Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçesine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Lisesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969 – 1973 yılları arsında, Yüksek Öğretmen Okulu hesabına, İstanbul Üniversitesi Edebiyât Fakültesi Târih Bölümü’nde tahsil gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozisyon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazife aldı. Bir tarafdan üniversite tahsiline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen derginin ‘mutfak’ tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu. (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târih öğretmenliğine tâyin edildi. Ahmet Kabaklı’nın arzusu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâiyi sürdürdü. 1975 yılında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu kararıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sıkıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzerine, resmî vazife isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târih öğretmenliği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binasıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazifede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000 – 2012 yılları arasında, İstanbul’da, Altan Deliorman’a âit, Bayrak Basım – Yayım – Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış eserleri:

Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, 
Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), 
Cihângîr Tûğlar – Selîmnâme, 
Ejderlerin Beklediği Hazine, 
Şehsüvâr-ı Cihângîr Fâtihnâme

 

Şiirlerinden bir parça

*Çadır rengi gülüşlerde kopuk kopuk,

Sebepsiz geceler, sebepsiz suçlarımız.

Işıklanan acımamızda Dünyâ kadar,

Bir başka anneleşir parmak uçlarımız

* Kâğıdın makası kestiği bu demdir cân!

Öz aklın esâreti, asra kasemdir cân!

Şuûra sermâye diyorlar kesip biçip,

Bühtân elinde iz’ân, nasıl hakemdir cân?

Fetih rûyâsı uykumuzdan çıkalı cân!

Tuna, akmam diyerek bizsiz akalı cân!

Devâ bulmaz bin derd içre feryâd ile âh,

Nehirler kuruttuk biz, iki yakalı cân!

BİR MAKALESİNDEN :

“Ölmek ve Yaşamak” Üzerine…

Cenâb Şehâbeddin’in not defterinden çıkan ve her biri ayrı düşünce iklîmine açılan inci dânesi sözlerden biri şöyle:

“Yaşamak, her sâniye biraz ölmektir.”

Ne hârikulâde bir ölüm târifi ve ne fevkalâde bir hayat reçetesi. Ömür ile ölümü aynı hizâda ve birbirinin tamamlayıcısı olarak görmek için bulunulacak noktayı, Yahyâ Kemâl mısrâlara şu hârika seslerle aktarmıştı:

“Bir merhaleden Güneş’le deryâ görünür,

Bir merhaleden her iki Dünyâ görünür,

Son merhale bir fasl-ı hazandır ki, sürer,

Geçmiş, gelecek cümlesi rûyâ görünür.”

Dünyâ hayâtının fâni, Âhiret hayâtının ebedî olduğuna inanıyorsak; burada kastedilen ölümün, eskilerin “Dehr”dedikleri Dünyâ’lı günlere vedâ edilen vakti işâret ettiği ortada.

Hâmid’in Makber Mukaddimesi’nde söylediği gibi, ölüm, “Bir hakîkat-i müdhîşe”dir ve ölüm karşısında hiçbir şey söyleyememek, “şiir”in kanat takıp uçanıdır.

Evet, ölüm bir hakîkattir. Ölüme giden yolda oyalanmanın adı da “yaşamak.” Dolayısıyla, yaşamaya çalışırken attığımız her adım, sarfettiğimiz her kelime, bizi ölüme biraz daha yaklaştırıyor. Cenâb Şehâbeddin, “Yaşamak, her sâniye biraz ölmektir” derken, hayâtın ölen sâniyeleri, ölünün dirilişine zemîn hazırlıyor, demek istiyor.

Yûnus Emre’nin, ölüm korkusu içinde kıvrananlara hitâben söylediği:

”Ölümden ne korkarsın?

Korkma! Ebedî varsın…”

formülü, ebedî hayâtın yeknesaklık olmadığını, ayrıca belirtiyordu:

“Her dem yeniden doğarız/

Bizden kim usanası…”

Sâdece bizde değil, bütün Dünyâ edebiyâtında, ölüm hakîkati karşısında âciz kalan insanın, kendine moral verme ve acıyı hafifletme çabaları görülüyor. Bu uğurda sarfedilen gayret, bâzen o raddeye varıyor ki; ölüm, arzulanan, bir ân önce kavuşulması gereken vuslat, buluşma noktası hâline dönüşüyor. “Şeb-i Arûs” terminolojisi, bu sûretle ihdâs edilmiş. Ölünün –ayak dâhil – hiçbir uzvunu kullanamayacağı meydânda iken, “Hakk’a yürüme” haberleri, îmânın olgunluk âyârını ölçmeye çalışıyor.

Hayâtın, ölümü hazırlayan sâniyelerinde, âdemoğlu yine de boş durmamış, koskoca bir “kütüphâne-i mevt” tesis etmiştir… Ne var ki, bu kütüphâneye okuyucu bulunamıyor.

Tuna Nehri’nin akmam dediği 93 Harbi’nin şehîd ve gâzîleri, Balkan coğrafyasını baştanbaşa kanlarıyla sularken, o gâzîlerin, şehîdlerin bugünkü torunları kemik sızlatma rekorları kırıyor.

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile