Edebiyat Dünyamız

Edebî Medeniyet:Ebedî Medeniyet (ISSN 2587-2435)

  
  

munazaraTahlil ve tenkide dayalı tartışma geleneğinin İslâm, ilim ve kültür tarihinde önemli bir yeri vardır. Osmanlı medreselerinde ‘âdâbu’l-bahs ve’l-münâzara’ veya kısaca ‘âdâb’ adı altında okutulan derslerden önce m. IX. Asırlarda başlayan Hıristiyan ve Müslüman teologlar arasındaki çatışma cedel (diyalektik) ilminin bir tartışma metodu ve bir mantık disiplini olarak benimsenmesine sebep olmuştur. Bu konuda özellikle Aristonun “Organon” adlı eseri ve bilhassa onun beşinci kitabı olan “Topika”nın etkisi büyüktür. “Topika”, Arapçaya orijinal ismi yanında el-Cedel ve Kitâbü Mevâzi’ı’l-cedel adlarıyla birkaç defa tercüme edilmiş, ayrıca Farabî, Yahya b. Adi ve Ebü’l-Ferec İbnü’t-Tayyib gibi filozoflar tarafından şerh edilmiş, Farabî eserin bir de özetini yazmıştır.

Farabî, İbn Sina, İbn Rüşd ve diğer bir çok İslam düşünürü önemli ölçüde Topika’yı esas alarak Kitabü’l-Cedel veya benzer isimler altında cedele dair eserler yazmışlar ve cedeli Aristo’nun anlayışına uygun şekilde açıklamışlardır.

Örnek olarak Farabî cedeli, ‘verilen bir cevaba veya kabul edilen bir düşünceye zıt olan başka bir düşünceyi benimsememeye gayret gösterme sanatı’ diye tarif etmiştir.”33

“X. y.y.’a gelindiğinde İslam filozoflarının cedelle ilgili çalışmalarından ayrı olarak itikadî ve fıkhî mezheplerin teşekkül edip yaygınlaşmasından sonra selef âlimlerinin dinî konularda tartışmayı reddetmelerine karşılık Kelam ve Fıkıh Usûlu âlimleri tartışma kurallarını konu edinen çeşitli eserler yazmışlardır. Bu eserlerde başlıca iki metod* takip edilmiştir:

  1. Sadece nas, icma ve kıyasa dayanan delillerin kullanılması gerektiğini savunan Pezdevî metodu

  1. Hangi ilme ve konuya ait olursa olsun delil niteliği taşıyan bütün bilgilerle istidlal edilebileceğini benimseyen Âmidî metodu”34

Bu metodların teşekkülünden sonra cedelin tarifinde bazı değişiklikler olmuş, cedeli ‘farklı itikadî ve fıkhî mezhep mensupları arasında meydana gelen münâzara âdâbını öğreten ilim’ diye tarif eden İbn Haldun’da da görüldüğü gibi Cedel, Hilâf ilmine doğru kaymıştır. Yani cedel, hilâfı da içeren ve dinî ilimlere uygulanan bir yöntem ve ilim olarak ayrı bir başlık altında ele alınırken, Âdâbu’1-bahs ve’1-münâzara ilmi anlamına gelecek şekilde “Münâzara” adıyla müstakil bir başlık altında ele alınmamıştır.

Daha sonra, XIV. Yüzyılda İslam dünyasında, Semerkandî, ‘Risâle fi Âdâbi’l- bahs’ adlı eseri kaleme almış ve bununla çalışmalarını genel tartışma mantığı üzerinde yoğunlaştırmış ilk mantıkçı sayılmıştır. Semerkandî, risâlesinde tartışma metodunu münferit ilimleri aşan ve bütün alanlara uygulanabilir, evrensel bir disiplin olarak değerlendirir. Semerkandî’yi Adududdin el-Îcî, Cürcânî, Ma’raşî, Kalanbevî, Taşköprülüzâde ve İsmail Gelenbevî gibi âlimler takip etmiştir.35 Münâzara’ya müstakil olarak ilk yer ayıran önemli ilim tasniflerinden birisi Molla Lütfi’nin Risâle fi’l-ulûmi’ş-şer’iyye ve’l- arabiyye adlı eseridir.

Osmanlı ilim dünyasında, özellikle belirli dönemlerde bu alana ait ürünlerde nisbeten daha fazla bir canlılık ve artış olduğunu gözlemlemek mümkündür. Bu dönem- ler, bilhassa XV, asrın sonlarıyla XVI. asrı, XVII. asrın sonlanyla XVIII. asrı ve XIX. asrın sonrasını içine almaktadır. Zikrolunan dönemlerde, bu alana ait eserlerde görülen artış ve canlılık üzerinde, Fatih Sultan Mehmed dönemi tehâfüt tartışmalarının, Kadızâ- deliler hareketiyle birlikte yükselen Selefî tepkinin ve modernleşme dönemiyle birlikte bu alandaki klâsik mirasın ve birikimin Türkçe’ye çevrilerek veya Türkçe telifler kale- me alınarak yeni nesle aktarılmak istenmesi gibi faktörlerin rol oynadığı düşünülebilir.36

Osmanlı döneminden sonra ve günümüzde ise münazâra başlı başına bir ilim olarak ele alınmayıp eğitim bilimleri içinde öğretim metodlarından birisi olarak değer- lendirilmiştir.

Genellikle külliye halinde, padişahlar, vezirler, hanım sultanlar, şehzadeler, beyler ve âlimler tarafından kurulan Osmanlı medreseleri, Osmanlı Devleti’nin kuruluş, yükselme, duraklama ve gerileme dönemleri ile paralel olarak çeşitli merhalelerden geçmiştir. Fatih Sultan Mehmet ve Kanuni Sultan Süleyman dönemi medreselerin en iyi teşkilatlandığı ve en verimli olduğu dönemlerdir. İkinci meşrutiyetin ilanına kadarki bu dönemde medrese rütbelerinin teşkilatlanması şu şekildedir:

  1. İptida-i hâriç 2. Hareket-i hâriç, 3. İptidâ-i dâhil, 4. Hareket-i dâhil, 5. Musıle-i sahn, 6. Sahn-ı semân, 7. İptidâ-i altmışlı, 8. Hareket-i altmışlı, 9. Musıle-i Süleymâniye, 10. Süleymâniye

  1. Meşrutiyetten sonra Hâmise-i Süleymaniye ve Dâru’l-Hadis-i Süleymaniye adıyla iki rütbe daha eklenmiştir. Medreselerdeki bu derecelendirme, vazifeli olan müderrislerin seviyelerine göre aldıkları ücrete bağlıdır. Medreselerin ve müderrislerin iaşesi ise genel olarak vakıflar aracılığı ile sağlanmakta idi.



Sıbyan mektebinden sonra Osmanlı medreselerinde öğrenim gören talebelerden ilk seviyedekiler “suhte” (mübtedî) adını alırken, ileri seviyedekilere “dânişmend” adı verilirdi. 12-15 yaşlarında iken “Hâşiye-i Tecrîd”* medreselerine girerek suhte adını alan öğrenciler, medresedeki öğrenim hayatına adım atarlardı. Suhteler, bu medreselerde “mukaddemât-ı ulûm” veya “mebânî-i ulûm” denen sarf, nahiv, delâlet bahsine kadar fıkıh, mantık ve âdâbu’1-bahs ve’1-münâzara gibi dersler görürlerdi. Bu derslere “muhtasarât” dersleri denilirdi.



Muhtasarât tahsilini tamamlayıp “Sahn-ı Semân” medreselerine giren suhteler, dânişmend adını alırlardı. Semâniye medreselerinde dânişmendlerin tahsili bundan sonra Nazarî Hikmet, Belâgat, Kelâm, Usûl-u Fıkıh ve Hadis ilimleriyle devam ederek Tefsir ilminden sonra Mevhibe ilmini de tekmil eyleyenler, icâzet almaya ve ders okutmaya hak kazanırlardı.



Osmanlı medreselerinde en kalabalık medreselerde bile öğrenci sayısı 20 kişiyi geçmemek üzere öğretmen ve öğrencinin birebir iletişimini esas alan bir eğitim sistemi uygulanmıştır. Öğrencilerin yatılı olması öğretmenlerin öğrencileri ile birebir ilgilenmelerini kolaylaştırmıştır. Öğrencilere medreselerde öğrendikleri teorik bilgiyi, pratiğe dönüştürme ve gerçek hayatla iç içe olma imkanı sağlamak amacıyla senede üç ay cer uygulaması ile öğrenciler taşraya gönderilmiştir.37

Kevâkib-i Seb’a’ya** göre Osmanlı Medreseleri müfredat programı genel olarak şu şekildedir: “İlme yeni başlayan bir öğrenciye önce iman telkin edilerek tecvidiyle birlikte Kur’an-ı Kerim öğretilir. Hafız olmak isteyen hafızlığını ikmal eder. Bundan sonra faydalı ilimlerden alet ilimlerine başlar. Sarf, Nahiv, Fıkıh ve Mantık ilimlerinden sonra tartışmada hatadan sakınmak için adab ilmine başlar. Onun da iktisar (ilk) rütbesinde Taşköpri Şerhi’ni okur. Sonra iktisad rütbesinde Âdâb-ı Semerkandî’nin

şerhi Mes’ûd-ı Rûmî kitabını okur. Yine bu dönemde Hüseyin Efendi Kitabı’nı, Kadı Adud Metni’ni, Şerh-i Hanefiyye ile hâşiyesi Mir’i tahkik ve tedkik ederek okur.***



Bu ilimlerle muhtasarâtı geçtikten sonra Meâni ilmi ile başlayıp Nazarî Hikmet, Kelâm, Fıkıh Usûlu, Fıkıh, Hadis Usûlu, Hadis, Tefsir ve Mevhibe ilmi ile tamamlayıp icâzet alır ve ders okutmasına izin verilirdi.”(Osmanlı medreseleri müfredat programı ile ilgili örnek ders cetveli Ek III’de verilmiştir.)



Yukarıda genel hatlarıyla verdiğimiz Osmanlı medreselerinin müfredat programına baktığımızda, münâzara ilminin diğer alet ilimleriyle birlikte, ilimlere giriş olarak okutulan bir ders olduğunu görmekteyiz. Aynı zamanda bu ders, muhtasarât tahsilinin sonunda ve bir üst medreseye yani Sahn-ı Semâna geçmeden önce yer alarak bir köprü olma özelliği taşımaktadır. Çünkü Semâniye medreselerinde görülen Nazarî Hikmet, Fıkıh, Kelâm gibi derslerde hem şer’î ve felsefî ilimlerde vuku bulan tartışma mevzularının anlaşılmasında hem de bu derslerin işlenişinde bir metod olarak uygulanabilmesi için tartışma âdâbına ihtiyaç vardır.



Âdâbu’1-bahs ve’1-münâzara veya kısaca Âdâb ilmi, müfredat programlarında yer alan çeşitli ilimlerin ve medreselerde okutulan derslerin okunuş hiyerarşisini ve aralarındaki ilişkileri belirleyen temel kriterlerden birisi olması bakımından önemli bir yere sahiptir. Zira, müfredatta genellikle Mantıktan sonra fakat, Hikmet, Kelâm ve Fıkıh Usûlünden önce yer alan Âdâb ilmi, ilimler arası geçişi sağlayan bir köprü vazifesi görürken aynı zamanda, tartışma usûlü bakımından da ilimlere zemin teşkil etmekteydi.38



Medreselerde, hocaların ders işleyiş yöntemlerinde ve talebelerin yetişme tarzında Münâzara ilminin merkezî bir konuma sahip olması, bu ilmi önemli kılan en temel özelliklerden birisidir. Kevâkib-i Seb’a’da anlatıldığına göre medrese talebeleri haftada beş ders okurlardı. Her derse, bir gün önce sekiz - dokuz saat bakıp ertesi gün, hoca huzurunda nöbetle bir öğrenci ibare okurdu. Hoca bir kat mana verdikten sonra, talebeler görüşlerini hocaya söyleyerek dört - beş saat tartışırlardı. Bu şekilde her gün zihinlerini geliştirip açarlardı. Tartışma yöntemine göre yapılan derslerde öğrencilerin vazifelerinden birisi de, işlenen konuyla ilgili olarak yapılan tartışmalara iştirak etmesidir. Öğrencinin bunu yapabilmesi, tartışmanın metodunu ve âdâbını bilmesine bağlıdır. İşte medreselerde verilen Âdâb-ı Münâzara ilmi öğrencilere bu melekeleri kazandırma amacındadır.

33 Yavuz, Cedel, D.İ.A. c. 7, s. 209.

* İbn Haldun’da Pezdevî ve Âmidî metodu şeklinde yer alan ve daha sonra bu şekilde bilinen bu iki metod hakkında Şükrü Özen, bu şahsın Pezdevî değil de Ebu Mansur Muhammed b. Muhammed el- Berevî olduğunu dolayısıyla birinci metodun Berevî metodu olduğunu ifade eder. Bkz. Özen, Hilâf, D.İ.A. s. 531.

34        Yavuz, Cedel, D.İ.A. c. 7, s. 209.

35 A. Hamdi Adanalı, Osmanlı Medreselerinde Tartışma Metodolojisi, Osmanlı Dünyasında Bilim Ve Eğitim Milletlerarası Kongresi, İstanbul: 12–15 Nisan 1999, drl. Hidayet Yavuz Nuhoğlu, IRCICA, İstanbul 2001, s. 35

36        Kömbe, s. 7.

* Hâşiye-i Tecrid: Fatih Sultan Mehmed döneminde ilk derecedeki medreselere verilen addır. Süleymâniye Külliyesinin açılışından sonra medreselerin rütbeleri yeniden teşkilatlandırılmış ve ilk derecedeki medreselere İbtidâ-i Hariç adı verilmiştir. Geniş bilgi için bkz. Cevat İzgi, Osmanlı Medreselerinde İlim, İstanbul 1997, c. 1 s. 35–70.

37 Osmanlı medrese sistemi ile ilgili geniş bilgi için bkz. Cahit Baltacı, XV.-XVI: Asırlarda Osmanlı Medreseleri, İrfan Matbaası, İstanbul, 1976, s. 25–50. İzgi, c.1, s. 35–70, Hasan Akgündüz, Klasik Dönem Osmanlı Medrese Sistemi ( Amaç-Yapı-İşleyiş), Ulusal Yayıncılık, İstanbul 1997



** 1155/1741 yılında Fransız hükümetinin İstanbul’daki elçiliğinin isteği üzerine kaleme alınan Kevakib-i Seb’a (Yedi Yıldız) adlı eser, yazarı bilinmemekle beraber Osmanlı medreselerinde, ilimlerin, müderrislerden belli bir tertibe göre alınışı ve her ilimde okunan kitaplar hakkında istenen ölçüde bilgi vermekte yani öğretim programını tam olarak ele almaktadır. Bkz. İzgi, c. 1 s. 68-70.

*** Osmanlı medreselerinde ders kitabı olarak okutulan ilk dönem münâzara âdâbı ile ilgili eserlere baktığımızda, bu eserlerin Osmanlı coğrafyası dışındaki diğer İslâm coğrafyalarında yetişmiş âlimler tarafından kaleme alınmış olduklarını görürüz. Çünkü Osmanlı Devleti kuruluş döneminde, yeterli sayıda ilim adamı ve ilim ve kültür merkezlerine sahip değildi. Bu eksiklerini kapatmak için Osmanlılar, kendilerinden önceki mevcut birikimlerden faydalandılar. Önce medrese ve külliyeleri inşa ederek buralarda ilimlerinden yararlanmak üzere farklı İslam coğrafyalarından ya ilim adamlarını ülkelerine getirdiler veya onların eserlerini alıp tercüme ve şerh yolu ile faydalandılar. Semerkandî ve el-Îcî de bunlardan biridir.


Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

İSKENDER PALA’NIN ŞAH VE SULTAN ADLI

Çalışmamızın konusu olan Şah ve Sultan romanı, 16. yüzyılda Türk tarihinin en önemli vakalarından olan mezhep ayrılığı ve bu ayrılığın ortaya koyduğu siyasi...

ZAMAN YÖNETİMİ

Zamanın ne olduğunu tam kavrayamadığımız için onu yönetemiyoruz. İnsanoğluna eşit olarak sunulan tek kaynak olan zamanın etkin ve daha verimli...

ANKARALI ARABACI İSMAİL VE MUSTAFA KEM

O zamanlar askeri okullar yaşlı imparatorluğun en çağdaş eğitim kurumları arasındaydı. Genç adam, aradığı bilgiye ve tecrübeye ancak böyle bir okulda...

Reşat Nuri Güntekin: İlk Romanımı N

Gizli El benim ilk romanımdır. Mütarekenin ilk yılında Dersaadet ismindebir gündelik gazete çıkarmağa hazırlanan Sedat Simavî arkadaşım benden bir roman...

Erenköy şehidi Süleyman Uluçamgil (1944-1964), daha 20 yaşındayken hayata veda etmiş olmasına rağmen Kıbrıs Türk edebiyatında adı anılan, yalnız şehit...
Kitapların dünyası farklıdır. Edebiyat çevresi diye bir yer vardır. Uzun kısa, yaşlı genç, güzel çirkin, kadın erkek. Hepsi yazıyorlar. Hepsi...
Her yazı bir mektuptur,zamana yenilmediği sürece sahibini arar. İç dünyasıyla örtüşen yüzlerle karşılaşıncayeniden canlanır, yeniden yazılırher mektup. Dosttan dosta gitmezsadece,...
Üçyüz yıl önce Karacaoğlan derler bir ozan, ses olmuş telden, söz olmuş dilden dökülmüş… Tüm Anadolu, Karacaoğlan olmuş, ondan seslenmiş.
1.Edebî Hareketlerin Birbirine ve Sosyal Olaylara Bağlılığı: Edebî hareketler, bir taraftan sosyal olaylara, diğer taraftan da başka edebî hareketlere bağlı...
Dede Korkut hikâyeleri evreninde Aruz Koca adında bir bey vardır. Aruz Koca’nın iki oğlu vardır. Bu iki oğuldan biri Aruz...
“Ah o 20. asır yok mu!” diyordu Mehmet Akif. “Ne kadar gözdesi varsa hakkıyla sefil” diyordu. 21. asrı görseydi acaba...
Mustafa Kemal’in anlatacakları daha bitmemişti. Fakat tren yavaş yavaş, kavurucu sıcak içinde bozkırdaki Ankara’ya yaklaşmıştı. Ağustos ayında boncuk boncuk terleyen...
Hezârfen…Bin fen sâhibi…Yeryüzü bu kelimelerin kalbini hangi târihten beri kaybetti bilemiyorum. Ancak şu an bir şey var bizi kelimelerin ruhundan...
-Bayram Kök Bey’e ithafen-Çok değil şöyle elli altmış sene geçmişe gidildiğinde Anadolu çocuklarının en büyük hayallerinden birinin “bisiklet” olduğu görülür.
Muhatabının bileğini bükmek derdindeki dinleyiciye bir şey anlatmak imkansızdır. Öğrenme iştiyakı taşımayan muhatab hocanın kâbusudur. Söz daima kasdedilen mânâdan azdır. Açık...
Giriş Osmanlı döneminde müzik teorisi üzerine ilk Türkçe eserler XV. yüzyılda yazılmaya başlanmıştır. Bu eserlerde ele alınan konulardan bir çoğunun kökü...
2017 senesi itibarıyla 106 yıllık bir geçmişe ulaşmış bulunan Türk Yurdu dergisi Türkiye’nin yaşayan en köklü süreli yayın organıdır. İmparatorluk...
ÖN YARGI

ÖN YARGI

17.09.2017
Kime ya da neye karşı olursa olsun, ön yargılar bizi yanlış yönlendirip, yaşamımızı yanlış yönetmemize neden olur. Dolayısıyla, bazen bize...
Ve şüpheli tavırlarıyla mühendis Tansel Bey. GZS-3 ne demektir? Derdiyok Fakültesi’nin tekinsiz dekanı, Ve senaryosunu kimlerin yazdığı bilinmeyen “ÇARŞAMBA KARISI...