Welcome to Edebi Medeniyet : Ebedi Medeniyet   Hoparlörü tıklayıp seçtiğiniz alanı dinleyebilirsiniz Welcome to Edebi Medeniyet : Ebedi Medeniyet Powered By GSpeech
Edebi Medeniyet 
Ebedi Medeniyet
(Okuma süresi: 4 - 8 dakika)
Bunu okudun 0%

milay kokturk

milay kokturk
Filizlenmeye başlarken bir ‘toplumsal durum’, vücut kazandıktan sonra da bir ‘insanlık durumu’ olan uygarlık, tesadüfi bir yapılanma değildir ve bağlantısız unsurların bir araya getirilişiyle oluşmaz. Bilfiil yaşasa da, tarih sahnesinin dışına itilse veya ölmüş olsa da, tüm uygarlıkların temelinde müşterek bir tasarım dünyası yattığından, bir uygarlık çevresi, toplumsal durumu uygarlık hâline getiren niteliklerin ahenkli bir bütünü olarak görülebilir.

Tarihselci filozof Dilthey’ın “çağın ruhu” dediği şey, uygarlıkların iç yapısı, onun üretimlerinde dile gelen ide ve tasarımlar, onun dünya tasarımındaki kavramsal çerçeve olsa gerektir. Tüm uygarlıkların üretimleri de bu zihinsel boyutu kendi eserlerinde dile getirir. Uygarlıkların dili işte bunlardır. Bir uygarlık bunlar vasıtayla konuşur.

Sadece yaşayan veya etkin olan uygarlıklar değil, tarih sahnesinden çekilmiş uygarlıklar da konuşur. Yaşayan uygarlıklar, sözünü, mevcut ve arkası gelen üretimleriyle söyler. Dinlenmeye çekilmiş, eserlerini artık daha üst düzeye taşıyamayan ama üretim biçimlerini muhafaza eden uygarlıklar sözünü başka türlü, sadece eserleri bugüne ulaşan uygarlıklar daha başka türlü söyler. Ölmüş uygarlıklara, insanlık hatırası diye kulak verilir. Ancak yaşayan ve dinlenmeye çekilen uygarlığın eserlerini, o uygarlık çevresinin bilinçleri, yeni üretimlere kaynaklık edebilecek biçimler hazinesi olarak temaşa eder. Uygarlık tatile girse veya tarih sahnesinden silinse bile, onun kalıcı unsuru olan eserler, uygarlığın ruhunu yansıtır. Sanat bu unsurların başında gelir.

Sanat: Ruhun eşyayı biçimlendirişi
Bir uygarlığın akılcı veya duygusal nitelikli soyut temele dayalı üretimleri yüksek kültür diye anılır. Uygarlığın asıl dili yüksek kültür ürünleridir. Bu bağlamda mesela sanat, estetik ve felsefe, uygarlıkların dile gelişişini anlatmaktadır. Onlar yüksek kültürün zirvesi, uygarlığın insanlığa açılan penceresi ve en kalıcı unsurudur. Felsefe, yüksek kültür içinde, ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Sanat ise içinde geliştiği uygarlığın tasarım dünyasını kendisine bakarak okuyabileceğimiz en karakteristik etkinlik biçimidir. Çünkü o, biçim verici ruhun eşyada cisimleşmesi, eşya dünyasını insanın, o kültürün, o uygarlığın dünyası kılma çabasıdır.

Eserlerde sadece kendisini sergileyen ve kendi diliyle konuşan sanatı geniş kitlelere duyurup bilinir ve kavranır yapan şey, sanat üzerine konuşmaktır. Bir uygarlığın sanatını evrensel hâle getirmek için onu icra etmek yetmez. Onu zaten sanatçılar yapmaktadır. O sanat üzerine düşünmek, o sanatın düşünsel temellerini, o sanatın temelinde yatan biçim vermeyi ve verilen biçimi belirleyen ideleri, duyguyu ve estetik kaygıyı, o sanatın anlamını düşünce konusu yapmak, onun üzerinde konuşmak, o sanattaki ruhsal süreci ve tasarım dünyasını akılcı yoldan kavranan kelimelere dökmek lazımdır. Yani sanatçı tarafından keşfedilmiş olanı öteki öznelere de açmak gerekir. Böylece o uygarlığın estetiğine giden yol açılmış olur.

Sanat sürdürülegelen ve bir eserle sona eren, sonra yine başlayan bir etkinlik olmakla birlikte, bundan daha fazla bir şeydir. O, uygarlığın en karakteristik etkinlik biçimi olduğundan, uygarlıklarda önce ve en çok konuşan, hem de kendisine özgü bir dille bize bir şey anlatan etkinlik, sanattır. O da eserde ete kemiğe bürünür. Onun eseriyle yüz yüze gelen ve estetik deneyim yaşayan izleyici, eserin bu somut varoluşundaki dili bireysel olarak çözer; ondaki uygarlık ruhunu keşfeder. Onu konuşmak ise izleyici dışındaki bireyleri de o ruhtan haberdar eder. Bunun sonuçlarından biri, o uygarlıktaki biçimler hazinesinin yeni üretimlere temel teşkil edebilirlik kazanması, diğeri de, uygarlığın üretimlerindeki estetik içeriğin insanlığa sunulabilmesi, onun evrensel formda mesajlarla kalıcı kılınabilmesi imkânıdır.

Hat, ebru, divan edebiyatı, musiki, mimari... Hepsi bu coğrafyanın sesi ve rengidir. Onlar üzerine düşünülmelidir; elbette onların tanıklık ettiği tarihi onlarda seyrederek teselli bulmak yahut onları kutsamak için değil! Tarihin tanıkları karşısında yaşanan romantizm sadece onu teneffüs eden bireyi hoşnut eder. İnsanlık dünyası ise yerel nitelikli romantik tasarımları değil, insanlığın müşterek kavrayışına sunulan düşünceleri kendi hazinesine katar. Uzun zamandır uykuya yatmış gibi görünen Türk-İslam uygarlığının çeşitli sanat ve sanat eserlerinde yaşayan ruhu keşfedilmeyi beklemektedir.

Sanat varolmakla değil, üzerinde konuşulup tartışılmakla, gittikçe kültürün güncel gerçekleşmelerine sirayet eder. Bu çerçevede yapılan şey, eserin veya etkinliğin anlamını soruşturmak demek olur. Sanatın ve ondaki güzelliğin felsefesinden, o uygarlığın estetik teorisi doğar.

Gizem yüklü etkinlik: Ebru
Bir sanat dalı üzerinden konuşalım; mesela ebru!

Her sanat gibi ebru da bize bir şey söyler. O da bir dünya algısı ve estetik kaygı barındırır. Bu coğrafyada birazcık sanat duygusu, estetik beğenisi olan herkes, herhangi bir şekilde karşılaştığı ebru gösterisine kayıtsız kalmaz. Şöyle sıradan bir bakışla veya içtenlikle, ilgisini ona yöneltir. Sanata uzak olan biri bile belli belirsiz bir estetik deneyim yaşar. Hele estetik haz duyacak inceliğe erişmiş bilinçler ebruyu başka bir hayranlıkla temaşa eder.

Nedir ebru? Ebru, su üstüne yapılan resim; karşısında birçok sanatın sıradanlaştığı, belki onun gibi bir sanat olamayışın ezikliğini hissettikleri bir sanat! Bu coğrafyanın, bu kültürün estetiğini en duru biçimde yansıtan, beden gözüne değil gönül gözüne, cisme değil ruha hitap eden büyüleyici bir eylem ve üretim; derinlerde yatan, keşfedilmemiş güzeli ve güzelliği bitimsizce arayış. Gönlü bu coğrafyada neşvünema bulanların, yüreği bu coğrafyanın anlam dünyasında atanların entelektüel ve estetik uğraşısı.

Ebruya şekil vermek için yapılan her hamle bilinmezlik ve yenilik yüklüdür. Onun sonunda tablonun nasıl bir şekil alacağını, sonuçta ortaya ne çıkacağını bilemeyiz. “Yaptığımız ebrunun tam olarak nasıl olacağını değil neye benzeyeceğini bilebiliriz.” diyor bir usta; tıpkı bizi bekleyen geleceğin sır dolu örtüsü gibi. Gerçekten de hayatımızın tam olarak ‘nasıl’ olacağını bilebilir miyiz? Yaşanmamış zamanlara ilişkin öngörümüz ve tasarımlarımız sadece genel çizgilerle sınırlı değil midir?

Ebru ve hayat
Ebrunun zemini zaten akışkandır. Su! Eğilip bükülmez, elde tutulmaz, şekil verilmez bir şey. Bizim etkinliğimiz, onu boş kaba doldurmakla sınırlı. Ona bütün damlalarına kadar hükmedemeyiz. Tekneye dökeriz, o kendi biçimini bulur. Biz bu zeminin sadece varlık kazanışında aracı oluruz, o kadar. Onu alçaltıp yükseltemeyiz. Onda çukurluk ve tümseklik barınmaz. Dökülüşte su dalgalanır, dalgalar gider gelir, kenarlara çarpar; sonra durulur ve en sonunda mutlak bir sükûnete erişip pürüzsüz bir zemin teşkil eder. Dünyaya gelip etrafa çarpa çarpa, düşe kalka büyüyüşümüz, deli akan kanımız, ilerleyen yaşımızın bize sükûnet elbisesi giydirmesi gibi!

Ebrunun tuvali âdeta hayatın kendisidir. Elimizin altındaki suya mutlak anlamda hük-medemeyişimiz bize, gücümüzün, yapabilirliğimizin sınırlarını gösterir. Tıpkı yaşama dünyasındaki gücümüz ve güçsüzlüğümüz gibi! Hayat bizim hayatımızdır, ama tüm zerrelerine kadar bizim elimizde şekillenmez. Suyu tutmaya kalksak sadece bir avuçluk kısmını tutarız; gerisi akar gider. Bir ömür gibi...

Ustanın fırçasından boya katre katre suya dökülür. O dökülüşte saçılma yoktur, fırlatıp atılmışlık sezilmez. Hiçbir damla sahipsizcesine terk edilmiş değildir. Boya zerresi kayar, kayar, yavaş yavaş yayılır ve yerini alır; tıpkı yaşama dünyasında varolmaya başlayıp bu dünyada sü-zülüşümüz gibi... Filozof Heidegger dünyada varolmayı ‘fırlatılıp atılmışlık’ olarak görmekle yanılmıştır.

Biriciklik
Her damlatış bir ümit yüklüdür. Ebru ümide yapılan bir yolculuktur. Bir sonraki aşamanın hiçbir kesinliği yoktur. Ebruda sadece ‘güzeli keşif ve inşa yolunda ilerleyiş’i görürüz. Hiçbir ebru diğerine benzemez. Her ebru benzersizdir, biriciktir; tekrarlanamaz, kopya edilemez. Bir ebrunun kopyası ebru olmaz, sadece kopya olur. Her ebrunun her santimetrekaresi tek ve kendisine özgüdür. Herkes onda bir derinlik sezer, ondan bir anlam çıkarır. Tıpkı her bireyin yaşantısı ve hayatı, evreni algılayışı gibi! O bize, mutlak gerçekliğin bizim elimizde olmadığını, elimizdekilerin sınırlılığını, yaşama dünyasının ve bireysel yaşantımızın çok renkliliğini, karmaşıklığını, oradaki çokluk ve çeşitlilik arasında kurulan veya kurulamayan ahengi fısıldar. Bazı ebrular olabildiğince sadedir, bazıları imkânlar alanındaki tüm renkleri taşır. Tıpkı basit, sade, renksiz, derinliksiz veya olabildiğince renkli, derinlikli hayatlar gibi.

Katmanlı yapı, üst üste binmiş, bindikçe birbirini etkileyen, birleşip etkileştikçe keşfedilmemiş güzellikler veya iç karartıcı figürler oluşturan renkler, bu renklerin iç içeliği. Bu da yaşama dünyasının bir yansıması. Ebruda yaşantının çizgileri, renkleri, figürleri ve geleceğin gizemi barınır Ebru yaparken aslında kendi gizemli dünyamıza seyahat ederiz. Ebruyu temaşa da bu gizemliliği keşfe çıkmanın bir biçimidir.

Değişkenlik
Bir darbeyle değişebilirlik. Ebru ustası güzellikle çirkinlik arasında ince bir çizgide yürür. Yaşamak da hep bir ince çizgide yürümekten ibarettir. Ya bilmeden yapılan yanlış bir hamle veya bilerek suya vurulan bir darbe! Her şeyi, tüm figürleri, tüm tasarımları yok eder. Bazı yanlış hamleler yeniden düzeltilebilecek bir hasara yol açar; yaşama sürecinde attığımız yanlış adımlar gibi! Her şeyi altüst edebiliriz; ebruda anlamsız ve itici bir tablo, yaşama dünyasında telafisi imkânsız yanlışlar yapabiliriz. Tasarımları ve renkleriyle, ümitleri ve özlemleriyle kendi ellerimizde şekillenen yaşantımızı tahrip edebilir veya seçkin kılabiliriz.

Ebru zihinsel yaratıcılığın sınırsızlığını anlatır. Hayat da öyle. Sınırsız seçeneklerden peşine düşüp inşa ettiğimiz figürlerin toplamı! Başlangıçta iyilik, güzellik, erdemlilik özlemi yatar. Ebruda da öyle! Usta en güzeli hedefler. Ebrunun renklerini, renklerin tonunu, usta belirler. Nasıl yaşama dünyasındaki rolümüzü ve yaşantımızın sönük veya parlak, sıradan veya kendisine özgü oluşunu biz belirliyorsak, hatta bu belirleyici rolü kullanım biçimimiz becerimize bağlıysa, aynı şekilde, ebruyu şekillendi-rişimiz de becerimize bağlıdır. Usta kendinin, kendindeki beceri sahibi öteki ‘ben’in ve eserinin ayrı ayrı bilincindedir. Sonra o, eserini seyre dalar. Yaşama dünyasındaki birey de kendinin, özlem veya yönelişlerinin, bütün bunların sonucu filizlenen yaşantısının tam bilincindedir.

Her şey, arkasında güneş doğmayan büyük kapıdan girince nihayete erer. Ebru teknesine kâğıdın daldırılışı gibi! Artık sona gelinmiştir, ebru bitmiş, şekil verme ve verilme sona ermiştir. Geriye sadece ustanın tabloyu, tüm sürecin özetini duvara asması kalır; tüm renkleriyle, iyi ve kötülüğüyle, erdemlilik ve sefaletiyle bir ömrün tamamı gibi!

Ebru, yaşantının serüvenini estetik kaygıyla keşif hareketi, yaşamanın gizemli dünyasını resmetme çabasıdır.

Kaynak : K ü l l i y e   D e r g i s i   / 1 5 

Comments powered by CComment

Oğuzların atası Oğuz Han ve oğullarının destanını anlatan başlıca iki kaynak vardır. Bunlardan birincisi Paris Milli Kütüphanesi’nde bulunan Uygur yazısıyla yazılmış, eksik tek...
Uygur Devleti, İslamiyet’ten önceki Türk imparatorluklarının sonuncusudur. M. VIII. aşıra kadar Dokuz Oğuz boylarıyla birlikte Moğolistan’ın şimalinde yaşayan On Uygurlar,...
Mehmet Âkif’in Ailesi Mehmed Âkif, ana tarafından Buhâralı bir aileye mensuptur; şeceresini, bir buçuk – iki asır önce, Buhâra’dan Anadolu'ya göç eden Hekim Hacı Baba'ya kadar...
Türk dünyası edebiyatlarının önemli bir parçasını teşkil eden Özbek edebiyatı, Özbekistan’ın bağımsızlığa kavuşmasıyla birlikte, kendine özgü metotlar geliştirerek dünya...
Günümüzde geçmişte hiçbir zaman olmadığı kadar fazla insan tarih yazmanın, aynı şekilde hiçbir zaman olmadığı kadar insan da geçmişe dair bilgi edinmenin peşindedir. Bu...
“Tarihî çeşmeler zamanın gözleridir. Geçmişten geleceğe bakarlar. Hiç ummadığınız bir köşe başında bile tarihin şahitleri olarak karşınıza dikilirler. Siz önünden geçip...
Türk illeri dünyanın en eski illerinden olarak, dört bin yıla yakın keçmişl a rind a Asya, Afrika ve Avrupa qitelerine yayılmışlar ve oralarda büyük millet ve devletler...
Sezai Karakoç üzerine kuşatıcı bir yorum, Prof.Dr.Walter G..Andrews’ün, Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Merkezi’nce çıkarılan Journal of Turkish Literature Dergisi’nin...
İnsanoğlunun geçmişine olan merâkı, yaratılışından bu yana devam etmiş olup bu merâk ve ilgi birçok araştırma sahasının oluşmasına da öncülük etmiştir. Cumhûriyet’in îlânından...
Ahmet Cevdet Paşa’nın ‘kriz’ karşılığında ‘buhran’ kelimesini uydurmasından önce de Osmanlı’da, adına ‘kriz’ denilmeyen birtakım buhranlar yaşanmaktaydı. Sabri Ülgener hocanın...
Bu iddialı sözün altında “Nâşir ve Muharrir İsmail Gasprinski” imzası var. Yani Türk dünyasının “dilde, fikirde, işte” birliğine hayatını vakfetmiş Gaspıralı İsmail Bey’in imzası…
Ömer Seyfettin, “11 Mart 1884 günü -Rûmî takvimle 28 Şubat 1299- Balıkesir’in Gönen ilçesinde doğdu.”[2]Ömer Seyfettin’in ilerleyen yaşlarında Gönen özlemini ve çocukluk...
1865 yılında Fatih’in Sarıgüzel Mahallesi’nde doğdu. Babası Menteşeoğulları’ndan Bahaeddin Efendi, annesi zengin bir ailenin yanında evlatlık olarak yetişen Nevber Hanım’dır....
Odlar Yurdu, Azerbaycan Bakü'de doğdu. Liseden beri edebi ve sanatsal etkinliklerle ilgilendi. Türk ve Irak Türkmen edebiyatının gazete, dergi, şiir koleksiyonları, dergileri ve...
Necmettin Halil Onan (1902, Çatalca, Kocaeli - 17 Ağustos 1968, İstanbul), Türk şair, öğretmen, akademisyen, edebiyat tarihçisi. Türk edebiyatının artık klasikleşmiş eseri olan...
Hoparlörü tıklayıp seçtiğiniz alanı dinleyebilirsiniz Powered By GSpeech