali birbirine rabıt eden bir şirazedir.” (Tunç, 1337, s. 35). Dolayısıyla o şuura geçmiş ile gelecek arasında bir köprü görevi yüklemektedir. Böylece şuur zihnin basit bir işlevi olmaktan çıkıp milletin de geçmiş ve geleceğini birbirine bağlayan siyasal bir kavram haline gelmekte, Milli Mücadele ruhunu ayağa kaldıracak mistik ruh ve manevi temellerinden birisini oluşturmaktadır.

Tunç bir yandan pozitivist ilimci geleneği temsil eden batı düşüncesine, diğer yandan Ziya Gökalp’le Osmanlı Türk modernleşmesinde önem kazanan Durkheimci sosyolojik rasyonalizme de karşı çıkmıştır. Ancak ilginç olan “Ruhi kuvvetler, hürriyet, oluş (tekevvün), mucize, nefes gibi kavramlarla ilhamını açıkça Bergson metafiziğinden alan Dergâh çevresi işgalci Batı’ya karşı yine Batılı bir felsefeden hareket etmektedir.” (Yıldız, 2010, 231). Akılcı ve liberal batı düşüncesinin dayandığı Aydınlanma anlayışının vaat ettiği ilerlemenin sebep olduğu yıkımları hem Osmanlının yıkılışı hem de I. Dünya savaşıyla deneyimleyen düşünür bu Batı düşüncesine karşı ruhçu–mistik Fransız felsefesinin çeşitli akımlarından Alman romantik felsefesine, oradan Schiller, Schelling,

Schopenhour ve Nietzche gibi Alman filozoflar aracılığıyla iradeci bir başkaldırı hareketine dönüşen diğer batı düşüncesini desteklemektedir. Tunç bu tutumuyla özellikle Durkheimci Rasyonalist geleneğe karşı Türk düşünce tarihinde önemli bir yol ayırımında durur (İrem, 2007, 257). “Tunç’un başını çektiği bu hareket daha sonra “muhafazakâr” olarak isimlendirilen çevrenin görüşlerine temel teşkil edecektir.” (Yıldız, 2010, 231) Dolayısıyla onun muhafazakarlık anlayışı Bergsoncu etkiyle Dergah mecmuası çevresinde şekillenirken kendisi de bir anlamda burada oluşan Anadolucu yeni muhafazakar düşüncenin kuramcılarından birisi haline gelmiştir.

Bir süre sonra dergide iki farklı eğilimler kendisini hissettirmeye başlamıştır. Bergsoncu anlayışın temsilcileri olarak Mustafa Şekip ve İsmail Hakkı ile Bergson’a geçemediğini pragmatizmde kaldığını itiraf eden Mehmet Emin’in savunduğu pragmatizm anlayış. Bu yaklaşım farkı daha sonra yayınlanan Mihrap dergisinde daha belirgin bir şekilde kendisini hissettirmiştir (Ülken, 1994, 376).

Cumhuriyetin İlanı ve Anadolucu Muhafazakarlığın Şuurlu Muhafazakarlığa Dönüşümü

Tunç ve arkadaşlarının çalışmaları Milli mücadele süresince devam etmiş ve Cumhuriyetin ilanı ile başka bir mücadeleye dönüşmüştür. Tunç açısından Cumhuriyetin ilanı aslında beklenen bir olgudur ve Dergah mecmuasında sürdürülen Milli mücadelenin bağımsızlık mücadelesine dönüşümü, bir anlamda buradaki yayınların sonucudur.

Tunç kuruluşundan itibaren Cumhuriyet rejimini desteklemiş ve Millî Mecmua, Hayat, Yeni Türk Mecmuası gibi daha çok rejimin sözcülüğüyle tanınan dergilerle daha sonra Türk Yurdu’da Bergsoncu, muhafazar ve milliyetçi çizgideki yazılarıyla Cumhuriyetin felsefi alt yapısının oluşturulmasına katkı sağlamıştır. Çünkü o dönem yeni kurulan Cumhuriyetin felsefesinin ne olacağı, hangi düşüncelerle şekilleneceği de aydınlar arasında bir tartışma konusudur. O, cumhuriyetin kuran iradenin milli bir his olduğunu, meşruiyetini milletten aldığını dolayısıyla bu rejimin bir tür Türk Rönensansı olduğunu düşünmektedir (Yıldız, 2010, 236-237). Dolayısıyla bu dergiler aracılığıyla yeni oluşan Cumhuriyet ideali, demokratik haklar, Batılılaşma, yeniden oluşan milliyetçilik ve devrimler konusunda, teklifler, hatırlatmalar yapmakta, Türk inkılaplarının gerçekleşmesinde bir aydın olarak katkı sağlamaktadır.

Tunç’un bu dönemdeki görüşleri Dergâh mecmuasında düşüncelerinin devamı niteliğindedir. Bergson’un süre ve evrim düşüncesiyle geçmişle gelecek arasında köprü kuran anlayışını terakki /ilerleme fikriyle ilgilenmiştir. O Hayat dergisinde terakki düşüncesini ‘Terakki Fikrinin Menşei ve Tekamülü” adıyla yazdığı seri makalelerinde adeta bir felsefe tarihi içinde ilerleme düşüncesini tartışır. Daha sonra yazdığı ‘Terakki Fikrini Niçin Yazdım?’ adlı makalesinde Türk inkılabının kazandığı derin şuurdan sonra milletin ihtiyaç duyduğu terakki felsefesiyle üç yıl önce ilgilenmeye başladığını, bu konudaki küçük eserini meydana getirdiğini ve eserini millete ithaf ettiğini belirtir. Aslında bu makalesinde eskiler, yeniler, tekâmülcüler, terakkiperverler arasındaki farkları eleştirel bakış açışıyla verip tarih felsefesi ile terakki düşüncesi arasındaki ilişkileri ortaya koymaya gayret eder. Burada çeşitli sayılarda incelediği terakki konusundaki görüşlerinin zihinsel olarak olgunlaştırdığı görülür (Tunç, 1928c, 147-148).

Şekip Tunç şuur, hayat hamlesi, terakki ve tarih hakkındaki düşüncelerinin bir sonucu olarak şuurlu muhafazakâr kavramına ulaşır. Çünkü muhafazakarlık, gelenekçilik, aşırı ilerleme, milli ve beşeri kıymetlerin çiğnenmesi gibi tehlikeler söz konusudur. Bu anlayış bir anlamda yeni cumhuriyetin felsefi alt yapısını oluşturan ideal düşünceyi yansıtmaktadır. O millet ve özgürlük bağlamında şuurlu muhafazakarlığı şu sözlerle tanımlar: “Benzetmek caizse millet hayatı bir ağaç gibidir. Kökleri, gövdesi, dallariyle parçalanamaz bir bütün olduğu gibi milletin de kökleri, gövdesi, dalları vardır. Kök, milletin mazisi, gelenek ve âdetleridir, köklere doğrudan doğruya bağlı olan gövde umumiyetle halk topluluğudur; gıdasını da daha çok doğrudan doğruya bu köklerden alır, asıl meyva veren dallar milletin seçkin ve aydın zümresidir. Bunları besliyen ağaçta olduğu gibi sadece kökler değildir, daha çok hürriyet havası, hürriyet güneşi ile beslenirler. Hürriyet havası her cemiyette esmez. Hürriyet güneşinin doğması için cemiyette iş bölümünün son derecede artarak fertlerin çeşitlenmeleri, bu çeşitlilik arasında esen rüzgârların, yaratıcı şahsiyetlerin yetişmiş olmaları lâzımdır; bunlar henüz yoksa millet hayatı "hassasiyet", "heyecan", "görenek", "gelenek", "örf ve âdet" düzeni içinde geçer. Hürriyete ne ihtiyaç, ne de lüzum kalır. Muhafazakârlık da "bir ananeperestlik"ten ibaret kalır.” (Tunç, 2010, 101). Görüldüğü gibi onda şuurlu muhafazakarlığın bilinen muhafazakarlıktan farklıdır. Geçmişi ifade eden güçlü bir gövde üzerine bina edilen gelecek ve bu geleceğin beslenmesi için gereken özgür ortam onun Cumhuriyet idealinden ve millet olma düşüncesinden beklentilerini de ifade etmektedir. “Şuurlu muhafazakârlık dediğim zaman tarihî bir şuur kasdediyorum” (Tunç, 2010, 102) sözleriyle esas vurgusunun geçiş olduğunu belirtirken bunun ancak tarihe beslenen derin bir duygu ve bağla olabileceği, medeniyet değiştirmenin getirdiği zorunlulukların bu tarih şuurunu ihmal etmeyi gerektirmediğini vurgular. Çünkü mazi / geçmiş daha zengindir ve bu ihmal maziyi unutmaya götürür ki böyle bir milletin yaşaması mümkün değildir. Oysa şimdiki hali daha iyi anlamak için geçmişi bilmek gerekir. Tarih olmayınca sadece şimdiki halde kalınır. Bundan dolayı şimdiki halin anlaşılabilmesi ve gelecek hakkında bir şeyler düşünebilmesi için tarihe ihtiyaç vardır. Bu açıdan bir millete tam anlamıyla şuurlanmayı ancak tarihin verebileceğini belirterek tarihteki bir boşluğun bir şuur boşluğu bir hafıza boşluğu gibi olduğunu, bu bakımdan tarihe insanlığın aklı düşündüren şuuru denilebileceğini belirtir. Öyle ki etrafımızda gördüğümüz tarihi eserler bize dünümüzü, geçmişimizi hatırlatarak, şimdiki halimize, anımıza hapsolmaktan kurtarmaktadır (Tunç, 2010, 102). Tunç’un buradaki ifadeleriyle Dergah mecmuasında savunduğu şuur ve hafıza ilişkisi arasındaki benzerliği fark etmemek mümkün değildir.

Tunç Milli mücadele döneminde savunduğu Bergsoncu düşüncelerini adeta Bergsoncu terakki kavramıyla güncelleyerek yeni Cumhuriyetin felsefi alt yapısının inşasında da siyasal söylem haline dönüştürerek kullanmakta, millet, özgürlük, demokrasi tanımlarını da buna göre ele almaktadır. Bu bağlamda özgürlük bireyi besleyen ona yaratıcılık aşılayan şey haline gelir. Onun buradaki tarihi ele alış biçimi akli değil, ruhsal ve bireysel farkındalık içerir. Ayrıca buradaki tarihsel ilerleme köksüz değildir. Dolayısıyla tarihten kopuk inkılapların toplumları şimdiyi yaşatması ve geleceğe hazırlaması imkansızdır. Onun bu tarz bir tarih ve terakki fikri Cumhuriyetin kurucu kadroları tarafından hoş karşılanmamış ve eleştirilmiş, eleştirilere o da eleştiri ile karşılık vermiştir (Yıldız, 2010, 247). “Mustafa Şekib’in yarım yuzyıla yakın bir sure unutulmuslar/unutturulmuslar arasında yer almasında bu çatışmanın önemli bir payı olduğundan şüphe edilemez.” (Özlem, 2002, 207). Dolayısıyla Tunç’un kurucu kadroya olan muhalefeti bir anlamda onca çalışması, özgün görüşüne rağmen unutturularak adeta bedel ödetilmiştir.

Sonuç

Mustafa Şekip Tunç Bergsoncu anlayışına uygun olarak özellikle Osmanlının yıkılışı ve Milli mücadele döneminde şuur kavramı çerçevesindeki görüşleriyle yönlendirici olmuş ve Anadoluculuk olarak anılan belli bir anlayışın temsilciliğini yapmıştır. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra da Bergsoncu anlayışını devam ettirmiş ve benzer görüşlerini terakki fikri çerçevesinde geliştirerek şuurlu muhafazakârlık olarak tanımladığı bir cumhuriyet aydını ideali oluşturmaya çalışmıştır. O Bergsoncu felsefeye bağlı olarak ruhçu, sezgiyi temel aldığı için antiirrasyonalist bir yaklaşım sergilemiştir. Onun bu yaklaşım tarzı genç Cumhuriyetin batılılaşma eğilimini pozitivist, materyalist, entellektualist olarak belirleyen kadroların hoşuna gitmemiş, görüşlerinden dolayı eleştirilmiştir. Onun farklı batı algısı ve resmi ideolojiye karşı içten geliştirdiği muhalefet hem kendi dönemindeki hem de daha sonraki aydınların etkilemiştir. Özellikle milliyetçi muhafazakar düşünce çizgisinin gelişimindeki felsefi alt yapısına kaynak sağlamıştır.

Ayşe Sıdıka Oktay

Kaynakça

Altıntaş, H. (1989). Mustafa Şekip Tunç (1. baskı). Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, Türk Büyükleri Dizisi. Ayvazoğlu, B. (2006). Yahya Kemal. İçinde M. bora, Tanıl, Gültekingil (Ed.), Modern Türkiye’de Siyasi

Düşünce, Muhafazakarlık 5. cilt (3., pp. 416–421). İstanbul: İletişim yayınları.

Bayrakdar, M. (1997). Din Felsefesine Giriş. Ankara: Fecr Yayınları

Bayraktar, L. (1986). Bergsonculuğun Türkı̇ye’ye Gı̇rişi ve İ̇ lk Temsi̇lcı̇lerı̇. Felsefe Dünyası Dergisi, (28), 62–

72.

Bergson, Henri, (1338). Hakikat ve Şe’niyet. mütercim: M. Ş. [Tunç]. Dergah Mecmuası, İstanbul: Mustafa Nihad [Özön], III(25), 5.

Bergson, Henri, (1986). Zihin Kudreti, Ç: Miraç Katırcıoğlu, (2. Baskı) İstanbul: M.E. B. Yayınları. Cevizci, A. (2002a). Bergson, Henri. Felsefe Ansiklopedisi (5. baskı, ss. 146–148). İstanbul: Paradigma. Cevizci, A. (2002b). James, William. Felsefe Ansiklopedisi (5. Baskı, ss. 576–577). İstanbul: Paradigma.

Çınar, M. (2006). Dergâh Dergisi. İçinde Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Muhafazakârlık, V. Cilt (pp. 85– 91). İstanbul: İletişim yayınları.

Dalkılıç, B. (2009). Giriş: Daru’l-Fünûn İlahiyat Fakültesi Öncesi Din Felsefesi. Türk Bilimsel Derlemeler Dergisi, 2(1), 281–292

İrem, N. (2007). Mustafa Şekip Tunç. İçinde Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Modernleşme ve Batıcılık Düşünce (3. Cilt) (4th ed., pp. 256–259). İstanbul: İletişim yayınları.

Karadişoğulları, E. (2005). Dergah Mecmuası’nın Türk Edebiyatı İle Milli Mücadeledeki Yeri. A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi Sayı 27 Erzurum 2005 Prof. Dr. Şinasi Tekin Özel Sayısı, 27, 219–226.

Oğuz, M. C. (2015). Mustafa Şekip Tunç ve Türkiye’de Bergsonculuk, Artvin Çoruh Üniversitesi Uluslar arası Sosyal Bilimler Dergisi (1), Yaz/ Summer, 90–109.

Özlem, D. (2002). Terakki (İlerleme) Fikrinin Kaynağı ve Gelişimi. Muğla Üniversitesi SBE Dergisi Bahar, (7), 203–209.

Tunç, M. Ş. (1337). Şuur ve Hayat -Bergson’un Bütün Felsefesini Telhis Eden Bir Konferans Dergah Mecmuası, İstanbul: Mustafa Nihad [Özön], I(2), 24-25.

Tunç, M. Ş. (1926). Froidizm. Dârülfünun Edebiyat Fakültesi Mecmuası, IV(6), 365-405. Tunç, M. Ş. (1928a). Freuda Dair Bir Cevap. Hayat Mecmuası, IV(100), 430-431.

image

Tunç, M. Ş. (1928b). Freudizm Meraklılarına. Hayat Mecmuası, IV(101), 448–449.

Tunç, M. Ş. (1928c).Felsefe = Terakki Fikrini Niçin Yazdım?. Hayat Mecmuası, IV(86), 147-148.

Tunç, M. Ş. (1338/1922). Theodule Ribot (1839-1916). Dârülfünun Edebiyat Fakültesi Mecmuası, 2(2), 128– 152.

Tunç, M. Ş. (1959). Bir Din Felsefesine Doğru. İstanbul: Türkiye Yayınevi.

Tunç, M. Ş. (2010). Liberallik ve Şuurlu Muhafazakârlık. Muhafazakâr Düşünce Dergisi, yıl:7(25–26 Temmuz– Aralık 2010), 99–103.

Ülken, H. Z. (1994). Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi (4. baskı.). İstanbul: Ülken Yayınları.

Yıldız, Y. (2010). Mustafa Şekip Tunç ve Felsefi Görüşleri. Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Doktora Tezi. İstanbul.

Yıldız, Y. (2011). Bergsonculuğun Türkiye’ye Girişi ve Türk Felsefesine Etkisi. Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, Ayrı Basım, 9(17), 333–356.

Yıldız, Y. (2015). Mustafa Şekip Tunç. In A. Eren, Selim, Öztürk (Ed.), Doğu’dan Batı’ya Düşüncenin Serüveni

(1., pp. 923–953). İstanbul: İnsan Yayınları.

1 Gölgeolguculuk; anlığın beynin işlevi sonucunda doğan bir gölge oyunu olduğunu, anlıkta olup biten herşeyin sebebinin fiziksel nitelikli beyin olayı olduğunu iddia eden yaklaşımdır. Bkz. http://www.filozof.net/Turkce/felsefe/70-felsefe-konularinda-gorusler-felsefi-gorusler/21519-ozdekcilik-ve- golgeolguculuk.html (E.T. 20.11.2017)

Yorum ekle


More articles from this author

Bazen, yurtlarından ayrılıp uzak diyarlara giden sırtları torbalı, elleri asalı, yürekleri düğümlü insanlara karışarak; bazen, seyrek uzun kirpikli kara gözlerine toplanmış derin...
Tutam yar elinden tutam Çıkam dağlara dağlara Olam bir yaralı bülbül İnem bağlara bağlara ERZURUMLU EMRAH Güneş yanını eğmiş, vakit ikindiyi aşmıştı. Burgaz’dan aşağıya Karagöl’e...
“Bu gün gibi hatırımda İlk gün, ilk ders, ilk hece Şiirler yazmak için öğrendiğim Güzel Türkçe…” (Ziya Osman Saba) Bilge Kağan ve Kültiğin kardeşler ile vezirleri Tonyukuk,...
Orta Asya Türkleri'nin dinî-tasavvufî hayatında geniş tesirler icra eden ve "pîr-i Türkistan" diye anılan mutasavvıf-şair, Yeseviyye tarikatının kurucusu. Ahmed Yesevi’nin tarihî...
“…Uzun süren bir Türk tarihi vardır ve bu büyük tarih, dev bir İslam kültürü barındırır. Fakat dikkatli bir göz, uyanık bir zekâ ve iyi niyetli saf bir vicdan ancak bu kültürün...
“Kazma küpürtüsüyle gideceğiz.” Karakterimin ana dokusunu babam şekillendirdi, kalan kısmını ise annem. Babamı çok erken yaşta kaybettim. Belki de o yüzden olacak, o bana hep bir...
Ülkücüye umutsuzluk yasaktır. Bu cümledeki "ülkücü" kelimesi, ocaklıları ifade ettiği gibi herhangi bir ülküyü benimseyen herkesi içine alır; "idealist" anlamında kullanılmıştır....
Hülasa öğrencilerle kitabı bir araya getirmeye çalışırken kitaba dair kullandığımız bu sağlıksız dil; yazar-eser ezberleme tuhaflığıyla ve kitapla başı hoş olmayan toplumsal...
Bir dil için en iyi durum, yazıldığı gibi okunması ve okunduğu gibi yazılmasıdır. Peki, Türkçemiz için durum böyle midir? Avrupa dillerinden giren kelimelerde pek güçlük yoktur...
1955 yılında Yalvaç (ISPARTA) ’ ta doğdu. İlk ve orta öğrenimini memleketinde yaptı. Yüksek öğrenimini de Kırşehir ve İstanbul’da tamamladı. Çeşitli gazete ve dergilerde (Bizim...
Ahmet Yılmaz Soyyer’in Şiir Dünyası Yılmaz Soyer, ya da şiir dışındaki çalışmalarıyla A. Yılmaz Soyyer, 1960 yılında Konya’nın Ereğli ilçesinde doğdu. Annesi ve babası o henüz...
Bu Vatan Toprağın Kara Bağrında Sıra Dağlar Gibi Duranlarındır ORHAN ŞAÎK GÖKYAY Türk edebiyatının en usta şairlerinden biri olan ve edebiyatımızda daha çok "Bu Vatan Kimin?"...
(d. 16 Nisan 1916, İstanbul - ö. 13 Aralık 1979, İstanbul), Türk şair, öğretmen, çevirmen. Modern Türk şiirinin önde gelen şairlerindendir. Herhangi bir edebi akıma katılmamış;...
Genç, beyaz, gürbüz kadın, tıpkı zalim âşığının hışmına uğramış evvel zaman cariyesine benziyordu... Soluk basma entarisi parça parçaydı. Gür, kıvırcık, kumral saçları, mermer...
Mustafa İlhan Geçer (d. 1917 , Bakırköy , İstanbul - ö. 20 Ocak 2004 , İstanbul), Türk yazar , şair , araştırmacı, eleştirmen, güfteci. Hisar dergisinin ve Hisarcılar akımın...