Edebiyat Dünyamız

Edebî Medeniyet:Ebedî Medeniyet (ISSN 2587-2435)

  
  

mehmet AkifDeğerler, din, bilim, felsefe, sanat, ahlak gibi alanlarla yakından ilişkilidir. Değer, bir tabiat varlığı değildir. İnsanla ve kültürle beraber açığa çıkar, onlarla varlığını sürdürür. Değer, insanın yeryüzünde neyi gerçekleştirmek için varolduğu ve insan olmanın anlamını sorguladığı andan itibaren oluşmaya başlar.

Değer, felsefenin varlık ve bilgi alanlarıyla birlikte üç temel alan ve problem sahasından biridir. Değer kavramını düşünebilmek için olan ve olması gereken arasında bir ayrım yapmak gerekir. Bu ayrım bizi olgu ve değer arasındaki ilişkiyi sorgulamaya ve kavramaya götürür. Değerler alanının bütüncül bir bakış açısıyla irdelenmesi felsefî bir ele alışı zorunlu kılar. Çünkü gerçek, doğru, iyi ve güzel arasındaki ilişkiler felsefenin varlık, bilgi ve değer alanlarını oluşturur. Böylece bir filozof ya da düşünürde değerler alanını veya “değerler buhranı” temasını irdelemek, zorunlu olarak örtülü de olsa onun sisteminde yer alan

varlık ve bilgi meselelerini de dikkate almayı gerektirir. İnsan söz konusu edildiğinde ise; bilen, eyleyen, hedefleri ve gayesi olan bir varlık perspektifinden meseleye bakmak zorunludur. Zira insan iki dünyaya birden aittir. Bir yanıyla yani bedensel varoluşu itibariyle fizik, fizyolojik ve biyolojik dünyanın bir parçasıdır, diğer yanıyla ise değerler dünyasına ait olarak etik, estetik ve metafizik bir varlık hüviyetindedir. İnsanın bu iki kutuplu bir varlık olması çağlar boyunca tartışılmış, neredeyse her filozof ve düşünür bir insan tasarımı ileri sürmüştür.

Mehmet Âkif için insan ve değer meselesi hayati bir önemi haizdir. İnsanın değerlerden tecrid edilmesi onun sadece biyolojik bir varlığa, bir organizmaya indirgenmesi demektir. İnsanı biyolojik bir organizma olmanın ötesine taşıyan şey; değerlerdir. Dinî, millî ve insanî değerlerle bütünleşerek insanoğlu bir şahsiyet inşa eder.

Böylece değerler, insanoğlunu maddi, fizik ve biyolojik varlık tabakasından eşref-i mahlûkat seviyesine yükseltir. Değerlerdeki yozlaşma ve bozulma hem ferdî insan hayatında hem de devlet hayatında çözülme ile neticelenir. Bu bakımdan insan ile devlet benzeşirler. Devlet de bir organizma gibi düşünülebilir. Onda da İnsan organizmasındaki organlara karşılık gelebilecek çeşitli kurumlar vardır. Nasıl ki insan’da etik, estetik ve metafizik ölçü ve değerlere dayalı bir şahsiyet teşekkül ediyor ve buna göre beden hayatı şekilleniyorsa, buna paralel olarak devlet hayatı da kurumlarına hareket imkânı kazandıracak olan normlar, idealler, hedefler ve gayeler ile kaimdir.

Âkif, değerler buhranının hem ferdî insan hayatında hem de devlet ve millet hayatında ortaya çıkardığı ve tedbir alınmazsa çıkarabileceği sonuçları görerek, tarih ve vicdan karşısındaki sorumluluğunu yerine getirmeye çalışmıştır. Âkif’in tefekküründe insanla devletin kaderi buluşmakta ve ancak yüce değerlere bağlanmakla tekâmül ve terakki edilebileceği gerçeği tebarüz etmektedir.

Değerlerle kurulan ilişki, insana kimliğini ve kişiliğini kazandırır. Zira kim olduğumuz biraz da kim olmak istediğimize bağlıdır. Fakat bu sahada istemek yetmez, olmak istenilen kişiyi olabilmek için niyet, irade ve emek de gerekir.

Değerler alanı, olgular alanı değildir. Değerler sayesinde insan, mevcut duruma hapsolmaz ve onu değiştirip, dönüştürmek imkân ve iradesine sahip olduğunu fark eder. Değerlerin sesini duymak bir vicdan işidir. Ancak vicdanının sesini duyanlar, değerleri işitebilirler. Çünkü vicdan, insana kendi çıkarlarına aykırı olsa bile, Hak’tan yana olması gerektiğini emreder. Bu yüzden Âkif, değerlerin vicdan ile olan bağlantısına işaret etmek için “paslı vicdan” ve “maskeli vicdan” deyimlerini ihdas eder. Böylece değerlerin buhranı bir ölçüde de vicdanın buhranıdır.

Değerler, din, bilim, felsefe, sanat, ahlak gibi alanlarla yakından ilişkilidir. Değer, bir tabiat varlığı değildir. İnsanla ve kültürle beraber açığa çıkar, onlarla varlığını sürdürür. Değer, insanın yeryüzünde neyi gerçekleştirmek için varolduğu ve insan olmanın anlamını sorguladığı andan itibaren oluşmaya başlar. Demek ki değer, insan eylemlerinin temelinde bulunur ve onların gayesini ve hedefini tayin eder.

Farkında olunsun ya da olunmasın her insanın hayatını değerler tayin eder. Hatta kendini hiçbir değere bağlı hissetmeyen, değer tanımayan adamın da hayatı değerden bağımsız olarak tasavvur edilemez.

Âkif’e göre değerler buhranından çıkıp, medeniyet ve insaniyet yolunda tekâmül edebilmek için Kur’anî değerlerle buluşmak gerekmektedir. Âkif, insanımızın Kur’an-ı Kerim ile karşılaşmasını ve onu anlayarak amel etmesini ister. Kur’an’dan ilham alarak “Kur’an medeniyeti” kurmanın peşindedir. Nitekim o, bu ilhamla asrın idrakine İslam’ı söyletmenin derdindedir. Dolayısıyla Kur’an’dan ilham alabilmek için her şeyden önce bu kitabın zaman ve mekân üstü olduğunun farkında olmak gerekir. Her devirde, her coğrafyada, her toplumda yeniden yeniden okunarak daima yeni mesajlar çıkarılacak bir rehberdir o. Devrin icapları, ihtiyaçları ve bilgi birikimi, bilimsel seviyesi değiştikçe insanların ondan alacakları ilham ve feyizler de değişecek ve insanlığa yol göstermeye devam edecektir.

Değerler buhranı yaşayan toplumumuzun çıkışyolubiryandan Kur’anahlakıileahlaklanmak bir yandan da evrende Adetullah ve Sünnetullah olarak konulmuş olan düzeni, kozmos’u tanımak, kavramak ve buna uygun bir bireysel ve toplumsal varoluş gerçekleştirebilmektir.

Batı, bilginin güç ve hâkimiyet olduğunu kavramış, bilgi ile zenginleşmiş, sanayileşmiş ve kalkınmıştır. Âkif, İslam toplumlarının bilgi ve bilimle kurdukları ilişkiyi eleştirerek, geri kalmışlıklarını inandıkları Kitap’ı anlamamış olmalarına bağlar. Ona göre bu durumun sebebi Müslümanların kutsal kitaplarının manasına nüfuz edememeleri ve onun ilahi mesajını dondurarak statik bir birey, toplum, devlet ve din anlayışına saplanıp kalmalarıdır. Din diye âdetleri, kavmi töreleri benimsemek gerçek dinin icaplarından uzaklaşmayı getirmiş, bu da gerilemenin ve boyunduruk altına girmenin temel sebebi olmuştur.

Oysa Âkif’in sık sık referans verdiği İslam Medeniyeti’nin kuruluş asırlarında bir yandan aklî ilimler gelişmiş bir yandan da naklî ilimler topluma ve insanlığa ışık saçmıştır. Miladi VIII. ve IX. asırdan itibaren İslam toprakları hızla genişlemiş, İslam’da ilim ve felsefe çığırı açılmıştır. Yunancadan Süryaniceye ve akabinde doğrudan Arapçaya bilim ve felsefe eserlerinin tercüme edilmesi, entelektüel bir dinamizme ve dönüşüme sebep olmuştur. Kur’an-ı Kerim’in okunup anlaşılması ve hayata tatbik edilmesi ihtiyacından da tefsir, fıkıh, kelam gibi naklî ilimler doğmuştur. Bunlara daha sonra hadis ve tasavvuf ilimleri de dâhil olmuştur. Böylece İslam dünyasında bir yanda aklî, öte yanda naklî olmak üzere dinamik bir ilim ve felsefe/tefekkür hayatı kurumsallaşmıştır.

İslam medeniyetinin bu altın çağlarında ilim ve tefekkür ibadet sayılmış ibn Sina’lar, Razi’ler, Gazali’ler, ibn Rüşd’ler, ibn Haldun’lar ve daha niceleri yetişmiştir. Hatta bugünkü Batı medeniyetinin temelinde ve “Karanlık Ortaçağ”dan kurtulmalarının arka planında yukarıda sayılan ve sayılamayan sayısız İslam filozofveâliminineserlerinin Arapçadan Latinceye ve daha sonra Avrupa’nın milli dillerine tercüme edilmeleri gerçeği yer almaktadır. Adına “12. yüzyıl Rönesans’ı” denilen bu uyanış hareketiyle Batı kendi “Skolastisizm”inden kurtulmuş ve otorite zihniyetini aşarak aklî ilimleri tevarüs etmiştir.

Böylece Âkif’in medeniyet ve tarih felsefesinin dayanağını, bir yandan aklî ve naklî ilimlerin ihya edilmesi bir yandan da kaybedilmiş, unutulmuş veya Batı’da geliştirilmiş, ilerletilmiş ne kadar ilim varsa, bunların kayıp bir hazine gibi geri kazanılması ihtiyacı ve şuuru oluşturmaktadır.

Âkif, bu yüzden Safahat’ında sık sık Kur’an’dan ilham almayı ve bu ilham ve bilinçle hem maddî ve fizik âlemi hem de manevî âlemi incelemeyi ve ona vâkıf olmayı hedef gösterir.

Batı, 12. yüzyıldan itibaren kendi eksikliğini ve ihtiyacını nasıl İslam ilim ve tefekküründen karşılamış ise şimdi varolma mücadelesi veren medeniyetimiz de kendi adına aynı başarıyı gösterebilmelidir. İşte Âkif, “giden üç yüz senelik ilmi sık elden edinin” diyerek üç yüz yıllık farkın kapanması için yol gösterir. Biran evvel Batı’nın atom enerjisi veya “maddenin kudret-i zerriyyesi” ile sembolize edilen çağdaş bilim ve tekniği alınmalı ve içselleştirilmelidir. Ancak böylelikle, güçten anlayan Batı karşısında hayat imkânı bulunabilir.

Mehmet Âkif’te değerler buhranı aynı zamanda bir medeniyet buhranıdır. Medeniyet kavramı aslında değerler manzumesine dayalı olarak betimlense de Âkif, şahidi olduğu çağda ve öncesinde Batı medeniyetinin çifte standartçı yapısını görmüş ve bu kavramı yeniden inşa etmek yoluna gitmiştir. Böylece Âkif’in medeniyet felsefesi, dil, din, sanat, ilim, irfan, adalet, hukuk, tefekkür gibi bütün diğer kurucu unsurların yanı sıra Batı’yı yegâne medeniyet olarak gören anlayışın eleştirisi üzerine de oturur. Batı medeniyetini maddi ve teknik güce dayalı ve hatta güce tapan bir medeniyet olarak gördüğü için bu anlayışı eleştirerek alternatif bir medeniyet tasavvurunu zorunlu görür. Zira medeniyet kavramının mutlaka değer (etik ve estetik; iyi ve güzel) ve insaniyet ile birlikte ele alınması gerektiği kanaatindedir. Batı medeniyetinde gözlemlenen şey; kaba kuvvet ve maskeli bir vicdandır. Bu yüzden kendisi için başka değer, öteki için başka değer üretmekten ve uygulamaktan çekinmemiştir. Âkif Batının bu çifte standardını deşifre ederek, emperyalizmin, sömürgeciliğin medeniyet götürmek kılıfı altına gizlenemeyeceğini ilan eder. Çünkü Batı medeniyet götürmek iddiasıyla nereye girmişse oranın sadece maddi kaynaklarını sömürmemiş aynı zamanda dillerini ve inançlarını da yok etmiştir. Bu yüzden Âkif, her alanda ve her bakımdan Batı ile mücadele etmekten ve teslim olmamaktan yanadır. Takip edilecek yöntem de aslında basittir: Aklın ve bilimin yolundan gitmek. Batı bugünkü maddi ve teknik medeniyet seviyesine bu yöntemle ulaşmıştır. Fakat yukarıda da değinildiği gibi bu medeniyet sorunlu ve eksik bir medeniyettir. Çünkü hakkı değil gücü hâkim kılmak gayesindedir. Âkif, bu zalim ve vicdanı maskeli olan medeniyet yerine “medeniyet-i fazıla” veya “medeniyet-i hakikiyye-i insaniyye” dediği gerçek medeniyet tasavvurunu gündeme getirir. Bunun için de, güçten anlayan tek dişi kalmış canavar karşısında en az onun kadar güçlü olmak gerekir. Güçlü olmak, ezmek için değil, ezilmemek için; öldürmek için değil, yaşamak için gereklidir.

Türk-İslam medeniyetinin güçlü olmak zorunda olması, maskesiz bir vicdan ile bütün insanlığa daha yaşanılası bir dünya sunmak içindir. Çünkü değerlerinin kaynağında i’la- yı Kelimetullah ve rıza-i ilahi anlayışı yer almaktadır. Oysa canavarlaşan Batı, gücü hak bilerek, dünya hâkimiyetini birinci plana almış ve gücü dünyevileştirmiştir. Bu gücün arkasında metafizik bir referans veya aşkın değerler manzumesi yoktur. Bu yüzden de ben ve öteki ayrımını çok rahat yapmakta hatta ben ile öteki arasında mahiyet farkı bile görebilmektedir. Âkif’in kavramı ile söylenmek gerekirse bu onun “çifte vicdanlı” olmasıyla alakalıdır. Çifte vicdanlı olmak, ahlak alnında da ikircikli olmak demektir. İyiyi, doğruyu, güzeli kendine münhasır kılmak, yanlışı, kötüyü ve çirkini de karşıdakine yani ötekine yükleyerek ortadan kaldırmak!

Âkif’in tefekküründe İnsan, devlet ve millet ortak bir kaderi paylaşmaktadır. Değerler buhranı sadece şahsi hayat ile sınırlı kalmayıp, devlet ve millet hayatında da kaçınılmaz yansımaları olmaktadır. Hak, hukuk, adalet, ilim, irfan, haysiyet, şahsiyet, dirayet, feraset, basiret ve liyakat gibi değerler; mutlaka her devirde ve her toplumsal kesimde aranması, takdir ve taltif edilmesi gereken insanî ve evrensel değerlerdir. Devlet ve toplum hayatındaki yozlaşma ve bozulma bu değerlere bigâne kalınması hatta bunların yerine zıtlarının hâkim ve kaim olmasıyla açığa çıkmaktadır.

Değerler, bilim, felsefe, sanat, ahlak, hukuk gibi alanlardaki başarıların hem temelinde bulunur hem de bunlar üzerinden güncellenir ve tazelenir. Hakikat/doğruluk, iyi, güzel, yüce gibi değerler, medeniyet kurucu özellik taşırlar. Bu yüzden Âkif, hayatı boyunca, bütün eserleri ve fiilleri ile yozlaşan değerlerin yerine olumlu ve yüce değerleri ikame etmeye çalışmıştır.

Âkif’in sistematiğinde medeniyet tasavvuru bir bütünlük arz eder. Bu bütün içerisinde “değerler buhranı”, “medeniyet buhranı” ile birlikte ortaya çıkar. Medeniyetimizin buhranı, temel referanslarından uzaklaşma ve onları zamanın icaplarına göre güncelleyememekten kaynaklanmaktadır. Ayrıca değerler buhranı, geleneklerin bozulması ile de yakından ilişkilidir. Gelenekler, yaratıcı ve dinamik olabildikleri ölçüde, bir milletin benliğini korumasına ve geliştirmesine hizmet ederler. Fakat yozlaşmış gelenekler, içlerinde sakladıkları değerlerin mahiyetini ve esasını gölgeledikleri için, öz yerine kabuğun, mana yerine taklidin ikame edilmesine yol açarlar. Durum böyle olunca da gelenekçilik denildiğinde, olumsuz anlamda muhafazakârlığa ve her çeşit yeniliğe kapalı olmayı değer sanmaya kadar uzanan, sıkıntılı bir sürece girilir.

Toparlamak gerekirse, Âkif’ten ilham almak ve onun tefekkürü ile canlı bir temas kurabilmek, değerler buhranı karşısında, günümüz için de geçerli ve anlamlı çıkış yolları bulabilmek adına elzemdir. Zira onun tefekkürü, sahih bir düşünce geleneği üzerine oturmaktadır: “Tevhid-i hakikat” umdesi gereğince, aklî ve naklî ilimlerden gelen hakikatin birlenmesi; medeniyetimizin esas hastalığının başlıca tedavisi hükmündedir. Böylece medeniyet tecdidinin, imanın tecdidi ile beraber yürümesi gerektiği açıklık kazanır.

Değerler buhranı, manevi kökenli olduğundan, çıkış yolu da manevi olacaktır. Bu yolun köşe taşlarını ise kanaatimizce taklidi iman’dan, tahkiki iman’a geçmek, tecdid-i iman eylemek ve “tevhid-i hakikat” yani hakikatin birlenmesi umdeleri oluşturmaktadır.

Âkif, medeniyetimizin müşahhas timsali, sembol şahsiyetlerinden biri olarak, insanımıza yol göstermeye devam etmektedir. Sanatı ve tefekkürünün eskimiş olduğu iddiaları bir yana, bugün için her zamankinden daha fazla okunup, anlaşılıp, türetilmesi gereken bir mütefekkir-şair olarak zihin ve gönül dünyamızı aydınlatmaktadır. Çünkü o, medeniyetimizin hem müşahhas timsali hem de vicdanı, şahidi ve muhyisi olmaya devam etmektedir. İhtiyacımız olan toplumsal barış ve “medeniyet-i fazıla” idealinin tahakkuku için geçerli bir yol haritası ve bir medeniyet tasavvuru sunmaktadır.

Levent BAYRAKTAR Bizim Külliye 15/2014

* Doç. Dr., Yıldırım Beyazıt Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Felsefe Bölümü

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Şerife Gündoğdu'nun Vuslatı

Vuslat; ulaşma, erişme, kavuşma, buluşma, beraber olma anlamlarına gelmektedir. Vuslatın zıt manası ise hicran, firkat, ayrılık demektir. Vuslat, sevgiliye...

FUZÛLÎ VE BÂKÎ DİVÂNI’NDA BELÂ

Kur’ân ve hadislerde sıklıkla geçen ve Divan şiirinde de hayli fazla geçen kavramlardan biri olan belâ kavramı, divan şairleri tarafından farklı anlam ve...

BEYAZ KÜRK- FÜSUN MENŞURE

Küçük adımlarımla sabahın çiği düşmüş çimenlerin üzerinde yürüyorum. Bir, iki, üç, dört... Dört ahenkli adımı öyle zarif bırakıyorum ki yere, âdeta toprağı...

AHMET HAMDİ TANPINAR VE YAZ GECESİ

(23.6.1901 - 24.1.1962) Doğ. ve Ölm.: İstanbul Çeşitli ortaokul ve liselerde okuduktan sonra İstanbul Edebiyat Fakültesi'ni bitiren Ahmet Hamdi Tanpınar,...

Viyana’daydım. Sevdiklerimizin yaşadıkları yerler zihnimizin bir yerinde hep canlılıklarını korurlar. Benim için de Viyana böyledir.
MUHABBET

MUHABBET

17.12.2017
Muhabbet kuşu gördünüz mü hiç? Hiç muhabbet kuşunuz oldu mu? Muhabbet ettiniz mi hiç muhabbet kuşuyla… Muhabbet beslediklerinizin sayısını hiç düşündünüz...
Yaşamak başlı başına bir öğrenme sürecidir. Öğretirken de öğreniriz. Hele bir dili başka kültürden gelenlere aktarıyorsanız öğretme ve öğrenme bahisleri...
Türk kozmogenisinde güneş, hilal ve yıldızın önemli bir yeri vardır.Bu yüzden güneş, hilal ve yıldız, proto- Türklerden başlayarak Göktürk, Selçuklu,...
Halk şairleri asırlar boyunca toplumlarının gözü, kulağı ve dili olmuşlar, ortaya koydukları ürünlerle kendi duygu ve düşüncelerinin yanı sıra içinde...
MEHMETÇİK

MEHMETÇİK

21.04.2019
Eski Türk devletlerinde "ordu-millet" geleneği vardır. Hakan aynı zamanda ordunun komutanıdır. Askerlik özel bir meslek sayılmaz ve paralı askerler bulunmazdı.
(Bu bir konuşma / sohbet metni. 10 Ağustos 2007 tarihinde GAÜ FM radyosunda yapmıştım. Paylaşılmaya değer hususlar varmış gibi geldi.
İşte yine diğer günler gibi sıradan bir gün başlıyor. Ocak ayının soğuğu, ayazı içimizi titretiyor. Çocuklar sırtlarında çantaları gözleri yarı...
Şimdiye kadar pek çok hikâyeler okudum. Elbette siz de okumuşsunuzdur.Ben hem birçok hikâyeler okudum hem birkaç tanesini yazdım. İhtimal ki...
Küçükken kışın kar yağdığında sokakta yaşayan kedi ve köpekler için çok üzülür, onları eve alalım diye tutturur ağlardım. Rahmetli annem...
Türk milliyetçiliğinin en önemli beslenme kaynaklarından birisi, hiç şüphesiz, edebiyattır. Sözlü gelenekten günümüze kadar süregelen şiire yatkınlığımız, şiiri diğer türlerden...
Kur’an okumayı hakkıyla bilmek… OKUMAK… Güzeldir… Okumak zordur… Okumak meşekkat ister, emek ister, öğrenmek ister… Öğrenmeden okuyamazsın ki… Her okumanın bir...
‘Aya giden insan ile iletişim kurabilecek sistemleri buluyoruz. Buna rağmen çoğu kez anne kızıyla, baba oğluyla; zenci beyazla, işçi işverenle...
“Ah o 20. asır yok mu!” diyordu Mehmet Akif. “Ne kadar gözdesi varsa hakkıyla sefil” diyordu. 21. asrı görseydi acaba...
Garipsememeli bu durumu…Bu ülkenin tedrisinde “bil!” sadece “bil!” deyip ancak hiç “kendini bil!” denmedikçe okumuş camia içinde ülkesine ihanet eden...