Edebi Medeniyet 
Ebedi Medeniyet
(Okuma süresi: 13 - 25 dakika)
Bunu okudun 0%

bayrak tugra sancak1-BAYRAK

Bayrak, bir ruhtur. Binlerce yıldan beri elde taşınmış, eve asılmış, mezara dikilmiştir. Avda ve savaşta, ondan yardım dilenilmiştir. Uğur ondadır. Türklerin başlarını bağladıkları, iyi kaderin anahtarı da odur. O, kötülüklere karşı koruyan bir muskadır. Her şeyin tılsımı ondadır. Bayrak, koruyucu bir ruhtur! “Ataların ruhları bizi, onun içinden gözler”; sözleri ise dalgalanmalarıyla uçuşan kutlu seslerdir O, bir “Zafer tanrısıdır!” Bayrak, kutlu ve mübarek bir kişi gibidir.

Bir insan gibi kızar, sevinir, kırılır. Düşerse, onu tutanlar da yok olur. Başı göklerdedir. Büyük rüzgârlar, şimşekler ve göğün diğer büyük güçleriyle iç içedir. Başı, aya ve güneşe değer. Bunlar da yetmez. Oğuz Kağan, güneşi bir bayrak yapmak ister. Bayrak! Kökü gibi yerde; başı ise göklerde olan bir varlıktır. Göklerde yayılır, enginleşir, yücelir. Bazen kötü kader, onu da kovalar ve düşer, kırılır! Bayrak ölür mü? Ölmez! Çünkü o Türk milletinin soyunun bir kökü ve sembolüdür. Bundan dolayı, yaşayanlar değil; eski şanlı soylar ile gelecekteki soylarda manalarını bulmaktadır. Bu mana, onun parlak renklerinde yansır. Dalgalanmalarıyla ses verir. Soylar onunla aynı tarladan bitmişler ve yücelmişlerdir. Soyun damgası olmuştur. Türk devletleriyle de yücelmiştir. Böylece aybaşında bir yıldız olmuştur. Bayrağa kurban, binlerce yıldan beri Türklerin değişmez geleneği ve sığınağı olmuştur. Bayrağın ruhunu ve gönlünü doldurmalı ve ona daha yakın olmalıdır. Saçı ile sulamalı ve onu rahat tutmalıdır.

Türk devlet ve aile geleneğini, Türk bayrağı ile tuğlarının doğdukları ve geliştikleri bir toprak ve ana rahmi olarak kabul ettik. Bayrak toplulukların malıdır. Toplulukların ruhlarında doğar ve değerini toplulukların ruh ve duygularından alır. Yoksa şimdiye kadar yapıldığı gibi filân padişah bayrağın rengini değiştirdi; şöyle yaptı gibi yeni ihtiyaçlardan dolayı, birçok yeni bayraklar ve flâmalar alınmış ve yapılmıştır. Ancak her zaman Osmanlılarda da baş sancak veya baş âlemler, ak ve kırmızı sancaklar olarak kalmışlardır. Halkın belki de binlerce yıldan beri sevdiği ve tuttuğu bazı renkler vardır. Bayrak diye ancak onların peşinden giderler. Savaşlarda onların altında ölürler. Bundan dolayı Türk bayrağı hakkında ilk yazanlardan Miralay Ali Bey’i burada rahmetle anmak istiyoruz. O da zaman zaman kırmızı Yörük bayrağı üzerinde duruyordu. Osmanlı ordularındaki Yörük ve Türkmenlerin bu renge, bütün varlıkları ile bağlı olduklarını sık sık söylüyordu. Bazen de çok temiz duygularla Osmanlı padişahlarının, halkın bu duygularına uyduklarını düşünmek istiyordu.

Türklerin din inanışları da Türk tuğları ile bayraklarının doğuş ve gelişmesinde ana temeli oluşturmuşlardır. Bayrak ve din, Türklerde başlangıçlardan beri, iç içe girmiş ve iç içe yaşamıştır. Bu gelenek birliği ve kaynaşması Çin’de de görülür. Tuğlar Çin’de, daha çok ölüm törenleri ile bazı mabet törenlerinin sınırları içinde kalmıştır. Boyları küçüktür. Baston şeklidedir. Bu küçük perçemli bastonları din ve ant törenlerini idare eden ve “baş şaman” rütbesini taşıyan Türk Şamanlarının da ellerinde görülmüyor değildi. Ancak büyük Türk devletlerinde tuğlar, “din, savaş, tuğ” gibi üçlü düşünce ve inanış düzeninin potası içinde erimiş ve birleşmiştir. Bu üçünü birbirinden ayrı düşünebilmek mümkün değildir. Devlet ve orduda bu düşünce potasını çevreleyen ve pratik hayata uygulayan, birer düzen hâlinde görülmüşlerdi. Bundan dolayı Türklerde devlet, topluluk ve aile içinde vazgeçilmez bir din, bir gelenek, bir sosyal vazife olarak binlerce yıldan beri uygulana gelmiştir. Bayrak ve tuğ için yapılan törenler, aile ve Türk topluluklarında, daha çok bir din gereğini yerine getirme, bir uğur bulma arayışı veya mistik ihtiyaçları doyurma amacına yöneliyordu. “bayrak merasiminin” ise daha yüce ve daha büyük emellere yöneldiği görülüyordu: Savaş ilânı, tuğ veya bayrak merasimi ile başlıyordu. Tuğ ve bayrağa saçı veya kurban sunma ile geleneklere bağlı çeşitli törenlerden sonra savaş andı yapılmış oluyordu. Bundan sonra artık savaş hazırlıkları yapılıyor ve akına çıkılıyordu. Osmanlı Devletinde de bu gelenekler değişmiyordu. Bu törenleri İslâm gelenekleri içinde bulabilmek çok zordur. Zaten aramak da gereksizdir. (1)

Bayrak ve bayrağın Türk milleti üzerindeki etkileri hakkındaki ön bilgilerden sonra bayrak kelimesinin kökeni hakkında durmak yerinde olacaktır. Bayrak; elamanlarının berraklığı ve gövdeleşmesindeki temiz, imtizaç bakımından tesir altına girmemiş has Türkçe bir kelimedir. Kendisi ile pleo-sosyolojiye kadar çıkmak kabil olduğu hâlde ne yazık ki filolojisini ve tarihini yapmak kabil olmadı. Bunun içindir ki ne zamandan beri, hangi yan ve yakın anlamlarda kullanıldığını mevsuk olarak bilemiyoruz. Yalnız. Kaşgarlı Mahmud’dan; bu kelimenin XI. asırda; Oğuz Türkleri arasında bayrak ve batrak biçimlerinde ve aşağı yukarı bugünkü manada kullanıldığını biliyoruz.

Bayrak ve Batrağın Manaları

BATRAK: Tek başına muharebe eden muhariplere mahsus ve ipekten yapılmış âlemdir. Bu izaha göre Batrak, mübârizlerin (dövüşenlerin) kullandığı bir nevi mızrak olur. Bu mızrakların temrenlerinden sonra flâmalarda olduğu gibi bir bez parçası veya bir hayvan kuyruğu bulunurdu.

BAYRAK: Oğuz Türkleri arasında aynı zamanda bayrak şeklinin de kullanıldığını şu kıt’adan öğreniyoruz:
Ağdı kızıl bayrak
Tağdı kara toprak
Yetşü gelüp “uğrak”
Tokşip anın giçtimiz.

Demek oluyor ki Oğuz Türkleri arasında hiç olmazsa XI. asırda bir bayrak kelimesi vardı. Bu; kızıl renkte idi. Ağdığı yani yüceldiği zaman kara toprağı havalandırıyordu. Demek ki arkasında bir askerî kıt’a, muharip bir zümre veya aşiret sürükleyebilen bir şey, bir cemaat amblemi idi. Süleyman Efendi, Çağatay Lügati’nde, bayrak kelimesini boydak şeklinde kaydeder. Büyük Türk Lügati’ne göre boydek kelimesi Azerî lehçede “beyliğin alâmeti” olan bayrak ve Çağatay lehçesinde koşuklarda verilen mükâfat manasındadır.

Bayrağın kızıl renkte olduğunu Kırgızların “Manas Destanı’nda” da görüyoruz. Düşmanlara karşı Kırgız kabilelerinin “kızıl tuğ” etrafında toplandığı bu destanda anlatılmaktadır. Kızıl renkli bayrağın eksikliğini paydara kelimesinin delâletinden de öğrenebiliriz. Altay Türkleri, kurban edilen hayvan derisini mukaddes kayın ağacından bir sırık ucuna asarak bayrak şekline sokarlar ve bu suretle ervahı (ruhları) memnun ederlerdi. Bu bayrağın adına paydara denilirdi. Sonraları bu derinin yerine kumaş konmağa başlandı. Hâlâ Altaylılar muayyen bir miktar kumaşa payrı derler.

Bayrağın kızıl renkte olduğunun bir delili de Şamanlıkta ruhların şerefine dikilen bayrakların kırmızı renkte olmasıdır. Güneşe ve ateşe benzemesinden kinaye olarak Altaylılar bu bayraklara yalama derlerdi. Görülüyor ki çok eski zamanlardan beri Türk âleminde bayrak olarak dalgalanıp gelen bu mana psiko-sosyolojinin değişmelerine tâbi olarak bazı renk ve hizmet farkı göstermiş ise de bu muvakkat (geçici) ayrılımlarından derhal dönerek yine semantik cevherine kavuşmuştur. Yani esas olarak Türk millî sembolü, rengini ve bayrak adını muhafaza edegelmiştir. Bayrak kelimesinin Güneş-Dil Teorisine göre analizi şöyledir:
             (1)   (2)   (3)  (4)   (5)
Bayrak: ağ + ab + oy + ar + ak

1.Ağ: Ana köktür. Asıl, esas, sahip ve ışık manasındadır.

2.Ab: Ana kök anlamını tecelli ve temessül ettiren prensipal köktür. (ağ + ab) ağab ve son morfolojik şekli (ab) d1’de baba, büyük, esas ve sahip manaları verir.

3.Ay: Mananın taalluk ettiği obje veya süjeyi gösteren elemandır. Böylece meydana çıkan (ağabey) dilimizde büyük kardeşi ve kendisinde büyüklük kabul edileni tarif eden ağabey kelimesidir. Abay şeklinde dikkat manası vardır. (Radlof, Kırgız) ana kökün kaynaşması ile husule gelen boy kelimesi ise; asıl cazibe, yani, kumandan, mesut, mütemevvil, zengin manaları verir.

4.Ar: Ana kök anlamının bir sübje veya objede tekerrürünü gösterir. Bu surette çıkan “Bayar” kelimesi celil manasındadır.

5.Ak: Manayı isimlendiren ve tamamlayan elemandır. Bu suretle bayrak kelimesi; asıl, esas, kuvvet, kudret ve ziya anlamının tam ve mükemmel olarak bir objede tekerrürünü ifade eden bir kelime olmuş olur.

Zaten bugünkü yaşayan manası tamamı ile budur. “Bayrak” ve “beyrak” uzun bir sapın ucuna bağlı, devletin hususî alâmetini gösterir, hususî renkte ve şekilde bir bezdir. Bu analizlerden de anlaşıldığı gibi bayrak kelimesinin semantik cevherini saklayan morfolojik kısım boy kelimesidir. Boy kelimesinde büyük, efendi, tanrı manaları bulunduğu gibi obstre olarak da büyüğe lâyık, büyüğe mahsus, büyükte görülüp tanınan mefhum vardır. Fark etmek, keşfetmek, görünmek, toplanmak, işaret etmek ve nişan gibi manaları ile klânlar devrinin totemik zihniyetine göre de insanın benliğine tasarruf etmek demek olan baymak, büyü, buyruk gibi kelimeler de bu iptidaî sosyolojinin halkettiği kelimelerdir.

Bir Bükte yaşayan primitif bir klânın başındaki adam bay’dır. Tanrı’ya yani Bayat’a bağlıdır. Ondan gelmedir. Bu Bay, büyücüdür. Bayın atalarına tâbi olan klânın adı Bayka’dır. Bayka kazan bükün ortasında toplanarak Batrak yani kalabalık hâlini alınca mal edinmek yani bayırmak için cenge giderdi. Cenge giderken düşmanı baymak için büyü yapılır ve kuvvet kazanmak için mücavir büklerle ittifaklar, mukaveleler yani Baylav’lar akdedilirdi. Sonra ecdadın ruhlarını yanlarında toplayabilmek için bayrak çekilir ve ona sadık kalmak yani bayık olmak için bağırılırdı. Cenkten dönünce bayram edilir ve kahramanlara baysa yani madalya dağıtılırdı. Baysallık yani sulh ve sükûn teessüs ettiği için baya bayırlama yani şükür yapılırdı. Böylece bayrak kelimesinin muhitinde bir baylık atmosferi muhafaza ederek ta paleo-sosyolojiye kadar çıkabildiğini görmüş oluruz.

Batrak şekline gelince; o da bayrak kadar eski olmak gerektir. Böyle olmakla beraber psiko sosyoloji onu zamanla yalnız bir muharebe âleti hâline sokmuş bulunuyor. Nitekim Kâşgarlının anlattığı gibi münferit mübarizlerin (dövüşenleri) taşıdığı bir bayrak idi. (2)

 

 

 

Türklerde bayrak anlayışının kökleri, çok eski din ve devlet inanışlarının temellerinde yatar. Göktürklerde, devlet ile kağan, Türkleri dünyaya bağlayan iki büyük semboldü. Türkler devletleri ile kağanlarını kaybettikleri zaman “Devletim vardı, devletim hani; Kağanım vardı, Kağanım hani” diye aranmaya başlar ve onları en sonunda böyle bulurlardı. Bu sözleri Göktürk yazıtları söylemektedir. Türk devletini, tanrının bir emri olarak kabul etme ve onu ilâhî menşelere bağlama, yine Türk düşüncesinin değişmez bir düzenidir. Bundan dolayı devlet ve bayrak ilişkilerini incelemeye başlarken, Göktürklerin “kurt başlı bayrağı” “devlet, ikbal ve rütbe sahibi” olarak, Türk soyunun bu kutlu sembolüne sahip olma ile mümkündü. Bu kutlu bayrağa sahip olabilen kişi veya halk, kağan ve kağanlık olabilir komutan olabilir ancak onu elinde tuttukça saygı görebilir ve meşru sayılabilirdi. Göktürk kağanlığı yıkılıp Türk kağanı olmadığı zaman da bu bayrak unutulmaz; Türk kağanı adına, bu kurt başlı bayrağı Çin imparatoru verir ve onu alan da bey olabilir ve hatta kağan olabilirdi. Ancak bu “bayrak ile davul” yan yana verilir ve birbirlerinden ayrılmazlardı.

Bayrak, milletin kalbini dolduran ve duygularını taşıran bir sembol olmalıdır. Yoksa o bayrak olamaz. Göktürklerin bayrağı niçin bir kurt başlı bayrak idi? Göktürk devletinin ve kurt başlı bayrağının mitolojik köklerini, Türk Mitolojisi adlı esere göre kısaca izah edelim:

“Türkler, düşman bir kavme yeniliyorlar ve Türklerin hepsi, bu düşman kavim tarafından öldürüyor. Türklerden yalnızca bir çocuk kalıyor. Düşman, onun da elleri ile kollarını kesiyor ve kamışlar içine atıyor. Bu arada dişi bir kurt ortaya çıkıyor ve çocuğu emzirip, büyütmeye başlıyor. Düşman bunu yeniden haber alıyor ve geriye kalanlar çocuğu alıp kaçıyor. Turfan’ın kuzey doğusunda bulunan bir dağa gidiyor ve o dağdaki bir mağaradan içeriye giriyor. Bu dağ içinde, büyük ve güzel bir ova varmış. Orada kurt bu erkek çocukla evleniyor ve on erkek çocuğu oluyor. Çocuklar dışarıdan kız kaçırıp evleniyorlar. Böylece, Türklerin on-soy veya on oklar boyları oluşuyor.” Göktürk devletini kuran Bumin ve İstemi Kağanlar da bu on soydan biri olan Aşina boyundan geliyorlar. Bunun için Göktürkler her mayıs ayında, Göktürk kağanının başkanlığında bu ata mağarasını ziyaret ediyorlar ve kurban sunuyorlardı. İşte Göktürklerin kurt başlı bayrağının oluş nedeni budur. Zaten Çin kaynaklarında onlar “Kurt soyundan geldikleri için bu bayrağı saygılıyorlardı.” diye yazıyorlar. Türklerin Anadolu’ya gelişlerinde de kurda benzer bir hayvan kılavuzluk yapmıştı. Bunu da Süryani Mikail Vakayinamesi’nden öğreniyoruz.

O çağdaki Türkler de böyle inanıyorlarmış. Aslında Oğuzlar çoktan kurttan “avcı kuş” sembolüne geçmiş ve ayrıca boy damgaları kullanmaya başlamalardır. Akkoyunlu ve Karakoyunlu devletlerinin bayrağı üzerindeki “koyun resimleri” ise mitolojik ve mistik manalarını artık kaybetmişlerdi.
Göktürklerde kağanlık, komutanlık ve yüksek memuriyet alameti olarak “Altın Kurt Başlı Bayrak” Çin vesikalarında altından yapılmış bu kurt başlı Türk bayraklar, çok ünlüdür. Ancak Çin, Göktürk devleti yıkıldıktan sonra da Türkler arasında bu geleneği devam ettirmiştir.

“Davul ve bayrak verme” yolu ile kağanlık ve beylik verme yoluyla, onların beyliklerini tanımıştı. Göktürk İmparatorluğunun, öz bayrağı altın idi. Bayrak ve davul ile kağanlık tanıma protokollerini, şöyle özetleyebiliriz: Yabgu Kağan, Göktürk tahtına çıktığı zaman, Çin İmparatoruna bir elçi gönderdi ve Göktürk kağanı olduğunu bildirdi. Çin İmparatoru ona bir davul, bir boru ve bir de bayrak vererek, böylece onun kağanlığını tanıdığını bildirdi. (3)

Bu kağanın uzun bir çenesi, kambur bir sırtı ve parlak gözleri vardı. Ancak kendisi cesur ve hareketi plânlıydı. Davul ve bayrağı alınca Batıya doğru akına çıktı.

Bu çağ, Göktürklerin en güçlü olduğu çağdır. 617 yılından sonra Çin generali Liang Shih-tu, Çin’e isyan etti ve Göktürklere sığındı.

Göktürk kağanı Shih-pi kağan, kurt başlı bir bayrak vererek Çin topraklarında, ona Türk kağanı unvanıyla, bir devlet kurdu. Görülüyor ki Göktürkler bir Çinliye bayrak vererek, Çin topraklarında ona Türk kağanı unvanıyla bir devlet kurdurabiliyorlardı. Ancak Türklerin onu tanıması için kurt başlı Türk bayrağı ile bir Türk unvanının olması gerekliydi. Bu Çin vesikalarında gösterilen çok güzel bir örnektir.

Bu vesikada Türklerin o çağdaki yaşayışları hakkında çok değerli bilgiler verilmektedir. Bu vesika “prens henüz daha küçük iken Türklerin dili ile elbiselerini çok severdi. Oyun arkadaşı olarak Türklerin o çağdaki yaşayışları Türklere benzeyen çocukları seçti. Bir koyun derisinden elbise giyindi ve başına da bir sorguç taktı. Beş çocuktan bir boy yaptı. Onlar için beş (?) çadır kurdurdu. Her biri için kurt başlı beş bayrak yaptırdı. Her birine bir mızrak dağıttı. Savaş düzenine geçirtti. Mızraklara, bayrak ve filâma geçirtti. Ayrıca kendi kendine bir otağ yaptı ve içine oturdu.” “Aşina Mishih Eski Göktürk Kağanı, İstemi Kağan’ın beşinci kuşağından geliyordu. Unvanı Bağatur Gabgu idi. Hanedan içinde, kağan olabilmek için veraset hakkı vardı. 627–649 yılları arasında Çin imparatoru ona yetkili bir Çin komutanını, elçi olarak gönderdi. Bu Çin elçisi ona (bir Türk kağanlık) unvanı ile davul ve Bayrak verdi ve böylece onu Göktürk kağanı olarak tanıdı.” (Chavannes)

Ebetteki vesikaların hepsi bunlardan ibaret değildir. 567 yılında Bizans elçisi Zemorhos, Batı Göktürk Kağanı İstemi Kağanın görkemli ve altınlı otağını ve «altından yapılmış kurt başlı» bayrağını gördüğünü ifade etmiştir. Büyük ünlü Uygur kağanı Mayun-çur Kağan (945–159), esir aldığı düşman komutanından “kurt başlı bayrağının önünde, saygı göstermesini istemiş ve onu zorlamıştı.” (Yakinaf)

Ayrıca Türklerin bayraklarında kuş başlı bayraklar herhâlde atın kurt başı, Göktürklerin bayrağının tepesinde bulunuyordu. Bunun altında ne vardı?

Öküz veya atkuyruğundan bir tuğ mu yoksa kumaştan yapılmış bir bayrak mı vardı? Bunu bilmiyoruz. Herhâlde Göktürklerin bayraklarında da bunlardan biri vardı. Atilla’nın bayrağında, bir “Tuğrul kuşu” vardı. Oğuz boylarında da bir “Tuğrul kuşu” görülmüştü. İlhanlılardan, Olcaytu Hanın ordusunun savaş bayraklarının arasında, bir “şahinli bayrak” görülüyordu… Ancak kaynaklar, İlhanlıların yüz kadar savaş bayrağı kullandıklarını yazıyorlardı. Bu konulara sık sık dokunacağız. Yine İlhanlı çağındaki Anadolu eserlerinde görülen “çift kartal” armalarının manaları nelerdir? Hâkimiyet alâmeti olarak “bayrak ile davul” bölünmez bir bütün olarak kabul ediliyordu. Göktürk Devleti’ndeki bu köklü anlayış üzerinde daha önce durduk.

Bayrak, bir renk konusudur. Türklerde çok eski çağlardan beri kırmızı renge büyük değer verilmiş ve saygı duyulmuştur. Bu, bir halk ordu ve savaş geleneğidir. Bu dallı budaklı ve köklü gelenek, bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’nde de devam etmektedir. Ancak belki de devlet bayrağını, halk bayrağından ayırmak için beyaz bayrak ile diğer semboller de çok eski çağlardan beri devam edip gelmekteydi. Bundan dolayı Yavuz’un Çaldıran ve Mısır akınlarında ak ve kırmızı, iki saltanat sancağı kullanılması, bizce bir rastlantı olmasa gerekmektedir. Köprülü dışında bazı araştırıcıların filan padişah sancağın rengini değiştirdi gibi görüşler ileri sürmeleri, Türk milletinin geleneklerini bilmemelerinden ileri gelir. Halk bilmediği, tanımadığı bir renkle yapılmış bir bayrağın arkasından gidip herhâlde ölmez. Siyah bayrak sırf Abbasoğullarının verasetini sürdürmek içindir ve semboliktir. Yoksa Türklerde şehit mezarının bayrağı bile beyazdır. Kara yas bayrağı normal ölen içindir. Türkler bir kara bayrağın peşinden nasıl gidebilirlerdi? Bayrak renk konusu olmasından dolayı ak sözünün maddî ve manevî her yönü üzerinde durduk. Sarı rengin Türk geleneklerinde, önemli bir yeri olmadığını gördük. Özellikle hakan ve saltanat sancaklarının renklerinin bir rastlantı olamayacağı apaçık ortadadır. Bir de meslek kuruluşları ile askeri birliklerin atmosferi ile flâmaları vardır. Anadolu beyliklerinden beri görülen yeşil bayrağı ise din ve duygu nedenleriyle temele götürmemelidir. (4) Bayrak hakkındaki bu bilgilerden sonra Ay ve Yıldız şekillerinin menşei hakkında kısaca bilgi verelim.


AY VE YILDIZ ŞEKİLLERİNİN MENŞEİ

Hilâl şeklindeki ay ile yıldızın pek eski zamandan beri şarkta kullanıldığını biliyoruz. İlk insanların tabiî kuvvetlere karşı verdikleri ehemmiyetin derecesi büyüktü. Ayın geceleyin ortalığı aydınlatması kendisine bir kutsiyet, bir fevkalâdelik verdirmeğe kâfi geliyordu. Sümerler, Elamlar, Etiler, Mısırlılar ve Fenikeliler gibi eski milletlerin dinî inanışlarında ay mabudunun mevkii yüksekti. Ayın hilâl şeklinde iken Zühre yıldızıyla bir araya gelmesi yani kıran vaziyeti, hayır ve saadet alâmeti olarak telâkki edilirdi. Sonuç itibarıyla tarihin zamanlarında gönder denilen sırıkların ucuna sancak ve bayrak yerine mücessem bir takım şekillerin takılarak askerî kıtaların önünde taşıdığı, kalelerin, büyük binaların üstüne, gemilerin baş veya arka taraflarına dikildiği görülür. Medeniyetin her kısmında olduğu gibi askerî teşkilâtta da harikalar gösteren Türkler; askerî kıta’larda muhtelif şekil ve amblemler kullanıyorlar fakat bu muhtelif amblemler arasında en ziyade rağbet gören gök natürizminin bariz sembolleri olan güneş ay ve yıldız şekilleri idi.

Orta Asya’da hüküm süren Hunların, Tokyoların güneş ile aya ne kadar ehemmiyet verdiklerini biliyoruz. Orta Asya’dan garba göç eden Sümerlerin ve Etilerin de gök natürizminin başlıca mabutlarının timsalleri olan güneş, ay ve yıldız şekillerini resim veya hak ettikleri birçok eserler gözden geçirilmiş hatta garba doğru yayılan Türk medeniyetinin tesiri altında kalan memleketlerde de bu timsallere büyük ehemmiyet verildiği görülmektedir. Konstantin ve halefleri zamanında Orta Asya’dan batıya doğru yeni göçler başladığı zaman Roma ordusunda sancak ve bayrak yerine kullanılan mücessem şekillerin yavaş yavaş kalkarak bunların yerine kumaşlar üzerine yapılmış resimlerin; yani bugünkü sancak ve bayrakların meydana çıktığını görüyoruz. Bu devirdeki Roma askerî teşkilâtını incelediğimiz zaman Hunlar ve Cermenlerin tesiri altında büyük değişikliklerin meydana geldiğini görüyoruz. Romalıların kullandıkları, horte, kohorce ve aley gibi tabirlerin Hunlardaki ordu, kolordu, alay tabirlerinden başka bir şey olmadığı aşikârdır. Romalıların bu tabirleri aldıkları esnada Türk ordusunda kullanılan kumaş üzerine yapılmış sancak ve bayrakları görerek onları taklit etme ihtimalleri çok büyüktür.

İslâmiyet’in tesiri altında kalan Türkler, sancak ve bayraklar üzerine her ne kadar Kur’an’dan alınmış Fetih Sureleri, Kelime-i Tevhid vesaire yazmış ve işlemiş ise de dinî, siyasî bir âlet makamında kullanılan hükümdarların etrafında toplanan yüksek sınıfın millî varlıklarından fedakârlık yapmalarına rağmen halk tabakası hem dillerini hem de an’anelerini muhafazaya devam etmişlerdi. İşte Türk milletinin an’anelerine sadık kalmaları yüzündendir ki güneş, ay ve yıldız sembollerini paralar üzerinde, kitabelerde, sancak ve bayrak üzerinde görüyoruz. Selçuklular zamanında olduğu gibi büyük devletlerin dağılması üzerine Suriye’de, Mısır’da ve Anadolu’da kurulan devletler zamanında da bu sembollerin kullanılmasına devam edildi. Hususu ile ayın sembolü olan hilâl şekli Haçlı muharebeleri esnasında Müslümanlığın bir remzi (sembolü) makamında telâkki edilmeğe başlandı. İlhanlıların tazyiki karşısında parçalanıp dağılan Anadolu Selçuklu Devleti’nin yerine geçen Anadolu beylikleri ve hususu ile Anadolu Türklerini bir araya toplamağa muvaffak olan Osmanlı Devleti de hem dinî hem millî an’anelerin tesiri altında kalarak sure-i Fetih ve Kelime-i Şehadet işlemeli sancak ve bayraklarla birlikte hilâlli sancaklar da kullanırdı. Gemilerin direklerine ve kalelerin yüksek yerlerine müteaddit hilâli havi sancaklar çekiliyordu. Yabancı milletlerin gözlerine çarpan bu hilâl alâmeti Osmanlıların remzi; millî alâmetleri olarak tanındı. Tarihin en eski zamanlarından beri Türk bayrak ve sancaklarında bu kadar önemli bir mevki olan güneş, ay ve yıldızın menşeini ararken; Milâttan 4 asır önce Bizans paralarında ay ve yıldızın kullanılmasını bir delil gibi göstererek İstanbul’un 1453’te fethinden sonra hilâlin Osmanlılara geçtiğini iddia etmek hiç bir zaman doğru olmaz. Eğer hilâl Osmanlılardan evvelki Türk devletlerinde mevcut olmasa idi ancak o zaman bunun Bizans’tan alındığı iddia kabul olurdu. Hilâlin menşeini öküz ve sair hayvan boynuzlarında aramak da doğru olamaz. Şark ve Garp memleketleri ahalisinden bazıları bir tılsım bakımından hayvan boynuzları kullanabilirler. Fakat Türk bayrağının üzerindeki hilâl ile boynuz arasında hiç bir münasebet yoktur. Eğer böyle bir münasebet olsaydı ne güneş ne de yıldızın kullanılması lâzım gelecekti. Hâlbuki bugün dahi Türk sancağı üzerinde güneş ay ve yıldızın motifleri kullanılmaktadır. Türkiye Cumhurreisinin forsu üzerinde; millî sancağın üzerinde olduğu gibi ay ve yıldız üst taraftaki köşede yüzlerce asırlardan beri Türk hükümet reislerinin sembolü olan güneşin altın ışıklarını serpmekte olduğu görülür. Türkler ay ve yıldızı şu veya bu milletten değil doğrudan doğruya tabiî menşei olan gökten almışlardır.

Ayrıca burada Türk Bayrağı nizamnamesi konusunda da durmak gerekmektedir. Başlıklar altında belirtirsek;
1.Bayrağın yapılış ve şekli
2.Bayrağın aksamı
3.Bayrağın nispetleri
4. Bayrağın ebadı
5.Bayrağın çekileceği gönder
6.Bayrağın çekiliş ve indiriliş zamanı
7.Bayrağın çekileceği yerler
8.Bayrağın örtülebileceği yerler
9.Bayrağın çekiliş ve indirilişinde yapılacak tören ve bayrağa saygı.

2. TUĞRA

Türk geleneklerine göre Tuğra, Oğuz Han’ın tahriri alâmeti idi. Bir kısım Türk bilginlerine göre bu kelime, efsanevî bir kuş olan tuğradan gelmekte ve bu kuş ise Oğuzların büyük hakanının arması sayılmakta idi. Tuğrayı, Büyük Selçuklularda ve Anadolu Selçuklularında görmekteyiz. Osmanlı tuğraları, sonradan arma şeklini alarak paralarda, resmî binalarda ve resmî kâğıtlar üzerinde, hüviyet varakalarında da kullanılmak suretiyle yazılmıştır. Tuğra’nın Farsçası nişan, Arapçası tevkîdir. Osmanlılarda hükümdarın adını anlatan alâmet demektir. Ferman, berat ve menşurlarda yazılan “alâmeti şerif” sözü tuğrayı kastetmektedir. Selçuklularda Memlûklarda, tuğra, alâmetin bir parçası olduğu hâlde, Osmanlılarda alâmetin bütünü demek olur. Divan-ı Lüğat’it Türk’te tuğranın aslı tuğrağ şeklinde gösterilmiş, bunun da hükümdarın basılmış nişanı olduğu zikredilmiştir, İbn Mûhennâ Lügati’nde ise tevki tuğranın ve mühür ile alâmet de damganın karşılığı gibi gösterilir. Hammer’in tuğranın menşeine dair bir görüşü vardır ki; bu görüşü Ali Bey İDEM’deki yazısı ile ve daha sonra Prof. Fekete çürütmüşlerdir.

Hammer’e göre, I. Murad’ın Raguza (Dubrovnik) Cumhuriyetine verdiği ahitnameyi (bir tür imtiyaz mektubu) mürekkebe batırılmış avucunun içi ile mühürlemesi suretiyle tuğra teşekkül etmişti. Ali Bey, sözü edilen yazısında bu görüşün yeni olmadığını, vaktiyle Cengiz Hanın, menşurlarını kırmızı mürekkebe batırdığı eli ile mühürlediği (imzaladığı) ve buna da altamga denildiğini ortaya koymuştu. Büyük Selçuklularda ve Anadolu Selçuklularında kullanıldığı açıkça görülen kavisli tuğranın çeşitli şekillerini ancak Anadolu beylikleri ile Osmanlılarda bulmaktayız. Tuğra, Büyük Selçuklulardan Eyyubîler aracılığı ile Memluklulara geçmiştir. Ancak, bunlarda tuğranın esası, yani hükümdarın adı ile babasının adı tuğrada bulunduğu hâlde şekil başkadır, yani, Selçuklularla Osmanlılardaki kavis yerine Memluklular keşide denilen düz amudî çizgilere önem vermiştir. Bu devletlerde tuğrayı bizzat tuğraî denilen nişancı çekerdi.

Anadolu Beyliklerinde tuğraların kavisleri n, m, d ve diğer elverişli harflerle yapıldığı halde Memlukluların keşideleri I, z, y harfleri ile tertip edilmekte idi. Bu beyliklerin tuğralarında n harfinden meydana gelen kavis ve münhanilerin sayısı belirli olmayıp n sayısının azlığına ya da çokluğuna göre değişmekte idi. Karamanoğullarından İbrahim, Mehmed ve İshak Bey’in tuğra kavisleri dört ve Pîr Ahmed Bey ile Kâzım Bey’in müşterek tuğrasında iki kavis vardır. Çandaroğlu Kasım Bey’in tuğrasındaki üç kavisin biri m, ikincisi ve üçüncüsü d harfinden meydana gelmiştir. Gerek Karamanoğullarının ve gerek Çandaroğlu Kasım Beyin tuğralarının keşidelerinin uçlarındaki çengelleri Osmanlı tuğralarında görülmektedir.

Osmanlı Devletinde Tuğralar

Osmanlı tarihlerinde, vesikalarında tuğranın adları şöyle geçer:

“tevkî-l refi’-l hümayun, nişan-ı şerîf-i alişân-ı sultânî, tuğray-ı garrây-ı sâm’ı mekân-ı hakan-ı nişan-ı hümâyun, nişân-ı hümâyun ve tuğrayı meynun, tuğrây-ı garrâ, alâmeti şerife, nişan ve tevkî.”

 

 

 

Bazı belgelerde ferman karşılığı biti ve hükmi hümayun tabirleri kullanılmıştır. Osmanlılarda ilk tuğra Orhan Gazi adına görülmektedir. Bu gerçek durum karşısında, tuğranın I. Murad’ın avucu ve parmaklarının mürekkebe basılması ile ilgili olduğu hakkındaki görüş ve efsanenin bir değeri kalmamaktadır. Orhan Gazi’nin elimizde mevcut iki tuğrasından biri Rebîulevvel 724 (Mart 1324) tarihli, öteki ise Rebîülâhır 749 (Temmuz 1348) tarihlidir ki, bunu, Prof Uzunçarşılı Belleten de (sayı 9) yayınlanmıştır. Birincisi ise Belediye kütüphanesindedir. Her ikisinde de n harfleri uzatılmıştır. İkincisi daha sonraki bir tarihte olduğu için n harfinin uçları yukarı doğru kıvrılarak tuğra şekline daha çok benzemektedir.

Bu gelenek daha sonra da devam etti. Nitekim Âşık Paşazade’nin kayıtlarından öğreniyoruz ki I. Murad, Hamid ili memleketlerinin bir kısmını Hamidoğlu Hüseyin Bey’den satın aldıktan sonra kalelerine kendi askerlerini koyduğu gibi o bölgedeki tımarlara da kendi beratıyla tımar vermişti ki bunlar da şüphesiz tuğrayı ihtiva ediyordu. Keza Yıldırım Bayezid, Aydınoğlu memleketlerini zapt ettikten sonra tımarlı sipahiye verdiği berata kendi nişanını koymuştu.

“Aydınoğlu dahi itaatle geldi vilâyetin bâzın kendûye verdi, hisarlarına kullar kodular, hutbe ve sikke Bayezid Han adına oldu; Tımarların dahi nişanı Bayezid Han adına oldu.”

Ancak bu beratlar ve nişanlar (tuğralar) elimizde değildir. Tuğranın çifte kavisli şekli Emir Sü leyman ve Çelebi Mehmet’ten itibaren oldukça düzgün bir biçimde yazılmaya başlamıştır. Meskûkât (mâdeni paralar, akçeler) mütehassısı Ali Bey’e göre, tuğraların paralara hakk (kazıma, kazınma) edilişi I. Murat’tan başlamaktadır. Meskûkât-ı Osmaniye kataloğunda gördüğümüz ilk Tuğra sikke H. 806 tarihli olup Emir Süleyman’a aittir. (5) Emir Süleyman ile Çelebi Mehmed’in aynı zamanda tuğraları vardır.

Tuğralarda hükümdarların isimleri ile babaların adları vardır. Orhan Gazi’nin tuğrasında “Orhan Bin Osman” yazılıdır. Fatih’in tuğrasında “Fatih Mehmed bin Murad Han muzaffer daima” Bu tuğra birinci Mahmud zamanına kadar bu şekilde devam eder. Bundan başka XVIII. asır ortalarına kadar padişahın babasının adının sonuna Han sıfatı eklenmektedir. I. Mahmud’dan sonra Han unvanı sadece babasının değil, bizzat padişahın adından sonra da zikrolundu. (6)

Tuğralarda hükümdarların isimleri ile babaların adlarının olduğunu söylemiştik. Burada hükümdarın adı, tuğranın en altına yazılır, bu ismin son harfinin biraz yukarısından başlayarak sola doğru gidip bir kavis teşkil eden “bin” kelimesi ve hükümdar adının üzerine de babasının adı konur. Han kelimesinin n harfi de ikinci bir kavis teşkil ederdi. En üste gelen muzaffer kelimesinin r harfi sağdan sola ve kavisinin ortasına doğru bir kol teşkil ederek uzanır ve bunun üzerine de daima sözü konurdu. Tuğranın bu şekildeki unsurları meselâ; (Muhammed bin Murad Han muzaffer daima) XV. yüzyılda gelişti. Bu metnin birbiri üzerine yığılmış gibi yazılan kısmına tuğranın ser’i denilirdi. N’lerin kavis gibi birbirine paralel kısımları ise tuğranın kolları tesmiye edildi. Bu metnin yazılışında ufak tefek değişiklikler XVIII, XIX yüzyıllarda da vuku buldu. Özellikle arma şeklindeki tuğralara bazen âdil, el-gazi sıfatları da yazılırdı.

1594 tarihine kadar Çelebi Sultan adı ile eyalet ve sancaklarda valilik eden Osmanlı şehzadeleri kendi eyaletlerine ve sancaklarına âit işler için padişah tuğrası gibi tuğra çekerler ve hüküm yazarlardı. Bu gibi şehzade tuğralarından şimdiye kadar bir tanesi elde edilmiştir; II Beyazid’in şehzadesi Şehinşah’ın 915 tarihli tuğrası. “Şehinşâh bin Bâyezîd Hân muzaffer dâima” Çelebi Sultanların tuğraları da aynen hükümdar tuğraları gibi üç flâmalı ve iki kavislidir. Tuğralar XVI. yüzyıldan itibaren daha güzel bir şekil almış ve daha fazla gelişmiştir. Çünkü bu asırda yazı çok tekemmül etmiştir. Tuğraların büyüklüğü ferman, menşur ve beratların kâğıtlarının ve yazılarının durumuna bağlı ve onlarla mütenasip olurdu. Tuğraların sağ tarafına çiçek koymak veya mahlas yazmak usulü sonradan meydana çıkmıştır. Tuğranın padişahlara ait olması sebebiyle bu tuğra şekli tatbiki ve güzel sanatlarda süsleyecek bir motif olarak kullanıldı ve birçok yerlerde uygulandı. Kiliselerde nasıl ki havarilerin ve kutsal varlıkların resimleri varsa, camilerdeki levhalar da çok defa tuğra şeklinde yazılmıştır. Meselâ: “Bismi’lllâhi’rrahmâni’r-rahim” (7) “Nasrun mine’llâhi ve fethun karîb” 

3. SANCAK

Sancak, siyaset nokta-i nazarından bir içtimaî heyetin yani bir manevî şahıs sayılan devletin ve hakikî manasıyla o devleti tertip ve teşkil eden milletin hüviyetinin remzi ve mevcudiyetinin timsalidir. Eskiden bir ahşap veya demir çubuğun üst ucuna, mızrakların tepesine, otağların orta direklerinin haricî kısımlarına vs. kurt başı, üzerine bazı şekiller yapılmış deri parçaları batırırlar ve bunlar sahiplerinin mevki, rütbelerine delâlet ederdi. Gitgide bu şekilden şekle ve maddeden manaya geçerek mahiyetçe sancak alâmetine yaklaşmıştır. Herhâlde sancak ile bayrak kelimelerinin manalarını birbirinden ayırmak lâzımdır. Bu husus meşgul olmakla beraber renkli veya renksiz bezden yapılmış hususî veya umumî bütün işaretlere bayrak, millî alâmeti gösterene de sancak denilmelidir. Bir devletin sancağı o devletin sınırları içinde her yere çekilebilir. Yalnız yabancı memleketlerde imtiyazını haiz olan elçiler ve konsoloslar ve ticaret mümessilleri kendi bulundukları binalara kendi sancaklarını çekerler. Başka bir memlekette misafir olarak ikamet etmekte olan yabancılar kendi ikametgâhlarına ancak merasim günlerinde ve o devletin sancağı ile beraber kendi sancaklarını çekebilirler.

Sancak;
1. Harp gemileri sancak ile selâmlanır.
2. Sancağı göstermeyen gemilere yapılacak muamele.
3. Sancak göstermek: Büyük ve kudretli devletler başka milletler üzerinde tesir yapmak isterlerse bu milletlerin limanlarına en iyi ve güzel gemilerini işletir ve de gücü hakkında propaganda yapar.
4. Matem işlerinde: Selâm merasiminde olduğu gibi matem merasiminde de mühim bir mevki teşkil eder.
5. Sancak indirmek: Sancağın bütün bütün indirilmesi teslim manasını ifade eder.
6. Sancak boğmak: Tehlike fazlalaşırsa sancağın ortasına düğüm vururlardı ki buna sancak boğmak tabir edilir.
7. Bir sancağı diğerinin üstüne çekmek: Birbiri altına çekilen iki sancaktan üstte olanın muzaffer olduğuna delâlet eder.

Sancakların renkleri çeşitli muhtelif manalar ifade eder. Uzaktan görünüş itibarıyla kırmızı renk diğerlerine faik bir mevkidedir. Kırmızı renk ihtilâl ve remzi addedilir. Yeşil renk ise bugün Hacı taşıyan gemilere çekilir. Kara renk ise korsanlığın alâmeti idi. Bugün kara renk kanun icabeti olarak idam cezasının tatbik edildiğine işarettir. Sarı renk ise bütün milletler tarafından sâri hastalık alâmeti olarak kullanılır. Karantina olan yerlerde sarı bayrak çekilir. Ak renk ise mütareke manasını ifade eder. Sancak ve bayrakların kumaşları muhtelif kumaşlardan yapılır fakat bunların en ziyade kullanılanı ipekli ve yünlü kumaşlardır. Sancak ve bayrakların şekilleri bugün 4 muhtelif şekilde imal edilirler.
1. Murabba şeklinde yapılır ki buna bayrak deriz.
2. Müselles şeklinde olursa buna filâma denir.
3. Dış kenarı yırtmaçlı olursa giden denir.
4. İnce ve uzun şekilde yapılırsa flândra denilir ki beylik gemiler grandi direğine çekerler.
Bugün kullanılmakta olan sancakların uzunlukları genişliklerinin iki misli olur. (8)

 


KAYNAKLAR
KİTAPLAR
*GÖKBİLGİN, M. Tayyib; Osmanlı Palografya ve Diplomatik ilmi.
*Halil Edhem; Meskûkât-ı Osmaniye.
*ÖGEL Bahaeddin; Türk Kültür Tarihine Giriş Cilt 6.
*KURTOĞLU Fevzi; Türk Bayrağı ve Ay yıldız, Ankara–1987.
*ÖZALP, Yalçın; 1984-1985 Ders Yılı Ders Notları

DİPNOTLAR:
(1)ÖGEL Bahaeddin Türk Kültür Tarihine Giriş Cilt 6, Sah. 41
(2)KURTOĞLU Fevzi, Türk Bayrağı ve Ay yıldız, Ankara–1987, sah. 26
(3)Bu gelenek, büyük devletlerin bir çeşit birbirlerini tanımaları ile ilgili bir protokoldür.
(4)ÖGEL Bahaeddin, a.g.e., Sah.134
(5)Halil Edhem; Meskukât-ı Osmaniye, s. 23, 24
(6)ÖZALP, Yalçın; 1984-1985 Ders Yılı Ders Notları
(7)GÖKBİLGİN, M. Tayyib; Osmanlı Palografya ve Diplomatik ilmi. Sah. 512
(8)KURTOĞLU Fevzi; a.g.e., sah.

FİKİR SANAT VE EDEBİYATTA TÖRE Aylık Fikir Sanat Edebiyat Dergisi Yıl: 1 Sayı: 6 Temmuz 2012

Yorum ekle


More articles from this author

Bazen, yurtlarından ayrılıp uzak diyarlara giden sırtları torbalı, elleri asalı, yürekleri düğümlü insanlara karışarak; bazen, seyrek uzun kirpikli kara gözlerine toplanmış derin...
Tutam yar elinden tutam Çıkam dağlara dağlara Olam bir yaralı bülbül İnem bağlara bağlara ERZURUMLU EMRAH Güneş yanını eğmiş, vakit ikindiyi aşmıştı. Burgaz’dan aşağıya Karagöl’e...
“Bu gün gibi hatırımda İlk gün, ilk ders, ilk hece Şiirler yazmak için öğrendiğim Güzel Türkçe…” (Ziya Osman Saba) Bilge Kağan ve Kültiğin kardeşler ile vezirleri Tonyukuk,...
Orta Asya Türkleri'nin dinî-tasavvufî hayatında geniş tesirler icra eden ve "pîr-i Türkistan" diye anılan mutasavvıf-şair, Yeseviyye tarikatının kurucusu. Ahmed Yesevi’nin tarihî...
“…Uzun süren bir Türk tarihi vardır ve bu büyük tarih, dev bir İslam kültürü barındırır. Fakat dikkatli bir göz, uyanık bir zekâ ve iyi niyetli saf bir vicdan ancak bu kültürün...
“Kazma küpürtüsüyle gideceğiz.” Karakterimin ana dokusunu babam şekillendirdi, kalan kısmını ise annem. Babamı çok erken yaşta kaybettim. Belki de o yüzden olacak, o bana hep bir...
Ülkücüye umutsuzluk yasaktır. Bu cümledeki "ülkücü" kelimesi, ocaklıları ifade ettiği gibi herhangi bir ülküyü benimseyen herkesi içine alır; "idealist" anlamında kullanılmıştır....
Hülasa öğrencilerle kitabı bir araya getirmeye çalışırken kitaba dair kullandığımız bu sağlıksız dil; yazar-eser ezberleme tuhaflığıyla ve kitapla başı hoş olmayan toplumsal...
Bir dil için en iyi durum, yazıldığı gibi okunması ve okunduğu gibi yazılmasıdır. Peki, Türkçemiz için durum böyle midir? Avrupa dillerinden giren kelimelerde pek güçlük yoktur...
1955 yılında Yalvaç (ISPARTA) ’ ta doğdu. İlk ve orta öğrenimini memleketinde yaptı. Yüksek öğrenimini de Kırşehir ve İstanbul’da tamamladı. Çeşitli gazete ve dergilerde (Bizim...
Ahmet Yılmaz Soyyer’in Şiir Dünyası Yılmaz Soyer, ya da şiir dışındaki çalışmalarıyla A. Yılmaz Soyyer, 1960 yılında Konya’nın Ereğli ilçesinde doğdu. Annesi ve babası o henüz...
Bu Vatan Toprağın Kara Bağrında Sıra Dağlar Gibi Duranlarındır ORHAN ŞAÎK GÖKYAY Türk edebiyatının en usta şairlerinden biri olan ve edebiyatımızda daha çok "Bu Vatan Kimin?"...
(d. 16 Nisan 1916, İstanbul - ö. 13 Aralık 1979, İstanbul), Türk şair, öğretmen, çevirmen. Modern Türk şiirinin önde gelen şairlerindendir. Herhangi bir edebi akıma katılmamış;...
Genç, beyaz, gürbüz kadın, tıpkı zalim âşığının hışmına uğramış evvel zaman cariyesine benziyordu... Soluk basma entarisi parça parçaydı. Gür, kıvırcık, kumral saçları, mermer...
Füsun Menşure, Hamburg'ta doğdu. İnşaat mühendisliği eğitiminin ardından yurt dışında iç mimarlık mekan ve çevre tasarımı bölümünü bitirdi. Daha sonra işletme fakültesindeki...