Pazartesi 1 Haziran 2020
Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet
(Okuma süresi: 3 - 6 dakika)
Bunu okudun 0%

halillutfudorduncuHalil Lütfî Dördüncü... İstanbul "Bab-ı âli'sinin ve Türk basının en renkli simalarından biri... 1953-54 yıllarında, İstanbul Gazetecilik Yüksek Okulunda, Basın Tekniği ve İncelemeleri dersimize gelirdi. O dönemde, diğer hocalarımız Burhan Toprak, Murat Uraz, Ziya Somar, Fehmi Yahya Tuna ve Hakkı Tarık Us gibi edip ve şahsiyetlerle birlikte Halil Lütfî Bey'den de çok şeyler öğrenmiştik.

Halil Lütfî Bey, basın mesleğindeki bilgi ve tecrübeleriyle olduğu kadar, espirileri ve özellikle "cimn'liği ile de temayüz etmişti.

1893'te Selanik'te doğan üstad, Selanik Terakki Lisesinden sonra İstanbul’a gelmiş ve o zamanki adıyla Darülfünuna girerek Hukuk tahsili görmüştür. Çok iyi Rumca bilen Halil Lütfi Bey, iyi derecede Fransızca ve Almanca da öğrenmişti. Basın mesleğine 1906 yılında "Tanin" gazetesinde başlamış, daha sonra sırasıyla ileri, Vakit, İstiklâl. Yenigün, Tasvir-i Efkâr ve Vatan gazetelerine intisab etmiştir.

Bu gazetelerde musahhih, muhabir ve muharrir olarak çalışmış, sonra birkaç arkadaşıyla birlikte "Son Posta" gazetesini kurmuştur. Böylece gazete sahibi olarak da mesleğin ünlü simaları arasında yer alan Halil Lütfî Dördüncü, daha sonra "Tan" gazetesine ortak olmuş, ardından da meşhur "Tan Matbaası'nı kurmuştur. 5 Aralık 1945'te milliyetçi öğrencilerin, tesisleri tahrip etmeleri üzerine gazeteyi 1948'e kadar tek başına çıkardı.

Gazetecilik yaptığı dönemlerde, çeşitli lise ve yüksek okullarda öğretmenlik de yapan üstadın, gazetelerde yayınlanmış röportajları ve seyahat mektupları vardır.

Evlenen fakat çocuğu olmayan merhum, 1968de bir "Halil Lütfi Dördüncü Basın Müzesi" kurulması için dernek kurmuş, başkanlığına da kendisine "Modern Nasreddin Hoca" lakabını takan, değerli gazeteci Vahap Okay'ı getirmişti. Ne var ki, bu müze hizmete girmeden 17 Ekim 1972'de İstanbul’da vefat etmiştir.

O, şöhretini ve servetini kim ne derse desin, dürüstlük ve alın teriyle kazanmıştı. 4 Aralık 1945 günü, İstanbul Üniversitesi öğrencileri Sabiha Zekeriya Sertel'lerin çalıştığı dönemde, Türkiye nin Sovyetlerle iyi ilişkiler içinde olmasfnı savunan "Tan Gazetesi" Matbaasını tahrip etmişti. Daha sonra da bir infilak sonunda matbaanın yarısından fazlası yıkılmıştı. O, bütün bu olaylar karşısında bile metanetini kaybetmemişti. Enkaz altından cesetler çıkarılırken, O taş toprak arasından "hurufat" toplayarak düzenini yeniden kurmuş ve hizmetine devam etmiştir.

Son derece "cimriliği" ile tanınan Halil Lütfi Dördüncü, ömrünün büyük kısmını, 1920'lerin "Vatan" gazetesi koltuklarıyla döşeli odasındaki, Mihran Efendinin eski "Sabah" gazetesinden kalma masasının başında geçirmiştir. Bu köhnemiş takımları, hâlâ neden kullandığını soranlara:

Para kazanmak ve harcamak marifet değildir. Hüner, parayı tutabilmektedir. Kaldı ki, iyi bakım eşyanın önemini ve değerini artırır, diye cevap verirdi...

Halil Lütfi Dördüncünün, bunlara benzer yüzlerce fıkra, espri, hikaye ve hatıralarını toplamak üzere, arkadaşımız Va-

hap Okay'ın bir süre önce teşebbüse geçtiğini, hatta gazetelere ilân vererek, merhumla yakınlığı olanlara bu tarzdaki hatıralarının kendisine gönderilmesini duyurmuştu. Öyle bir kitap çıktı mı bilmiyorum...

Fakat biz yine de şahidi olduğumuz ve çeşitli yayın organlarında yer alan birkaç hatırayı nakletmek istiyoruz.

O kendisine göre "cimri" değil, "hesabını bilen” adamdı... Ve derdi ki:

-    Bazı insanlar pul kolleksiyonu, bazıları da tablo kolleksi-yonu yaparlar. Benim merakım da para kolleksiyonudur...

Yeni yaptırdığı binanın levhasına adını "Halil Lütfi 4." diye yazdırmıştı. Sebebini soranlara:

-    Dördüncü kelimesi 8 harf... Halbuki (4) rakamının yanına nokta konulunca, yine (4.) Dördüncü diye okunur. Böylece hem boyadan tasarruf ettim, hem de tabelâyı daha ucuza yazdırdım, demişti...

Halil Lütfi, son derece soğukkanlı bir insandı. Şahsına karşı ağır ve hakaretamiz sözleri bile sabırla dinler, sonra da gayet sâkin bir şekilde cevap vererek, karşısındakinin hırs ve kininin geçmesini sağlardı. Onun için de:

-    Mütavazi olmaktan şimdiye kadar hiç zarar görmedim, demiştir...

Gazetesinde çalışanlardan biri, bir konuda kendisine gücenmiş:

-Gururum kırıldı efendim, bundan böyle istifa ediyorum! Deyince, Halil Lütfi kendine has tebessümle:

-Evlâdım, benden sana baba nasihati olsun, demiş, sabahları evden çıkarken, -gururun da olsa- "kırılacak" herşeyi evde bırakacaksın!...

Sabah çalışma masasına otururken, ütüsü bozulmasın diye pantolonunu değişen Halil Lütfi Bey, köselesi çabuk delinmesin diye oldukça hafif basarak giydiği ayakkabısını çok seyrek boyatırdı. Boyatırken de, ucuz tarifeden olması için pazarlık yapardı. Bununla da kalmaz, ciladan sonra, boyacının sürdüğü boyaları geri alıyor diye, fırçalamasına izin vermezdi...

Cağaloğlu Başmüsahip sokaktaki Tan Apartmanını işyeri yapmaya karar vermişti. İtiraz eden kiracılara açtığı tahliye davasındaki dilekçesinde:

-Dâvâlının oturduğu daire mesken olarak günde 24 saat kullanılarak yıpranmaktadır. Oysa iş yeri olarak 8 saat kullanılacak ve taşınmazın ömrü 3 kat artacaktır... Bunu talebetmek de mülk sahibi olarak benim en tabii hakkımdır, diye kendisini savunmuştu...

Binek vasıtalarına kolay kolay para vermeyen ve gideceği yerlere genellikle yaya giden Hoca, ayakkabısı eskimesin diye, adımlarını uzun atardı. Başkası normal adımla Sirkeci'den Ca-ğaloğlu'ya 300 adımda gidebiliyorsa, o 250 adımla ulaşmaya çalışırdı...

Soranlara da:

-Ayağımdaki ayakkabı normalde 15 ayda eskiyecekse, ben en az 20 ayda eskitirim, derdi...

"Cebe giren, cepten çıkmaz" ibaresini kendisine adeta prensip edinen Halil Lütfi Dördüncü, devrin Cumhurbaşkanı ve Başbakan'ı ile Ege Seyahatına katılanlar arasındaydı. Tan gazetesinde yayınlanan intihalarına:

“İki günde 200 milyon lira harcadık" tarzında koyduğu başlık okuyanları hayrete düşürmüştü.

Elbette, onun gibi "cimri" bir adam, nasıl olur da, 200 milyon sarfedecek kadar hovardalık yapabilirdi?

Halbuki, yazının metninden hemen anlaşılıyordu ki, Devlet ve Hükümet Başkanlarının katıldığı törenlerde temeli atılan dört ayrı tesis 200 milyona malolacaktı... Ve böyle bir başlıkla, Halil Lütfi Bey, kesesinden para harcamış gibi kendine bilerek pay çıkarmak istemişti...

Kendi odasında ve başkanlığında yapılan toplantılarda, misafirlerine kolay kolay değil yemek, çay kahve bile ikram etmezdi.

-    Birer çay içelim de birazcık dinlenelim, gibi teklifleri de ya duymazlıktan gelir, ya da:

-    Yahu biz buraya çay kahve içmek için mi geldik, iş konuşmaya mı? diye keser atardı...

Lokantaya gittiği zaman da, çok kere şahsına yemek siparişinde bulunmaz, yanındakilerden samimi olduğu birinin tabağına bakarak:

-    Bu yemek sana fazla. Sağlığın için zararlı. Birazını ben alayım da seni yükten kurtarayım, diyerek porsiyon sayısını azaltırdı...

Gazeteci-yazar Haşan Pulur bir yazısında diyor ki:

"Halil Lütfi'nin matbaasında yanık ampuller çöp tenekesine atılmazdı. İki kutu vardı. Yanan ampul bu kutuların birine vurularak kırılır, camı bir kutuya, sarı kısmı da öbür kutuya konurdu. Kutular dolunca camla sarı hurdacıya satılırdı."

Oktay Verel bir gün odasına girmiş. Halil Lütfi kendisine şöyle bakmış ve:

-    Ayakkabını yere sürtme, deyince Oktay Verel dayanamamış:

-    Hoca, ayakkabılar benim, sana ne?

Halil Lütfi:

-    Ayakkabılar senin ama, yerdeki muşamba da benim! diye karşılık vermiş...

Bu yüzden Hoca işyeri veya evini kiraya verirken ya da işçi alırken, önce ayakkabısının altına bakar, kabara veya burun demiri varsa onları söktürmesini isterdi.

Birgün de, yine gazetecinin abone servisinde çalışan bir arkadaşımızın ayakkasıbısının altına, yere düşmüş 1 kuruşluk posta pulunun yapışmış olduğunu görünce işine Jeıhal son vermişti...

Vahap Okay'ın "Yokuştan Anılar" başlıklı yazı dizisinde anlattığına göre; Halil Lütfi Beye Matbaacılar Derneğinin Konak Otelindeki yemeği için bir davetiye gönderilir. Hoca davetiyeyi getiren gence teşekkür eder ve gidebileceğini söyler. Genç:

-    Efendim parasını vermediniz, deyince:

-    Evlâdım davetiyede para falan yazmıyor.

-    Bakınız Efendim, zımbalı şu köşe "Giriş", şu köşe de "Yemek" kuponudur. Yemek kuponu için 50 lira alıyoruz, deyince Hoca hemen yemek kuponunu koparıp:

-    Al evlâdım, der, ben yemek yemiyeceğim. Giriş kuponu bana yeter.

About the Author

Abdullah SATOĞLU

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile