Cumartesi 6 Haziran 2020
Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet
(Okuma süresi: 12 - 23 dakika)
Bunu okudun 0%

ziya gokalp01Ziya Gökalp 48 yıllık kısa yaşamında fikirleriyle sosyoloji1, tarih, hukuk, siyaset gibi alanlara ve Türk düşünce dünyasına damga vurmuş; vatansever, düşünmeye ve bilime inanan, milletinin harsına ve tarihine bağlı bir aydındır (İnalcık, 2000, s. 9). Meşrutiyetin ilanı ile 1908’de İttihat ve Terakki Cemiyeti(İTC)’nin Diyarbakır şubesini kurarak fiilen siyasete adım atan Gökalp, cemiyetin Diyarbakır, Van ve Bitlis heyetlerinin müfettişliğine atanmıştır. 1909’da İTC’nin kongresine katılarak Merkez-i Umumî üyeliğine seçilmiştir (Tuncay, 1975, s. 38). Bu dönem Gökalp’in Diyarbakır’da Peyman Gazetesi’ni çıkardığı dönemdir. Siyaset ile ilgili çalışmalarını yürütürken önce Selanik Sultani Mektebi’nde (İttihat ve Terakki İdadisi) (1910-11), ardından Darülfünun-u Osmani’de (1913-14) ilm-i içtima dersleri veren Gökalp bu bilim dalının akademide öğretim yolunu açmıştır.2



1912 yılında Ergani Sancağı’ndan Meclis-i Mebusan’a seçilen Gökalp, aynı yıl kurulan Türk Ocağı’nın da kurucuları arasında yer almış (İnalcık, 2000, s. 10-11), “Ocak”ın yayın organı Türk Yurdu’nda yazılar yayınlamaya başlamıştır. 1913 yılında kendisine teklif edilen Maarif Nazırlığını kabul etmeyen Gökalp, Edebiyat Fakültesinde İçtimaiyyat Müderrisliği görevine 1919 yılında Divan-ı Harp’te yargılanıp, Malta’ya sürülene kadar devam etmiştir.

1921’de serbest kalıp yurda dönen Gökalp, 1922 yılında Muallim Mektebi’nde felsefe dersleri vermeye başlamış, yayın hayatına da Küçük Mecmua dergisini çıkararak devam etmiştir. 1923 yılında Telif ve Tercüme Encümeni Reisliği’ne getirilen Gökalp, aynı yıl Türkçülüğün Esasları adlı eserini yayınlamış ve Diyarbakır’dan milletvekili seçilmiştir. Yeni anayasanın hazırlanmasında rol alan Gökalp, hayatının son yıllarında tarih ve Türk dili çalışmalarına katkıda bulunmuştur. Türk Medeniyeti Tarihi ve Çınaraltı adlı eserlerini tamamlarken rahatsızlanan Gökalp, 25 Ekim 1924 tarihinde vefat etmiştir (Gürsoy & Çapçıoğlu, 2006).



Ziya Gökalp’te Temel Kavramlar


Gökalp’in bilim ve siyaset adamlığının koşutluğu, ülkede yeni bir bilim dalının doğuşu ve gelişimi ile yeni siyasi düşüncenin de gelişmesini koşut hale getirmiştir. Gökalp’in tanımları ve yaklaşımları, öncü ve özgün yapıları ile günümüz sosyal bilimler anlayışına da temel olmuştur.
Çalışmanın bu bölümünde kültür, medeniyet ve Türkçülük Gökalp’e göre açıklanmaya çalışılacaktır.



kültür ve Medeniyet


Kültür3 (hars) ile medeniyet kavramları arasında hem birleşme hem de ayrılık noktaları vardır. Toplumsal yaşayışları kapsayan; din, ahlâk, hukuk, us, estetik, iktisat, dil ve fenle ilgili yaşayışlar kültür ve medeniyet arasındaki birleşme noktalarıdır. Ancak Gökalp’e göre; kültür millidir, medeniyet ise beynelmilel bir kavramdır. Kültür, yalnızca bir milletin din, ahlâk, hukuk, us, estetik, iktisat, dil ve fenle ilgili yaşayışlarının uyumlu bir toplamıdır. Medeniyet ise aynı gelişmişlik düzeyinde bulunan birçok milletlerin toplumsal yaşayışlarının ortak bir toplamıdır (Gökalp, 1997, s. 25).

Bireylerce usul ve irade ile oluşturulan ahlâk, hukuk, iktisat vb. bilgiler ve kuramlar medeniyet kavramını ortaya koymaktadır. Bu kavramlar kültürün içine girdiklerinde yapaylıklarını kaybetmişler; usul, yöntem veya bireylerin iradesi ile oluşmamışlardır.

“Okumuşlar! Bırakınız gururu

Milli harsı öğreniniz milletten!...

O vicdandır, sizse onun şuuru

Köksüz şuur uzak değil cinnetten…” (Gökalp, 1976, s. 23)

Gökalp’e göre; bitkilerin ve hayvanların organik yaşayışı, nasıl kendiliğinden ve doğal olarak gelişiyorsa, kültürün içine giren dil kavramı da kendiliğinden gelişmektedir ve bireyler tarafından yöntem ile inşa edilememektedir. Osmanlıca ve Türkçe dilleri de bu doğrultuda incelenebilir. Türkçe doğal bir biçimlenme ve gelenek ile kendiliğinden oluşmuştur ve bu yüzden kültürümüzün dili iken; Osmanlıca ise bireylerce yöntem ve irade ile inşa edilmiştir ve bu yüzden daha çok medeniyetimizin dilidir. Bu ayrımı Osmanlı ve Türk başlıkları üzerinden müzikten ahlâka daha birçok kavram üzerinden incelemek mümkündür.

Kültür ve medeniyet açısından bir diğer önemli ayrım ise, kültürün duyguların birleşimi; medeniyetin ise özellikle bilgilerin birleşimi olmasıdır. Kişide duygular; usul, yöntem ve iradeye uymaz; milletlerin kültürleri bu şekilde oluşmaz. Bir millet diğer bir milletin dinsel, töresel, estetik duygularına öykünemez. Ancak milletler duygularını karıştırmadan oluşturdukları bilgilerini, inşa ettikleri aynı gelişmişlik çerçevesinde ortak bir medeniyeti birbirleri ile paylaşabilirler (Gökalp, 1997, s. 27-28, 33).

“Biz medeniyetçe Avrupalı, harsça Türk olmalıyız. Hars; dinî, ahlâkî, bediî duygularla lisandan ibarettir. Hars halktan alınır. Medeniyet ilimdir, fendir, sanayidir. Avrupa’dan medeniyeti alabilmek için her Türk’ün Avrupa lisanlarından birini bilmesi lazımdır. Biz Türk ve Müslüman kalmak şartıyla Avrupalı bir millet olmaya çalışmalıyız. Gayemiz, Avrupa medeniyeti içinde bir Türk harsı yapmak olmalıdır” (Gökalp, 1952, s. 79).

Gökalp, Batı medeniyetinin gelişmişliğini görmekte ve bireylerce oluşturulan hukuk, iktisat gibi bilgilerde Batı medeniyetinin üstünlüğünü kabul etmektedir. Batı’nın gelişmiş ilmini önemseyen Gökalp’e göre Türk milleti, tümüyle Türk ve Müslüman kalmak koşulu ile kültüründen ayrılmadan Batı medeniyetine girmek istemektedir. Batı medeniyetine girmeden önce, milli kültürümüzü arayıp bularak, milli kültürümüzü ortaya çıkarmamız gerekmektedir. Gökalp, “Medeniyet” şiirinde kültür ve medeniyet kavramlarına bakışını şöyle açıklamaktadır:

“…Medeniyyet, beynelmilel yazılacak bir kitap;

Her faslını bir milletin harsı teşkil edecek.

Medeniyyet bir konser ki birçok çalgı, saz rübap

Birleşmekle bir ahengi ancak tekmil edecek…” (Gökalp, 1976, s. 22)



Ziya Gökalp ve Türkçülük Düşüncesi


Türkçülük fikri çok uzun süre savaşan ve sürekli toprak kaybeden bir hafızanın sarıldığı ve kurucu kadrosu ile Osmanlıcılık, İslamcılık fikirlerinden sonra kabul edilen fikir sistemidir. Türkçülük Osmanlı Devleti’nde, Balkan Savaşları sırasında Balkan vilayetlerinin çoğunun kaybedilmesi sonrasında başlamış, ardından gelen I. Dünya Savaşı ile birlikte açığa çıkmıştır. Türkçülük fikri bu dönemde iki büyük ideolog Yusuf Akçura4 ve Ziya Gökalp’in bilimsel çalışmaları ile gelişim göstermiştir (Poulton, 1999, s. 89). Esasta aynı milletin bekası için inşa edilmekle beraber, Akçura ve Gökalp’in Türkçülük fikirleri yer yer ayrılık gösterse de; bu iki düşünür, Cumhuriyetin ilanından sonra resmi ideolojinin oluşturulmasında çok önemli bir yere sahiptir. Ziya Gökalp, İTC’nin ve Cumhuriyet’in baş ideoloğu (Poulton, 1999, s. 89) iken Niyazi Berkes’in deyimiyle Akçura ise, Ziya Gökalp’in yanında unutulan adam görünümündedir (Niyazi Berkes’ten aktaran Georgeon, 2005, s. 3). Bu unutulmuşluğun nedenini ideolojik arayışlarda aramak gerekmektedir.

Türkçülük, Türk milletini yükseltmek demektir. Gökalp’in Türkçülük düşüncesini anlatmak için öncelikle, “millet”in çeşitli niteliklerini anlamak gerekir. Soy yani ırk Türkçülerine göre millet, soy demektir. Budun yani kavim Türkçülerine göre de milleti budun topluluğu oluşturmaktadır. Coğrafya Türkçülerine göre millet, aynı ülkede oturan toplulukların tümü demektir. Osmanlıcılara göre millet, Osmanlı İmparatorluğu’nda bulunan bütün unsurları kapsamaktadır. İslâm birliğini savunanlara göre millet, bütün Müslümanların toplamıdır. Bireycilere göre ise millet, bir bireyin ait olmayı hissettiği toplumdur (Gökalp, 1997, s. 13-16). Bu noktada Gökalp, milletin ne olduğunu sorgular: “Soya, buduna, coğrafyaya, siyasete, istemli güçlere üstün gelecek ve egemen olabilecek başka ne gibi bir bağımız var? Toplumbilim şunu kanıtlıyor: Bu bağ eğitimde, kültürde, yani duygularda ortaklıktır.” (Gökalp, 1997, s. 17) Gökalp’e göre millet, dil, din, ahlak ve estetik bakımından ortak olan, yani aynı eğitimi almış olan bireylerden oluşan; “dili dilime uyan, dini dinime uyan” bir topluluktur (Gökalp, 1997, s. 18). Millet kendine özgü bir kültürü olan topluluk demektir. (Gökalp, 1997, s. 20)

Kültür-medeniyet ve millet kavramları üzerinden Türk milliyetçiliği fikrini, vicdani- terbiyeye dayandıran Gökalp; etnik menşeini deşmek isteyenlere şu cevabı vermiştir: “Cedlerim Türk olmayan bir bölgeden (Çermik) gelmiş olsa bile, kendimi Türk sayarım; çünkü bir adamın milliyetini tayin eden ırkî menşei değil, terbiye ve duygularıdır” (İnalcık, 2000, s. 10). Şerif Mardin’e göre “Ziya Gökalp’in milli kimlik hakkındaki bu görüşü, Atatürk Türkiye’sinin millet- vatandaş anlayışına esas oluşturmuştur” (Mardin, 2015, s. 193).

Akçura’nın Türk milliyetçiliği fikri ise işgal altındaki Türk topraklarında doğmasından dolayı daha çok ırkî bir nitelik taşımaktadır. Her şeyi Kazan Türklerinin gözüyle görmeye alışan ve Rus esaretini yaşayan Akçura, Turancılık düşüncesine derinden bağlı iken, Kemalist Türkiye Akçura’nın özlemlerini yansıtmamaktadır (Georgeon, 2005, s. 134). Ancak yine de Türk Tarih Kongresi başta olmak üzere üniversitelerde ve Türk Ocakları’nda Akçura’nın verdiği dersler ve çalışmalar, hem Mustafa Kemal hem de Cumhuriyet entelektüelleri tarafından saygıyla karşılanmış ve takip edilmiştir.

Gökalp ve Akçura’nın Türkçülük fikirlerini anlamak için iki düşünürün de millet kavramına bakışlarını incelemek gerekmektedir. Gökalp’e göre halk ve millet aynı şeyi ifade ediyordu ve halkı oluşturan toplumsal sınıflar değil meslek gruplarıydı. Oysa Akçura sınıf düşüncesinde Gökalp’in “Türkiye’de oluş(a)mamış sınıf vardır, sınıfsal kutuplaşma yoktur” tespitini de az bularak, Türkiye’de sınıf kavramının hiç doğmadığını kabul etmektedir. Akçura’ya göre “CHF’nin kurulmasındaki amaç, hiçbir sınıfı dışta bırakmayacak bir birlik sağlayarak; halkı, bütün milleti harekete geçirmektir” (Georgeon, 2005, s. 132).

Ekonomi politikalarında da bu iki düşünür farklı düşüncelere sahiptir. Türk milletinin refahı için uygulanması gereken iktisat modeli tarım reformları ile gerçekleşecektir düşüncesine sahip Akçura (Georgeon, 2005, s. 134), Gökalp ve cumhuriyetin resmi iktisat programlarına kesinlikle karşı çıkmakta; endüstri yerine tarım politikalarını desteklemektedir. Bir anlamda İTC’nin düşünsel yapısının bileşenlerini belirleyen kişi (Çavdar, 1994, s. 97) olması nedeniyle siyasi çekişmeler yüzünden Kemalist kadrolar tarafından tam olarak benimsenmese de Gökalp’in iktisadi fikirleri ve programları Akçura’ya göre daha çok uygulanmıştır. Ancak her şeye rağmen Akçura da Gökalp de Türk milli devletinin kuruluş döneminde derin etki bırakmış ve ona yön vermiş iki düşünürdür (İnalcık, 2000, s. 30).



Ziya Gökalp ve Cumhuriyetin Resmi İdeolojisi


“Türkçülüğün Esasları” adlı çalışması ile Gökalp, çoktan beri düşündüğü ve yaydığı milli Türk devleti fikrinin zaferini büyük sosyal-siyasal değişim yıllarında bir program ile inşa edecektir (İnalcık, 2000, s. 13). Gökalp’in bu düşünceleri hayatının son iki yılında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde açıkça karşılık bulmaya başlamıştır. Yeni kurulun devlette, Gökalp’in fikirleri başta Mustafa Kemal olmak üzere Cumhuriyet kadrolarınca hayata geçirilmeye başlanmıştır. 1922’de özgürlüğüne kavuştuktan sonra milli mücadeleye, 1923’te de yeni kurulan Cumhuriyet Halk Fırkasına katılan Gökalp (Parla, 1993, s. 27), Hâkimiyet-i Milliye ve Yeni Gün gazetelerindeki çeşitli yazıları ile Mustafa Kemal’in safında olduğunu ortaya koymuştur. Gökalp’e göre; “Gazi Mustafa Kemal, Türkçülük emellerini gerçekleştiren kahramandır” (İnalcık, 2000, s. 11). Hukukta kadın- erkek eşitliği, Türk’ün ve Türk vatandaşlığının tanımı, Türk Dili ve Tarihi tezleri, her vatandaşın bir soyadı alması (İnalcık, 2000, s. 11) gibi birçok yenilikçi düşünce ile Mustafa Kemal’in inkılâplarına yol gösteren Gökalp, 1923’te Diyarbakır milletvekili seçilmesi ile 1924 Anayasası’nı hazırlayan kadronun içerisinde yer almıştır (Erden, 2013, s. 51-52).

Siyasi kariyeri çok uzun yıllar sürmese de Gökalp fikirleri ile bürokrasiden eğitime birçok kadroya yön vermiştir. Taha Parla (1993, s. 30)’nın sözleriyle; “önce 1908 Jön Türk (II. Meşrutiyet) Devrimi’nin, sonra da 1920 Kemalist Devrimi’nin ideoloğu ve kuramcısı” olmuştur. Türkçülük fikrinin de ideoloğu olan Gökalp; milliyetçilik, laiklik, cumhuriyetçilik gibi daha sonra “6 ok5” diye simgeleşen değerler üzerinden Cumhuriyet Halk Fırkası (CHF)’nı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuramsal temellerini etkilemiştir (Parla, 1993, s. 146). Gökalp’in Türkçülüğü, yetiştirdiği ve etkilediği öğrencilerle birlikte bürokrasi ve askeriyeye girerken yeni kurulan devletin de resmi ideolojisi haline gelmiştir. Siyasal yaşamda “6 ok” ile CHF ve Türkiye Cumhuriyeti üzerindeki etkisi açıkça hissedilen Gökalp; dayanışma ve meslek zümreleri, korporasyonlar, milli iktisat ve iktisadi devlet fikirleriyle CHF’nı dolayısıyla da Türkiye Cumhuriyeti’nin ekonomi politikalarını da ciddi düzeyde etkilemiştir.

Osmanlı Devleti döneminde Kara Kemal Bey ve İttihatçıların ünlü maliye nazırı Cavit Bey tarafından başlatılan, Osmanlı’daki Türk milletinin siyasi ve ekonomik çıkarlarını koruma ve Osmanlı Türkleri arasındaki milli ruhun gelişmesi ve güçlenmesi için çaba sarf etmeye (Landau, 1999, s. 43) dayanan milli ekonomi6 modelinin kronolojik olarak devamı olan Gökalp’in korporatist modeli, Türkiye’deki milli siyaset anlayışının da çıkış noktasıdır. Ayrıca benzer düşünceler arasında en kapsamlı, en tutarlı ve yine en çoğulcu olanıdır (Parla, 1993, s. 28-29). Gökalp’in korporatist ekonomi modeli Türkiye’deki sınıf tartışmaları için de ayrıca önem taşımaktadır.

Gökalp’e göre çağdaş Avrupa’da iki sınıf vardır: Burjuva ve emekçi sınıf. Gökalp, Türkiye’de ise henüz bir sınıf kutuplaşmasının olmadığından bahsederek “feodal reisler, küçük burjuvalar, teşkilatsız ameleler, fellahlar-serfler” diye Türk toplumunu dört sınıfa ayırmaktadır (Parla, 1993,

s. 158-160). 1923 yılında Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde “Fırkaların İçtimai Tasnifi” adlı çalışmasında bu ayrıma giden Gökalp, sınıf kutuplaşmasının yokluğunu açıklarken iki hâkim sınıfın Avrupa’ya göre sayısal ve örgütsel açıdan güçsüz olduğu tespitinde bulunmaktadır. Sınıf mücadelesine ve tarihsel pratiklerine inanmamakta ve en başta da Türkiye’de zaten böyle bir sınıflaşma sürecinin gerçekleşmediğini belirtmektedir.

Gökalp’in inandığı ekonomik modeller olan korporatizm7 ve solidarizm8 düşünceleri milli kalkınma ve dayanışmacılık sistemlerine dayanmaktadır. Gökalp, korporatist model ile üretken olmayan etkinliklerden oluşan aşırı ve haksız kazanç sağlayan ticaret ve finans burjuvazisi yerine hem Osmanlı Devleti döneminde İttihatçılar ile hem de Türkiye Cumhuriyeti döneminde de Kemalistler ile bir ekonomi politikası geliştirerek milli sanayi burjuvazisi yaratmayı hedeflemiş ve yine çiftçilerden oluşan bir tarım ülkesi olarak kalmayı kesinlikle reddetmiştir. Milli iktisat yaklaşımı Ziya Gökalp’in İttihat ve Terakki Cemiyeti yıllarında çerçevesini kurduğu, daha sonra İTC ve CHF’nin ideolojik öğelerinden biri haline gelen ekonomik politikalar bütünüdür (Çavdar, 1994, s. 99).

Gökalp, oluşacak toplumsal varlığın yeterli düzeye ulaştığında vergilerin türünün ve niceliğinin azaltılarak toplumsal refah seviyesinin artacağını söylemektedir. Ancak düşünürün bu sözleri üzerinden Gökalp’i özel mülkiyete karşı olarak algılamamak gerekir. Gökalp, özel mülkiyeti kabul etmekte, varlığının da devlet tarafından güvence altına alınmasını savunmaktadır. Gökalp’e göre; özel mülkiyet olmalıdır, toplumsal mülkiyette bu noktada tercihi, bu mülkiyetlerin “toplumsal dayanışmaya yararı var mıdır, yok mudur?” sorusu ile ortaya çıkmaktadır. Gökalp’in ekonomi üzerine bir diğer önemli düşüncesi ise, büyük endüstriye kavuşma ülküsüdür. Gökalp, “ülkemiz bir tarım ülkesidir, biz daima çiftçi bir millet kalmalıyız. Büyük endüstriyle uğraşmamalıyız” sözlerine şiddetle karşı çıkmıştır (Gökalp, 1997, s. 159-160). Gökalp’in iktisatta Türkçülük yaklaşımı şu ifadelerde görülmektedir:

“Türk harsına en uygun olan dizge solidarizm yani tenasütçülüktür. Tenasütçülük, özel mülkiyet toplumsal dayanışmaya yararlı olduğu ölçüde geçerlidir. …Toplumun bir özverisi ya da çabası sonucunda oluşan bireylerin hiçbir emeğinden oluşmayan artık-değerler toplumundur. Bireylerin bu kazançları kendilerinin saymaları yasal değildir. Artık-değerlerin toplum adına toplanması ile oluşacak büyük tutarlar, toplum için açılacak fabrikaların, kurulacak küçük çiftliklerin sermayesi olur” (Gökalp, 1997, s. 159).

Özetlersek, her türlü yoksulluğa son vermek, halkın mutluluğunu sağlamak için dayanışmacı bir toplum olmak hedeflenmektedir. Bu noktada da Gökalp’in korporatizme bağlı ekonomi düşünceleri ortaya çıkmaktadır. Ona göre; çağdaş bir millet olmanın yolu büyük bir endüstriye sahip olmayı gerektirir.

“Bir ülke ki çarşısında dönen bütün sermaye, Sanatına yol gösteren ilimle fen Türk’ündür. Hırfetleri birbirine daim eder himaye; Tershaneler, fabrikalar, vapur, tren Türkündür

Ey Türkoğlu orasıdır senin vatanın” (Gökalp, 1976, s. 11).

Milli ekonomisi ise ancak koruma ve destekleme yönteminin uygulanması ile kurulabilecektir.

“Lakin ey Türk bu mesut köy bitiyor!

Mültezimin, faizcinin, tüccarın

Pençesinde!...diyor: ‘beni kurtarın’;

Bu üç işi senden çabuk istiyor

‘Kaldır’ a’şar usulünü, aç banka ,

Yap her semtte bir zirai sendika” (Gökalp, 1976, s. 16).



 Ziya Gökalp’in Türkçülük Programının Cumhuriyet Kurumlarındaki Etkisi



Gökalp’in Türk modernleşmesi ve inkılâplarındaki rolü ve yine resmi ideolojiye olan fikir etkisi, korporatizm ve solidarizm düşünceleri ve milli iktisat modeline olan katkısı gibi iki konu ile sınırlı değildir. Dil, hukuk, aile, din, kültür-hars gibi daha birçok konuda ve sosyal medeniyetin gelişiminde Gökalp, etkilidir ve Türk inkılaplarının düşünsel liderlerindendir. Zimmerman’a göre; “büyük tarihi devrimlerin bir felsefeye ve halkın desteğine dayanan bir programa sahip olmaları gerekmektedir” (İnalcık, 2000, s. 17). Türk inkılâplarında da bu entelektüel ve fikri katkıları Gökalp gerçekleştirmiştir

Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları adlı çalışmasında Türkçülüğün programını inşa ederken dilde, estetikte, ahlâkta, hukukta, dinde, ekonomide, siyasette, felsefede Türkçülük diye sekiz ayrı değer belirlemiştir. Gökalp, inşa ettiği bu programlarla idari yapı, kadın-erkek eşitliği, eğitim, sekülerlik, Türk tarih felsefesi, milletleşme süreci ve milliyetçilik anlayışı, vatandaş-devlet ilişkisi, bürokrasi gibi konular başta olmak üzere daha birçok konuda Türkiye Cumhuriyeti karar alıcılarına ve yöneticilerine yol gösterici olmuştur. Milli egemenlik düşüncesini ön planda tutarak vatandaşlık kavramı üzerine çalışmalar yürüten Gökalp, çalışmalarında işbölümü ve dayanışmanın öneminden bahsederek Türk milletinin üzerinde duygusal bir bağ kurmayı amaç edinmektedir.

Gökalp’in vatandaş-devlet ilişkisi üzerine düşüncelerini II. Meşrutiyet sonrası tarihsel süreç ile birlikte okumak mümkündür. II. Meşrutiyet’in ilanı ile İTC, siyasal düzeni değiştirmenin yanı sıra toplumsal düzeni de tam anlamıyla değiştirmeye çalışmıştır. Tebaa anlayışı yerine vatandaş anlayışını toplumsal düzende inşa etmeye çalışan İTC, mutlakiyetçi monarşiden liberal temsili demokrasiye geçmeyi hedeflemiştir (Kansu, 1995, s. 218). İTC’nin bu hayalleri ise yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde demokrasinin inşa edilmesiyle gerçekleşmiş ve vatandaşlar arasında tam bir eşitlik ve hukuk anlayışı egemen kılınmıştır (Eser & Yüksel, 2012, s. 187-190).

Vatandaşlık kavramında olduğu gibi eğitim konusunda da Gökalp fikirleri ile Cumhuriyet kadrolarını etkilemiştir. Gökalp’e göre eğitimi, bir toplumun vatandaşlarına kendi harsını tanıtma süreci olarak tarif etmek mümkündür. Osmanlı Devleti, bu işi yüzyıllar boyunca medrese eğitim sistemi ile yürütmüştür. Bu duruma ilk meydan okuma II. Mahmud döneminde açılan askeri okullarla gerçekleşmiştir. Daha sonra ise Tanzimat döneminde ve II. Abdülhamid döneminde açılan okullarla birlikte eğitim konusunda çok ciddi gelişmeler yaşanmıştır. Eğitim üzerine en köklü değişim ise Cumhuriyet döneminde gerçekleşecektir. Cumhuriyet daha kurulmadan üniversitelerin özerk yapısından bahseden Gökalp, özgür bilimin tarifini “Darülfünun” adlı şiirinde inşa etmektedir:

“Bırakınız bunlar kendi kendine

Seçilsinler, siz seyirci kalınız,

İlmi verin âlimlere, siz yine

Ele mülkün, dizginini alınız.



Darülfünun emirlerle düzelmez,

Onu yapar ancak serbest bir ilim;

Bir mesleğe haricinden fer gelmez

Bırakınız ilmi yapsın muallim!” (Tansel, 1952, s. 137).

Ziya Gökalp’in eğitimin seküler ve milli olması yönündeki fikirlerinin de katkısı ile öncelikle ‘Batı tarzı okullar-medrese ikilemi’ ortadan kaldırılarak Tevhid-i Tedrisat Kanunu çıkarılmıştır.

“İlim birdir, yoktur onda ikilik,

Ayrılmasın iki yola terbiye…

Birleşerek yenilikle eskilik

Etmelidir birbirini tasfiye:

İşte o gün vardır derim külliye” (Gökalp, 1976, s. 37).

Bu kanunun verdiği yetki ile Maarif Vekâleti kurularak bütün eğitim kurumları bir bakanlığa bağlanmış ve azınlık okulları ile yabancı okullar denetim altına alınmıştır (Acun, 1999,

s. 164). Bu adımlar, yeni kurulan Cumhuriyetin tekçi ve seküler bir idari yapılanma arzusunun kültürel ve toplumsal ilk adımıdır. Gökalp’in seküler düşünce yapısı cumhuriyet öncesi yazdığı “Halife ve Müftü” şiirinde açıkça görülmektedir:

“İki şey var mukaddes:

Biri devlet, biri din;

Devlet onun başında ancak halifemiz var,

Ki bir müftü değil o, emir-ül mü’minin:

Fetvaları o vermez, kanunları o yapar.

Devlet ile medrese ayrı iki âlemdir

Müftü ile halife birbirine karışmaz

Ayrıysa da bu iki kuvvet

Daim tev’emdir,

“Nüfuz bende !” diyerek birbiriyle yarışmaz” (Gökalp, 1976, s. 28).

Din ve devlet kurumlarını, müftü ve halife üzerinden kurumsal olarak birbirinden ayıran Gökalp; müftünün din görevlisi olduğunu, halifenin ise devlet kurumunu temsil ettiğini söylemektedir. Osmanlı Devleti döneminde dahi bu ayrım ile seküler bir devlet anlayışının olduğunu söyleyen Gökalp, açıkça cumhuriyetin laiklik ilkesini formüle etmiştir. Cumhuriyetin kurucuları seküler ve milli idari yapılanma başta olmak üzere bürokrasi, kadın-erkek eşitliği gibi inkılapçı bir tavır gerektiren birçok konuda aklı ön planda tutan çizgisini korumuş ve gerçekleştirdiği reformların kararlarını seküler ve milli bir bakış ile almıştır.

Gökalp, kadın-erkek eşitliği konusunda da çağının çok önünde düşüncelere sahiptir. Türklerde, kadınların doğrudan doğruya hükümdar, kale koruyucusu, vali ve elçi olabildiğini



söyleyen Gökalp; kendi çağında da kadınların ev başta olmak üzere mal, mülk gibi konularda eşit hakka sahip olduğunu savunmaktadır. Başta seçme ve seçilme hakkı gibi daha birçok konuda da kadınların sosyal ve siyasal haklarına kavuşması gerektiğini belirtmiş; çağına göre çok yenilikçi düşüncelerle, hukuksal düzeyde erkeklerle aynı haklara sahip olması gerektiğini savunmuştur (Gökalp, 1997, s. 145-146). Türkçülüğün, hukuktaki amacının ise Türkiye’de çağdaş bir hukuk düzeni oluşturmak olduğunu söyleyen Gökalp, esas koşul olarak ulusal hukukun teokrasi ve klerikalizm kalıntılarından kurtarılması gerektiğini söylemektedir. Çağdaş devletlerde yasa yapma ve yurdu yönetme yetkileri doğrudan doğruya millete aittir. Aile ile çekirdekten başlamak üzere devletteki hukuk düzeni ve eşitlik ilkesi; erkekle-kadının evlenmede, boşanmada, mirasta, uğraşsal ve siyasal haklarda eşit olmayı gerektirir. Gökalp’e göre; halk hükümeti (demokrasi) ancak bu şekilde kurulabilir (Gökalp, 1997, s. 153-154).

“Devlet

....Hukuk örfe uymayınca değiştir,

Örfe uydur !” demiş Tanrı, millete!

Devletimde halkın örfü hakimdir,

Başka kuvvet onu tahdid edemez.

Kanun hakka, hakim değil, hadimdir.

Sebep yokken ferdi takyid edemez!...” (Gökalp, 1976, s. 33).



Sonuç



Mahmud döneminde devletin merkezi idare teşkilatı; sadece vergi toplayan, asker besleyen, adalet dağıtan klasik Osmanlı devlet ve idare anlayışından uzaklaşarak; eğitim, ekonomi, sağlık, bayındırlık gibi alanlara önem verilen Batı tarzında yeni bir bürokrasi ve idari yapı düzenlemesi için değişimlere uğramıştır. I. Meşrutiyet ve II. Meşrutiyet dönemlerinde açılan Osmanlı Mebusan Meclisleri de merkezi idare teşkilatının dönüşümünde etkin bir rol oynamıştır. Osmanlı Devleti yıkıldıktan sonra Cumhuriyetin öncülüğünü ve inşasını, II. Mahmud sonrası dönüşüme uğrayan devletin eğitim kurumlarında yetişen Osmanlı bürokratları yüklenmiştir (Acun, 1999, s. 159-160).
Gökalp’in düşüncelerine temel teşkil eden kültür ve medeniyet kavramları bu kurumlar ile ortaya çıkacak veya gelişecektir. Gökalp (1982, s. 39)’e göre; “Türkçüler medeniyet sahasında inkılapçı, hars sahasında muhafazakârdır.” Gökalp, harsı ortaya çıkaracak Milli Müze, Etnografya Müzesi, Milli Hazine-i Evrak gibi kurumların kurulmasını; bu kurumların ortaya çıkaracağı harsın üzerine Türk Darülfünunu, Türkiyat Encümeni gibi kurumların kurulmasını istemektedir; milletleşme süreci ve kurulacak yeni devletin inşası bu tarz kurumlar üzerinden gerçekleşecektir. Gökalp’in sosyal ve siyasi tavrı nettir, değişen tek şey üyesi olduğu siyasi örgütlenmedir. 1920’li yıllarda İttihat ve Terakki’nin yerini Cumhuriyet Halk Fırkası almıştır (Ersal, 2012, s. 284-285).



Cumhuriyet Halk Fırkası üyesi ve milletvekili olan Ziya Gökalp, öğretileri ve yapıtları ile Kemalist parti ve bürokraside, yükseköğretim kurumlarında ve basında önemli mevkilere gelmiş öğrencileri ile Türkiye’nin siyasal ve entelektüel yapısı başta olmak üzere Türkiye Cumhuriyeti’nin idari örgütlenmesine önemli izler bırakmıştır. Bu kadrolar Gökalp’in korporatizmini ve solidarist düşüncesini; felsefi, siyasi, ekonomik boyutlarıyla birçok devlet kurumunda uygulamaya çalışmıştır (Parla, 1993, s. 28-29).

Gökalp, ani ölümü ile bütün bunları göremese de gelecek kuşakta Mehmet İzzet, Fuad Köprülü, Pertev Naili Boratav, Hilmi Ziya Ülken, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Mümtaz Turhan, Osman Turan, Necati Akder, İbrahim Kafesoğlu, Adnan Saygun, Erol Güngör ve daha birçok bilim ve sanat insanı araştırmalarını onun gösterdiği doğrultuda yapmıştır (İnalcık, 2000, s. 30). Ziya Gökalp başta olmak üzere Gökalp ve Gökalp’in fikirlerinin takipçisi olan bu bilim ve sanat insanlarının çalışmalarında açıkça görülecektir ki; millet ve devlet ayrılmaz bir bütündür ve millet canlılığını korumak için milli hayattan doğmuş olan organik kurumları desteklemek zorundadır, bu kurumların başında da Cumhuriyet gelmektedir. Türk modernleşmesinin sonucu niteliğindeki cumhuriyet inkılaplarının felsefesinde Gökalp’in fikirleri başroldedir. Halil İnalcık’ın ifadesiyle; “Türk devriminin fikri şerefi geniş bir mânâda Ziya Gökalp’e ve onun rehberliği ile sosyoloji doktrinlerindeki öğretim faaliyetlerine aittir” (İnalcık, 2000, s. 18).

Emre Aydemirhan Üçhöyük

Kaynakça



Acun, F. (1999). Osmanlı' dan Türkiye Cumhuriyeti'ne: Değişme ve Süreklilik. Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, 155-167.

Çavdar, T. (1994). İttihat ve Terakki. İstanbul: İletişim Yayınları.

Erden, Ö. (2013, Mart -). Ziya Gökalp'in 1924 Anayasa'sı İle İlgili Çalışmaları. 09 10, 2017 tarihinde http://www.atam.gov.tr: http://www.atam.gov.tr/wp-content/uploads/02-Omer-Erden.pdf adresinden alındı

Ersal, A. (2012). Türkiye'de Ulus Devlet ve Ziya Gökalp Mümtaz Turhan Erol Güngör. İstanbul: Ötüken Neşriyat. Eser, B., & Yüksel, H. (2012). Korporatizm, Faşizm ve Solidarizm Kavramları Ekseninde Erken Dönem Cumhuriyet Siyasası Üzerine Bir İnceleme. Uluslararası Yönetim İktisat ve İşletme Dergisi, 8(16), 181-

200.

Georgeon, F. (2005). Türk Milliyetçiliğin Kökenleri Yusuf Akçura 1876-1935. (A. Er, Çev.) İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.

Gökalp, Z. (1952). Limni ve Malta Mektupları (Cilt I-II). (F. A. Tansel, Dü.) Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları. Gökalp, Z. (1976). Yeni Hayat: Doğru Yol. (M. Cunbur, Dü.) Ankara: Güneş Matbacılık.

Gökalp, Z. (1982). Makaleler IX. (Ş. Beysanoğlu, Dü.) Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları. Gökalp, Z. (1997). Türkçülüğün Esasları. İstanbul: İnkılap Kitabevi.

Gürsoy, Ş., & Çapçıoğlu, İ. (2006). Bir Türk Düşünürü Olarak Ziya Gökalp: Hayatı, Kişiliği ve Düşünce Yapısı Üzerine Bir İncelemesi. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2, 89-98.

İnalcık, H. (2000, Ağustos-Eylül-Ekim). Ziya Gökalp Yüzyıla Damgasını Vuran Düşünür. Doğu Batı Düşünce Dergisi(12), 9-33.

Kaçmazoğlu, H. B. (1991). 1940 1950 Tarihleri Arasında Türk Sosyolojisi. (1-48, Dü.) İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Dergisi, 3(2). 10 12, 2017 tarihinde http://dergipark.gov.tr: http://dergipark.gov.tr/download/article-file/4266 adresinden alındı

Kansu, A. (1995). 1908 Devrimi. (A. Erbal, Çev.) İstanbul: İletişim Yayınları.

Kerimoğlu, H. T. (2007). II. Meşrutiyet'in İlk Yıllarında İttihat Ve Terakki Partisi'nin Eğitim Politikası Ve Rumlar.

Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi Dergisi, 133-143.

Landau, J. M. (1999). Pantürkizm. (M. Akın, Çev.) İstanbul: Sarmal Yayınevi.

Mardin, Ş. (2015). Jön Türklerin Siyasi Fikirleri 1895-1905. İstanbul: İletişim Yayınları.

Olgun, İ. (1976). Türkiye'deki Oluşumlar İçerisinde Ziya Gökalp. Sosyoloji Konferansları Dergisi - Ziya Gökalp Özel Sayısı, 1-16. http://www.istanbul-universitesi.dergipark.gov.tr. adresinden alınmıştır

Parla, T. (1993). Ziya Gökalp, Kemalizm ve Türkiye'de Korporotizm. İstanbul: İletişim Yayınları.

Poulton, H. (1999). Silindir Şapka Bozkurt ve Hilal Türk Ulusçuluğu ve Türkiye Cumhuriyeti. (Y. Alagon, Çev.) İstanbul: Sarmal Yayınevi.

Sağlam, S. (2004). Ziya Gökalp’te “Solidarizm” ve “Milli İktisat”. Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü(1), 67-84.

Tansel, F. A. (1952). Ziya Gökalp Külliyatı I. Şiirler ve Halk Masalları. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayıları. Toprak, Z. (1982). Türkiye'de Milli İktisat. Ankara: Yurt Yayınları.

Tuncay, H. (1975). Ziya Gökalp. İstanbul: Toker Yayınları.

---

1 “Türkiye’de sosyoloji ilminin kuruluşunda ve gelişiminde iki farklı düşünce ekolüne sahip Ziya Gökalp ve Prens Sabahattin’in etkisi vardır. Prens Sabahattin’in izlediği “Science Sociale” akımı; adem-i merkeziyetçi, bireyci ve ampirik anlayışı temsil ediyordu. Prens Sabahattin’e göre, ülkenin kurtuluşu, bir yönetim sorunu değil; bir yapı sorununu temsil ediyordu. Bu da sosyal yapıyı, toplumsal yapıdan bireyci yapıya; merkezi yönetimden, adem-i merkezi yönetime doğru işletecek bir evrime yönlendiriyordu. Ziya Gökalp’in kaynağı ise Fransız sosyolojisi ve Emile Durkheim’dı. Bu sosyoloji akımının sosyal dayanışmacı yapısı Gökalp’e göre; Türkiye’nin sorunlarına bir ölçüde cevap verebiliyordu. Gökalp’in amacı dini kültür yerine milli kültür ve batı uygarlığını geçirmektir. Bu amaçla Gökalp, İslamiyet, Batı ve Türklük arasında geçerli bağlantılar kurabilmek için kültür ve medeniyet ayrımını geliştirir; solidarizme ve teorik sosyolojiye önem verir” (Kaçmazoğlu, 1991, s. 1-2).

2 İlk sosyoloji kürsüsü (1913-14) ve ilk sosyoloji enstitüsü (1914-15) yıllarında kurulmuştur.

3 Gökalp eserlerinde kültür kavramını açıklarken hars kelimesini kullanmıştır.
4 “Üç Tarzı Siyaset” adlı çalışması ile Türkçülüğün manifestosunu yazan düşünür olarak kabul edilmektedir. Çalışmasında bir tarih tezi ortaya koyan Akçura, Osmanlı Devleti’nin yıkılma döneminde kurtuluşun köklerde, “bozkurt” ile sembolize edilen kök bilincinde olduğunu kabul etmektedir.
5 Kemalizm'in simgesi olan Altı Ok'un ve dolayısıyla Cumhuriyet Halk Fırkası'nın ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kuramsal temelleri; Gökalp'in düşünce sisteminde bulunmaktadır. Bu altı ilkeden üçü, kuramsal açıdan problematik değildir. Gökalp'in erken formülasyonu çerçevesinde ve fazla siyasal tartışmaya yol açmadan Türk siyasal yaşamına yerleşmişlerdir. Bu ilkeler, Milliyetçilik, Cumhuriyetçilik ve Laiklik'tir. Dördüncüsü olan İnkılapçılık ise, yine siyasal tartışma olmaksızın Türk siyasal kültüründe pekişmiştir. Oysa bu ilke önemli ve ilginç olduğu kadar da problematiktir. Devletçilik ve Halkçılık ilkeleri de kuramsal açıdan problematiktir ve siyasal olarak da tartışmalıdır. Bu son ikisi, aynı zamanda Gökalp'in düşüncesinin, farklı gruplar tarafından farklı yönlerde çarpıtılmaya en açık ilkeleridir (Parla, 1993, s. 146).

6 1908 yılına kadar Osmanlı ülkesinde kurulan şirket sayısı 86’dır. 1849 yılından itibaren ortalama 1,45 şirket faaliyete geçmiştir. 1908-18 döneminde 236 şirket kurulmuştur. Özellikle milli ekonomi döneminde anonim şirketlerin büyük çoğunluğu Müslüman Türk eşraf tarafından gerçekleştirilmiştir (Toprak, 1982, s. 57-58). 1909’dan 1918’e kadar 6’sı yabancılar, 1’i azınlıklar, 16’sı Türkler tarafından olmak üzere 23 banka kurulmuştur. Türkler tarafından kurulan bankaların tamamına yakını Cumhuriyet döneminde de faaliyetlerine devam edeceklerdir. İçlerinden en mühimi 1 Ocak 1917’de, 4 milyon Osmanlı Lirası sermaye ile kurulan İtibar-ı Millî Bankası’dır. Kurucularının tamamı, başta Cavit Bey olmak üzere, İttihatçıdır. Bütün yazışmaları Türkçe olan bu banka ulusal banka hedefinin temelini oluşturmuş ve “II. Meşrutiyet Cumhuriyet’in laboratuvarıdır.” değerlendirmesini haklı çıkartacak şekilde, 29 Haziran 1927’de Türkiye İş Bankası ile birleşmiştir (Ersal, 2012, s. 167).

7 Kelime anlamı olarak korporatizm, işbirliği anlamına gelen İngilizce “corporation” kelimesinden gelmektedir. Tarihsel seyrine bakıldığında da kavramın, bir ideolojik bir duruş olmaktan öte özellikle tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişten sonraki süreçte ekonomik anlamda sık olarak kullanıldığı gözlenmektedir. Siyasi bir yaklaşım olarak ise, korporatizm, “ortak ilkeler” ve “sosyal uyum” bağlamında toplumu bir organizma gibi ele alarak toplumun tüm kesimlerinin faaliyetlerini dayanışma ve ortak çıkar temelinde ele alma, olarak tanımlanabilir. Sosyal bir ortaklığın ve toplumsal iş bölümünün ön plana çıktığı korporatist anlayış, bireyin kendi çıkar ve özgürlüğünün peşinde koştuğu ve bir girişimci olarak bireyin özgür olması gerektiğinin savunulduğu liberalizm anlayışına tepki olarak ortaya çıkmıştır. Örf ve adetlerin uzantısı ve birleştirici bir unsur olarak ele alınabilecek korporatist anlayışta, olaylar karşısında ortak hareket eden ve ortak bir iradeye, mülkiyete sahip olan bireyler, bir organizmanın ya da sosyal bir bedenin parçası gibidirler (Eser & Yüksel, 2012, s. 182-183).

8 Solidarizm bir diğer ismi ile tesanütçülüğün amacı, sınıf kavgasına son vermek, herkese eşit terbiye ve iş imkânları sağlamaktır. Bu hedefe varmak için Ziya Gökalp'a göre, çağdaş milletlerin bölündüğü sınıfları ortadan kaldırmalı, onun yerine onların yerine mesleki teşekkülleri ikame etmelidir. Bu teşekküller halk arasında tesanütü sağlayacaktır. Sınıflar üretim zümreleridir. Çeşitli sınıfların üretim seviyeleri arasındaki büyük farklar sosyal adalete aykırıdır. Mesleki teşekküller aynı işi gören insanları bir araya getirir. Bunlar işbölümü ve ihtisaslaşmanın bir eseridir (Sağlam, 2004, s. 75).

More articles from this author

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile