Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet
(Okuma süresi: 3 - 6 dakika)
Bunu okudun 0%

nihadsamibanarliW. Shakespeare’in Macbeth dramından yükselen bir feryad hatırlıyorum. Macbeth, dünya “cinâyet edebiyâtı”nın en tanınmış şâiri tarafından yaratılmış bir “saralı câni” tipi’dir. Yükselttiği feryâd da, aslında, onun vicdan azâbının sesidir: Macbeth, yerine geçmek emeliyle, İskoçya kıralı Duncan’ı öldürmüş, fakat, bir sara nöbeti esnâsında işlediği bu cinâyetin hemen ardından, vicdânının kulaklarına çarpan şu derin feryâdını duymuştu:

Macbeth, uykuyu öldürdü!.. Masum uykuyu, ıztırâbı dindiren, kuvvetleri tâzeleyen, hasta ruhlara teselli veren uykuyu öldürdü!…

Bu demekti ki Shakespeare’in saralı canisinin gözlerine artık uyku girmiyordu. Çünkü öldürmüştü, çünkü cinâyet işlemişti.

Bizde asırlardan beri, Türk milletinin malı olmuş, canı olmuş, yüzyıllarca, halkın dilinde, edebiyâtında, mûsikîsinde yaşamış, vatan kadar millîleşmiş, ev ve âile harîmine alınıp sevilmiş ve okşanmış nice canlı kelimeyi kıyasıya öldürenlerin vicdânı böyle bir ses duymaz mı?

Böyleleri, nasıl oluyor da bu kadar rahat uyuyabiliyorlar?

Bunları bilemeyiz, fakat her öldürülen kelime bir kelime âilesi’nin mahvedilip, Türkçenin en acı mâtem karanlığına gömüldüğü muhakkaktır.

Bu yüzden, şimdiye kadar binlerce güzel söz kaybeden dilimiz, bağrına hançer vurulmuş gibi haykırmaktadır:

– Uydurmacılar, bu sefer de hayâli öldürüyorlar! Masum hayâli, ızdırapları dindiren insanlara eşsiz güzellikler gösteren, insanlara yaşama ve yaratma gücü veren, ruhlarda tesellîler uyandıran hayâli öldürüyorlar!

Tek, hayâl denmesin diye, millî vicdanda nurdan bir güzellikle, nârin bir ses, rûhdan bir sevgili gibi yaşayan bu zarif kelimeyi de “Gökten dehâ-yı nârı çalan” Promete’yi öldürür gibi, her gün, yeniden öldürüyorlar!

Onu bütün bütün öldürmek için, şimdiye kadar neler yapmadılar? Ona görüntü mü demediler? Ona imge demek züppeliğine mi sapmadılar? Onu, görüntü diye ve daha fenâsı, görüt diye mi yok etmek çâreleri aramadılar?

Gerçi o, bütün bu kasıtlara ve iftirâlara rağmen onu seven bir milletin yüreğine saklandı. Aklı başında kalan Türklerin hayâlinde, yine bir hayâl güzelliğiyle yaşadı ve canlı kaldı. Fakat bu uydurukçular, onu bilhassa körpe çocukların ve genç dimağların dilinden hayâlinden çaldılar, onu söndürüp öldürmeğe yöneldiler.

Biz bu zulmün hicrânını, Tevfik Fikret’in Hemşîrem İçin şiirindeki feryâda benzer bir sesle, defalarca söyledik:

Sen ölmedin, seni öldürdüler, zavallı kadın

Bu gün, mevzua yeniden dönüşümüz şu sebepledir ki: Dillerde bâzı sözler, o dillerin edebiyâtına derin derin işlenir, başka sözler, başka kelimelerle birleşerek türlü ifâde cilveleri yaratır. Bu sözler, dillerde bir ses, bir mânâ, bir hâtıra güzelliği uyandırır, millî edebiyâtın yüzlerce, bâzan binlerce güzel mısrâ veya cümlesine işlenir ve böylece milletin hâtırasına, hâfızasına öylesine yerleşir ki âdeta, döküldüğü kabın şeklini alan su gibi, millî dile bir akış, millî gönle bir doluş hâli yaşar.

Hayâl sözü de böyledir:

Bu kelimenin Türk dili edebiyatında tam bin yıllık bir hayâtı, o ölçüde bir sevilişi, benimsenişi vardır.

Bir misâl olarak, XIV. asrın Anadolu şâiri Ahmedî, bu kelimeyi:

Kaddün hayâli dutdu gözümde vatan, belî

Her kande serv olsa yerî cûybâr olur

gibi mısrâlarda kullanır.

O çağlar Türkleri, asırlarca gelerek, yeni vatan coğrafyasına yerleşiyordu. Bu arada her Türk boyu, yeni vatanın bir köşesini seçiyor, orda vatan tutuyor, orayı vatan ediniyordu. Târihimizin ilk Anadolu asırlarındaki bu büyük sosyal hâdisesi, Türkçemizde vatan tutmak, vatan edinmek gibi tâbirler yaratmıştı.

Ahmedî, selvi endamlı sevgilinin, göz önünden gitmeyen hayâlini düşünüyor, her nereye baksa onu görür olunca: “Nerde selvi olsa, orda bir akarsu bulunması gibi, gözlerimin pınarı başında da senin hayâlin yükseliyor, selvi endamlı hayâlin, gözlerimi sanki vatan edindi.” diyordu. Bu söyleyişte hayâl, göz önünden gitmeyen güzellik’ti.

XV asrın ilk İstanbul şâiri Ahmed Paşa, aynı hayâli:

Resm etmişem gözümde hayalîni gûyyâ

Nakş-ı nigârı sâgar-ı mercâne yazmışem

şeklinde söylüyordu: Şâirin, ağlamaktan kızarmış gözleri, bir mercan kadeh gibi hayâl ediliyordu. Sevgili’nin hayâli ise, billur kadehlere işlenen nakışlar gibi, bu mercan kadeh üzerindeydi. Bu gözler, nereye baksa artık hep o hayâli görüyordu.

Türkün büyük liriklerinden Fuzûlî de hayâl kelimesini çok sever, çok kullanırdı. Onun sözlüğünde hayâl, aynı zamanda, “sanmak”tı, “düşünmek”ti, “endîşe” idi, “dünya hayâli” de dünyaya bağlılıktı, dünya işlerini düşünmekti.

Sûret-î hâlim gören sûret hayâl eyler beni derken, yahut:

Âhiret endîşesi, dünya hayalî kalmadı gibi söyleyişlerle bunları ifâde ediyordu.

Bâki, kaba görüt’ler değil, ince hayâller şâiriydi:

Mevzûn kadd şî’r-i bülendim misâlidir

Nâzik miyân anda bir ince hayâldir

“Düzgün ve ölçülü bir sevgili endâmı, benim yüce şiirime benzer, ince bir bel, bu şiirde bir ince hayâl gibidir.” diyordu.

Nedim de hayâl sözünü zevkle ve çok kullanan bir şâirdi. Fuzûlî’nin gazelini tanzîr ederken bu gazele:

Bûs-i lâ’lin şöyle sîrâb-ı zülâl eyler beni

Kim gören âb-ı hayât içmiş hayâl eyler beni

“Senin dudaklarını öpmek beni öylesine kandırır, sana susayışımı o ölçüde dindirir ki görenler, insana ölümsüzlük veren suyu içtim sanırlar.” gibi şûh bir söyleyiş işlemişti. Fakat aynı şâir, bir “misâl âlemi”nde görmüşcesine kusursuz “hayâl ettiği” güzel’i hattâ İstanbul gibi bir şehirde bile bulamayınca:

Yok bu şehr içre senin vasf ettiğin dilber Nedîm

Bir perî-sûret görünmüş bir hayâl olmuş sana

demekten de kendini alamıyordu:

“Bir perî-sûret görünmüş, bir hayâl olmuş sana…” bir milletin herhangi bir evlâdı, eğer hakikaten o milletin evlâdı ise, Türkçenin zaferleri arasında yalnız bu beyti görse ve ondaki bir “hayâl olmuş sana” söyleyişinin ses ve mânâ güzelliğini idrâk etse, Türkçede hayâl kelimesini, yalnız bu mısrâın hatırı için ebediyen yaşatmak şevki duyar.

Halbuki Türk şiirinde hayâl’in yeri bundan ibaret değildir.

Esâsen bir his ve hayâl şiiri olarak dünyâ şiiri olarak dünyâ edebiyâtının bellibaşlı şiir tûfanlarından birini ortaya koymuş eski, yeni, bütün gerçek şiirimiz, hemen her zaman hayâl’in yalnız kendisiyle değil, kelimesiyle de süslenmeyi bilmiştir.

Şâir Hayâlî, kullandığı “mahlâs”la onun mânâsı arasında bir fikir, bir his ve mânâ saltanatı kurarak:

Geçmiş zamân olur ki hayâlî cihan değer

derken, yalnız kendi şiirimize değil, bütün dünyâ edebiyâtına bir “mısrâ” kazandırıyordu.

Kaldı ki bu güzel kelimeyi kullanmak, yalnız Türk Dîvan Edebiyâtı’nm zevki değildir. Nice halk şâirleri’miz de evlerinde ve gönüllerinde duydukları bu kelimeyi bizim en millî söyleyişlerimize işlemişlerdir.

Gidiyorum işte gör

Hayâlde gör düşte gör

Düşenin dostu olmaz

Hele bir yol düş de gör

diyen “mâni” şâiri, dilimizde hayâl’i öldürmek isteyen vicdansızlara asırların ötesinden ne kadar millî bir ders vermiştir. Daha yeni şiirimizde meselâ Ahmed Hâşim:

Dönsek mi bu aşkın şafakından

Gitsek mi ekalîm-i leyâle?

Bizden daha evvel erişenler

Ağlar bugün evvelki hayâle

söyleyişiyle bu kelimeye erbâbının zevkinde ve hayâlinde bir ölümsüzlük vaat ediyordu.

Yahyâ Kemal:

Bir hayal âlemi peydâ oldu,

Göçtüler hep o hayal âlemine

diyordu.

Hayal âlemi… Şimdi, bunun yerine “imge acunu” yahut “görüt evreni” mi denecek? Dilimiz için ne büyük terakki!?…

Aynı şâirin

Kalsaydı terkeşimde eğer son bir altın ok

En tatlı bir hayâl için atmazdım ufkuma

gibi söyleyişlerini imgelerle, görüt’lerle söylemek dilimizi ne hâle koyar? Bunu en acı bir şekilde hayâl etmek için, hayallerin fazla işlemesine lüzum yoktur. Asırların ve bu asırlar içindeki muhteşem zaferlerin yarattığı bir Türk güzeli için:

Hayrân olarak bakarsanız da

Hülyânızı feth eder bu hâli,

Beşyüz sene sonra karşınızda

İstanbul Fethi’nin hayâli.

diyecek kadar hayâl’e büyük hayat veren bir şâirin milleti, bütün bu dil ve söyleyiş zaferlerine bu ölçüde hoyratça hıyânet edemez. Bunu yapmak, bir kelime ile ve tam mânâsıyle medeniyetsizliktir. Hatta bu ve benzeri bütün böyle hareketler, millî medeniyeti şu veya bu politikacının ya da şu veya bu düşman ideolojinin emrinde, ziyan etmekten başka bir şey değildir.

Nihad Sami BANARLI

More articles from this author

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Şiir söylemek yahut yazmak gibi, şiir okumak (inşat) da bir sanattır. Özel bir yaratılış ister. Nasıl her insan güzel şiir yazamazsa, yine her insan güzel şiir okuyamaz. Merak...
Nâzım Hikmet'in 15 yıl hapis cezasına çarptırılmasının ardından Atatürk'e gönderdiği mektup Cumhurbaşkanlığı Arşivi'nde bulundu. Şair Ata'dan tek bir şey istiyor Usta şair Nâzım...
Tokat’ta doğan Suzan Çataloluk ilk ve orta Okulu İstanbul’da, liseyi Erzurum’da bitirdi. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Hacettepe Üniversitesi Sosyal...
1955 yılında Yalvaç (ISPARTA) ’ ta doğdu. İlk ve orta öğrenimini memleketinde yaptı. Yüksek öğrenimini de Kırşehir ve İstanbul’da tamamladı. Çeşitli gazete ve dergilerde (Bizim...
Aşık Pervani (İsmail ÇELİK) Mehmet Ali Kalkan'ın Gönlünden... Aşık Pervani (İsmail Çelik) ve Mehmet Ali Kalkan Aşık Pervani Ağabey yaşayan, geleneğin içinden gelen, en güçlü halk...
1932 yılında Hasankale’nin Alvar köyünde doğan Reyhanî’nin asıl adı Yaşar Yılmaz'dır. İran'dan göçen babası önce Kars’a, daha sonra Erzurum'a yerleşir. Okuma yazmayı okula...
(d. 16 Nisan 1916, İstanbul - ö. 13 Aralık 1979, İstanbul), Türk şair, öğretmen, çevirmen. Modern Türk şiirinin önde gelen şairlerindendir. Herhangi bir edebi akıma katılmamış;...
(1 2 Temmuz 1891, İstanbul - 23 Şubat 1971, İstanbul ),Şair, gazeteci, oyun yazarıdır. Aynı zamanda 40 yıl edebiyat öğretmenliği yapan Halit Fahri hece ölçüsünün beş şairi...
Şair (D. 28 Haziran 1929, Göktepe kasabası / Sarıveliler / Karaman – Ö. 29 Ağustos 2018, İstanbul) 28 Haziran 1929 tarihinde Karaman ili Sarıveliler kazası Göktepe kasabasında...
Füsun Menşure, Hamburg'ta doğdu. İnşaat mühendisliği eğitiminin ardından yurt dışında iç mimarlık mekan ve çevre tasarımı bölümünü bitirdi. Daha sonra işletme fakültesindeki...
1976 yılında Tarsus’ta doğdu. 2002 yılında Niğde Üniversitesi’nden mezûn oldu. Töre, Kurgan Edebiyat, Siyah-Beyaz Kültür, İnziva, Herfene, Yeni Düşünce, Başarı Edebiyat,...
Ahmet Yılmaz Soyyer’in Şiir Dünyası Yılmaz Soyer, ya da şiir dışındaki çalışmalarıyla A. Yılmaz Soyyer, 1960 yılında Konya’nın Ereğli ilçesinde doğdu. Annesi ve babası o henüz...
Nigar Rafibeyli (Azerice: Nigar Rəfibəyli, d. 23 Haziran 1913, Gence - ö. 10 Temmuz 1981, Bakü), Türk yazar ve şair. Roman ve kısa öykü yazarı olan Anar Rızayev'in annesi ve ünlü...
Şiiri, kristal bir menşurdan geçip binbir renge dönüşen sesli ışıklara benzeten Goethe: "Hayatın da, ölümün de sırrına erip, rûha gömülen bir hazine ve batmayan bir güneşle kucak...
Aşık Sefil Selimi, Asıl adı Ahmet Günbulut (d. 26 Ağustos 1933, Şarkışla - ö. 30 Aralık 2003, Sivas), yazar, türkü yazarı. İlkokul'dan sonra iki yıl ortaokula devam ettikten...