Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

halideedipadivar 2Mükemmel eğitim modeli arayışından önce memlekette eğitime dair bir durum tespiti gerekir. Eğitimde ileri ülkelerden önce dönüp kendi durumumuza bakmalıyız. Bunu sadece ben demiyorum, Türk Yurdu dergisi 1916 yılında demiş zaten ve konu hakkında kendi ifadeleriyle “pek kıymetdar bir vesikayı yayımlamanın bahtiyarlığını” duyurmuş okuyucusuna. Çünkü bu belgede, dönemin eğitimi -yerinde incelenerek- değerlendirilmiştir. Üstelik “müstesna bir muallime”nin kaleminden çıkmıştır. Türk Yurdu dergisinin “müstesna muallime” şeklinde takdim ettiği kişi elbette Halide Edib’dir. “Vakıf Kızlar Mektebi Fahri Müfettişi Halide Edib” imzalı “Vakıf Kız Mekteplerinin Senelik Raporu”nu iki bölüm hâlinde yayımlar Türk Yurdu dergisi. Öncesinde de uzunca bir takdim ile raporun eğitim ve eğitimciler için öneminden bahseder. Ayrıca kadın pedagojisi hakkında durumu gözler önüne sermektedir, der. Raporun ileride Osmanlı tarihini hakkıyla yazmak isteyen ciddi tarihçileri de ilgilendirdiğini ekler.

Günümüze kadar varlığını sürdüren Türk Yurdu dergisinin yayın hayatı 1911’de başlamıştır. Ele alacağımız yazı dizisinin bulunduğu 118 ve 119. sayılarının kapaklarına baktığımızda derginin adının hemen altında misyonunu da görürüz: “Türklerin faidesine çalışır.” Türklerin faydasına çalışmayı kendine görev edinmiş derginin yayımladığı bu teftiş raporu; sadece “ciddi tarihçiler”in değil günümüzde eğitim sorunlarına ciddi çözümler arayanların da ilgisini çekecektir.

Öncelikle “Eğitimin teftişi nasıl yapılmalıdır?” sorusuna cevap buluyoruz bu raporda. Yani eğitimin başarısı hangi kriterlere göre değerlendirilmelidir? Başarıda ölçü nedir? Halide Edib (Adıvar); raporunun başında teftiş kriterlerini açıklıyor. Bunlar “tedris” (okutulan derslerde verilen bilginin miktarı ve niteliği), “terbiye” ve “fikir terbiyesi”dir. Rapor, İstanbul sınırları içindeki toplam 11 kız mektebini kapsamaktadır. Halide Edib okulları birbiriyle karşılaştırarak sorunları tespit etmekle kalmıyor, -günümüze de ışık tutacak- çözüm önerileri sunuyor. 

Söz konusu rapor ışığında diyebiliriz ki Halide Edib’in eğitimde aradığı temel özellik eski Türk gelenek-görenek ve terbiyesinin iyi öğretilmesidir. “Ben terbiyede milliyet hislerinin verilmesine yalnız taraftar olmakla kalmıyorum, bir de bunu kendime pedagojik bir düstur telakki ediyorum.” diyerek kesin bir tavırla kırmızı çizgisini çizer. “Bugün bilhassa genç kızların tahsilde olanlarında tavır, eski vakur Türk tavrından pek uzaktır.” sözleriyle de eğitimde asıl sorunu ve üzerinde asıl durulması gereken hususu gündeme getirmektedir. Hatta meselenin kaynağını da gözler önüne sermektedir. Bugün eğitimde tutulan yolla millî bir eğitimin mümkün olamayacağını söyler Halide Edib. Çünkü “nümayişkâr” yani gösterişten ibaret bir milliyetçilik öğretilir okullarda. Ve şöyle devam eder: “Küçük çocuklarla konuşunuz, hepsi büyüyünce harbe gidecek, hain düşmanları kahredecek, dünyayı alt üst edecektir. Fakat içinden yolları yapacak, köprüleri yapacak, mektepler açacak, tüccar olacak veyahut yeni bir güzellik yaratmak için ressam, musikişinas vesair olacağını söylemez.” Sorun ve kaynağının tespitinden hemen sonra çözümü de hazırdır Halide Edib’in: Ezber derslerinde seçilecek metinler “Allah’ı, tabiatı, insanları, refahı, güzelliği, çalışmayı ve sadece vatanı sevmeye sevk edecek şiirler ayırmalı ve yalnız onları çocukları talime muallimleri mecbur etmeli… Bütün bu güzel ve yüksek şeyleri çocuğa sevdirirsek ve çocuk memleketinde sade bunları yaratmakla uğraşırsa şüphesiz lazım geldiği vakit bomba, silah, barut edebiyatının yetiştireceği çocuklar kadar belki daha vakur ve sakin, memleketi için ölmeyi bilir.” Yani bağıra bağıra okunan, ölmekten bahseden değil sevmeyi, yaşamayı ve yaşatmayı anlatan metinler seçilmelidir. 

“Metin seçimi” demişken, bir edebiyat öğretmeni olarak iki çift söz söylemem gerekir: Edebiyat dersleri; kasidenin, gazelin özellikleri; şiir türleri, kafiye-redif; roman ve hikâye vs. bir sürü teknik ve edebî bilgi yükü demek değildir. Edebiyat dersinde okutulan metinler, edebî eser olmanın çok ötesinde bir nesli inşa etmektedir. Namık Kemal’in “Hürriyet Kasidesi” mesela… Ona sadece şiir deyip, hakkında birkaç kuru bilgi verip geçemeyiz. Başta Atatürk gibi nice vatanperver kahramanların karakterini inşa etmiştir böyle şiirler. Bu bakımdan müfredatta değişikliğe gidilirken; çağa uygun hâle getirmek gibi bir gerekçe ile değil, kültürümüzün yapı taşları seviyesindeki metinleri tek tek, isim isim belirleyip özellikle metin şerhine, içerik analizine geniş yer vermek amacıyla yola çıkılmalıdır. Hele metin seçimi; serbest bırakılamayacak, bireysel zevklere terk edilemeyecek kadar hayati öneme sahiptir. 

Bu kısa aradan sonra rapora dönecek olursak; Halide Edib “coğrafya” derslerinin küçük sınıflarda şehir coğrafyası ekseninde işlenmesini savunur. “Zararca olan coğrafya tedrisatının en bariz kusuru çocukların kendi memleketlerinden, bilhassa şehirlerinden pek uzak kalmalarıdır. Afrika ve Amerika berzahını, kanalını bilmekten ziyade çocuğa Adalar’ın mevki, Haliç’in iskeleleri, Boğaziçi köyleri, İstanbul dağları, dereleri, hatta sokakları lazımdır.” der.

Halide Edib’e göre “Mekteplerin mutlak bahçesi olmasına gayret etmeli.” Sadece bir oyun alanı değil aynı zamanda açık hava sınıflarıdır buraları. “Küçükleri faydalanmaya ve güzelliğe alıştırmak için çocukların bir kısmını çiçek yetiştirmeye, bir kısmını da sebze yetiştirmeye alıştırmalıdır; …balıkları, kuşları, tavukları, tavşanları ile bahçenin sırf çocukların meşgul olup baktığı yerde hayvanat kısmı olmalı.” der. Bunların küçüklerde sorumluluk duygusu uyandıracağını, onlara merhamet ve insaniyet öğreteceğini, pratiklik kazandıracağını belirtir.

Büyük mekteplerin teftişinde Halide Edib tarih öğretimini “pek fena âdeta yok derecede” bulur ve tarih dersinin önemi ile ilgili şu açıklamayı ekler: “Terbiye-i fikriye için umum medeni memleketlerin mektep programlarında çok mühim bir mevki tutan tarih, bizde de mevkiini alabilmek için mutlak kat’i bir adım atılmalıdır.” Bu cümlenin en başında tarih dersinin “fikir terbiyesi” için gerekli olduğunu öğreniyoruz. Yani onu “sözel ders” çerçevesi içine hapsedemeyiz. Sözel-sayısal her öğrencinin fikir terbiyesi için tarih dersi mektep programlarında “çok mühim bir mevki” tutmalı; bunun için kesin, net bir adım atılmalıdır. 

Halide Edib günümüzde de varlığını sürdüren ve gittikçe derinleşen başka yaraya daha parmak basıyor: Türkçede “çocuklar lisanlarına katiyen hâkim bulunmuyorlar.” diyor. Rapor genel çerçevede değerlendirildiğinde pek çok yara mevcuttur aslında: Müfredatlar yetersizdir mesela. Ders araç gereçleri gibi donatım eksikliği ve idari sorunlar vardır mesela. Halide Edib; çalışkan idarecileri takdir ederken “Kırkçeşme Beyhan Sultan”ın müdiresi gibi “idare ve tedriste son derece alakasız davranan” bir idareciyi de teşhir etmiştir. Müdirenin ikaz edilmesi ve gelecek sene iyi bir teftiş yapılması gerektiğini not düşer. 

Sözünü sakınmayan, kılı kırk yaran Halide Edib’in “öğretmen niteliği” hakkında en ufak bir eleştiride bulunmaması dikkatimizi çekmiştir. Kendisi de “müstesna muallime” olduğundan acaba meslektaşlarını kayırmış olabilir mi? Yoksa doğrudan yahut dolaylı, toplum karşısında öğretmeni eksik gösterme gayretinin öğretmene değil eğitim sistemine zarar vereceğini düşünmesinden mi? Yahut Osmanlı Devleti’nin öğretmen eğitiminde başarılı olması sonucu, verdiği diplomaya güven duyulması gerektiği mi? Aksine raporunda Üsküdar Gülnuş Sultan Mektebi’ndeki öğretmen dayanışmasını örnek gösterir Halide Edib. Hesap dersi muallimi diğer öğretmenlere de eğitim vererek okulun başarısını artırmıştır. Raporda bazı özel isimler de geçmektedir. Coğrafya dersi için kitap olmayınca ders kitabı yazan Faik Sabri Bey’den ve öğrencilerin “yazma” becerisini geliştiren Hüseyin Cahit Bey’in verdiği derslerden bahsedilir. 

Halide Edib’in sınıf öğretmeni profilinde teneffüste çocuklarla birlikte faydalı oyunlar oynayan, enstrüman çalmasını bilen; öğrencileriyle ders içi ama hayata dair konuşan öğretmenler vardır. 1916 yılında gördüğümüz eğitimci profili; meslektaşının açığını aramaz, bilakis gördüğü eksikliği onlara gönüllü eğitim vererek tamamlar sessizce. Birçok eksiklik ve sıkıntıya rağmen 1916’daki dayanışma takdire şayandır. Zira yepyeni binaların, son model teknolojinin, üretilen projelerin, kazanılan derecelerin, kurdele ile açılan etkinliklerin arka planında birbirinin hakkına saygılı, meslektaşına yapılan haksızlığı kendine yapılmış sayan öğretmenler varsa, orada gerçek anlamda eğitimden ve özellikle değerler eğitiminden bahsedilir. Müfredat ne kadar mükemmel olursa olsun, eğitim alt yapısı ne kadar kusursuz olursa olsun öğretmenler eğrilirse ve eğilirse doğruluk bulunmaz hiçbir yerde. 

Söz konusu raporun sahibi “müstesna bir muallime” olan Halide Edib’den Türk Yurdu dergisi ayrıca “Osmanlı Türklüğünde Teâlî-i nisvân hareketinin pişvası” yani kadın hakları hareketinin önderi şeklinde bahseder. O her kadın gibi -toplumda- kadın olmanın zorluğunu yaşamış ve mücadelesini vermiştir. Maalesef bugün değeri layıkıyla takdir edilemeyen Halide Edib; İzmir’in işgali sonrasında düzenlenen mitinglerde irticalen yaptığı ve her cümlesiyle devleşen konuşmalarında “Fatihlerin, Yavuzların, Kanunilerin ülkesi istiklalsiz kalamaz” diyerek vatanın kurtuluşunda kadın-erkek, ocağın bütün fertlerini çağırmış ve bizzat cephede, bu mücadelenin içinde canını ortaya koymuştur. İngilizler İstanbul’u işgal ettikten sonra hakkında idam emri çıkartılan ilk kişilerden biridir hatta. Ünlü mitinginde “Milletler dostumuz, hükümetler düşmanımızdır.” sözüyle dost-düşman ayrımının en güzelini yapmıştır. Halide Edib hakkında kim ne derse desin o, Türk kadın kahramanlığının timsalidir. 

  1. sayımızda eğitimle ilgili yazılara devam edelim. Eskişehir’in ilk Millî Eğitim Müdürü Ethem Nejat’ın günümüz eğitim vizyonuna katkı sağlayacak öneriler sunduğu “Liselere mi, Başka Mekteplere mi Muhtacız?” yazısını değerlendirmek için 1910 yılına doğru tarihî bir yolculuk bizi bekliyor.

Feride TURAN

Yazar Hakkında

Feride Turan

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile