Edebiyat Dünyamız

Edebî Medeniyet:Ebedî Medeniyet (ISSN 2587-2435)

  
  

metinserhi"Metin şerhi nedir ve nasıl yapılmalıdır? sorularının cevabı ilk bakışta çok kolay görünmektedir. Ancak metin şerhini tanımlamaya yönelik ilk adımlarda güçlükler baş göstermektedir. Burada, bu çeşitten konularda âdet olduğu üzere kelimenin sülâsîsinden başlayıp müştaklarını sıralamak, lugat ve ıstılah anlamları üzerinde durmak, sözlüklerdeki farklı anlamlara işaret etmek ve Batı dillerinde aynı anlamlara gelen kelimeleri sayarak âlimâne bir giriş yapmak niyetinde değilim.

Metin şerhi bizde ve Batı'da yüzlerce yıldır var. Metin şerhi adı altında yapılanlara baktığımız zaman şöyle çok basit bir tesbitin bu konudaki bütün eserler için geçerli olduğunu görüyoruz: Bir metnin, daha iyi anlaşılsın diye, o metni başkalarından daha iyi anladığı kanaatinde olan kişiler tarafından açıklanması. Bu kanaat başkaları tarafından paylaşılsa da paylaşılmasa da, bir metni açıklamaya başlayan bir kişi, onu bazı kişilerden veya herkesten daha iyi anladığı kanaatine kendisi sahiptir. Bu tesbiti ileride hatırlayacağız; çünkü işin objektiflik veya subjektifliği yönüyle ilgisi bulunmaktadır.

Bir metnin açıklanması gerekiyorsa, o metinde okuyucunun bilgisi, aklı, düşüncesi, sezgisi veya duygularıyla aşamayacağı bazı güçlüklerin varlığı kabul ediliyor demektir. Ayrıca metnin daha büyük ilişkiler manzumesi içerisinde meselâ inanç veya düşünce sistemlerinde ne anlama geldiğini anlamak ve anlatmak ihtiyacı da metinleri şerh ettirmiştir.

Aslı aranırsa şerh, en geniş anlamıyla ele alır ve iyice soyutlaştırarak ifâde edecek olursak, hayatın iletişim söz konusu olan her alanında karşımıza çıkar. Bu anlamda, bir futbol maçında bile maçın hakemi futbol kuralları metnini şerh etmekte, bunu da seyirci ve oyunculara düdüğü ve el kol hareketleriyle ifâde etmektedir. Böyle bir yaklaşım tabiîdir ki metin şerhinin en geniş sınırlarını çizme eğilimindedir. Burada şerhle yorum iç içe geçmişlerdir; ancak yorumun da temelde yatan bir şerh vasıtasıyla mümkün olabileceğini, şerhin ise açıklanacak metne ait ufuk, perspektif ve bilgileri gerektirdiğini hatırlatalım. Böyle bir çerçevede yazılı her metin zaten aynı zamanda bir açıklama nesnesidir. Biz burada metin şerhini en geniş sınırları içerisinde ele almayacağız; çünkü bizi araştırma alanımızdan dolayı önce edebiyat metinlerinin şerhi ilgilendirmektedir. Yine de bütün metin şerhlerinin ortak bazı özellikleri olduğunu unutmamak gerekir. Her alandaki metin şerhinin bir diğerinden öğreneceği şeyler veya bir diğerine katkısı vardır. Konumuz dâhilinde metin şerhinin sınırlarını biraz daha daraltmayı deneyebiliriz: Klasik Türk Edebiyatı metinlerinin şerhi meselesi bizi alanımız dolayısıyla bütün diğer metin şerhlerinden çok daha fazla ilgilendirmektedir. Hattâ bu çerçeveyi burada sadece klasik Türk şiirinin metinlerine hasretmek daha doğru olacaktır; çünkü her türlü metin şerhi metodu nesir ve nazım şerhi arasında farklılıklar olduğunu kabul etmektedir ve şiirdeki metin şerhi tarihinin bütün eskiliğine rağmen hâlâ en önemli metin şerhi problemleri burada mevcuttur. Çünkü şiirdeki açıklamalar şiirin ses ve anlam bütünlüğünün oluşturduğu yapı ile bağlantılı olmak zorundadır. Böyle olmadığı durumlarda şerhin bir sözlükten farkı kalmaz. Söz konusu olan şey kelimelerin yalnızca anlamları değil, şerhedilen şiir içerisindeki anlam ve fonksiyonlarıdır. Bu da dâima biraz tahlil ve eleştiri ile karışmış olmak demektir.

Şiir metinlerinin şerhi İslâm kültür dünyasında varlığının bütün karakteristik çizgilerini tıpkı filoloji, belâgat, tarih, biyografi ve benzeri birçok dal gibi Kur'an'ı ve onun i'câzını daha iyi anlamaya yönelik araştırmalara borçludur.

Bilhassa filologlar, müfessirler, kelamcılar ve filozoflar bu alanda büyük çalışmalar yapmışlardır. Bu alanlarda elde edilen bilgi ve tecrübe sanat ve şiir alanına aktarılmış, orada eserlerin açıklanmasında uygulanmıştır. Hitâbet ve kitâbetin ortaya çıkardığı edeb literatürü, şâirlerin faaliyeti, şiir tartışmaları, eleştiri, daha fasih ve beliğ ifâdenin araştırılması, hep birlikte, klasik metin şerhinin esasını oluşturan bilgilerin tesbitinde, kristalleşmesinde önemli roller oynamışlardır. Bu çerçevede lafz, mana, kelime, nahv, cümle, paragraf, ifâde şekilleri ve daha çok bedî ve beyân adı altında toplanan retorik figürler araştırılmıştır. Bu iş yapılırken mantık dilinden ve usullerinden yararlanılmış, aklî ve vaz'î delâletlerle sınırlandırmalara, sınıflandırmalara gidilmiş, kurallar konmuştur.

Bu araştırmalarda dikkatin, sanatlı ifâdedeki biçim özelliklerine, anlatımın çeşitli yolları ve unsurlarına, mana ve şekil, bir başka deyişle, öz ve biçim meselelerine yöneldiğini görüyoruz. Söz gelişi, bu dikkatlerin sonucu olarak tartışmalı kelimeler, alışılmadık sentaks özellikleri, kelimelerin felsefî açıdan incelenmesi, ifâdede psikolojik etkiler, biçim elemanlarının tesbiti, şiir evriminde objektif ölçüler aranması gibi meseleler derinlemesine ele alınmıştır. Ancak kitap hâlindeki klasik devir şiir metni şerhlerine bakıldığında en çok filolojik yaklaşımların ağır bastığı görülür. Bu tip şerhlerde öncelikle metin verilir. Sonra kelimeler ve kavramlar çok zaman dil bilgisi ağırlıklı olarak şerhine göre uzun veya kısa bir şekilde açıklanır. Onlarda saklı olan anlam dünyası ortaya çıkarılmaya çalışılır. Daha önce bu konuda ileri sürülmüş fikirler varsa, onlar zikredilir, tercihlerde bulunulur. Telmihler dünyası açıklanır. Sadi, Hâfız ve Mesnevi şerhleri genellikle böyledir.1

1 Bu, zamanımıza kadar böyle devam edegelmiştir. Bu bakımdan Sarı Abdullah Efendi'nin (Ö. 1660) Cevâhir-i Bevâhir-i Mesnevisi ile Tahir Olgun'un günümüzdeki Mesnevi Şerhi arasında önemli bir fark yoktur.

Aslında klasik metin şerhinin ulaştığı ustalığın tam bir planını sık sık Kur'an tefsirleri arasında bulmak mümkündür; çünkü ideal şerh modelinin ortaya çıkışında bunların rolü büyük olmuştur. Bu modelde ayrıntılı filolojik açıklamalar yanında belâgat bilgilerinden de yararlanılır ve nüzül sebepleriyle ilgili bütün rivayetler, konuyla ilgili kıssalar verilir. Bütün bunların ışığında anlam sağlıklı bir şekilde tesbite çalışılır.1

Geleneksel şerh metodu günümüze kadar etkisini sürdürmüştür ve günümüzde bile saygı ile karşılanabilecek bir dil, mantık ve bilgi zeminine oturtulmuştur. Ancak Batı kültürünün etkisiyle birlikte bizde de bu konulara yaklaşımlarda değişikliklerin başladığını görmekteyiz.2 Burada bu konudaki bütün etkileri teker teker tesbite uğraşmanın maksadımız açısından önemli olduğunu zannetmiyoruz. Meseleyi başka bir yolla ele alabiliriz. Bir yandan geleneği tanıyan öte yandan Batı düşüncesiyle karşılaşmış ve genellikle yüzyılımızın Klasik Türk Edebiyatı alanındaki en büyük metin şârihi olarak kabul edilen bir örneği yakından inceleyerek onun eskiyle ve yeniyle ilişkilerini gözden geçirebiliriz.

Söz konusu örneğin Ali Nihat Tarlan olduğunu tahmin etmek zor olmasa gerek. Faruk Kadri Timurtaş, Fuzûlî Divanı Şerhi'nin sunuş yazısında onu şöyle tanıtıyor.3 "Divan şiirini en iyi anlayan, bilen ve açıklayan bu sahanın dünyada en büyük uzmanı..... Metinler şerhi ilminin eşsiz üstâdı".

Ali Nihat Tarlan'ın kendi deyişiyle "metinler şerhi" hakkındaki görüşlerini ana hatlarıyla şöyle verebiliriz4: Metinleri diğer ilimler için değil, kendisi için kendisi olarak tetkik gerekir. Metin tetkiki tarihe, kültür tarihine, psikolojiye veya sosyolojiye malzeme sağlayan bir alan değildir. Diğer bilim dallarının bilgilerinden ve metotlarından istifâde eder; ama onun kendine has prensipleri ve yolları vardır.

1 Tefsir konusunda bkz. İsmail Cerrahoğlu: Kur'ân Tefsirinin Doğuşu ve Buna Hız Veren Âmiller, A.Ü. İlâhiyat Fakültesi Yayınları LXXX, Ankara 1968. 2 Bu konuşmadaki edebiyat teorileri ile ilgili genel bilgileri ve bibliyografyayı aşağıdaki eserlerde bulmak mümkündür: Rene Wellek-Austin Warren: Theory of Literature, London 1976; Berna Moran: Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, genişletilmiş 6. baskı, Cem Yayınevi, İstanbul 1988; Jurgen Hauf/Albert Huller/Bernd Hüppauf/Lothar Köhn/Klaus-Peter Philippi: Methodendiskussion, Arbeitsbuch zur Literaturwissenschaft Band I, Athenaum Fischer Taschenbuch Verlag 1972; Viktor Zmegaç (nşr.): Methoden der deutschen Literaturwissenschaft, Athenaum Fisher Taschenbuch Verlag 1972; Werner Kraus: Grundprobleme der Literaturwissenschaft, Rowohlt Taschenbuch Verlag, Hamburg 1968. 3 Bkz. Ali Nihat Tarlan: Fuzûlî Divanı Şerhi, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara 1985, s.l. 4 Ali Nihat Tarlan'ın bu konudaki görüşleri aşağıdaki eserlerinden derlendi: A.N. Tarlan: "De l’histoire litteraire", Archiv Orientalni 18/4 (1950), s. 229-232; A.N.Tarlan: Şeyhî Divanı'nı Tetkik, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları No 1070, ikinci baskı, İstanbul 1964; A.N.Tarlan: Edebiyat Meseleleri, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1981; A.N.Tarlan: Necati Beg Divanı, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul 1963, (Önsöz s. I-VI); A.N. Tarlan: Ahmed Paşa Divanı, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul 1966, (Önsöz s. IX).

Metin şerhi, edebiyat tarihi, teorisi ve edebî tenkitten kesinlikle ayrıdır. Bilhassa tenkit tamamen subjektiftir. Tarlan'ın kelimeleriyle "Münekkid edebî eser üzerinde ikinci bir edebî eser yaratan edibdir". Metin şerhi ise sadece anlamaya çalışır. Bir operatör veya kimyager gibi teşrih ve tahlil eder. Müşterek maddeleri bulur onları sıralar. "Sanat eseri küldür, parçalanamaz." İtirazına karşı Tarlan, "objektif bir bilgi için mürekkebin anâsırına ircâ "edilmesi gerektiğine inanır.

O, bu işi tamamen müsbet bir bilim olarak görmektedir: "Kâinatta sadece nizam ve kanunun hüküm sürdüğüne ilim yolu ile inananlar için bu konunun şuur ve idrâkinden ibaret olan ilim sahası içerisine girmeyecek hiçbir vâkıa yoktur" der. İlim ordusunun her alanda zaferler kazandığı inancındadır. Ona göre, "sanatı metafizik bir esîr telâkki edip onu ruhî bir zevk zâviyesinden temâşâ edenler o esrârı içip sayıklayanlar enfüsî âlemde hezeyanları ile meşgul olmalıdırlar"; onlar ilmî disiplinden mahrumdur.

Pozitivizmin tarihi ile ilgilenenler bu görüşleri derhal tanıyacaklardır1. Bunlar, H. Taine veya W. Scherer gibi eski pozitivist ve sosyolojik yaklaşımın edebiyat teorisindeki zirvelerince de hayata geçirilmeye çalışılan temel ilkelerdir. Çok kısa ifâde etmeye çalışırsak; bu yaklaşımın temelinde, hiçbir ön fikre sahip olmadan, araştırma nesnesine tıpkı bir fen bilgininin maddeye yaklaştığı gibi yaklaşıp elde edilen bilgilerden tümevarım yoluyla kanunlar, kurallar elde etmek söz konusudur. Genel bakışları ve hükümleri oluşturmanın yolunun bu olduğuna inanılır. Pozitivizm uzun bir macera ve dallanıp budaklanmadan sonra N. Popper ile bugün tamamen başka bir noktaya ulaşmış bulunmaktadır. Çok basite indirgeyecek olursak, önce birtakım varsayımlar oluşturmak, sonra araştırma nesnesini bu varsayımlar açısından gözden geçirmek gerekmektedir. Varsayımlar yanlışlanmadıkları sürece doğru olarak kabul edilirler. Şu veya bu şekilde yanlış oldukları kanıtlandığı anda geçerlilikleri biter2.

1 Aşağıdaki cümle, "Alan araştırması yapan sosyolog, testlerle başarıyı ölçen pedagog, sabit veriler, gramer ve vezin analizleri, tarihî yapının çizgilerini yeniden ortaya çıkarma peşindeki edebiyat bilimcisi, onların hepsi, her zaman bilimsel öncüllerin bilincinde olmasalar bile pozitivist yaklaşımı uygulamaktadırlar", ve Wilhelm Scherer'in sözleri "Demiryollarını ve telgrafı hayata geçiren, aynı güç; sanayinin duyulmadık çiçeklenmesini ortaya çıkaran, hayatı kolaylaştıran, savaşları kısaltan, tek sözle, insanların tabiat üzerindeki hâkimiyetini güçlü bir adım boyu ileri götüren, aynı güç; kültürel hayatımızı da aynı güç idâre ediyor: Doğmaları süpürüyor, şiire damgasını vuruyor, bilimleri biçimlendiriyor. Fen bilimleri hepimizin zincirlendiği zafer arabasıyla bir muzaffer olarak geçiyor" şeklindeki sözleri bu etkileri açıkça göstermektedir; bkz. L. Köhn: "Der Pozivistische Ansatz", Methodendiskussion, s. 30-31. 2 Bkz. Lothar Köhn: "Der Pozitivistische Ansatz", s. 36-37.

Bugün bizim araştırma dünyamızda hâlâ büyük ölçüde eski pozitivizmin getirdiği alışkanlıklar hâkimdir; çünkü onlar vaktiyle bilhassa Servet-i Fünun'cular tarafından benimsenmiş, sosyolojik ve tarihî metot biçiminde Fuat Köprülü tarafından yerleştirilmiş ve ayrıca onlar üzerine kurulan birçok yaklaşım biçimi İstanbul ve Ankara Üniversitelerinde etkili olan Alman hocalar tarafından Türk bilim adamlarına uygulattırılmıştır. Yalnız, burada hemen zikredilmesi gereken bir husus, pozitivizmin bilhassa metin neşri, metin incelemesi ve edebiyat tarihçiliği alanında hiçbir zaman vazgeçilemeyecek metotları olduğudur.

Tarlan bunlara ek olarak işin içerisine bir de psikolojik yaklaşımı katmaktadır. Bu yaklaşım bilhassa, onun edebî sanatlar sınıflandırmasını belirlemiştir. Onun bu konudaki düşüncelerini büyük ölçüde kendi kelime ve cümlelerine dayanarak şöyle özetlemek mümkündür: Uzuvlar nev'in hayatını devâm ettirmek için gereklidirler. Uzviyyette bir de sinir cümlesi vardır; haz ve elem gibi iki vasıta ile uzviyyeti yönlendirir. Bu sinir cümlesinin en ufak heyecanından en büyük ihtiras buhranlarına kadar her tezâhürü ferde sanat maddesini verir. Yalnız, insanın teessürî hayatı değil, zihnî hayatı da bu mihver etrafında döner. Bütün dinî, ahlâkî, içtimaî, ilmî mevzular bu çekirdek etrafında belirmiştir. "Haricî âlemin manzarasını değiştiren psikolojik fakülteler muayyen olduğuna göre bunların mahsulü olan edebî sanatlar da muayyen ve mahduttur... Biz bu risâlede ruhî merkezlerine nazaran edebî sanatları tasnif izah ve anlamadaki farkları nisbeten vâzıh olarak tayin etmek istedik".

Açıkça görüldüğü gibi, burada psikolojik bir bakış açısının sanat eseri karşısındaki tavrı ile karşı karşıyayız. Burada süjenin duygulanışı ve haz belirleyici unsurlardır. Yine Ali Nihat Tarlan'ın metin şerhi anlayışını basit ve kaba çizgilerle özetlemeye devam edelim: Sanat eseri bir bütündür; ama bu bütün ancak birimleri vasıtasıyla incelenebilir. Bunun için bazı ön bilgiler gereklidir. Eski şiirimizde edebî akımlar olmadığı için, sanat anlayışında önemli temel farklılıklar yoktur. Şiirimiz, birimi olan beyitler vasıtasıyla anlaşılır. Beyitte içiçe bir hayaller dünyası ve bu hayaller dünyasının ifâde ediliş biçimi vardır. Bütün ifâde elemanları işin maddî yönünü teşkil eder. Onları kullanış tarzı ise sanatkârın kişiliğini ortaya çıkarır. Bir devrin sanatkârlarındaki ortak çizgiler o devrin özelliklerini oluşturur. Bir yazarın eserini doğru bir şekilde ortaya çıkarabilmek için onun sanatkâr kişiliğine tamamen nüfuz etmek gerekir. Sanatkârların etkileşimi meselesi sanatın ince, çok cepheli bir problemidir. Hükümler şahsî sezişten geçip ilmin istediği açıklığa kavuşamaz. Hem bizim şâirlerimiz, hem İranlılar mısra mısra tetkik edilmedikçe hükümler indî kalır. Bütün bunlar Ali Nihat Tarlan'ın metin şerhi konusunda teorik plandaki görüşleridir ve bazı çelişkilerle problemleri kendi içlerinde taşımaktadırlar. Ama önce Tarlan'ın metin şerhi uygulamalarını hatırlatmakta yarar var:

Şeyhî Divanını Tetkik'te divandaki bütün şiir elemanlarının mümkün olduğu kadar tam gerçekleştirmeye çalışılmış bir dökümü ile karşılaşırız. Şekil özellikleri, imlâ özellikleri, dil unsurları, edebî sanatlar, âyet, hadis, kıssa, fikir, duygu ve benzeri bütün elemanlar adetâ bir yığma hâlinde verilirken bir yandan da bilhassa İran edebiyatından Selman ve Hâfız'daki benzer örnekler ile Türk Edebiyatındaki benzer örnekler zikredilmiştir.

Yazarın kendi teorik yaklaşımı ile karşılaştırıldığında, burada bazı çelişki ve eksiklikler göze çarpmaktadır. Benzer örnek parçaların zikri gibi. Tarlan'ın kendisine göre İran ve Türk edebiyatının tam bir dökümü ortaya çıkarılmadan yapılan bu işin objektif olması mümkün değildir. Veyâ Şeyhî'yi kendi devrindeki diğer şâirlerden ayıran şahsî özelliklerin açıklığa kavuşturulmayışı bir eksikliktir.

Tarlan'ın sonraki şiir incelemelerinde, söz gelişi Fuzûlî Divanı Şerhi'nde şöyle bir yol tuttuğu görülür: Beyitin kendisini verir. Beyiti günümüz Türkçesine aktarır. Beyitteki kelime terim ve ibârelerin dinî, tasavvufî anlamlarını, telmihler, benzetmeler ve edebî sanatları açıklar.

Şeyhî Divanını Tetkik'teki tavır, klasik metin şerhi metotlarıyla eski pozitivizmin metotlarının bir birleşmesi olarak ortaya çıkmakta, Fuzûlî Divanı Şerhi'nde ise geleneksel metin şerhi tarzı ağır basmaktadır.

Akademik dünyamızın şiir incelemelerinde Ali Nihat Tarlan'ın metin şerhi tarzı kendisini hâlâ bütün ağırlığıyla hissettirmektedir. Bu muhakkak ki önemli ve değerli bir tarzdır; ancak geçen yüzyıldan başlayarak bu yüzyılın başında gitgide çeşitlenen ve yüzyılımızın ikinci yarısında daha da rafine hâle getirilen pek çok metin şerhi anlayışı bulunmaktadır. Bu gelişmeler şiirimizin şerhinde de yeni arayışların gerekli olduğunu göstermektedir. Modern teorilere çok önem verdiğini ve onları iyi uyguladığını bildiğimiz Mehmet Kaplan bu ihtiyacı biraz sert bir ifâdeyle belirtir: Ona göre metinde geçen yabancı kelimelerin şerhi, veznin, şeklin, edebî sanatların belirtilmesi ve böyle ne işe yarayacağı bilinmeyen teferruat bilgisi boştur ve hakikî sanat anlayışına yabancıdır. Metnin müellif ve devri ile ilişkisi, metnin bütününe hâkim olan ruh, onu ortaya koyuş şekli birbiriyle münasebetli olarak ele alınmalı, bunların kompozisyonu unutulmamalıdır1. Mehmet Kaplan bütünlüğü olan her

1 Mehmet Kaplan: Şiir Tahlilleri, And Yayınevi, İstanbul 1958, (Önsöz s. I-V).

şiirin bu bütünlük içerisinde ve kontekts (bağlam) içerisinde ele alınmasından yanadır ve bunun klasik şerhten farklı olup tahlile yakın olduğunu düşünür. Ancak onun tahlilleri aynı zamanda modern metotların eklektik bir biçimde başarı ile kullanıldıkları şerhler olarak da kabul edilebilirler. Ancak o, klasik edebiyattan bir şâirin tek bir şiirini bir bütün olarak şerh etmek yerine klasik şiirleri bir kavram veya kavramlar dizisi etrafında ele almayı tercih ettiği için metin şerhinden çok daha geniş kapsamlı yaklaşımlar içerisindedir1.

Günümüzde metin şerhi anlayışı değişmektedir. Metin şerhi artık anlam bütünlükleri, bağlamlar, yapıları göz önüne almakta ve bu şekliyle daha kuvvetli bir tahlil yönüne de sahip olmaktadır. Yeni teorilerin ışığında artık metin şerhinin tamamen objektif olma iddiası da eskisi kadar keskin değildir. Çünkü ele alınacak bir şiiri seçmek bile bir değer yargısını, yani subjektifliği içinde taşımaktadır. Seçmek bir tercihtir. Her şiir kendisine has bir yapıya, ikizi olmayan tek bir varlığa sahip olduğuna göre "Açıklamak için neden bu şiir seçildi de öbürü seçilmedi?" sorusuna tamamen objektif bir sebep bulmak mümkün değildir. Aslında bir kişinin bir metni başkalarından daha iyi anladığı kanaatinde olması, bu kanaatin başkalarınca paylaşılması bile subjektif bir tavırdır; çünkü böyle bir şeyi nesnel olarak kanıtlamak mümkün değildir.

Bir başka noktada da çok dikkatli davranmak zorundayız. "Devrin ruhuna girmeli ve onların ölçülerini bulmalı, kendi şahsî fikirlerimizi kendimize saklamalıyız." görüşü şiirin dünyasını yeniden kurmayı amaçlar. Bu fikirler Almanya'da 19. yüzyılda Tarihselcilik (Historismus) ve Pozitivizmle birlikte taraftar toplamış, Amerika'da da taraftarlarını bulmuştur. Bizde de çok yaygındır. Bu yaklaşımın zaafı "Şâiri sadece kendi dünyasında kendi ölçüleriyle değerlendirmek gerekir." fikri meseleye tamamen hâkim olduğunda belirir. İlk bakışta çok mantıklı görünen bu fikir, çağımızda iki önemli eleştiri ile karşılaşmıştır.

Birincisi, böyle bir yaklaşımda her devir kendi içine kapalı, ötekilerden tamamen kopuk bir hâl almaktadır. Bu ise tarihî tekâmül çizgisini biribirinden kopuk bloklar hâline getirir. Blokları biribirine bağladığımızda da diğer devirlerin ölçü ve hükümlerini işin dışında bırakamayız.

Ama asıl ikinci itiraz daha önemlidir. Sanat eseri sanatçıdan bağımsız bir varlığa sahiptir. Eser değişik devirlerde değişik okuyuculara sahip olabilir. Biz 20. yüz-

1 Örnek olarak bkz. Mehmet Kaplan: "Şeyh Galib'in İnsanlık Anlayışı", Türk Edebiyatı Üzerinde Araştırmalar, Dergah Yayınları, İstanbul 1987, s. 25-36.

yılın insanlarıyız. Dilimizin yeni çağrışımları, yeni tatları var; yeni tarzlarımız, yeni duygularımız var. Eskilerin inandığı her şeye aynen inanmamız mümkün değil. Kaf dağına gittik, hayallerimizde Rüstem'in yerini Rambo aldı. Bu durumda yazarın dünyasını ne kadar aslına uygun oluşturmaya çalışırsak çalışalım, bu, yine de yazarın dünyasının üzerine onun kavramları ve düzenleme tarzı ile kurulan kendi dünyamız olacaktır.

Bu yaklaşım biçimini en uç noktasına götürenler de olmuştur. Bunun mutlakiyetçi bir şeklini klasik edebiyatımızla ilgili olarak akademik dünyamızın dışında 60'lı yılların Yordam dergisinde H. Cöntürk ve H. Aker'in bazı uygulamalarında buluyoruz1. 60'lı yılların Soyut, Papirüs, Yeni Dergi gibi dergilerinde tartışılan2 bu anlayışa göre tasavvufi bir aşkı anlatan bir şiir bunu anlamayan bir çağda tamamen dünyevî bir aşk şiiri olarak açıklanabilir. Onlar eski bir metni alıp yazarını fazla hesaba katmadan o metnin bugün kendileri için ne anlam taşıyabileceğini düşünürler. Yalnız metni alıp onun sanat özellikleri üzerinde durmanın yeterli olduğu görüşündedirler. Kelimelerin o zamanki muhtemel anlamları peşinde koşmanın gereksiz olduğuna onları yeniden anlayıp değerlendirmenin gerekli olduğuna inanırlar. Onları şiirin kendi dünyası ile ilişkileri, mazmunlar, hattâ şiirin ses yapısı bile ilgilendirmez. Onlar gerçek şiirin imajlarla oluştuğu düşüncesinden yola çıkarak, şiirin değerini bu imajların kendi aralarındaki ilişki ve tutarlılıklarında, örgüsünde ararlar.

Bu yaklaşımın hemen, yine akademik çevreler dışında, ağır eleştirilere uğradığını görürüz. En ağır eleştiriyi yönelten Murat Belge aslında eserlerde bir toplum boyutu olması gerektiği görüşüne sahip olan her biribirinden farklı bakış açısının paylaşabileceği fikirler ileri sürer. Bunları şöyle özetleyebiliriz3: Divan şiirinin çevresi ile ilişkileri koparılırsa değeri kalmaz. Bir eser başka bir çağda yeni değerler kazanabilir; ama bu, eserde hiç olmayan bir şeyi uydurmak demek değildir. Çağdaş sanat eserleri de dahil, tarihî çerçevesinden dışarı çıkarılan bir metnin anlamı kalmaz. Bir eserin önce tarihî mahiyeti ortaya konmalı, sonra eserin çağımızda nasıl yorumlanıp ondan neler çıkarılabileceğine bakılmalıdır. Şiirin kendi dünyasıyla

1 Bkz. H. Cöntürk: "Nefî'nin Bir Gazeli", Yordam 3 (1966 Mart) s. 17, 23-24; H. Aker: "Baki'nin Gazelini Okurken", Yordam 4 (1966 Nisan), s. l, 30-32. 2 Murat Belge: "Metin İncelemesi Üstüne" Papirüs 3 (1966 Ağustos), s. 9-12; H. Aker: "Metin İncelemesi", Soyut sayı 17 (1966), s. 9; H. Cöntürk: "Eski-Yeni, Kolay-Güç" Yordam (1966 Aralık). 3 Murat Belge: "Divan Edebiyatı ve Metin Eleştirisinde Yöntem" Yeni Dergi 3 (1967), s. 215- 224.

ilişkileri büyük bir zenginlik oluşturur. Bundan vazgeçmek esere haksızlıktır. Toplumun gelişme çizgisi göz önüne alınmalı, eserin temel felsefesi ihmal edilmemelidir. Divan şiirinin mazmunları ve sesi göz önüne alınmazsa, bu onda var olan şeyleri hiç hesaba katmamak olur.

Klasik şiirimizin açıklanmasında uygulanan bir başka metot olarak da yapısalcı şerhle karşılaşıyoruz. Başlangıç sayılabilecek ilk denemelerin İstanbul Yabancı Diller Okulunun Dilbilim dergisinde bilhassa Süheyla Bayrav ve Tahsin Yücel çevresinde başladığını görüyoruz1. Yapısalcı şerhin metne yaklaşımındaki temel prensipleri şöyle özetleyebiliriz:

Bir sanat eseri değişik dönemlerde veya değişik açılardan bakıldığında değişik bildiriler sunmaktadır. Ortada yazar ve okur vardır. Okur sürekli değişken olduğundan, farklı açıklamalar mümkündür. Bu açıklamalar kendi içerisinde tutarlı ise normaldir. Nesnellik açıklamanın bildirisinde değil iç düzenindedir. Edebiyat bilimi metnin taşıyabileceği bütün bildirileri veya tek doğru bildiriyi aramaz; sanat eserinin sanat özelliklerini, sanatçının bilinçli çabasını göstermeyi amaçlar. Aranılan şey eserin iç düzeni, her sanatçının özel dizgesi, belli bir dönemin sanat duyarlığı, geleneği eğilimleridir. Bu iş yapılırken tekrarlar, paralellikler, mısra uzunlukları, cümle unsurlarının sıralanmaları, birbirleriyle ilişkileri, cümlelerin yapıları, tek tek kelimeler, onların cinsleri, özellikleri, her türlü ses tekrarı göz önüne alınır. Bunlar ne istatistikçi bir anlayışla, ne de eski retoriğin yaptığı gibi, yapı çerçevesinden koparılarak ele alınmalıdırlar. Aksine içinde bulundukları bütünün parçaları, bir dizgenin öğeleri diye gözden geçirilmelidirler.

Yapısalcı metin şerhinin en son ve metodun âdabına erkânına uygun bir uygulamasını meslektaşımız Cem Dilçin gerçekleştirdi2. Bu metot aslında içinde, pozitivizmin fen bilimlerindeki objektifliğini arayan ruhun, bir başka biçimde devamını taşımaktadır. Zaten teori alanında da hem formalist hem yapısalcı metotlar pozitivist zihniyetin ürünleri olarak telâkki edilmektedirler. Bu metodun, yapıyı ön plana alırken birçok başka yönü ihmal etmesi ve yapıyı nesnel olarak açıklama hamâsetine kendisini kaptırıp cetveller ve dökümlere gark

1 Klasik şiirimizin Anadolu'daki önemli ilk temsilcileri ve etkileyicileri arasında yer aldığına inandığımız Yunus Emre'nin açıklanan bir şiiri için bkz. N. Göndeş: "İşidin Ey Yârenler Işk Bir Güneşe Benzer-Göstergebilimsel Uygulamalar", Dilbilim I (1976), s. 90-95. 2 C. Dilçin: "Fuzulî'nin Bir Gazelinin Şerhi ve Yapısal Yönden İncelenmesi", Türkoloji Dergisi, c. IX, sayı l (1991), s. 43-98.

olması, bir zaaf olarak eleştirilmektedir. Kültür objelerine bakışta o objenin bir evrim çizgisi üzerindeki yerini bulmadan o objeyi belirlemek mümkün olamaz. Böyle bir tesbitten sonra bir de objenin yatay çizgideki yeri, yani kendisiyle aynı zamanda var olan sanat varlıklarının ve anlayışlarının yanındaki ve karşısındaki durumu aranır. Bunlar sadece sanat eserini değil, her türlü varlığı açıklamak ve anlamak için, sistemli düşüncenin vazgeçemeyeceği temel yaklaşım biçimleridir. Ayrıca modern sanat ontolojisi sanat eserinin varlığını onun reel ve irreel yapısını tabakalandırarak anlamaya çalışmaktadır1. Reel tabakalar tarafından taşınan irreel tabakalar sadece tek bir anlam dünyasından oluşmamakta, daha ince ayırımlara sahip olmaktadırlar.

Bütün bunların ve modern teorilerin ışığında sanat eserini daha kapsamlı açıklamanın telif edici yönlerini aramak, çağdaş batılı araştırıcıların gündeminde yer almaktadır. Bu durumda bizim de modern teorileri ve onların doğurduğu metotları çok ciddî bir şekilde takip etmemiz, bu çok problemli alanda hiç durmadan soruların cevaplarını aramamız gerekmektedir. Ayrıca, metoduna uygun ciddî bir mesâi ürünü olmak şartıyla, her türden şerhin ortak tecrübelerimize kazandıracağı şeyler vardır.

Teori Zemininde Metin Şerhi Meselesi, Ege Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Araştırmaları Dergisi, C. VIII, İzmir 1994, s. 1-10.

* İLESAM tarafından 17-18 Ocak 1992 tarihlerinde düzenlenen “I. Eski Türk Edebiyatı Kollogyumu”nda sunulmuştur. 56

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Şerife Gündoğdu'nun Vuslatı

Vuslat; ulaşma, erişme, kavuşma, buluşma, beraber olma anlamlarına gelmektedir. Vuslatın zıt manası ise hicran, firkat, ayrılık demektir. Vuslat, sevgiliye...

FUZÛLÎ VE BÂKÎ DİVÂNI’NDA BELÂ

Kur’ân ve hadislerde sıklıkla geçen ve Divan şiirinde de hayli fazla geçen kavramlardan biri olan belâ kavramı, divan şairleri tarafından farklı anlam ve...

BEYAZ KÜRK- FÜSUN MENŞURE

Küçük adımlarımla sabahın çiği düşmüş çimenlerin üzerinde yürüyorum. Bir, iki, üç, dört... Dört ahenkli adımı öyle zarif bırakıyorum ki yere, âdeta toprağı...

AHMET HAMDİ TANPINAR VE YAZ GECESİ

(23.6.1901 - 24.1.1962) Doğ. ve Ölm.: İstanbul Çeşitli ortaokul ve liselerde okuduktan sonra İstanbul Edebiyat Fakültesi'ni bitiren Ahmet Hamdi Tanpınar,...

S. Ahmet Arvâsî Kendini Arayan İnsan başlıklı kitabında üçlü bir tasnif yapar: “İnsanlığın hayatında ilim adamı, sanatkâr ve peygamber üç...
Kur’an okumayı hakkıyla bilmek… OKUMAK… Güzeldir… Okumak zordur… Okumak meşekkat ister, emek ister, öğrenmek ister… Öğrenmeden okuyamazsın ki… Her okumanın bir...
Halk Edebiyatımızda, nasıl ki “Kerem” denince hemen “Aslı”yı, “Mecnûn” denilince “Leylâ”yı hatırlarsak, XX. yüzyılın ünlü Halk Şairi “Talibî” Coşkun da,...
Çiçek sevgisi ve merakı Türk kültür tarihinde önemli bir yer tutar. Çiçekleri çok seven ve onları büyük bir özen ve...
Tabloda bir hoca…Arkasındaki kütüphanede hadis, siyer, fıkıh ve tefsir gibi okunmayan, okunsa da anlaşılmayan, ezberlense de unutulan cilt cilt kitapların...
Elvanlarda ihtiyar bir kılavuz aldık. Köy kısmen yanmış, perişan, herkes fersiz ve şaşkın gözlerle kamyon denilen canavarın bir lüzum görüntüsüne...
Prof.Dr. Mehmet Fuat KÖPRÜLÜ Türk tarihi ve Türk Edebiyatı tarihi yanında Türkiye’de modern hukuk ve iktisat tarihinin kurucusu olan araştırmacı, bilim...
Bir kimse, bir hâl veya nesnenin başka bir kişi veya şey üzerindeki tesirine genel anlamda ‘etki’ diyoruz. Kişi, durum ve...
Mehmet Akif, çok yönlü ve aktif kişiliği ile hiç kuşkusuz hem II. Meşrutiyet hem de Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının...
(23.6.1901 - 24.1.1962) Doğ. ve Ölm.: İstanbul Çeşitli ortaokul ve liselerde okuduktan sonra İstanbul Edebiyat Fakültesi'ni bitiren Ahmet Hamdi Tanpınar, liselerde.
Vaktiyle “Hisar” dergisinin bir sayısında Sabahattin Teoman, kendisiyle yapılan bir konuşmada, şiire dair görüşlerini şöyle izah ediyordu; "... Şiir, insanları nebattan...
Önsöz İlk aşk, ilk evlat gibidir ilk kitap… Heyecanı, sancısı, sevdası, sevinci tarifsizdir… “Elifçe” Elife Ergan’ın şiirleri böylesi bir doğumu ve...
SILA-YI RAHİM

SILA-YI RAHİM

26.03.2018
Gurbet, insanın sılasından ayrılmasıdır.Gurbet diyarındaki insan açısından doğulan ve sürekli yaşanılan yerdir sıla.Gurbet ve sıla birbirine zıt iki kardeştir."Sıla bir...
Usûlî XVI. yüzyıl divan şairlerin en tanınmışlarından biridir. Her divan şairinin olduğu gibi Usûlî’nin de kendine has bir dili bulunmaktadır.
İnsanız işte… Acı, bunalım, düşünce, gam, gerilim, hüzün, ıstırap, kaygı, keder, korku, neşe, öfke, sevgi, sıkıntı, umut ve daha niceleri hep...