(Okuma süresi: 2 - 4 dakika)
Bunu okudun 0%
Görüntünün olası içeriği: gökyüzü, bulut ve açık hava
Görüntünün olası içeriği: gökyüzü, bulut ve açık hava
Tutam yar elinden tutam
Çıkam dağlara dağlara
Olam bir yaralı bülbül
İnem bağlara bağlara
ERZURUMLU 
EMRAH
Güneş yanını eğmiş, vakit ikindiyi aşmıştı. Burgaz’dan aşağıya Karagöl’e doğru iniyorum. Oradan Cuma Deresi ve daha ötesi. Derken, gözüm yekpare bir kütle halinde bütün ufku kaplayan Köroğlu zirvesi ve hinterlandına kayıyor.

 

O taraftan bakılınca Bakacak’tan Köroğlu zirvesine uzanan Isırganlı gözükmez, ama hayal edilir. Ben de öyle yapıyorum. Önce Sulu Ceviz’den Bakacak’a, çeşmenin kenarına; oradan da Kürtler Çayırını geçerek Isırganlı üzerinden Dikili’ye varıyorum.
O da ne? Radyoda Altun Hızma çalıyor. O an yolda, Yazıca’ya doğru indiğimi anlıyorum.
Altun hızma incidir
Gömleği nar içidir
Menim lal olmuş dilim
Ne dedi yar incidir
Ben Müslüm Babanın Muhterem Hanım için söylediği canlı performansı severim daha ziyade. Orada
Güvenme sevdiğim güzelliğine
Senin de saçların tarumar olur
Aldanma talihin pembe rengine
Dört mevsim içinde bir bahar olur
Beni yakma sen de yanarsın
Başını taşlara vurup beni ararsın
şeklinde bir ilave vardır. Ve bu ilave türküye çok güzel bir çeşni katar. Yorum ise, bir başka, emsalsizdir. Türkü sonra, “Gün gördüm günler gördüm/Seni gördüm beg oldum” diye hitama erer. Türküdeki bu son mısra sanki geleneği de bir çırpıda hülasa etmiş, asıl gerçeği hatırlatmış gibidir. Adam olmak!
Nihayet Yazıca’ya varıyorum. Yol kenarında bir faaliyet. Arabadan iniyorum.
-Selamünaleyküm.
-Ve aleykümselam.
-Hayırdır.
-Hayır, duvar yapıyoruz. Taş duvar.
Dört kardeş, ele ele vermiş, yol kenarına taş duvar yapıyorlar. Sorunca duvarı usta yerine tamamen kendilerinin yaptığını anladım. Eski usûl üzere bir güzel duvardı yaptıkları.
-Yılmaz da köyde dedi Nazmi Enişte.
-Köyde mi?
-Köyde
-Pekâlâ
Yılmaz kayını olur Nazmi eniştenin. Şengül ablayla evli. Oradan ver elini Cuma Deresi. Niyetim mutadım olduğu üzere köye uğramak, o havayı teneffüs etmek. Köye vardım. Önce köy mezarlığına gidip âbâ ü ata kabirlerini ziyaret niyetiyle aşağı mahalleye yöneldim. Yol kenarında Topalların Bilal abiyi gördüm.
Yıllar sonra ilk defa görüyorum kendisini. Daha doğrusu, annesi Miyase teyzeyi görüyorum sanki. Evleri Ardalan’da bizim evin yanındaydı. Candı kendisi. Bizler daha çok küçüğüz o zamanlar. O hatıra beni sürükleyip yıllar öncesine götürüyor. Konuşurken duygularımı belli etmiyorum. Zaten acelem var. Vakit dar.
Az ilerde yolun hemen kenarında son anda Ömer abiyi görüyorum. Onu görünce, arabayı geri çekip kenara çekiyorum. İçeri, bahçeye buyur ediyor. Giriyorum. Girmesem olmaz. Bu adam Ahmet Ağanın oğlu. Dedem rahmetli,
-Ahmet Ağanın bir koyunu da olsa gene Ahmet Ağa, gene Ahmet Ağa dermiş.
Onu düşünüyorum. Ahmet Ağa dede dostu. Ömer Abi de Nurettin Emmimin akranı. Onu da emmi dostu bilir, öteden beri sayar severim. O koskoca adam, her zaman pırıl pırıl giyinen, köyde bile takım elbise kravat gezen bu adam, şimdi bahçenin bir köşesine çakılmış kalmış. Kalan sadece kendisi değil, ağalık da devam ediyor.
-İşte ev dedi. Burası senin. Her zaman misafirim ol.
Çay zaten hazır. İçmemek olmaz. Kendim doldurup kendim içtim. Sonra oradan da Allahaısmarladık deyip çıktım. Dönüşte aklımda Yılmaz var.
Yılmaz, Hacımustaa gillerden. Ona uğramak istiyorum. Bu Hacı Mustafa, bizim Hacı Köse dedemizin biraderi olur. Daha sonra Hacı Köse kızı Sarı Kezban’ı Hacı Mustafa’nın oğlu Mehmet’e, yani öz yeğenine vermiş. Bu Sarı Kezban, benim hem baba dedem, hem de ana dedemin öpe öz halası olur. Kezban ebemizin dört oğlu olmuş. İsmail, Süleyman, Ali ve Mustafa.
Sarı Kezban da kızı Fatma ebemizi biraderinin oğlu Mahmut’a vermiş. Fatma ebeyle Mahmut dede, baba dedem Kamalı Mustafa ve ana dedem Mehmet' le öpe öz kuzenler. Her neyse, gördüğünüz gibi aile bağları böyle kuvvetli.
Yılmaz’ın babası Çolak Hasan, bizim Sarı Kezban ebemizin öpe öz torunu olur. O yüzden babam rahmetli Hasan emmiyi çok sever, akraba tutardı. Birbirlerine Abıca diye hitap ederlerdi ki, bu tabir bizde eskiden bir iki ata atlamış erkek akrabalar için kullanılırdı.
Yılmaz evin yanında. Misafirleri var. Hemen eve çıkıyoruz. Ev epeyce elden geçmiş. Bir anda Yılmaz’ın çocukluk yıllarına gidiyor aklım. Yokluğun taştan katı olduğu yıllar. Kuru, çırılçıplak bir ev. Annesi Hava teyze 1970 yılında Yukarı Yayla’da öldü. Kundakta emzikli çocuk kaldı. Annem aynı zamanda bu Faruk’un sütannesi olur. Yaylada anne ölünce emzirmişti onu.
Zannedersem Temmuz veya Ağustos aylarıydı. Evleri bizim evle yan yanaydı.
O anda yanında Ergül’le bizim eve gelen Hava teyze canlandı gözümde. Köydeki hali. O ölünce bütün ev dağıldı. Meğerse evin direği oymuş. Aklıma Sezai Karakoç’un mısraları geliyor.
“Anne öldü mü çocuk
Bahçenin en yalnız köşesinde
Elinde siyah bir çubuk
Ağzında küçük bir leke”
Evde sadece Çolak Hasan emmiyle Yılmaz kaldı. Yılmaz o cendereden çıkan adamdır. Çok zeki idi. Devlet parasız yatılı okulları kazandı.
Hava kararmadan yola çıkmam lazım. Israr ediyor, fakat bir dahaki sefere deyip ayrılıyorum. Günbatımında seyahati çok severim. Tekrar yollardayım.
Bozkırın ortasında açan çiçekleri, solan çiçekleri düşünüyorum giderken.
Her bir çalı dibi bana bir hikâye anlatıyor. Eskilerden bir şeyler fısıldıyor.
Topallardan geçerken bir cenaze haberi üzerine, sabanları toprakta kalan Hacı Köseler adamları geliyor aklıma, dedelerim. Hanedeki bütün bir feryadı figan canlanıyor gözlerimin önünde.
Yetimleri düşünüyorum.
 

More articles from this author