Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

hakikatgazetesi 2Daha ilk sayısında “Yanık bağırlardan kopup gelen acı acı Anadolu seslerine” yer vereceğini duyuran gazete; “Hakikat”in acı olacağını peşin peşin vurgulamıştır. İsminin neden “Hakikat-Anadolu Sesleri” konulduğunu da böylelikle açıklamıştır. Riyaya, dalkavukluğa muhalif; hakikate sadık bir çizgideki yayın politikası; haber ve yazıların içeriğinden anlaşılmaktadır. Bu Osmanlı gazetesinin imtiyaz sahibi ve başyazarı Mestan İsmail Bey; 5 “başmakale”den oluşan “Bizde Kadınlık” adlı yazı dizisini birçok kişinin hışmına uğramak pahasına kaleme almış olmalıdır. Söz konusu yazıların, günümüz şartlarında dahi cesurca bir üsluba sahip olduğunu kabul etmek gerekir.  

Bir milletin geleceği için ailenin önemine değinen yazar, “Dünyanın en iyi insanları, birbirine karşı hürmet ve muhabbet besleyen pederle validenin mahsulleridir.” demektedir. Aile kurumundaki sorunların en büyük sebebinin ise karı-koca arasındaki geçimsizlik olduğunu belirtir. “Bu hususta mesuliyetin en ağırı erkeklere düşer; kadınlardaki sâfiyeti, onlardaki kabiliyeti bozmaya sebep olan hep erkeklerdir.” cümlesinde kesin bir dille sorunun kaynağının erkekler olduğunu vurgular. Tabi beş yazı dizisinden cımbızla sadece bu cümleyi çektiğimizde konu “kadınlar mı, erkekler mi” şeklinde bir polemik gibi algılanabilir. Burada mesele cinsiyet değildir; toplumun kadın ve erkeğe yüklediği roller, yani günümüzde “toplumsal cinsiyet” diye ifade edilen konuda dönemin Anadolu’sundaki acı hakikatleri masaya yatırır yazar ve yara çok derindir hakikaten. 

Yüzyıl öncesinden bugüne ne değişti, ne kadar değişti? Toplumdan topluma, bölgeden bölgeye durum değişir elbette. Yalnız yüzyıl önce kadının acı talihinin, doğmadan başladığına işaret eder yazar. Çünkü aileler, kız çocuğuna sahip olmayı istememektedir. Bunun sebebi kız çocuğunu sevmedikleri ya da erkeği üstün gördükleri değildir, tam tersine “ciğerpareleri”nin ileride eşinden göreceği şiddet nedeniyle endişelenmektedirler. Kız evlatlarının evlendikleri günü “kara gün” saymaktadır ebeveynler. Çünkü toplum nazarında erkeklerin büyük bir kısmı sarhoş ve çapkındır. Yahut servet avcısı… Ana-baba cephesinde durum böyledir. Erkekler cephesinde ise -yazara göre- erkekler kullandıkları malzeme, araba, balta vb. eşyaların “Hepsine hizmet eder, hepsini esirger, baltasını taşa vurmaz, arabasına fazla yük sarmaz... Lakin kadın hiç gözünde değildir.”  Çünkü kadını bu eşyalar kadar faydalı görmezler. Bu satırları okuyunca ağzımdan Nazım Hikmet’in “Kadınlarımız” şiirinden dizeler dökülmüştü gayriihtiyari:

ve soframızdaki yeri 

öküzümüzden sonra gelen”

Lakin söz konusu yazılarda daha vahim bir tablo ile karşı karşıyayız. Kadının evde bulunuşunun, yaşayışının dahi kabahat görüldüğünü; ona “el kiri” denildiğini ekler yazar. İnsanların vicdani melekelerini harekete geçirmek ister ve kadına kötü muamele eden erkekleri sert bir dille hedef gösterir. Kadınları aşağılayanlardan “sefil herif” şeklinde bahsetmiş, kadına “el kiri” diyenleri “habis ruhlar” olarak nitelendirmiştir. Yazara göre asıl leke kendileridir. Üstelik bunlar silinmez ve tedavi edilmez türdendir. 

Mestan İsmail Bey, bütün yönleriyle kadının yaşadığı trajediyi çarpıcı imgelerle açıklamaya çalışmıştır. Yazar özellikle alkol kullanımını eleştirerek sarhoş olup eve gelen erkek için “cihanda hiçbir mahlûkata benzemeyen ucube” benzetmesini kullanmıştır. Ona göre eve, sarhoş adam geleceğine kadının karşısına bir leş atılsa daha az azap çeker. Çünkü leş sadece kötü kokar, sarhoş adam ise kıyafetlerinin pisliği bir kenara ruhu da kirlidir. Ayrıca kadına şiddet uygulayan erkeği “kuduz köpeğe” benzetmektedir. 

Toplumun kadına ve erkeğe verdiği cinsiyet rollerine gelincekadın için azap içinde yaşamak bir vazife”dir. Toplumdaki bu vazifelerine karşın yazar “Bizde kadınlar, erkeklere karşı itaatle memur.” diyerek kinayeli bir şekilde “memuriyet”e atıfta bulunmaktadır. Yazara göre kadınlar; dadılık, hizmetçilik, aşçılık, ekmekçilik, terzilik, çamaşırcılık, hatta ırgatlık gibi birçok mesleği ifa ediyor evlerinde. Onların bu fedakârlıklarına karşın erkeklerin nankör olduklarını vurgulamaktadır. Ayrıca kadına yaptığı işkencelerin hiçbirinden erkeğin sorumlu tutulmamasına, yaptığı işkencelerin erkeğin yanına kâr kalmasına, yani kadının toplumda “aciz” bırakılmasına tepki göstermektedir.

1911 Mart’ında gazetenin beş sayısında yer alan bu yazı dizisinde ilk yazıdan itibaren her birinin sonuna sırayla “Bitmedi. Yine bitmedi. Hâlâ bitmedi. Bu sefer de bitmedi. Şimdilik bitti.” diye düştüğü notlar sadece yazının değil, kadın sorununun da devam edeceğini hissettiriyor sanki bize. Ancak 5. ve son makalesinde “Şimdilik bitti” diyerek konuya “şimdilik” nokta koysa da son cümleleri çok çarpıcıdır. Mestan İsmail Bey, kendi döneminde olmasa da kadınlara yönelik bu zulüm ve esaretin intikamının “yaradılış” tarafından alınacağına inanarak konuyla ilgili çözüm için geleceği işaret etmiştir: “İhtimal ki bir gün hilkat, güzelliklerinin, idrak, hakikatlerinin kirli ellerde, kanlı pençelerde böylece örselenmelerine, itilip sünülmelerine tahammül edemezler de servetin gılzatına müthiş bir yumruk vurarak intikam alırlar! Beşeriyetin bütün maâliyâtıyla birlikte kadınlığı da onun esaretinden kurtarırlar...” Kadınlara eziyet edenleri “kirli eller, kanlı pençeler” olarak nitelerken bir gün bunun “intikamının müthiş bir yumrukla” alınmasından bahsetmesi, günümüzde dahi ender duyabileceğimiz sertlikte bir söylemdir. Diğer taraftan “Kadınlarla iyi geçinin” diye emir buyuran bir Rabbimiz; erkeğin hayırlı mümin ve iyi insan olmasının ölçüsünü, eşine davranışı ile belirleyen bir Peygamberimiz varken, Kur’an-ı Kerim her iki cinse de aynı sorumluluğu yükleyip aynı müjdeyi verdiği hâlde, kendini Müslüman olarak tanımlayan toplumlarda -hangi dönemde olursa olsun- bunun tam tersini görmek; İslam’ın ruhundan, özünden kopuşun trajik sonucundan başka bir şey değildir. Aslında derdimizin özü, özeti şu cümlelerde saklıdır: “Resulullah devrinde hakkımızda ayet iner korkusuyla kadınlarımıza elimizi ve dilimizi uzatmaktan sakınırdık. Resulullah vefat edince, dilimizi ve ellerimizi onlara uzatmaya başladık.”

Bu yazı dizisini toplumsal cinsiyet ekseninde öğrencimle içerik analizine tabi tutarak geçen yıl Ortaöğretim Araştırma Projeleri kapsamında "tarih" alanında TÜBİTAK’a sunmuştuk. Projemiz kabul edilmedi ancak disiplinlerarası nitelikteki çalışmamızı -diğerleri gibi- inşallah ulusal/uluslararası bir platformda değerlendireceğiz. 

Haftaya 1895 Paris’ine tarihî bir yolculuk yapacağız. Paris, Paris olalı böyle kalabalık görmedi. Pasteur’ün cenaze töreninden ilginç manzaralar bizi bekliyor.

Feride TURAN

Yazar Hakkında

Feride Turan

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile