Welcome to Edebi Medeniyet : Ebedi Medeniyet   Hoparlörü tıklayıp seçtiğiniz alanı dinleyebilirsiniz Welcome to Edebi Medeniyet : Ebedi Medeniyet Powered By GSpeech
Edebi Medeniyet 
Ebedi Medeniyet
(Okuma süresi: 12 - 24 dakika)
Bunu okudun 0%

  mehmetakifersoy210303

mehmetakifersoy210303
Mehmet Âkif’in Ailesi

Mehmed Âkif, ana tarafından Buhâralı bir aileye mensuptur; şeceresini, bir buçuk – iki asır önce, Buhâra’dan Anadolu'ya göç eden Hekim Hacı Baba'ya kadar götürebiliyoruz. Boy-âbâd'da evlenen, oradan Tokat'a gelen Hekim Hacı Baba'nın, Tokat'ta bir çocuğu doğuyor; işte bu, Âkif'in ismini hatırlayamadığı büyük annesidir; sonraları, Buhâra'dan gelen tâcir Mehmed Efendi ile evlenmiştir; Âkif'in annesi Emine Şerife Hanım bu izdivâcın mahsûlü olup, Tokat'ta doğmuştur.

Mehmed Âkif'in baba tarafından dedesi, Arnavutluk'ta bulunan İpek kasabasına bağlı Suşisa köyünde Nureddin Ağa'dır. İpek'te doğan, titizliğinden dolayı Temiz Tahir Efendi diye anılan Âkif'in babası, burada pek az tahsilden sonra, İstanbul'a geldi. Yozgatlı Hacı Mahmud Efendi'den icazet aldı. Tahir Efendi, Tokat'ta Derviş Efendi ile evlenen, bir süre Amasya'da yaşadıktan sonra İstanbul'a gelen, iki erkek çocuğunun ölümünden sonra,  kocasını da kaybederek dul kalmış bulunan Emine Şerife Hanım'la evlendi. Sarıgüzel'de Emine Şerife Hanım'a, ilk kocası Şirvanlı Derviş Efendi'den kalan evde oturuyorlardı. İşte Mehmed Âkif, bu evlenmenin mahsulüdür. Nakşî şeyhlerinden Feyzullah Efendi'nin müridi olan Tahir Efendi oğluna, ebced hesabıyla doğduğu yılı ifade eden “Ragif” adını vermişti; fakat gerde denilen bir nevi ekmek anlamına gelen bu kelime, dilimizde kullanılmadığından, yerini, gerek aile, gerek mektep muhitinde Âkif'e bıraktı. Ana tarafında Buhâralı baba tarafından İpek’li olan Âkif, Balkan Harbi'ne ait şiirlerinde mevcut,

Üç beyinsiz kafanın derdine üç milyon halk,

Bak nasıl doğranıyor? Kalk, baba, kabrinden kalk!

Diriler koşmadı imdadına sen bari yetiş..

Arnavudluk yanıyor, hem, bu sefer pek müdhiş.

Arnavudluk'ta gürleyen toplar.

Geliyor işte payitahta kadar..

Mısralarıyla Arnavutluk'a bağlılığını anlatmıştır (Tansel, 1973:4, 5).

Eğitim Durumu

Mehmet Âkif'in, birçok zorluklar içinde, fakat intizamla sürüp giden tahsil hayatı vardır. Dört yaşında iken başladığı ve iki yıl kadar devam ettiği mahalle mektebinden sonra, Fatih'te Emir Buhari'deki ilk mektebe, burayı bitirince de, Fatih Merkez Rüştiyesi'ne geçti. Rüştiye’deki hocaları arasından çok saygı beslediği, Abdülhâmid devri istibdâdına boyun eğemeyeceği için Mısır’a kaçan, orada, Kanûn-i Esâsî adlı bir gazete çıkaran Türkçe hocası Kadir Efendi'dir. Mehmed Âkif, Fatih Merkez Rüştiyesi'ni bitirince, Mülkiye'nin i'dâdî kısmında üç sene okuyup, şahâdet-nâme adlı bir yüksek kısmına geçti. Fatih yangınından sonra Mülkiye Baytar Mektebi'ne geçti. Şâirimizin, Mülkiye Baytar Mektebi'ndeki çalışmasını gösteren birincisi sınıf karnesi, 22 Aralık 1891 tarihlidir. Bu cetvelde mevcudu on dokuz olan birinci sınıfta,  en iyi dereceyi aldığını görüyoruz. 22 Aralık 1893 tarihli ve tez imtihanı sonuçlarını gösterir cetvelde ise, on yedi sınıf mevcuduna göre, üçüncü gelmekle beraber,  şehadet-nâme derecelerini gösterir cetvelden, Baytar Mektebi'ni birincilikle bitirdiği anlaşılır (Tansel, 1973:6, 7). Mehmet Akif’in, bu resmî öğrenimi dışında, manevi terbiyesinde ilk müessiri olan babası Tahir Efendi'nin rolü de mühimdir. Akif’e Arapçayı öğreten, fırsat düştükçe, camiye götürürken yolda lügatler ezberleten, Akait dersi veren, hep babasıdır. Esasen Mehmet Akif de bir notunda, Tahir Efendi için, “Benim hem babam, hem hocamdır; ne biliyorsam, kendisinden öğrendim.” cümlelerini ehemmiyetle kaydeder.

Sekiz yaşımda kadardım, babam gir; «Bu gece

«Sizinle câmi'e gitsek çocuklar erkence,

«Giderseniz gelin, ammâ namazda uslu durun;

«Merâmınız yaramazlıksa, işte ev, oturun!» (Tansel, 1973:7, 8).

Mehmet Âkif Mülkiye'nin yüksek kısmına devama başlamıştı. Ancak bu okuldan mezun pek çok genç vardı. Bunların maaşı az olduğu halde ailesi maddi sıkıntı içinde olan Akif bunları düşünmek zorundaydı. Bu sebeple kendisinin durumunda bulunan birkaç arkadaşıyla birlikte, yeni kurulan ve 1889 yılı sonunda tedrisata başlayacak olan Baytarlık Mektebi'ne geçmeye kadar verdiler. İlk “sivil veteriner yüksekokulu” olan bu mektebin mezunlarına hemen iş verilecekti. Dört yıl olan Baytarlık Mektebi, Ahırkapı'daki sivil Tıbbiye Okulu'nda açıldı. Burada gündüzlü olarak iki yıl okuyan ilk baytarlık talebeleri, 1891 yılında inşası tamamlanan Halkalı’daki okula geçtiler ve kalan iki yılı da yatılı olarak burada okudu (Düzdağ, 2004:8).

Sporculuğu

Mehmet Akif, okul yıllarında da çeşitli sporlarla da yakından ilgilenmiş, daha önce başladığı yağlı güreşi ilerleterek ve kispet giyerek Çatalca civarındaki köylerde güreşmeye başlamıştır. Uzun yürüyüşlerde, koşmada, gülle atmada ve yüzmede akranları arasında daima birinci gelmiştir. Spora olan bu düşkünlüğü daha sonraki yıllarda da devam edecektir. İstanbul Boğazı'nı yüzerek geçmiş, daima “sabahtan akşama kadar” yürüyebilecek halde bulunmuştur. Elli yaşında olduğu hâlde Ankara'daki günlerinde de spor yaptığı bilinmektedir. Ata da iyi binermiş (Düzdağ, 2004:10).

Milli Mücadele Dönemi İçinde Mehmet Âkif

Birinci Dünya Savaşı’nın Türkiye’nin aleyhine sonuçlanması, Akif’i son derece üzdü. Böylelikle, İslâm dünyasının son desteği de yıkılmış oluyordu. Fakat Tük devletinin yeniden kurulacağına imanı vardı. Bunu için, Anadolu’daki kuruluş hareketi ile temasa geçti. Bu arada, Hint bilgilerinden Hüseyin Kıdvay’ın Türk kuruluş mücadelesini öven İngilizce bir eserinin damadı Ömer Rıza Doğrul tarafından yapılmış tercümesini bastırıp Anadolu’ya göndererek halka dağıttırdı. Nihayet, 1920 Mayıs’ında, kendisi de Ankara’ya kaçtı ve yeni kurulan Büyük Millet Meclisi’ne Burdur milletvekili olarak girdi. Kurtuluş Savaşı’na katılması için halkı teşvik maksadı ile Anadolu’nun birçok şehirlerinde dolaşarak vaazlar verdi. Maarif Vekâleti’nin açtığı ve 724 şairin katıldığı İstiklal Marşı yarışmasını kazandı ve bu marş TBMM tarafından Türk millî marşı olarak resmen kabul edildi (22 Mart 1921). Sebîlü’r-reşâd’ı önce Kastamonu’da ve sonra da Ankara ve Kayseri’de çıkarmaya devam etti. 1922’de, Tetkikat ve Te’lîfât-ı İslâmiyye Heyetine seçildi ve aynı yıl, Said Halim Paşa’nın yine Fransızca bir eserini İslâm’da Teşkilât-ı Siyasiyye adı ile çevirip kendi dergisinde tefrika etti. Nihayet, 26 Ağustos 1922’deki Büyük Meydan Muharebesi, İstiklâl Savaşının kesin sonucunu tayin edip Türkiye’nin istiklâlini sağladı. Akif’in düşündüğünün tersine, dini taassubun asırlardan beri çok yıkıcı olarak çalışan hâkimiyetini ortada kaldırmak, Orta Çağ zihniyetinden kurtulup modern zihniyete hızlı ulaşmak zorunda idi (Akyüz, 2015: 137).

Türk milletinin modernleşme çabalarında önemli bir dönem teşkil eden II. Meşrutiyet günlerinde Sırat-ı Müstakim ile millet hizmetinde öne çıkan Mehmet Akif, gerek bu süreçte gerekse savaş sırasında çeşitli şekillerde bu gayretini devam ettirmişti. Türk milletinin Mondros Ateşkes Antlaşması’nı takriben maruz kaldığı haksızlıklara karşı giriştiği mücadelede Sebilürreşâd Dergisinde yazdığı yazılar ile halka sabır, ümit ve cesaret aşılamaya çalışan Mehmet Akif, bu mukaddes çabayı yurdun düşmandan temizlenmesine kadar devam ettirmiş bir millet gönüllüsü idi.[2]

Bu sonuncu vasfı diyebiliriz ki, Akif’in diğer bütün yapıp ettiklerini bile içine alacak kadar önde ve önemlidir. Çünkü onun zaman zaman cami kürsüsüne çıkıp verdiği vaazlarla kendisini gösteren “vaiz Akif” siması da, sohbet çevresine nüfuz eden “nasih Akif” vasfı da dini ilimlerdeki kudretiyle kendisini gösteren “hoca Akif” kimliği de, kendisinin de mezunu olduğu Baytar Mektebinde başlayıp Dârülfünûn’a doğru yol alan “muallim Akif” ve “müderris Akif” sıfatları da onun hep bu eğiticilik-hocalık misyonunu ortaya koyar (Andı, 389).

1920 yılı başlarında İstanbul dışına çıkarak halkı mücadeleye davet çalışmalarına girişen Mehmet Akif, 1920 yılı Ocak ayı sonlarında gittiği Balıkesir’de Zağanos Paşa Camii’nde verdiği vaazın metnini Dergi’sinde yayınladı. Balıkesir’de bir müddet kalarak Hasan Basri (Çantay) Bey ile birlikte direniş yanlılarıyla görüşmüştü. Akif, mücadelenin başından itibaren de Anadolu’da verilen mücadelenin bir İttihatçı Hareketi değil memleket meselesi olduğunu izah ederek dili ve kalemiyle destek sağlamaktaydı. 1920 yılı Nisan ayı başında Ankara’ya gitmeye karar verirken bunu yalnız yakın dostu Eşref Edip ve damadı Ömer Rıza Bey’le paylaşan Akif, “Artık burada duracak zaman değildir, gidip çalışmak lazım. Bizim tarafımızdan halkı irşada ihtiyaç varmış. Çağırıyorlar. Mutlaka gitmeliyiz…” sözleriyle Mustafa Kemal Paşa ve ekibinin davetini de zımnen ifade etmiştir ki, Ankara’da trenden iner inmez doğuca Meclis’e gittiklerinde karşılaştıkları Mustafa Kemal Paşa’nın sizi bekliyordum efendim, tam zamanında geldiniz, şimdi görüşmek kabil olmayacak, ben size gelirim” şeklindeki sözleri bunu göstermektedir ((Eraslan, 2011: 64).[3]

Sakarya savaşı günlerinde meclisin Kayseri’ye taşınması tartışmaları arasında bazı müesseseler ve milletvekili aileleri Kayseri’ye gönderilirken, o da ailesini göndermiş, ancak oğlunu yanından ayırmamıştır. Savaş sırasında cephede askerler arasında dolaşarak onlara cesaret veren heyetin içinde yer almıştır. Büyük Taarruz öncesinde Ali Fuat Paşa tarafından oluşturularak cepheleri dolaşan bir mebuslar heyeti içinde yer alarak cesaret verici konuşmalar yaptığı bildirilmektedir. Türk ordusunun hızla İzmir’e aktığı günlerde o da oğlu Emin’i yanına alarak savaş alanlarında yardıma muhtaç olanlara hizmet ile Bilecik’e kadar gitmiştir (Eraslan, 2011: 65).

Ömrü, Osmanlı Devleti’nin son dönemi gibi çile ve sıkıntı içinde geçen Osmanlının son dönem şair ve mütefekkirlerinden Mehmet Akif, Anadolu’da yüklendiği vatana hizmet görevinin bir benzerini Mısır’da yüklenen önemli bir kişiliktir. Hayatının olgunluk ve en verimli sayılabilecek son dönemlerinin büyük bir kısmını –ilk kez 1912 yılında geldiği- Mısır’da geçirmiştir. Oraya ikinci gidişi ise, “Akif, ne zaman olsa bir Abbas Halim bulur; fakat ben bir Akif bulamam. O, benim için bir talihtir” demek suretiyle onun değerini takdir eden, kadirşinas insan Abbas Halim Paşa’nın daveti üzerine 1923 yılında olmuştur. Türkiye’ye ne zaman gelip gitse de Akif’in Mısır hayatı 1936 yılına kadar vatan hasreti içinde devam etmiştir (Deliçay, 2012: 111).  

Siyasi bakımdan “ümmetçi” olmasına karşılık, duyguları bakımımdan “halkçı” ve “milliyetçi” olan Akif, bu şahsiyeti ile edebî hayatının ikinci ve üçüncü dönemlerinde, Mehmet Emin gibi, karşımıza tam anlamıyla “sosyal hizmet yanlısı” bir şair olarak çıkar. Onun sanatını sosyal hizmete vermesinde, elbette ki edebiyat anlayışının da hissesi büyüktür. Gerçekten, ona göre edebiyat, “halkı manevî ve ahlâkî eğitiminde en çok tesiri olabilen müessese”dir. Bu bakımdan, “sanat için sanat” yapmak yersizdir. Yine Akif’e göre, “her edebiyatın vatanı vardır, her edebiyat mahallîdir” ve “her memleketin büyük bir kütlesine” hitap eder. İslam dünyasının geri kalış sebeplerinden biri de, İslam ülkesindeki edebiyatların halka değil, sadece aydınlara hitap etmesidir. Halk için ve halkın hayatını veren bir edebiyat yaratmak, Akif’in edebî eserinin en kalın çizgisidir (Akyüz, 2015: 139). Mehmet Akif de, kendi neslindeki birçok şairler gibi, eski edebiyat kültürü ile yetişti. Ancak, diğerlerinden ayrı olarak ve aile çevresinden gelen bir tesir ile buna kuvvetli bir dinî kültürü de katmak gerekir. Bu tesirler altında Akif, şiire, dinî ve ferdi konuları işleyen manzumelerle başlar (1895). Bu sıralarda en çok beğendiği şairler, Türk edebiyatında Muallim Naci ve Abdullah Hâmid ve Fars edebiyatından da Sadi ve Hâfız’dır. 1900’den sonra, yavaş yavaş, çevresinin insanları ve günlük hayatın olayları ile ilgilenmeye başlar. Böylece, şahsî duygularını bir yana bırakıp başkalarının ıstırapları ile ilgilenmeye koyulur. İlk ününü sağlayan ve Safahat’ın I. kitabında yer alan bu şiirlerde (Hasta, Küfe, Meyhane, Seyfi Baba, Bayram, Bebek, Hasır, Mahalle Kahvesi…), kuvvetli bir realizm ve derin bir acıma vardır. Günlük olaylardan yola çıkan ve yoksullara acıma duyan şiirlerin ilk örnekleri Tevfik Fikret’te bulunmakla beraber, Akif’in şiirlerinde acıma duygusunun çok daha yoğun ve genişlemeye elverişli olduğu görülür (Akyüz, 2015: 138).

1920 yılı başından itibaren, Sebîlürreşâd dergisinin idarehanesi, milli mücadeleye katılmak için Ankara'ya geçmiş olanlarla İstanbul'daki yakınları arasındaki haberleşmenin ve gizli haberleşmenin merkezi olmuştu. Millî Mücadele'yi destekleyen, yabancı dilden eserler tercüme ettirilerek basılıyor ve Sebîlürreşâd paketlerinin içinde ve başka yollarla Anadolu'ya gönderiliyordu. Mehmet Akif, İstanbul'daki faaliyetleri, temasları ve neşriyatı ile Millî Mücadele'ye büyük destek sağlamakta idi. İstanbul caddelerinde düşman devriyelerini görmemek için Akif Bey, ara sokaklardan gidiyor, vapurların alt kamaralarında oturuyordu. Millî Mücadele'ye daha çok faydalı olabilmek için artık Anadolu'ya geçmek,  cihadın ortasında bulunmak istiyordu (Düzdağ, 2004:90). Mehmet Akif Ankara'ya geldikten sonra, halkı irşâd ve işleri gelenlerle görüşerek, onların maddî ve manevi olarak Millî Mücâdele'ye katılıp desteklemelerini temin etmek için, bazı yerlere gitmiştir. Bunlardan tespit olunanlar şunlardır: Eskişehir, Burdur, Sandıklı, Dinar, Antalya, Afyon, Konya, Kastamonu (Düzdağ, 2004:99).

Mehmet Akif, fikirlerini bir yandan Bayezid, Fatih, Süleymâniye Camii'inde verdiği va'azlarla yaymağa başladı. 1908’den sonra gittikçe hız alan, Balkan Harbi sıralarında gittikçe kuvvetlenen Türkçülük fikirleri onu düşündüren mes'elelerden biri oldu; çünkü,  Ziya Gökalp ve arkadaşlarının bu husustaki neşriyâtı, dolayısıyla kavmiyet fikrinin yayılması, İslam Birliği mefkûresinin gerçekleşmesine sed çeken bir engeldi; bu cereyan, İmparatorluk'un sarsıldığı Balkan Harbi sırasında büsbütün tehlikeliydi (Tansel, 1973:57).

Belli bir devreden sonra devamlı müdafaada kalan İslamcı aydınlar, Akif’in İslamcılığını muarızlarına sevimli göstermek için, onun müspet ilimlere karşı olmadığını, ilim ve teknolojiyi savunduğunu, hatta herkesten evvel Batılı ilim adamlarının atomu parçalamak için yaptıkları çalışmalardan haberdar olduğunu, hurafeler hiç iltifat etmediğini ileri sürüp durmuştur (Ayvazoğlu, 1996.59).

İslam âleminin çökmesi karşısında, Akif’in İslâm Birliği ideali, artık sarsılmıştı. Fakat ruhi bedbinliklerin yanında, bir hamlenin hafif parıltısı da sezilir. Yine 1919 yılının 30 Ekim ve 13 Kasım'ında yazılan “Yeis Yok,  Azimden Sonra Tevekkül” adlı manzumeleriyle, Balkan Harbi, Umumi Harb sırasında yazdıkları gibi, halka, ümit ve gayret aşılamağa çalışıyordu; Dalâle düşmüşlerden başka, kim, Tanrı'sının rahmetinden ümidini keser; Bir kerre de azmettin mi, artık Allah'a dayan ayetiyle ümitlerle dolmuştur. Akif için, İstiklâl Savaşı, bu ümitlerini besleyen kuvvet kaynağı oldu; İslam memleketlerinden biri olan Osmanlı İmparatorluğu mücadeleye devam ediyor, kalkınmağa çalışıyordu. Onu, ülküsüne eriştirecek yolda, yeni ışıklar belirmeğe başlamıştı. İslam memleketlerinin uyanması ve İslam Birliği'nin te'mini için önayak olabilirdi. Artık Akif için her şeyden önce, Türkiye'nin, kendisini toplaması mühimdi. Kastamonu'da Nurullah Camii'nde civar kazâlarda 1920’de Kasım ve Aralık'ta halka yol gösterme gayesiyle va'zlar verdi (Tansel, 1973:88, 89).

Akif her şeyden önce bir şairdir, sanatkârdır. Sosyal ve siyasi yapıdaki değişme ve bozulmalar şairlerimizi de etkilemiş; Namık Kemal'den itibaren edebiyatçılarımız kendilerini toplumun çeşitli meseleleri içinde bulmuşlar, onlara çare arayışı içine gitmişlerdir. Artık şiir,  roman, hikâye vb. edebî ürünler daha kucaklayıcı bir ifade ile sanat, toplum için çare üretici,  yol gösterici,  toplumu kalkındırıcı vb. görevler yüklenmiştir. Edebiyatçılar toplumun önderi olmuşlardır.  Arada Servet-i Fünûn zümresini bir tarafa bırakırsak artık edebiyatımız devamlı bir değişmenin, muhteva bakımından sürekli bir zenginleşmenin içerisindedir. İşte Mehmet Akif, yazı faaliyetine başladığı yıllarda edebiyatımız Servet-i Fünûn tecrübesine hazırdır (Yetiş,2006:47). Avrupa’da başlayan Türkoloji çalışmaları, bir taraftan imparatorluğa bağlı çeşitli kavimlerin kavmiyetçilik davası ile ayrı birer devlet olma yolundaki faaliyetleri de devam ediyordu. Neticede yine II. Meşrutiyet devresinde daha da hız kazanan Türkçülük cereyanı, fikrî ve siyasî hayatımızda kendini kuvvetle hissettirdi. İşte Akif’in yaşadığı daha doğrusu yazılarıyla, tercümeleriyle, şiirleriyle basın, fikir ve sanat dünyasında yer aldığı zamanda memleketin içinde bulunduğu fikrî, içtimaî durum bu idi. Kuvvetli bir dinî terbiye alan Mehmet Akif, memleketin ve İslam dünyasının sıkıntılarını bütün benliğinde hisseder; İslam’a karşı saldırıları karşılamak, Müslümanları uyandırmak, birtakım anlayışlardan ve alışkanlıklardan uzaklaşmak, yeni bir iman-aksiyon ve heyecan devri açmak gayreti içine girer. Bunun için resmî görevi elvermediğinden ondan ayrılır (Yetiş, 2006:48, 49).

Sanatı ve Edebi Kişiliği

Mehmet Âkif, kültür, medeniyet, ilim, teknoloji gibi mesele ve kavramları pek fazla kurcalamamıştır; eğer emperyalizm manasında kullanmıyorsa, medeniyet, onun lügatinde ilim demektir. Şiir anlayışının da köklü şiir geleneğimizle bağlantıları çok zayıftır. Bir manzumesinde divan şiirine “Eski divanlarının dopdolu oğlanla şarap” diye şiddetle saldırmıştır. Realite onun şiirine, klasik şiirimizin aksine, hiç değişmeden girer. Esasen düşüncelerini gülü bülbüllü bir şiir lügatiyle anlatması –çok beğendiği çağdaşı Muhammed İkbal bunu pekâlâ başardığı halde mümkün değildi. Âlif’in bülbülü, eski şiirimizin bülbülü değil, tabiatın kanlı canlı bülbülüdür. Mehmet Âkif’in, eski şiirimizi bir oyun olmaktan kurtaran ve hayatiyet kazandıran tasavvufla ise arası hiç hoş değildir. Tasavvufi rengi ağır basan Selçuklu ve Osmanlı atlayarak doğrudan doğruya iki kaynağa yönelir. Bu, yöneliş, onu her meseleye yeni baştan yorum getirmek, başka çaresi olmadığı için de İslam’ı müspet ilimlerin mantığıyla telif etmek zorunda bırakmıştır. İslami asırlarda elde edilmiş tecrübe birikimine pek fazla iltifat etmeyen Mehmet Âkif, daha ziyade, mesela Fatih Külliyesi’nde bir zamanlar “ulum-ı tıbbiye” okutulmuş, teşrih yapılmış olmasıyla ilgilenir (Ayvazoğlu, 1996:58).

Âkif Hâfız Emin'le tanıştıktan sonra kendi kendine “mademki ben de hâfızım, mademki güzel sese meraklıyım, nısfiye mi olur, ud mu olur, niye birini çalmağı öğrenmeyeyim?” diye düşündü. İstanbul'a döner dönmez bu Hâfız Emin delâletiyle Neyzen Tevfik'i buldu, artık musikiye çalışıyordu. O zaman Neyzen, Fatih'teki Şekerci Hanında otururdu. Âkif oraya gitti geldi, gitti geldi, fakat hâlâ bir türlü Selim Hicaz Peşrevini çıkaramıyordu notayı da öğrenmesine rağmen. Fakat O, bu musiki çalışmalarından hiçbir zaman nedamet göstermemiştir. Zamanın büyük musiki üstatlarıyla, mesela Hafız Ahmet Beylerle, Karantina Memuru Sait Beylerle Neyzen'in odasında tanışmıştı.

Bir gün, o nısfiye çalarken bir arkadaşı görmüştü. Bu arkadaşı sonradan şunları yazıyor: Boğaziçinde yüzme yarışını kazanan, Çatalca'da güreşen, Veliefendi Çayırında adım atlayan, İbnülfriz'i ezbere bilen, Dağıstanlı Hoca ile Kitab-ül Kâmil'i hasbihal eden, Musa Kâzım Efendi ile Bedrettin'in Varidat'ını okuyan, sonra Emile Zola'nın romanlarında insan yığınlarını idaredeki kudretini seven ve münekkitlerin de bunu takdir ettiklerini görünce fikirlerindeki isabetten sevinen, bu kadar değil... Halkalı‘da ineklerin karnından Trocart ile su alan, aruzun orkestrasyonunu yapan Âkif, kendi kendine kaldığı zaman, nısfiye de üflerdi (Erişirgil, 1985:61). Beğendiği bestelerin güftelerini çok sever. Mesela Şakir'e rastladı mı, onunla:

Ben melâmet hırkasın deldim, geçirdim enine,

Taşa çarptım, şişe-i namus-u ârı, kime ne?

Sofular secde ederler, mescidin mihrabına,

Dost eşiği kıblegâhım, yüz sürerim kime ne?

 Hafız Kemal'e rastlayınca:

Ciğer ki odlara yandı, kebabı neyliyeyim,

Gözüm kana boyandı; şarabı neyliyeyim,

Ne bana yaradı cismim, ne yâre yar oldu,

İlâhi bir avuç türabı neyliyeyim.

İlahisini söylemesini rica ederdi. Neden? Bu bilinemez. Belki kendinde hiç olmayan bir karaktere farkında olmayarak hasret duyuyordu da o nefesi seviyordu, belki ruhunun kötümserliğine uyuyordu da bu ilâhiden hoşlanıyordu. 

Yaşı ilerledikçe alaturka musikiden zevk almamağa başladı, nihayet alafranga musikinin üstünlüğüne inanmıştı. Ömrünün sonlarına doğru Abbas Halim Paşanın kızı Prenses Emine'ye Mısır’dan şunları yazıyordu: “Paris’te iken dünyanın en büyük sanatkârlarını dinlediniz, ne mutlu size... Bendeniz hanende musikisinden tiksinir gibi oldum. Hissiyât-i gûnagûne-ibeşerin en müphem, lakin en zengin, hatta en payansız lisan-ı beyanı olan musikiyi güfte namını verdikleri behimi yavelerle takyide kalkışmak, şu seslerden, şu nağmelerden mutlaka şu yolda mütehassis olacaksınız demek, bendenizi çok sinirlendiriyor” (Erişgil, 1986:63, 64, 65).

Mehmet Akif, on dokuzuncu asrın son çeyreği ve yirminci asrın ilk yarısında bürokratlar ve aydınlar arasında olduğu kadar halk üzerinde de etkili olmuş, fikrî, siyasî ve amelî duruşuyla İslam’ın on üç asırlık sönmeyen güneşinin bir ayağıyla şarkta, bir ayağıyla garpta, Anadolu bakışlı kendi yitik malını arayan şairdir. Akif’in yaşadığı dönmeler ülkemizin yaşadığı en buhranlı dönemlerdir. Tarihte milletimizin günü diyebileceğimiz günler her şeyiyle beraber gidenlerle beraber gitmiş, yerini çalkantılara, tefrikalara ve parçalanmalara bırakmıştır (Ersoy, 2013:5). Batı teknolojisinin kendisini iyice hissettirmesi, önce Balkanlar’da sonra Anadolu’da insanların canlarına ve mallarına kıyılması, düşünürlerin kendi medeniyetlerine ve dinlerine küfrederek Batı rüzgârına kapılmaları Akif’in sanat ve düşünürlerini etkiler. O, kendisine bir konum belirler ve bütün bu yıkımların karşısında yerini alır. Diğer taraftan Akif asil duruşuyla beraber, bir ucu asr-ı saadete uzanan çok büyük bir medeniyet ve devletin yıkıntısı üzerinde durduğunun da bilincindedir. Akif’in hayatında ve sanatında bu trajedinin izleri daima belirgindir. Zaman en iyi eleştirmendir. Mehmet Akif gibi büyük insanların fikirlerinin, mücadelelerinin ne kadar doğru olduğunu gün geçtikçe daha anlaşılır kılmaktadır (Ersoy, 2013:7).

Mehmet Akif’in şiirlerini herkes çok farklı biçimde yorumlar. Hatta birkaç manzumesi dışında iyi şair değil diyenleri de duydum. Tabii yanlış; aksine Mehmet Akif çok yetenekli bir şairdir. Sadece Türk şiirini değil İran şiirini de çok iyi bilirdi. Bir şairin müzikal kulağını ne mertebeye yükselteceğinin iyi bir örneğiydi. “Acem Şahı’na başlıklı olup; İran meşrutiyet hareketini kanla bastıran Iran şahını ve yöneticileri yerdiği şiirde bu neticelik görülür (Ortaylı, 2017:118).

Mehmet Akif’in TBMM'de çok aktif bir üye olduğunu sanmıyoruz. Mete Tunçay’ın Meclis zabıtalarından yaptığı tespite göre hemen hemen hiç söz almamıştır. Sadece kâtibin bunun başlığını memurin (memurlar) olarak değil de memureyn (iki memur) diye okumasını tahsis etmiş; ”Evladım memurindir, memureyn olsa fıstık üzümle besleriz” demiş. Zamanın ünlü katibi Hamdullah Suphi’nin (Tanrıöver) kürsüde defalarca alkışlarla okuduğu ünlü şiirini bile kendisi okumamıştır ama işgal İstanbul’undan Ankara’nın mücadeleci havasına sığınmış ve milletvekili olarak Anadolu’da halkı heyecana getirecek konuşmalar yaparak, camilerde hutbeleri dinleyip müdahalelerde bulunarak şehir şehir dolaşmıştır. Mehmet Akif inancın verdiği enerjiyle fakir yaşayan ama zengin bir manevî miras bırakan muhteşem neslin önderidir. Marş sayesinde hak ettiği 500 lira mükâfatı almamıştır, borç para ile gezmiştir. Türkiye’nin 20’nci yüzyıl başı böyle insanlarla doludur (Ortaylı, 2017:119).

Akif bir şair hassasiyetinin, hatıra getirebileceği bütün inceliklere sahip olmasına rağmen, yeri geldiğinde müheyyel bir savaş adamı gibi kararlı, ayağı sabit kalabilen bir şahsiyet abidesidir. Kişiliği oturmuş, dostluklarına sadık, sözünün eridir. Aynı zamanda doğru sözlüdür. Bütün o özellikleriyle birlikte, vefa duygusunu insan olmanın gereği gören bir tabiilikte benimseyip yaşayan biridir. İlme, öğrenmeye sürekli açık, gelişmeye, ilerlemeye âşıktır. Altmış üç yıllık ömrü boyunca asil tavrından, tercihlerinden, inanç ve ideali doğrultusundaki çabasından dolayı; dostlar kadar düşmanlar da kazanmıştır (Bayyiğit, 2011:52).[4] Orta boylu, geniş ve yuvarlak omuzlu, gövde kısmı bacaklarından daha uzun, siyah çember sakallı, gözleri kestane renkli, gür kaşlı, seyrek saçlı ve güçlü bir bünyeye sahip olan Mehmet Akif, başarılar elde etmiş iyi bir pehlivandır. Uzun yürüyüş, yüzme, bir çeşit gülle sayılabilecek taş atma gibi sporlarla uğraşmayı çok sever. Gerek onu tanıyanların ifadelerinden, gerekse manzum-mensur eserlerinden anlaşıldığı kadarıyla çok zeki olan Akif; zarif, nüktedan, hoşsohbet, açık sözlü, mert, cesur, haksızlığa karşı koyan bir şahsiyettir (Bayyiğit, 2011:16).[5]

Yakından tanımak insan için tehlikelidir, derler. Âkif’in hayatı böyle bir tehlike bilmez. Yakından tanımak onun için kazançtı. Ona karşı mesafe haindi. Cemiyetten eve kaçan, caddeden sokağa kaçan, şehirden kıra kaçan, insandan kitaba kaçan Âkif, uzaktan sevimsizdi: o, yakından güzeldi: iyi adamın güzelliğiyle, feregâtin güzelliğiyle, sahici şereflerin topunun güzelliğiyle güzeldi, Bilhassa, hayatta bazı müşterek mefhumları bilmemek, ona vahşi bir güzellik veriyordu. Âkif’in bilmediği müşterek mefhumların başında menfa’at vardı. Menfa’atin ümmisi idi. Birinci Cihan Harbi’ndeki açlık bile Âkif’e menfa’ati öğretemedi (Düzdağ, 1989:210).

Dostlarının Âkif Hakkındaki Yazıları

Mithat Cemal, yakın dostu Mehmet Akif’i, hakkında yazdığı anı-biyografi kitabında “Bir dağ silsilesini gezer gibi her seferinde bir başka yönünü gördüğüm adam” diye niteler. Bu niteleme gerçekten de Akif’in çok yönlü kişiliğini ifade eder. Zira Akif, belki de neslinin bazı başka simaları gibi, Tanpınar’ın Osmanlı’nın son dönem aydınları için söylediği, “Öyle bir zamanda yetiştiler ki herkes her şeyi birden öğrenmek ve yapmak zorundaydı.” İfadesine hak verdiren bir entelektüel hayat serüveni içerisinde, hem edebiyatla ilgilenmiş, devrinin şiiri içerisinde en dikkate değer metinleri dikkate almış, edebiyatın meselelerine kafa yormuş hem matbuat hayatında Sırâtımüstakim ve ardından Sebîlürreşâd dergilerindeki yazı faaliyetleri ile önemli hizmetlerde bulunmuş, ilgi odağı olmuş, eserleriyle tartışmalara yol açmış, hem devrin siyasi ve sosyal şartları ve olaylarına yakın ilgi göstermiş, onların içinde olmuş, hem dini ilimlerde zamanının hatırı sayılır isimleri arasına girmiş hem de hayatı boyunca eğiticilik-hocalık misyonun sürdürmüştür[6] (Andı, 388).

Meşhur hikâyeci yazar ve şair Ömer Seyfeddin 1919’da İfhâm gazetesinin edebî ilavesine yazdığı bir makalede, “güzel edebî eserin eskisi yenisi olmaz, önemli olan güzel olmasıdır “ fikrini ifade ederken, Mehmet Akif’i misal olarak göstermekte. “Safahat’ta umman gibi bazan  dalgalanan, bazan sakin fakat son derece muhteşem duran bir rûhun akislerini görürüz. Süleymâniye Kürsüsünde, i'tiraz kabul etmez bir şaheserdir. Ben İttifâk-ı İslâm taraftarı bir milliyetperver olduğum halde, ne vakit bu şaheseri okusam heyecanım değişir; İttihâd-ı İslâm taraftarı bir hayalperest oluveririm (Düzdağ, 2004:190). Cenap Şahabeddin kaleme aldığı bir yazısında Mehmed Âkif'in şairliğinden ve Safahat'ın edebiyatımızdaki yerinden şu satırlarla bahseder: “Şi’r-i milli namıyla ırkımızın rüsûm ve an'anatına ait neşideler kastediyorsak pîşinde serfürü edeceğimiz bir dehâ-yı şi'r görüyorum: Mehmed Âkif... Tarih-i edebiyat şimdilik büyük Âkif'ten daha büyük bir İslam ve Türk şairi tanımaz. Mehmet Akif’e dair ilk müstakil eseri kaleme almış olan Süleyman Nazif, “Necid Çöllerinden Medine’ye” şiiri için şu sözleri yazmıştır: Şark ve Garb'ın benim bildiğim lisanlarıyla ve bu vadide, gerek te'lif gerek tercüme suretiyle, bu kadar güzel ve pürüzsüz, kusursuz bir şiir okumadığımı fahr ü lezzetle itiraf ederim. Bunu yazmak için yalnız Mehmed Âkif kadar şair olmak kifayet etmez: Mehmed Âkif kadar dindar da olmak lazımdır (Düzdağ, 2004:191).

Cumhuriyet Türkiye’sinde adından en fazla bahsedilenlerden biri hiç şüphesiz Mehmet Akif’tir. Mehmet Akif üzerine hemen her gün gazetelerde bir yazı bulmak mümkün. Televizyon ve radyolarda da mutlaka bir sohbet vardır. Okullarda en çok anlatılan Mehmet Akif olsa gerekir. Konuşmalarda mutlaka Mehmet Akif’ten bir şiir okunur veya hayatından bir çizgi anlatılır. Genelde yapılan konuşmalar, yazılan yazılar, okunan şiirler hep Mehmet Akif’in güzelliğini  ve içinde yaşadığımız buhranla nasıl olmamız gerektiğini yansıtır. Halka örnek oluşuyla, genç nesillerin de Mehmet Akif gibi olması istenir. Hüseyin Nihal Atsız’da milliyetçi mukaddesatçı kesimin ideologlarından. Türkçü kesimin fikir babalarından dense yeridir. Türkçülerin en fazla etkilendiği, hatta hala da etkisinin devam ettiği gerçeğidir. Türkiye’de bir zamanlar birilerinin kovanlarına çomak soktuğu için Atsız ırkçıdır, faşisttir, gericidir, yobazdır. Atsız bir devirde "eşek arlarının" ülkeye hâkim olmasının önünde kale gibi durmuştur. Ömrü boyunca eğilmemiş, yılmamış, inandığı gibi dosdoğru yaşamıştır. Atsız her şeyiyle "Türk için, Türk’e göre, Türk tarafından" görüşünü hâkim kılmak için Türk tarihinin köklerine inmeye çalışmış, mazideki güzellikleri ortaya çıkarıp gençlerin önüne numuneler sunmuş bir şahsiyettir (link 1).

Mehmet Akif şiirlerini, bilindiği gibi, hayatta iken kendisine göre seçme ve düzeltmeler yaparak 1913 yılından başlamak üzere 1933’e kadar yedi ayrı cilt halinde yayımlamıştır. Böylece sağlığında iken şiirler, bazıları birkaç defa basılmak suretiyle kitap haline getirilmiştir. Bunların dışında, birkaç tercümesi hariç, makaleleri, nesir yazıları dergilerde dağınık kalmıştır. Bu yazılarından bazı seçmeler ise ölümünden sekiz yıl sonra damadı Ömer Rıza Duğrul tarafından Kur’an’dan Ayetler ve Nesirler adı altında yayımlanabilmiştir. Şunu demek istiyorum: Akif, şiirlerinde olduğu gibi, nesirlerini bizzat bir kitap halinde toplamadığı için uzun müddet okuyucu ilgisinden uzak kalmıştır. Çeşitli terkiplerle külliyat halinde yayımlanmaları ise 1980’den sonraki yıllara aittir (Okay, 2015:211).[7]

Vefatı

İstanbul’daki son günlerinde bütün eski dostları ile her sınıf ve meslekten hayranları devamlı olarak kendisini ziyaret etmişler, sevdiği hâfızlar ona istediği kadar kuran okumuşlardır. Nihayet bitkinliğinin artması ve havaların soğuması üzerine tamamen Mısır Apartmanı'na yerleşen Mehmed Âkif, 27 Aralık 1936 Pazar günü akşamı 19:45’te vefat etmiştir (Düzdağ, 2004:147).

Eserleri:

Safahat:[8]

  1. Safahat: 44 şiir, 3084 mısra. Üç baskı: 1911, 1918, 1929.
  2. Süleymâniye Kürsüsünde: bir şiir, 1002 mısra. Dört baskı: 1912, 1914, 1918, 1928.
  3. Hakkın Sesleri: 10 şiir, 482 mısra. Üç baskı: 1913, 1918, 1928.
  4. Fâtih Kürsüsünde: bir şiir 1692 mısra. Dört baskı: 1914 (iki baskı), 1918, 1924.
  5. Hâtıralar: 10 şiir, 1314 mısra. Üç baskı: 1917, 1918, 1928.
  6. Âsım: bir şiir, 2292 mısra. İki baskı: 1924, 1928.
  7. Gölgeler: 41 şiir, 1374 mısra. Bir baskı: 1933.

Yazıları:

  1. Tefsirler: Mehmed Âkif’in tefsir yazılarının hepsi elli yedi tanedir. Bunların on sekizi manzum olarak yazılmış olup, Safahat’a alınmıştır. Elli üç tanesi ayet ve dört tanesi hadis üzerine yazılmıştır. Yazılar bilinen eski tefsir usulü üzerine yazılmış değillerdir. İlk tefsir yazısı SR’ın bu ismi aldığı 183. sayısında çıkmıştır.

  1. Va’azlar: Mehmed Âkif Ersoy’un bir tanesi kitap içinde yayınlanmış dokuz va’azı vardır. Bunlardan birincisi, bir kulüpte konuşma olarak irad olunduktan sonra, Mevaiz-i Diniye kitabında yayınlanmıştır. Kalan sekiz va’azın üçü Balkan Harbi içinde İstanbul’un üç büyük camiinde; birisi Kastamonu Nasrullah Caminde; birisi Kastamonu ile kazalarında verilen va’azlar ve bu va’azların hülasalarıdır.

  1. Makaleler: Çeşitli cemiyet, debiyat ve fikir meseleleri üzerine, makale, sohbet ve hatıra şeklinde kaleme alınmış elli yazıdan ibarettir. Bunların on yedisi “Hasbihal”, on biri “Edebiyat Bahisleri”, dördü “Eski Hatıralar”, ikisi “Letaif1 Arabdab” genel başlıkları altında yayınlanmışlardır. On beşinin ise ayrı başlıkları vardır.

  1. Tercümeler: Tercümeler altı yazardan yapılmıştır. Ferid Vecdi, Muhammed Abduh, Azmi-zade Refik, Şeyh Şibit En-Numani, Abdulaziz Caviş, Said Halim Paşa’dır. Kitap olarak basılmış tercümeler: “Müslüman Kadın”, “Hanoto’nun Hücumuna Karşı Şeyh Muhammed Abdul’un Müdafaası”, “İslamlaşmak”, “Anglikan Kilisesine cevap”, “İçkinin Haat-ı Beşerde Açtığı Rahneler”

  1. Mektuplar: halen elli kadar mektubu ve bazı mektup parçaları yayınlanmış bulunan Mehmed Âkif’in, dağınık halde, bazı kimselerin elinde birkaç yüz mektubunun bulunduğunu tahmin etmekteyiz. Bunların toplanarak yayınlanması, şairimizin düşünceleri, hayatı e yakın tarihimiz bakımından çok faydalı olacaktır. (Düzdağ, 2007:149,150,151).

KAYNAKÇA

Akyüz, Kenan (2015). Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri, (1860-1923), İnkılâp Kitabevi: İstanbul.

Ayvazoğlu, Beşir (1996). Yahya Kemal Eve Dönen Adam, Ötüken Neşriyat: İstanbul.

Bayyiğit, Mehmet (2011). Mehmet Âkif’e Armağan, Konya.

Deliçay, Tahsin (2012). Mısırlı Edip Abdulvehhâb Azzâm’ın Kaleminden Mehmet Âkif, Bozok Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi. S.1: Yozgat.

Düzdağ, M. Ertuğrul (2007). İstiklal Şairi Mehmed Âkif Ersoy, Fide Yayınları: İstanbul.

Düzdağ, M. Ertuğrul (2004). Mehmed Âkif ERSOY, Kaynak Kitaplığı: İstanbul.

Düzdağ, M. Ertuğrul (1989). Mehmed Âkif Hakkında Araştırmalar II. M.Ü. İlahiyat Vakfı Yayınları: İstanbul.

Erişirgil, Mehmet Emin (1985). İslâmcı Bir Şairin Romanı. (Yayına Haz. Kazancıgil Aykut,  Alpar Cem), Türkiye İş Bankası Yayınları: Ankara.

Ersoy, M. Akif (2013). Safahat, Anonim Yayıncılık: İstanbul.

Işık, Vahdettin (2011). Vefatının 75. Yılında Mehmet Akif Ersoy, Zeytinburnu Belediyesi Kültür Yayınları: İstanbul.

Okay, M. Orhan (2015). Mehmed Âkif Kalabalıklarda Bir Yalnız Adam, Dergah Yayınları: İstanbul.

Ortaylı, İlber (2017). Defterimden Portreler, Timaş Yayınları: İstanbul.

Yetiş, Kazım (2006). Bir Mustarip Mehmet Akif Ersoy, Akçağ Yayınları: Ankara.

     Link 1. https://www.turkocaklari.org.tr/yazar/musa-serin/atsiz-n-kaleminden-mehmet-akif-1034

 

[*] Düzce Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dili ve Edebiyatı ABD Yüksek Lisans Öğrencisi: Türkiye Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

[2] Arslan, Cezmi. (2011), Milli Mücadelede Mehmed Akif ve Akif’in Ankara Günleri, başlıklı Uluslararası Mehmet Akif Ersoy Sempozyumu’nda sunulan bildiri.

[3] Arslan, Cezmi. (a.g.m)

[4] 2011 Yılı Mehmet Âkif Yılı ve Vefatının 75. Yıldönümü Onuruna basılan kitaptan, Caner Arabacı’nın “Milli Mücadelede Âkif” adlı bölümünden alınmıştır.

[5] A.g.e. Âlim Gür’ün, “Hayatı, Şahsiyeti, Sanatı ve Eserleriyle Mehmet Âkif ERSOY” adlı bölümünden alınmıştır.

[6] M. Fatih Andı’nın Mehmed Âkif’in Dârülfünûn Hocalığı ve Dârülfünûnda Verdiği Edebiyat Dersleri adlı makalesinden alınmıştır.

[7] Okay, M. Orhan’ın Mehmed Âkif Kalabalıklarda Bir Yalnız Adam adlı kitabının “Prof. Dr. Orhan Okay İle M. Âkif Üzerine Mülakat” başlıklı bölümden alınmıştır.

[8] Safahat, 1943 yılından itibaren yeni harflerle de basılmaya başlanmıştır.

Comments powered by CComment

Oğuzların atası Oğuz Han ve oğullarının destanını anlatan başlıca iki kaynak vardır. Bunlardan birincisi Paris Milli Kütüphanesi’nde bulunan Uygur yazısıyla yazılmış, eksik tek...
Uygur Devleti, İslamiyet’ten önceki Türk imparatorluklarının sonuncusudur. M. VIII. aşıra kadar Dokuz Oğuz boylarıyla birlikte Moğolistan’ın şimalinde yaşayan On Uygurlar,...
Mehmet Âkif’in Ailesi Mehmed Âkif, ana tarafından Buhâralı bir aileye mensuptur; şeceresini, bir buçuk – iki asır önce, Buhâra’dan Anadolu'ya göç eden Hekim Hacı Baba'ya kadar...
Türk dünyası edebiyatlarının önemli bir parçasını teşkil eden Özbek edebiyatı, Özbekistan’ın bağımsızlığa kavuşmasıyla birlikte, kendine özgü metotlar geliştirerek dünya...
Günümüzde geçmişte hiçbir zaman olmadığı kadar fazla insan tarih yazmanın, aynı şekilde hiçbir zaman olmadığı kadar insan da geçmişe dair bilgi edinmenin peşindedir. Bu...
“Tarihî çeşmeler zamanın gözleridir. Geçmişten geleceğe bakarlar. Hiç ummadığınız bir köşe başında bile tarihin şahitleri olarak karşınıza dikilirler. Siz önünden geçip...
Türk illeri dünyanın en eski illerinden olarak, dört bin yıla yakın keçmişl a rind a Asya, Afrika ve Avrupa qitelerine yayılmışlar ve oralarda büyük millet ve devletler...
Sezai Karakoç üzerine kuşatıcı bir yorum, Prof.Dr.Walter G..Andrews’ün, Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Merkezi’nce çıkarılan Journal of Turkish Literature Dergisi’nin...
İnsanoğlunun geçmişine olan merâkı, yaratılışından bu yana devam etmiş olup bu merâk ve ilgi birçok araştırma sahasının oluşmasına da öncülük etmiştir. Cumhûriyet’in îlânından...
Ahmet Cevdet Paşa’nın ‘kriz’ karşılığında ‘buhran’ kelimesini uydurmasından önce de Osmanlı’da, adına ‘kriz’ denilmeyen birtakım buhranlar yaşanmaktaydı. Sabri Ülgener hocanın...
Bu iddialı sözün altında “Nâşir ve Muharrir İsmail Gasprinski” imzası var. Yani Türk dünyasının “dilde, fikirde, işte” birliğine hayatını vakfetmiş Gaspıralı İsmail Bey’in imzası…
Ömer Seyfettin, “11 Mart 1884 günü -Rûmî takvimle 28 Şubat 1299- Balıkesir’in Gönen ilçesinde doğdu.”[2]Ömer Seyfettin’in ilerleyen yaşlarında Gönen özlemini ve çocukluk...
1865 yılında Fatih’in Sarıgüzel Mahallesi’nde doğdu. Babası Menteşeoğulları’ndan Bahaeddin Efendi, annesi zengin bir ailenin yanında evlatlık olarak yetişen Nevber Hanım’dır....
Odlar Yurdu, Azerbaycan Bakü'de doğdu. Liseden beri edebi ve sanatsal etkinliklerle ilgilendi. Türk ve Irak Türkmen edebiyatının gazete, dergi, şiir koleksiyonları, dergileri ve...
Necmettin Halil Onan (1902, Çatalca, Kocaeli - 17 Ağustos 1968, İstanbul), Türk şair, öğretmen, akademisyen, edebiyat tarihçisi. Türk edebiyatının artık klasikleşmiş eseri olan...
Hoparlörü tıklayıp seçtiğiniz alanı dinleyebilirsiniz Powered By GSpeech