Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet


Aktif Düşünce Yayıncılık

Prof. Dr. Kenan Gürsoy ile yapılmış olan bir dizi sohbetten oluşan bu eser, on iki başlık altında çağın problemlerini, kültürel, entelektüel, manevi buhranları, insanın özne olmaklığına dair sıkıntıları ele almakta ve bunlar karşısında kendi düşünce geleneklerimizden hareketle çözüme yönelik imkânlar bulunabileceğine işaret etmektedir. Bu bağlamda tasavvufla bütünleşen bir tefekkürün ufukları, tasavvufa ilişkin olduğu düşünülen kavramların felsefî bir dikkatle yeniden işlenebileceği ve böylece oluşabilecek bir dilin anlamı ve değeri de ele alınmıştır. Bu çabada felsefe ve tasavvufun kavramları, yaklaşımları ve çoğu zaman da sohbet içerisinde açılan insanî ve etik alanın hususiyetleri yol gösterici olmuştur. "Bir bilmek, bir görmek ve bir sevmek" ifadesi ile özetlenebilecek olan bu tefekkürün temelleri "birlik" ideası (fikri) üzerine inşa edilmiştir. 

“Birleyerek Oluşmak” hakkında kapsamlı bir değerlendirme

Ahmet KUTALMIŞ

İçinde bulunduğumuz çağ, her şeyin baş döndürücü bir hızla değiştiği, insanoğlunun kendisini yalnız ve pusulasız hissettiği, her anlamda bunalım yaşadığı bir çağ görünümündedir. Bu bunalım, insanın kendisini, çevresini, toplumu, maddi ve manevi evreni tanıma, bilme, anlama ve anlamlandırma becerisi ile alakalıdır. Özellikle son iki yüz yıl içerisinde insanoğlunun maddi ve fizik evren hakkında bilgisi önceki ile kıyaslanamayacak düzeyde artmış fakat kendini tanımak, diğer bir insan kardeşi ile beraber olmak, cihanşümul insani ve manevi değerleri yaşamak ve paylaşmak adına aynı başarı gösterilememiştir.

İnsanoğlunun günümüzde yaşadığı temel sorun ve bunalım böylece maddi ve teknik sahadaki yetersizlik değil, insani alan yani değerler alanındaki krizden kaynaklanmaktadır. Değerler alanının krizi, manevi bir kriz olduğu için teşhisi ve tedavisi de manevidir. Zira insan; beden içerisinde, bedenli bir varoluş sergilemekle beraber, asıl varlığını bu beden içerisinde gerçekleşen etik, estetik ve manevi hayatı oluşturmaktadır. İnsanı bu şekilde ele almak onun maddi, fizik ve biyolojik doğasını ve ihtiyaçlarını göz ardı etmek şeklinde algılanmamalıdır. Fakat insanı betimlemek için kullanılan bir şuur varlığı, bir kültür varlığı, bir değer varlığı veya bir şahsiyet varlığı nitelemelerinin ifade ettiği bir hususiyet vardır ki o da insanoğlunu tabiattaki özne konumuna yerleştiren niteliktir. Dolayısıyla insanoğlu bu konuma bir beden varlığı olarak değil bir şahsiyet ve değer varlığı olarak yerleşmiştir.

Birleyerek Oluşmak başlıklı bu eser; on iki başlık altında insanoğlunun özne olmaklığına dair çeşitli sıkıntı ve buhranlarını ele almakta ve onu anlamaya çalışmaktadır. Bu çabada felsefe ve tasavvufun kavramları, yaklaşımları ve çoğu zaman da sohbet içerisinde açılan insani ve etik alanın hususiyetleri yol gösterici olmuştur.

Kenan Gürsoy’un felsefî düşüncesi, “insan”ı merkeze koyan ve ondan hareket eden, insan gerçeğini bütün boyutlarıyla ele alan ve son tahlilde bütünlüklü bir değerlendirmeyle, etik ve metafizik mahiyetini tebarüz ettirmeyi isteyen, aşkın ve kuşatıcı bakışı hedeflemektedir. Bu etik ve metafizik ele alışın temelleri “birlik” ideası (fikri) üzerine inşa edilmiştir. “Bir bilmek, bir görmek ve bir sevmek”ifadesi ile özetlenebilecek olan bu birlik fikri; etik, estetik ve metafizik bir tavır alışı içermektedir. Zira böyle bir birleyiş, aslında ontik olanın epistemik ve nihayet etik sahadaki açılımı olarak görülür. Birlemek, bir sevgi ahlâkına işaret eder. “Dostluk”a ve “Aşk”a doğru ilerleme imkânıdır. Birlerken, insanın kendisiyle olan bütünlüğüne gidilir. Ancak bir olmak, bireyin kendi içine kapanması anlamına da gelmez. Bir olmak, insanı birlikteliğe açar. Bir olmanın yolu, birlikte olmaktan geçer. Birlikte olmak, farklılıkların kendi özelliklerine dokunmaksızın özde birliğe doğru yol almaktır. Birlik, aynı zamanda farklılıkların birliğidir.

İnsan, kültür ve değer alanı söz konusu olduğunda işin içerisine ister istemez yorum meselesi dâhil olmakta, hadiseleri yorumlarken dayanılacak ilke ve referansların güvenilirliği sorgulanmaktadır. Bu noktada insanın iki temel yetisini, akıl ve gönül varlığı olarak kendisini fark etmesi ve yetkinleştirmesinin önemi ortaya çıkmaktadır. Zira eserin ana tema ve problematiklerinden birisi çağımız insanının kafa karışıklığına bağlı bir gönül daralması ve gönül daralmasından dolayı bir kafa karışıklığı içinde olduğu tespitidir.

“Yolda Olmak: Felsefe ve Tasavvuf” başlıklı birinci bölümde bu iki tefekkür ve oluş sahasının birbirlerine yaklaşmak ve açılmak yoluyla elde edebilecekleri yeni ufuk ve imkânlar ele alınmaktadır. Nitekim bu bölümü şu ifadelerle özetlemek mümkündür: “Felsefe demek olan böyle bir “biliş tarzını”, ayrıca bir “yaşama sanatı” hâline getirmek isterseniz; insanlarla olan fikrî diyalogunuzu, kendinizi keşfe zemin kabul edip, bilmekte ve oluşmakta olmanızı müşterek bir olgunlaşma sürecine yerleştirebilirseniz; tasavvufî tarz ile buluşabileceğiniz pek çok nokta var demektir. Zira tasavvuf da aynı “yaşama sanatı” kavramı çerçevesinde, bir “kemale doğru yürüme imânı” şeklinde telâkki edilebilir. Her ikisinin de bu vadide birbirlerine sunabilecekleri hediyeler, birlikte atabilecekleri adımlar vardır. Hatta öyle bir durum meydana gelebilir ki, nasıl tasavvufi alanı müzik ya da şiirle aksettiriyorsanız; aynı şeyi, felsefeyle de yapabilirsiniz. Nasıl tasavvufi ruh zenginliğini şiirle, müzikle, edebiyatla oluşturuyorsanız; aynı şeyi, felsefeyle de gerçekleştirebilmeniz mümkün olabilir.”

“Yolları Birlemek” başlıklı ikinci bölüm, çağımız insanının analiz edici ve ayrıştırıcı düşünme yapısının ürettiği düaliteleri aşmak suretiyle birliğe ulaşmasını konu ediniyor. Ötekileştirme meselesinin de temelinde karşıtlar ihdas ederek düşünme alışkanlığı veya kolaycılığının bulunması da ihtimal dâhilinde tutulmalıdır. Oysa yolları birlemek, bir çeşit felsefi okuma olan çoklukta birliği görmekle paraleldir. Nitekim tasavvufi düşünce ötekileştirmeye kapalıdır. “İnsanı, yaratılışı dışlamadığı gibi, farklı bilgi alanları karşısında da nefret duymamak durumundadır. Çünkü o sadece ontolojik (ekzistansiyel) değil, aynı zamanda epistemolojik bir tevhidi, bir telifi, bir bütünleyiciliği de kendisi açısından kurmak mecburiyetindedir. Yani aklî muhakemeye dayalı bir bilgiyi reddederek, onu dışarıda bırakarak tasavvufi bir yaşayış oluşturmak, tasavvufun tercih edeceği bir yol olmamalıdır. Tasavvuf; Hakk adına hakkı teslim etmek makamıdır. Çünkü Hakk’a doğru bir yöneliş içerisindedir. Dışlayarak yürümez; telif ederek, tevhit ederek yürür.”

 “Dilin Hikmeti Hikmetin Dili” bölümünde dilin insan hayatındaki asli yeri irdelenmektedir. Dil, insanın maddi ve manevi dünyayı algılaması ve anlamlandırmasının temel aleti durumundadır. Hal böyle olunca bir düşünce geleneğine sahip olabilmek için öncelikle işlenmiş ve gelenekli bir dile sahip olmak gereği kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Dilin yapay müdahalelere maruz kalması, tasfiyecilik veya uydurmacılık üzerine bina edilen dillerle edebiyat, bilim veya felsefe yapmaya çalışmak, sarf edilen emeğe karşılık istenilen ürünü alamamak tehlikesi ile karşı karşıyadır. Dildeki süreklilik ve gelenekle, kökle bağlantı; düşünceye ve kültüre ihtiyaç duyduğu şuuru ve şahsiyeti kazandıran temel hususiyetler olarak karşımıza çıkmaktadır. Nitekim “şahsın, kendi eline verilen yetkin bir dili ya da henüz verilmemiş olsa bile, yetkin bir dilin oluşabileceği güveni var ise; ve o, bu dilin insanlık tarihinin kaynaklarından aktarılarak gelen bir malzeme üzerinden verildiğini düşünür ise; o zaman bunlar üzerindeki tasarrufu, en azından kendisinin meydana getireceği yeni şeyler kadar, yaratıcı olmasına imkân verecektir. Bir dilin içinde, o dilin anlam dünyasına nüfuz etmek böyle bir şeydir. Ayrıca söz konusu olan sadece kavramlar değildir. Çünkü kavramlar sadece oluşları, oluşların arkasındaki olguları, olguların arkasındaki gerçeklikleri ifade etmezler; ama bu kavramlar aynı zamanda değerleri de gündemde tutarlar. Yani, eylemlerimizi kendilerine göre konumlandırdığımız, oluşturduğumuz değerleri de ifade ederler.”

 

“Felsefede Olmak Felsefeyle Oluşmak” bölümü, felsefe etkinliğinin doğası ve toplumumuzdaki algısı üzerine odaklanmaktadır. Zira felsefe denildiğinde net bir algının bulunmadığını ve bu alana dair de bir kafa karışıklığının devam ettiğini görüyoruz. Oysa bugünün dünyasında ihtiyaç duyulan temel öncelikli disiplinlerden birisi felsefedir ve onunla olmak ve oluşmak da bir zorunluluk halini almıştır. Nitekim felsefeyi kısa ve kestirme yoldan betimlemeye çalıştığımız durumlarda onun kültürün bilinci olduğunu söylüyoruz. Böylece onun bir yandan içinden çıktığı kültürün en rafine ürünlerinden biri olduğunu bir yandan da zengin bir kültür hayatı olmadan tek başına var olamayacağını vurgulamak istiyoruz. Çünkü felsefe aynı zamanda bir ortam, dil ve gelenek içerisinde gerçekleştirilen bir etkinliktir. Bu bakımdan yaratıcı ve özgür ortamlara ihtiyaç duyar. Dolayısıyla felsefileşmiş bir kültür, taassuptan uzak, hoşgörülü, üretken ve açık bir kültür durumundadır. Böylece “Asıl ihtiyacımız olan şey, felsefe ortamının Türkiye’de daha çok yaygınlaşması ve mümkün olduğu kadar zengin bir felsefe dili oluşmasıdır.”

“Oluşu Bilmek Oluşabilmek” başlıklı bölüm felsefenin kadim meselelerinden birini gündeme getirmektedir. Bu bilmek ve olmak diyalektiğidir. İnsanın bilen bir varlık olması onu diğer varlıklar arasında özel ve ayrıcalıklı bir konuma yerleştirdiği gibi bu durum, insanın neyi, niçin bilmesi gerektiği hakkındaki bilinci olmaksızın bir yüke de dönüşebilmektedir. Hatta bu bilgi, bir değer gözetilmeden kullanıldığı kimi durumlarda da insanlığın yıkımına ve felaketine de sebep olabilmektedir. Öyleyse farkında olunması ve üstesinden gelinmesi gereken bir imtihanla karşı karşıya bulunmaktayız; bu da bilmekten olmaya geçmek mecburiyetidir. Şöyle ki, insanoğlunun evreni tanıması ve bilmesi ilim ise evren içindeki yerini, sınırlarını (haddini) ve daha da önemlisi kendini bilmesi irfandır, hikmettir bir anlamda da felsefedir.  Böyle bakıldığında ihtiyaç duyulan şey bilinçtir, farkındalıktır, berraklıktır. “Bu farkındalığı, sadece zihinsel bir farkındalık olmaktan çıkarmak istediğimizde, tasavvuf bize doğru yolu göstermektedir. Bu farkındalığı insanın bizzat kendi varoluşunun (egzistansının) farkındalığı hâline getirirsek, orada kazanılan şey; bunun sadece bir bilgi olmakla kalmayıp aynı zamanda bir oluş hâline dönüşmekliği olur. Yani “oluşu bilmek” ve fakat burada kalmayıp, buradan hareketle “oluşabilmek” söz konusu olur.”

“Modern Dünyanın Bunalımı: Metafizik Kopuş” başlıklı bölümde, modern dünyayı ifade eden kavram ve süreçlerin insanoğlunu getirip bıraktıkları durum ele alınmaktadır. İnsanın ve evrenin sadece bilimin konusu olarak görülmesi ve cevap aranması gereken biricik sorunun “nasıl”dan ibaret olan bir varlık düzeni hem evreni hem de insanoğlunu makineleştirmiş ve kendisine yabancılaştırmıştır. İnsanoğlunun tabiatın bir uzantısı olarak algılanması onu sıradan bir canlı haline dönüştürmüş ve bu dünyaya tesadüfen fırlatılmış, atılmış, beyhude bir varlık olarak telakki edilmesi de metafizik anlam ve değerinin önce şüphe ile karşılanmasına ardından da inkâr edilmesine yol açmıştır. Metafizik kopuş olarak betimlenen bu durum, bir mesafede olma halinden çok irtibatın kesilmesi, bağlantı kuramamak, angaje olamamak şeklinde yaşanmaktadır. Oysa insanoğlu sağlıklı bir zihin, duygu ve manevi hayat sürebilmek için kendisini bir şuur ve şahsiyet varlığı olarak gerçekleştirmek durumundadır.

Metafizik kopuş, bir anlamda insanda köksüzlük ve irtibatsızlık duygusu yaratmaktadır. Bu bağlamda mesafe ve kopuş/kopukluk kavramları tahlil edilerek farklılıklarına vurgu yapılmaktadır. Buna göre mesafe, şuur ve farkındalık için gerekli bir unsur iken metafizik kopuş tamamen irtibatın kesilmesi durumuna karşılık gelmektedir. Böylece “kopukluk olarak mesafe” ile “bağlanılmış olarak mesafe” kavramları birer kavram çifti olarak konulmakta, mesafe kavramı üzerinden etik ve metafizik bir tartışma yürütülmektedir. Ayrıca bu bölümde teklif edilen “mesafe sırrı” kavramı ile de“aynı ve başka”“bağlantı ve kopuş”“mesafe ve bağlanma”“vatan ve gurbet”“hasret ve cezbe” ilişkileri de irtibatlandırılmaktadır.

Eserin cümleleriyle tekrar etmek gerekirse: “Hep “mesafe”den bahsettik; ayrıca ben bu mesafenin, âdeta bir “yaratıcı mesafe” olduğunu da savunurum. Yaratıcı mesafe diyorum; çünkü her şeyi sanki bu kazandırmaktadır. Yaratılışın böyle olması, mesafeyi fark ettirerek kendi özünü fark ettirmesi, tanık olduğumuz o harikuladeliğin ancak bu şekilde tanık olabileceğimiz bir harikuladelik olması, böyle bir “mesafe sırrı”ndan dolayıdır. Ama o mesafenin, bir kopukluk olmaması lâzımdır.

Modern entelektüelin, olaylar ve insanlık karşısındaki kayıtsızlığı, affedilemez. Bu kayıtsızlık bazen bir “alaya alma” kayıtsızlığı da olabiliyor, ya da bir küçük görme, hatta yavaş yavaş ona düşman olma hâlini de alabiliyor. Çünkü farklı buldu ve farklı bulduğu şeyle arasında bir kopukluk var. Yani “mesafe” yerine, “kopukluk”taki idrak, sizi kendi kategorileriniz içerisine hapsetmekte ve kendi kategorileriniz açısından değerli bulunmayanları, ya da değerlendirilemeyenleri düşman kılmaktadır.”

“Yok-Var Olmak” bölümü insanın kimi zaman savrulduğu kutupları irdeleyerek dengeyi bulmasını konu ediniyor. Varlık ve hiçlik gururu olarak betimlenen bir insanlık durumunun aslında birbirine ne kadar yakın ve aşılması gereken tutumlar olduğu da sohbette dile geliyor: “Siz var olmak durumundasınız, kendinizi var kılmak mecburiyetindesiniz, kendinizde varlığa işaret etmek durumundasınız, kendi hayatınızda Hakîkî manasıyla Hayy olanı işaret etmek, açığa çıkartmak durumundasınız. Size böyle bir hayat bahşedilirken bu hayattan vazgeçemezsiniz, bu sorumluluktur ve bu sizsiniz, siz olmalısınız. Ama sizin “siz” olmanız en sonunda o kadar güzel bir dönüşümle, sizi başka bir noktaya getiriyor ki; orada siz, siz olmaktan çıkmıyorsunuz. Tam da bu noktada, eğer bihakkın bunu kendinizce idrak etmişseniz, “Gerçekten Varlık Olan”ın,  Kudreti’nin bir ifadesi oluyorsunuz.”

“Tanık Olmak” bölümünde, insanoğlunun bütün öteki vasıflarının yanı sıra bir de “tanık olan varlık” olarak ele alınması gerektiği hususu konu edilmektedir. İnsan; bilen, seven, inanan, kültür ve medeniyeti yaratan bir varlık olmanın ötesinde oluşa, yaratmaya ve manaya tanık olan bir varlıktır. En önemlisi de insanın insana tanık olmasıdır. Nitekim Yunus Emre, kendisine “Yunus sen bu dünyaya niye geldin” diye sorduğunda, dava için değil sevi için ve Dost’un evi olan gönüllere girmek için geldiğini söyler. Öyleyse bu sorunun muhtemel cevaplarından biri “insanın kıymetini bilmek, insana tanık olmak için geldik”dir.

“Toplumsaldan Öte” bölümü, insani ve kültürel meselelerin zati değerleri ve incelikleri kapsamında değil de bir çeşit indirgemecilik olan, her konunun toplumsal yansıması veya karşılığının ne olduğu açısından incelenmesinin yarattığı sıkıntıları ele alıyor. Aslında bu sıkıntının kaynağında, çoğu felsefi olan konu ve problemleri kendi bağlamı ve geleneği içerisinde layıkıyla inceleyememek gerçeği de yatmaktadır. Nitekim felsefi zeminde yürütülmesi gereken çoğu tartışma, popülist veya siyasi mülahazaların gölgesinde kalmaktadır. Durum böyle olunca, tefekkürün çilesini çekmek ve hasbi olarak o alana katkı sunmaya gayret etmek yerine o gün ve şartlar dâhilinde kitlelerin hoşuna gidecek yüzeysel değerlendirmeler revaç bulmakta. Oysa nasıl ki, hakikat alanı kişisel uzlaşım veya uylaşımlarla ifade edilemez ve tüketilemez bir alan ise felsefi ve etik meseleler için de öyledir: “Bir toplumsal gerçeklik vardır; evvela bunun üzerinde durmalıyız diyebilirsiniz. Bu; doğru, siyasî, hukukî, hatta ahlâkî anlamda son derece meşru bir zemindir. Ama bu, temeldeki insan olmak bakımından “kendinizi” ve her birimizin “kendisi olmaklığını”, bize unutturuyor ve asıl temelin bu olduğunu gözden ırak tutturuyorsa; o zaman siyasî, hukukî ve ahlâkî anlamda meşru addettiğimiz böyle bir toplumsallığın bir gün gelip “popülizm”e dönüşmeyeceğini kimse garanti edemez. (…) Eğer ortada bir popülist yaklaşım var ise ve adına da çoğunluğu oluşturanların görüşüne saygı göstermek deniyor ise; bunun meşruiyeti mutlaka, en azından bizler tarafından, yani kapsamlı ve bütüncül yaklaşım sergilemek durumunda olan insanlar tarafından ele alınmalıdır. (…) Zira “insanın şahıs olarak oluşması” toplum içinde, onunla beraber, fakat “toplumsaldan öte” bir süreçtir. Felsefe toplumsaldan öte, toplumsaldan ziyade bir faaliyettir.”

“Saf Talepten İçeri” bir önceki bölümde, bir çeşit indirgemecilik olarak nitelenen sosyolojist tavır alışın nasıl aşılabileceği burada yeni kavramlar ışığında ele alınmaktadır. İnsanoğlunu evrende özne ve şahsiyet haline getiren asıl şey, talep ettiği şeyi sırf o şey adına istemektir. Dini alan söz konusu olduğunda ise karşımıza “saf iman” kavramı çıkıyor. “Buna “saf itikat”, “saf inanç” da diyebilirsiniz. Ayrıca ve özellikle “saf talep” kavramıyla da irtibatlandırabilirsiniz.  Saf bir imânâ, yani sâfiyeti olan bir inanca sahip olabilmek; herhangi bir sistem ya da, herhangi bir siyasî amaç uğruna değil, herhangi bir şekilde toplumda tutunabilmek ya da öylesine bir dayanışma sağlamak amacıyla değil, ama içimizdeki “gönül”e dayalı, “gönül”den kaynaklanan, o temel yönelişi konu edinmek, onu esas almak demektir.

Anadolu irfanında var olan o “saf taleb”i yakalayabilmeliyiz. Bu “sadece Allah”a olan taleptir ve beşerî bir dayanışma içinde kendisini ifade eder; bütün bir insanlıkla yekvücut olmayı arzular. Bir başka ifadeyle, “bir ve bütün” olmayı arzulamak demek olan o saf talebi, saf îmânı ön plana alabilirsek, yani onu karmaşık halden çıkarabilirsek, işin esasına inmiş oluruz. Buradaki “saf” ifadesinden temizliği, bulanık olmamayı anlıyorum, arı duru olmayı kast ediyorum. İşte böyle bir safiyet kavramında da insanın zihin ve gönül temizliğini düşünmüş oluruz.”

“Şahsiyetin İnşası Medeniyetin İhyası” adlı bölüm, şahsiyet fikri ile medeniyet arasındaki ilişki ve benzerliği irdelemektedir. Her iki kavram ve oluş tarzı da bir süreci, farkındalığı ve devamlılığı işaret etmektedir. Daha önceki bölümlerde de insan varlığının bir özne ve şahıs olmaklığından bahsedilmişti fakat burada medeniyet kuruculuk açısından şahsiyet olmak ve onu idrak edip sürdürebilmek bakımından da hafıza ile olan ilişkisi ele alınmaktadır. Şahsiyetin en belirgin vasıflarından biri şuur ise, şuurun teşekkülü için de elzem olan husus hafızadır. Hafıza sayesinde insan, zamanı üç boyutlu olarak yaşar ve idrak eder. Böylece içinde bulunduğu ana hapsolmadan geçmiş, şimdi ve gelecek arasında üç boyutlu bir zaman realitesinde yaşar. Bu sebeple şahsiyet, bir kerede bütün zamanlar için verilmiş veya kazanılmış bir realite olmaktan çok, zaman içerisinde oluşan fakat devamlılığı olan dinamik bir realitedir. Medeniyetler de aynı şekilde dinamik realitelerdir. Canlı varlıklara da benzetilebilirler. Fakat canlı varlıkların tâbi oldukları biyolojik yasa; doğmak, büyüyüp gelişmek ve hayatiyetini tamamlamak iken medeniyetler kendileri hakkında uyanık bir bilince sahip olurlarsa hayatiyetlerini sürdürme veya uzatma şansına sahip olabilirler. İşte bu yüzden ihya edilmeleri varolmaları açısından hayati bir zorunluluktur. Böylece medeniyetin ihyası; şahsiyetlerini inşa etmiş, yaratıcı ve özgür insanların ve nesillerin varlığına tabidir. Dolayısıyla “bir medeniyet oluşması için, öncelikle bunun bir felsefî tefekkürünün; bir başka ifadeyle, bu medeniyetten çıkan, bu medeniyet üzerine, bir felsefî bilincin bulunması gerekir. İslâm Medeniyeti, İslâm’ın içinde bulunduğu Müslüman-Türk Medeniyeti de, böyle bir medeniyetti. Ayrıca; bir medeniyetin öteki farklı medeniyetlerle de diyalog hâlinde olması lâzımdır. Bu, sadece bilim alanı için değil; özellikle, felsefe için söz konusudur. Ama mademki bilimden bahsettik; şu da var ki,  bir medeniyetin bu kavramı hak etmesi için, “etkin bir bilimsel kurumlaşma” şarttır. Yani bir bilimsel etkinliğe ve bunun, o medeniyetin içinde bir anlamının olmasına ihtiyaç vardır. Onun, geriden ileriye doğru seyir hâlindeyken, bir tarihinin oluşmuş olması gerekir. Yani, bir “bilim tarihi”nin bulunması fevkalade önemlidir. Bir medeniyetin bilim tarihine sahip olması, o medeniyetten öbür medeniyete aktarımların da olabilmesi demektir. Bir medeniyet diğer bir medeniyetten, bu medeniyet de öbür medeniyetten bir şeyler alabiliyor da demektir. Bu, bir evrensel katılımın ve evrensel sürekliliğin içinde olunması anlamındadır. Kendi içinde bir bilimsel seyrinin, ama kendi dışındakilerle de hesaplaşacak bir bilim tarihinin bulunduğunun göstergesidir. Felsefe bundan daha da fazla bir şeydir. Bir medeniyetin içindeki o söylemi ve söyleyişi, diğer bir medeniyetin, ona kulak vererek üst bir seviyeden dinlemesini ve algılamasını bilmesi önemlidir. Bu bakımdan, medeniyet olmak için felsefi kavrayışa ihtiyaç vardır. Şayet biz, bir medeniyet isek, bizim felsefemiz olmalıdır.

Medeniyetleri; kendisi olarak, ötekini fark eden; onun vasıtasıyla da kendisini fark eden bir “şahsiyetlilik” hâlinde düşünürseniz, aynı zamanda onların, “inşa” demek olan, bir oluş alanı içinde olduklarını da anlarsınız. Kendileri için birer “proje” olmalarının mümkün olduğunu bilirseniz, birbirleri için de birer “proje” olabileceklerini tasavvur edebilirsiniz. Onları içlerine kapalı ayrı alanlar şeklinde görürseniz, bütün o sıkıntıların her zaman yaşanabilmesinin mümkün olduğunu çıkartabilirsiniz. İşte bundan dolayı; ayrı medeniyet alanlarının, “şahsiyetlilikleriyle” buluşarak; fakat içlerine kapanmadan, kendilerini bir “birlik” ideali hedefinde oluşturmalarından kaynaklanacak bir yeniden inşa hareketine girişebileceklerini düşünüyorum ve bunu ümit ediyorum. Bu, aynı zamanda hakça kurulan ve yekdiğerine itibarı temele alan “etik bir insanlık projesi”dir.”

“Çağrı İnsanı Olmak”: Eserin son bölümü, duyan, düşünen, sorumluluk hisseden insanın (kısacası daha önce “tanık olmak” kavramı ile ifade edilen durumun), ahlak kişisi olmak yolunda geçirdiği merhaleleri ele almaktadır. Şüphesiz mesajın kendisi bizim burada acemice yansıtmaya çalıştığımızdan kat be kat zengindir. Tıpkı ilgili bölümde ahlakın ve değerin tezahürlerine indirgenemeyecek derecede zengin ve aşkın olduğu vurgulandığı gibi. Bu bağlamda “çağrı insanı olmak”; değeri, yaşamak ve temsil etmekle mümkündür. Ama bu temsil ediş öyle bir bütünleşme ve bağlanma ile gerçekleşmelidir ki, bütün zamanlar için ve bütün bir insanlık için her hatırlamada, kutup yıldızı gibi, insanlığa yol göstermeye devam edebilsin. Velilerin, kahramanların ve peygamberlerin çağrısı ve daveti gibi. Zira “Maksadımız, her hâlükârda “edeb”tir. Yani, “Bir”dir, “Birlik”tir, “Birlemek”tir. “Birlikte Oluşmak”tır, “Birleyerek Oluşmak”tır.”

 Kaynak

Türk Yurdu, Ağustos 2013 - Yıl 102 - Sayı 312

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile