Çarşamba 21 Ağustos 2019
Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

mehmetakifBazı insanların sizi sevmemesi nimettendir. Hatta gıyabınızda kötü konuşmaları, hakkınızda olumlu bir referans kabul edilebilir. Malum, ne demiş Hz. Mevlana: “Eşeğin gittiği yöne gidilmez.” Liyakatsiz, menfaatperest, iş bilmez, rüzgâra göre yön değiştiren kimselerin işaret ettiği yönü dikkate almamak gerek. Yani kimi, kimin övdüğüne bakmak gerek. Tarihî bir dergide gözümüz övgü dolu satırlara takılınca elbette biz de kimi, kimin övdüğüne baktık. Miladi takvime göre 19 Kasım 1908’de Sırat-ı Müstakim dergisinde yayımlanan yazının “Darülfünun Talebelerine Bir Tebşir (müjde)” başlığından anlaşıldığı üzere talebelere müjde şeklinde veriliyor bir hocanın tayini. Tavsiye mektubu niteliğindeki bu yazı Mehmed Âkif’e ait.

Akif gibi gerek özel yaşamında gerekse iş hayatında “güzel ahlâk”ı esas almış birinin tavsiye ettiği kişi de onun kadar değerli olmalıdır muhakkak. Gerçi şu son dönemde -rüzgârın esiş yönünde nasıl bir dönüş varsa artık- Akif’e saldırmak moda oldu. Bugüne kadar İslamcı diye eleştirilere maruz kalmış şairin şimdi de din anlayışına dil uzatılıyor; millîliği, kişiliği küstah ithamlara maruz bırakılıyor. Onun şiirlerini kalplerindeki bulanıklıkla bulandırmaya, kendi sözleri gibi eğip bükmeye güçlerinin yetmeyeceğini keşke bilselerdi! Âkif’in değerini ancak “Asım’ın nesli” bilir şüphesiz. 

Bedeli ne olursa olsun haksızlığın karşısında durması, onun hakkında her şeyi anlatır aslında. Çünkü ortalık süt liman iken doğruluk timsali kesilenlerin asıl yüzleri; haksızlıklar, usulsüzlükler karşısında su yüzüne çıkar. Akif ise istisnasız, hayatının her safhasında, istikbal ve koltuk kaygısı taşımadan zulmün, her türlü usulsüzlüğün, yanlışın karşısında dimdik durmuştur. Baytarlık Dairesinde müdür yardımcısı iken aynı dairenin müdürü Abdullah Bey görevinden azlolununca istifa ediyor Akif. Haksız yere, usulsüz olarak görevden alınmıştır çünkü. Abdullah Bey arkadaşı değildir oysa,  hatta cimri olduğu için sevmezmiş de onu. Üstelik Abdullah Bey’in yerine kendisinin müdür tayin edilmesi ihtimali de vardır. İşte böyle müstesna bir şahsiyetin takdirini kazanmaktan bahsediyoruz. 

Dönemin yükseköğretim kurumlarından olan Darülfünun’da derslere başlayacak Ali Fehmi Efendi hakkında kaleme almıştır bu yazıyı Akif. Yazının yayın tarihinden yaklaşık bir hafta önce Mehmed Akif de Darülfünun Edebiyat Fakültesine Türk Dili ve Edebiyatı hocası olarak tayin edilmiştir ayrıca. 

Darülfünun, Osmanlı’da Batılı üniversitelerin fonksiyonlarına sahip yükseköğretim kurumu arayışının ürünüdür. 19. yüzyılda hayata geçirilmişse de II. Meşrutiyet döneminde, 1908’den itibaren Darülfünun’da daha sistemli bir eğitim söz konusudur. Hatta binası da benim mezunu olduğum İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nin bulunduğu yerde Zeyneb Hanım Konağı’ydı. 

Meşrutiyet döneminde yapılan eğitim reformunun sonucu olarak Darülfünun’a Akif’in ifadesiyle “kıymetli kıymetli muallimler tayin edilmiş”tir. “Muhterem Kardeşlerim” hitabıyla başladığı mektupta Akif; “Diğer muallimlerin çoğu memleketimizce tanınır olduğundan ben size yalnız edebiyat-ı Arabiyye muallimi Ali Fehmi Efendi Hazretlerinden bahsedeceğim.” der. Kendileri “Hersek müfti-i sâbıkı”dır. Yani Hersek’in eski müftüsüymüş ve 5-6 yıldan beri İstanbul’daymış. Onu ilk defa bir “âşina-i kadîm”in, yani eski bir dostunun evinde görmüş Akif. Ali Fehmi Efendi; hane sahibinden Akif’in de Arapça ile sürekli uğraştığını işitince ona “pek büyük teveccühler, iltifatlar” göstermiş. Arap edebiyatçılarından kimleri tanıdığını, ne gibi eserlerle ilgilendiğini sormuş. Yazıda bu girişin ardından “uzatmayalım” diyerek sadede gelir Millî Şairimiz. Tanışır tanışmaz bu iki kişinin sohbeti elbette “edebiyata, tarihe, bilhassa tarih-i İslam’a dökülür.” Küpün içinde ne varsa dışına da o sızar şüphesiz. Bu bakımdan insanların sohbetlerinin ucunun nereye vardığı da onlar hakkında kayda değer bir ipucudur aslında.

Arap edebiyatının farklı dönemlerine ait şairlerden “kimin bir beytini okudumsa hocanız altı üstünü, ona münasebeti olan başka şairlerin şiirlerini okumakta hiç sıkıntı çekmedi.” der Akif. Demek ki metinler arası bakış; iyi bir edebiyat öğretmeni için söylenebilecek ilk özelliktir Millî Şairimize göre. “İşte Ali Fehmi Efendi’nin saydığım bu konulardaki ilminin o kadar derin olduğunu gördüm ki başkası söylese idi inanamazdım.” diyerek başkalarının lafına göre değil; kendisinin hür vicdanına, hür irfanına göre yönlendirir okuyucuyu. 

Âkif Arap dili ve edebiyatıyla çocukluğundan beri ilgilendiği için işin erbabını her zaman aradığını dile getirir. “Hatta Arabistan’ın bir hayli yerlerini dolaştım. Arap edebiyatçılarının bir haylisiyle görüştüm. Doğrusu dilin inceliklerini, dönemlerini, kurallarını, ediplerini, Arab’ın da tarihini hocanız kadar derinliğine araştırıp incelemiş kimse görmedim.” şeklinde meslektaşının niteliğini en ufak kibre kapılmadan açık yüreklilikle ifade eder ve şöyle sürdürür sözünü: “Hele İslam Tarihi’ni en meşhurundan en ehemmiyetsiz gibi görülen olaylarına kadar kâmilen bilir. Mesela size bir Bedir Savaşı tasvir eder ki oradaki ashabın tamamını isimleriyle, içlerinde şair varsa şiirleriyle beraber öğrenirsiniz.” 

Ali Fehmi Efendi hakkında bu şekilde bahseden Akif, kendisi dışında da referans gösterir: “Hatta Arap dilindeki gücü, rakiplerinin bile itiraf ettiği Halis Efendi Hoca bir kere bana rast gelmişti de ‘Akif oğlum Müfti Efendi’den okuyormuşsunuz. Aman fırsatı kaçırmayın. Hocanız pek edip, pek fazıl adam…’ demişti.” Millî Şairimizin “Halis Efendi Hoca”dan naklettiği bu cümleler; aslında iyi bir eğitimcinin sadece bilgili değil aynı zamanda “edip ve fazıl” olması gerektiğini vurgular. Yani edeb ve fazilet sahibi…

Ali Fehmi Efendi’nin ayrıca henüz yayımlanmamış kitap çalışmasını da öğreniyoruz bu mektuptan. Akif “şimdiye kadar ne Mısırlıların ne Beyrutluların” başaramadıkları çalışmayı Ali Fehmi Efendi’nin yalnız başına tamamladığını, Ashab-ı Kiram (Sahabe) arasındaki şairleri kısa hayat hikâyeleri ve eserleriyle toplayıp şiirleri gayet beliğ bir Arapçayla şerh ettiğini söylüyor. İki büyük cilt hâlindeki eserin yakında yayımlanacağını duyuran Akif’in sözlerinden eseri incelediği anlaşılıyor. 

Millî Şairimizin Ali Fehmi Efendi hakkında kullandığı ifadelerden biri de “nâdirü’l vücud zat” tamlamasıdır. Yani benzeri pek az bulunan insan. İltifat olsun diye öylesine söylemez tabi, sebebi vardır. “Özel hayatını, çalışma biçimini bilseniz şaşarsınız. Bir ufak hatanın düzeltilmesi, bir kelimenin doğruluğunu araştırmak için hocanız kırk elli kuruş araba parası vererek kütüphane kütüphane dolaştığını ben defalarca gördüm.” cümleleriyle ona neden “nâdirü’l vücud zat” dediğini açıklıyor. Aslında Mehmed Akif’in kendisi de bu ve benzer özellikleriyle “nâdirü’l vücud zat”tır. 

“Hocanızı sıkı tutunuz. Dersinden hakkıyla istifade ediniz. Ne kadar müşkiliniz varsa sormaktan hiç çekinmeyiniz.” diyerek talebelere tavsiyelerde bulunuyor Millî Şairimiz. Günümüzde de bir eğitimci olarak böyle tavsiyeleri duymak ne güzel olurdu. Böyle hocalar kalmadı, diyenler de çıkabilir şimdi. Böyle hocaların kalıp kalmadığını takdir edecek Akifler lazım değil midir? Ders dışı yapılması gereken ancak ders saatlerine sıçrayan etkinlik ve projelerle gündeme gelenlerin “iyi öğretmen” sayıldığı bir ortam düşünelim. O vakit Akif’in bize “model” olarak sunduğu ve bütün performansını derste, sınıfın içinde gösteren Ali Fehmi Efendi gibi eğitimciler “çalışmıyor” şeklinde algılanabilir bugün. Marifet iltifata tabidir çünkü. 

Millî Şairimiz, yazının finalinde Bakanlık’ı tebrik etmişse de ince bir kinaye dikkatlerden kaçmıyor: “Doğrusu Maarif Nezareti her fedakârlığı göze aldıraydı da Mısır’dan bir adam getirteydi, Hazret’in yerini ya tutardı ya tutamazdı.” Yani eğitimden sorumlu Bakanlık, her fedakârlığı göze alıp Mısır’dan Arap Edebiyatı hocası getirtmemiştir, fakat bir şekilde “isabetli” seçim yapmıştır. 

Yeri gelmişken Sırat-ı Müstakim dergisinden de bahsetmemiz gerekir. 1908-1925 arasında, fikir ayrılıkları ve savaşlarla dolu on yedi yıla tanıklık eden, ilim ve fikir hayatımızda önemli yeri olan dergide en başından itibaren yer alır Akif. 1912’den itibaren yayın çizgisini koruyarak “Sebîlürreşâd” adıyla devam eder. Kurtuluş Savaşı’nda ise artık Millî Mücadele’nin yayın organı hâline getirilmiştir. Hatta Atatürk “Sevr Antlaşması’nın memleket için ne kadar feci bir idam hükmü olduğunu Sebilürreşad kadar hiçbir gazete memlekete yayamadı. Manevi cephemizin kuvvetlenmesinde Sebilürreşad’ın büyük hizmeti oldu.” demektedir. Ancak Zafer’den sonra, 1925’te Şeyh Sait Ayaklanması üzerine çıkarılan Takrîr-i Sükûn Kanunu kapsamında kapatılan dergiler arasında Sebîlürreşâd da bulunmaktadır.

Haftaya Namık Kemal’in sürgünden muhalefet ettiği Hürriyet gazetesinde 1868 yılına ait “Bizde Adam Yetişmiyor” başlıklı yazı ile Gaspıralı İsmail Bey’in 1895’te yazdığı “Bizler Adam Oluruz mu?” yazısını karşılaştırmalı ele alacağız ve bakalım “adam”dan ne kastediyorlar, cevaplar arayacağız.

Yazar Hakkında

Feride Turan

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile