Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

hayydedimv"Hani Ahmed er-Rüfaî Hazretleri'nin 'aşk, aşk, aşk' diyerek sema ederken kaybolması gibi… Hani Geylan Hazretleri'nin elindeki güldân gibi, kâinatın ortasında açan gül desenli nebulalar gibi… Bir aşk çemberinin ortasında kaybolmakmış anladım…

Anladım ki, kâl ile değil, hâl ileymiş Efendim…

Anladım ki, bir ateşin ortasında alev alev de çiçek açarmış insan…

Anladım ki, hüzün bir gülmüş gül yüzlülerin, gül tebessümlerinde gül gibi açan…

Anladım ki, pîranın gözlerinde buğu, dilinde tespihmiş asırlar süren bir zikir halkasında.

Sen Hayy dedin, ben dirildim."

ISBN 9944928045
Baskı Sayısı 1. Baskı
Dil TÜRKÇE
Sayfa Sayısı 185

Satın alabileceğiniz adres : http://www.kitapyurdu.com/kitap/hayy-dedim-ve-dirildim/276356.html&manufacturer_id=57933

 KİTAPTAN

(Kendimi Takdimimdir bölümünden)

Dönüşü olmayan bu gemiye ben niçin bindim? Kalbimin sızıya yelken açması nedendi? Her gece saçlarıma dokunan, beni okşayan kimin eliydi? Ve her sabah seherle uyandığımda dağlann bu en kuytu yerinde kayalara gözleri oyulan sahipsiz çocuklar kimindi? Kuşların duası ile karıncaların yemini ve­rirken, onlann kıldan ince bacaklarıyla geçtiğim köprülerden düşmelerim nedendi? Uğuldayan kulaklarımdaki bu çığlık­lar!- Çöl baskınları!.. Bombalar!.. Ağlayan çocuklar!-. Dağlan­ma yürüyen bu hüzün kervanlan neyin nesiydi?

Bir tasavvuf risâlesinde okuyup ta ekran sofistiklerinin hoplaya-zıplaya atladığı eşikler ve kapılar neden açılmıyordu bir türlü önümde? Neden zamanda geri kayar gibi kapılar tek tek çarpılıyordu yüzüme? Sevgilinin ellerindeki beş parmak­tan biri sanırdım kendimi? Oysa uyuyan hafızamın girdapla- nnda kopmuş ve asla bir araya gelmemiş tespih tanelen gibi, birbirinden kopmuş cihan devletinin en son emanetçisiydim.

Etrafımı saran dağlar, neden bir zindandı hâlâ? Yüreğimde birikmiş kurşunlar ve sırtıma saplı bıçaklar bana kimlerin hediyesiydi? Bu kimsesizlik yurdunda gelinlik giymeden da­ha. hüzün duvağını çeken kimdi bahnma? İğfal kâbuslarıyla yırtınan coğrafyamda benden başka duyan yoktu sanki kar­deşlerimi. Kimse yoktu sanki gömecek sümbül kokan körpe bedenlerini ve tutacak matemlerini...

Dağlan kuşatılmış "Yalnız Efe" gibi, güneşle birlikte batı­yordu şehirler de zihnimde. Ve her sabah Edebâil kuşlanna sapan taşı imâl eden Dağ Bilgini'nin kulübesine konuk olu yordum. Kalbimde alınacak âhlanm vardı benim. Yüreğim dardı benim! Uyuyan hafızamdaki bu gel-gitler, bu tanksavar­lar, bombalar, gülleler nereden düşüyordu beynime? Ben kimdim? Kimdim ben? Sanki bir türlü bulunamayan kayıp bir şehir, eski evin toprak avlusunda hiç akla gelmeyen tahta raf- lında unutulmuş mahzenin anahtarıydım. "Hâzineleri saklıla­ra gömen" eller kimindi? Kalbimin ışınlan her yerinden başka bir yılan öpüyordu. Dağ bilgini yılanları okşuyordu Dağ bilgi­nin upuzun dilinden şehrin üzerine bal nehri akıyordu. Ben ağlıyordum... Yalnız Kurt Çeçenya Dağlarında her sabah ye­niden vuruluyordu! Ne gam dedi Dağ Bilgini; “Üzülme!.. Şehâdet rengine boyananlar hiç solmaz!" “Evet hatırladım!. dedim içimi çekerek. Ötelerde ölüm hiç yok demişti dedem!"

Dedem... Susuz ve çorak gönüllere ne de güze) yağardı. Yağdığı gönüller hayat kokardı. Yeni açılan bir gül gibiydi te­bessümü. Her yaşı sildi de gözlerden, bir kendi balasını avu­tamadı! Ne Artmalara tutuldu yüreciği.

Oysa defterinde ihanet hiç yazmazdı! Ne kimsenin yoluna taş koymuştu ne de ciğerine ok atmıştı. Bir İbrahim nasıl inkâr edebilirdi kî ayın, güneşin bir sebep dairesinde doğup battığını? Ne ki. Kabzasında bir geminin ummandaki dalgın hışırtıları. Sanki bin yıllık bir Nuh Peygamber torunuydu... Kendini bir yerden hatırlıyordu...

Evet hatırlıyordum sebillerinden tozlar akan şehirleri. De­dem Kutalıruşoğlu Süleyman Şah gibi fetih rüyaları büyütü­yordum içimde. Belki de ben onulmaz bir yaraydım Şeyhin el­lerinde! Aşk. dergâhın hazîresine gizlenmişti. Belki de zih­nimdeki! uğultular mermerlerin, sandukalnn içinden geliyor­du. Belki de harminiler giyinmiş ölülerin gündüz vakti şehir­de gezmesi bundandı. Belki de şehri koyup dağlara gitmem bundandı' ölülerimin içimi bayıltan aa bir lezzetle ruhuma her an fısıldamalarıydı. Elimi uzattığımda üçünün de toprak olmasıydı-

Ne ki. ölülerimin terennüm ettiği birlik ezgisi dağlarda da beni terk etmedi. Zaman ırmağı câmmdan cân e kütse de, beni terk etmeyen bir tek kalemimde Geceyi bekleyen bir âşık gibi, seheri özleyen bülbüller gibi, bir yetim bir yetimi nasıl sever se öylece sardık birbirimizi.

 KİTAPTAN

Efendim!

Hayy dedin ve dirildim!

Hayy dedin!

Ben bir zemberekteydim…

Hayy dedin ve ben çark ettim!

Meğer bir cezbe hâlinde yıllarca dönerken kelimelerim, etrafında çark ettiğimin farkında bile değilmişim. Öylesine içimdeymişsin ki… Öylesine yanımda ve yakınımda… Belki de rüzgâr diye başımı okşayan meltemler senin elindi çocukluğumda… Belki de ürkek, küçük serçeler gibi yüreğim her attığında, kuşların duasına ortak olmam senin dÂvetindi. Ben seni sevdim Efendim… Sen Hayy dedin ve ben çark ettim!.. Sen Hayy dedin!.. Pîrimin elinde zembereğim… Sevdim… Seni sevdim… Seni sevdim… Ben seni sevdim Efendim… Bilmedim…


"Sen Hayy dedin, ben dirildim!.."

Yani o kadar yanımda ve benimleymişsin ki… Meğer boşunaymış bunca çabalamam. Boşunaymış kelime toprağında bunca mânâ aramam.  Anladım ki, boşunaymış bunca kâl… Ne kitaplar yazıyor, ne de bir karşılığı var bu dilin… Anladım ki, aşk kâl ile değil, hâl ileymiş. Sen Hayy dedin… Pîrimin elinde zembereğim… Sevdim… Seni sevdim… Seni sevdim… Ben seni sevdim Efendim…Bilmedim…

"Sen Hayy dedin, ben dirildim!.."

Yani çok başka bir şeymiş Efendim… Yani çok başka bir şey… Hani Ahmed er-Rüfaî Hazretleri'nin "aşk, aşk, aşk" diyerek sema ederken kaybolması gibi… Hani Geylan Hazretleri’nin elindeki güldân gibi, kâinatın ortasında açan gül desenli nebulalar gibi… Bir aşk çemberinin ortasında kaybolmakmış anladım… Anladım ki, kâl ile değil, hâl ileymiş Efendim… Anladım ki, bir ateşin ortasında alev alev de çiçek açarmış insan… Anladım ki, hüzün bir gülmüş gül yüzlülerin,  gül tebessümlerinde gül gibi açan… Anladım ki, pîranların gözlerinde buğu, dilinde tespihmiş asırlar süren bir zikir halkasında… Sen Hayy dedin!… PÎrimin elinde zembereğim… Sevdim… Seni sevdim… Seni sevdim… Ben seni sevdim Efendim… Bilmedim…

"Sen Hayy dedin, ben dirildim!.."

Kalemler elimde bir kuru dal parçası, âdeta susuzluktan kurumuş bir diken oldu!  Meğer yıllarca gelmeyeceğini bildiğim halde, ilham meleklerinin posta kutuma atacaklarını umduğum boş heveslermiş bunca yazdıklarım.  Dedim ya, başka bir şey bu Efendim… Seni sevmek yalnızlıkmış… Seni sevmek derinmiş… Meğer tutup kendimi en derinlere atmam bundanmış. Kimselerin ulaşamadığı, kimselerin bilemediği bir yerdeydim… Meğer sana ulaşan yolları kaybettiğim içinmiş onca şaşkınlığım… Ben sensiz dalgaların kıyıya vurduğu dehlizlerde, acılı bir ruh gibi meğer bir müebbetmişim!..  Sonra sen Hayy dedin ve ben çark ettim… Sen Hayy dedin!… Pîrimin elinde zembereğim… Sevdim… Seni sevdim… Seni sevdim… Ben seni sevdim Efendim… Bilmedim…

"Sen Hayy dedin ve ben dirildim!.."

Yani anladım ki Efendim, ben yıllarca kalemden kendime demir parmaklıklar edinmişim... Yazarlık küflü salonların yosun kokan duvarlarında boş yere renklerini soldurmakmış… Tıpkı güneş girmeyen evler gibi kâl meclislerinde ömür tüketmek hangi akla hizmetmiş? Ben yalnızlığı ve seni sevdim… Şimdi anladım ki, kâl ile değil, hâl ileymiş Efendim… Anladım ki, sana doğru geliyor sonu bütün cümlelerin… Kalem elimde çark ettim… Adın yüreğimde… Yüreğim sende Efendim… Sen Hayy dedin!… Pîrimin elinde zembereğim… Sen Hayy dedin... Pîrimin elinde bir kalemim... Sevdim… Seni sevdim… Seni sevdim… Ben seni sevdim Efendim…bilmedim…

"Sen Hayy dedin, ben çark ettim!"

"Sen Hayy dedin ve ben dirildim!"

Saliha MALHUN

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile