Edebiyat Dünyamız

Edebî Medeniyet:Ebedî Medeniyet (ISSN 2587-2435)

  
  
q tercüman kirim

Sayı: 2

Vapur sesi, martı sesi, denizin sesi, ardından Sadri Alışık’ın güzelim İstanbul Türkçesi… 1966 yapımı siyah beyaz filmde, rengârenk hayallere daldırır bizi Sadri Alışık ve canlandırdığı Haşmet Bey adında bir İstanbul Beyefendisi… “Aaaah güzel İstanbul!” diye iç geçirir Boğaziçi manzarasına karşı…  “Bir zamanlar dedelerimiz de içlenmiş bu güzelliğinin karşısında. Atalarımız da geçmiş bu sulardan… Mağrur ve akıncı…” der Haşmet Bey. Ancak İstanbul’a dair insanın hayal gücünü harekete geçiren asıl sözünü birazdan söyleyecektir: “Gerçekte kaldı mı bilmem ama benim gönlümde hâlâ bir güzel İstanbul yaşar.” Bu cümledeki yürek burkan kinaye bir yana, hangi dönemde olursa olsun, İstanbul’la kader çizgisi kesişen herkesin gönlünde “bir güzel İstanbul” yaşar. Ömrümün en güzel dört yılını, üniversite yıllarımı alan “bir güzel İstanbul” yaşar benim gönlümde mesela. Gönlümün İstanbul’u, 90’ların başlarındadır bu yüzden.

1966’daki Haşmet Bey’in İstanbul’unu keyifle seyredişimin üzerinden birkaç gün geçmemişti ki gözüm tarihî bir gazetenin sayfalarında 1897 İstanbul’una takıldı. Bu, Gaspıralı İsmail Bey’in İstanbul’uydu. 1897 yazında “tebdil-i hava ve istirahat makamında” İstanbul’a gelmiş ve Kırım’a döner dönmez, sıcağı sıcağına, gezi izlenimlerine Tercüman gazetesinde yer vermişti. Gaspıralı İsmail Bey’in Kırım’da çıkardığı bu gazete, Türk dünyasını kucakladığı geniş yayın ağı ile bütün Türk dünyasının ruhuna tercümanlık yapmıştı aynı zamanda. Türk gazetecilik ve fikir hayatında âdeta bir efsane olan Tercüman; ele aldığı konularıyla farklı alan ve disiplinlerde çok değerli tarihî bilgi ve bulgulara sahiptir. “İstanbul Maişeti” başlıklı yazıda 1897 İstanbul’unu Gaspıralı’nın gözüyle görmek mümkündür mesela.

İstanbul’da ilk durağı “Yıldız Saray-ı Padişahî” civarında kurulmuş askeri hastanelerdir. Yabancı gazetelerde dahi kendisinden bahsettiren bu hastaneleri yerinde görüp incelemek istemiş. Baraka usulü ağaç binaların, havadar ve yüksek yerde bulunduğu geniş bir alandır burası. İçeri girer girmez beklenilen “hastane kokusu” uğramaz buralara. Sekiz on barakayı ziyaret eden Gaspıralı hepsinin gayet temiz olduğunu vurguluyor. Yaralılarla ettiği sohbetler ise, yüreğimizin en ince teline dokunuyor: Biri 13, diğeri 14 yaşında iki Arnavut çocuk, kendi başlarına gönüllü olarak muharebeye katılmıştır. Başka bir barakada ise gönüllü olarak savaşa katılmış ihtiyarlara rastlarız. Aralarından biri ise; iki oğluyla birlikte tedavi görmektedir. Barakalarda Gaspıralı’nın dikkatini çeken bir husus da yaralılara hayır namına şerbet dağıtanlardır. “En fukara tabakaya mensup olan sucuların ve şerbetçilerin hamiyeti ve insaniyeti”nden çok etkilenir Gaspıralı.

Bu hastanelere ölüm nadiren uğrar. Çünkü cerrahlıkta “fennin son keşfiyatından” istifade edilmektedir. Kurşunu yaradan çıkarmazdan evvel  “yeni icad usul” ile “yaralı mahallin fotoğrafyası çıkarılıyor.” Bu “fotoğrafya”da kurşunun nerede bulunduğu görülüyor. Ve böylece yalnız kurşunun olduğu bölge kesiliyor. Bedende fazla yer kesilmeyerek kısa zamanda iyileşme gerçekleşiyor. Sanırım röntgen filminden bahsediliyor. 1897 İstanbul’unu keşfe çıkmak amacıyla okuduğumuz bu yazı, aynı zamanda röntgen filminin Osmanlı’da kullanımına dair araştırma yapanların da kaynakçasında muhakkak yer almalıdır.

İstanbul’a her gelişinde millî tiyatro izlediğini söyleyen Gaspıralı’nın peşine takılıp tiyatro aramaya başlıyoruz yazının ilerleyen satırlarında. Ancak o “her defasında araştırdığım boşa çıkıyor” diyerek İstanbul’da millî tiyatro bulamamaktan yakınıyor. Çünkü ona göre millî tiyatro “irfan mektebi ve millî ahlâkın levhası” olmalıdır. Yine bir “facia” karşılaşacağını anlayıp “gönlü bulandı” ise de Kadıköyü’nde “Leyla ile Mecnun” adlı bir oyununa gidiyor. Tam da tahmin ettiği gibi tiyatro namı “harap”, meşhur hikâye ise “berbat” edilmiştir. Osmanlı tiyatrosunun Gedikpaşa’da başlayışının üzerinden 30 yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ millî tiyatronun gelişme kaydetmemesine şaşırıyor Gaspıralı. “Parasızlık mı? Değil, çünkü çürük barakalar dolup boşalıyor. Paralar telef ediliyor, fakat Leyla; köylü Bulgar kızı ve Mecnun Dominikan papazı kıyafetinde takdim olunuyor. Kadıköy Leyla’sının ve Mecnun’unun lisanından bahse bile hacet yoktur.” diyor. Bu noktada mahallî gazeteleri eleştirmeden edemiyor. İlan parası almak için, bu “cahil” oyunculara gereken dersin verilmediğinden, gazetelerin sustuğundan bahsediyor. Fakat yine de yazar İstanbul’da millî oyuncu görmenin mümkün olduğunu söyler. “Nişantaş” taraflarında Osmanbey bahçesinde Karagöz oyununa gidiyoruz şimdi de onunla. Mübaşiri Mehmet Efendi’dir. Kukla dilinden “ders-i ibret almaya pek çok halk gelmiş”tir.

Mehmet Efendi’nin Türkçesini beğeniyor Gaspıralı. “Sade sade Türkçe söyleniyorsun; hazır bulunanlara Türkçe ders veriyorsun; güle güle lisan-ı Türkîye hizmet ediyorsun. Ben kalem oynatıyorum, sen kukla, kalemler senin kuklaların kadar söylenemiyor… Buna ne dersin?” şeklinde övgüler yağdırıyor hatta. İki oyundan birine “facia”, diğerine  “lisan-ı Türkî’ye hizmet ediyor” diyerek hem eleştirinin hem de gazeteciliğin hakkını veriyor. Ölçüsü “hak” olanın kimseye eyvallahı olmaz elbette.

Başka bir gün Gaspıralı ile İstanbul sokaklarında geziyoruz. Diyor ki bize “İstanbul’u bilmeyen bir seyyah, kadınların kıyafetine bakacak olursa hepsini yasta zanneder.” Çünkü çoğu hanım karalara sarılmış, karalar ile örtülmüştür. Yazısında hanımlara “karındaşçasına” hitap eden Gaspıralı’nın canlı renklerden yana bir duruş sergilediğini görüyoruz. Sonra köprüden çıkıp Hocapaşa’ya doğru yürüyoruz “insan ve araba kalabalığının kemalinde” olduğu saatlerde.  Gümrük dairesine vardığımızda tam karşıdaki çöpçünün biri arabaya çöp atarken kürekten kurtulan toz toprak Gaspıralı’nın gözlerine isabet ediyor. Tabi kabahat, Gaspıralı’ya göre yalnızca rüzgârındır. Ama yine de dayanamayıp “Dayı böyle kalabalığa kalmayıp biraz daha erken davranmış olsan olmaz mı idi” diyor. Çöpçü ona bakıyor, karşısındakinin “belediye çavuşu” olmadığını anlıyor ve “İşin değil, yürüyüver” cevabını veriyor. İşini zamanında yapmayan belediye görevlisinin cevabı karşısında ağzını açmıyor fakat kalemi konuşuyor yazısında: “Doğru söylüyor çünkü müracaat lazım ise göz tabibine edilmeli idi, çöpçüye değil.”

Gaspıralı’nın gördüğü İstanbul’da olumsuzluklar da vardır ancak onun gönlündeki İstanbul sadece şehirden ibaret değildir, İstanbul aynı zamanda Türkçe’dir. O, “Dilde, fikirde, işte birlik” derken bütün Türk dünyasının İstanbul Türkçesinde buluşması idealiyle “İstanbul Türkçesi”nin hakiki bir âşığıdır.

Bir sonraki sayımızda, 108 yıl öncesinden “Konya Muhabir-i Mahsusumuz”un tarihe kaydettiği haberlerle Anadolu şimendifer hattında buluşmak ümidiyle…

Feride TURAN

Yazar Hakkında

Feride Turan

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile