Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

dusunmeduyusFransız filozof matematikçi Rene Descartes(1596 - 1650)in ‘Düşünüyorum, o hâlde varım.’ ifadesini duymayanımız yoktur eminim. Yaşama hevesimiz, varlık sebebimiz, düşünce elbette.

Düşüne düşüne görmeli işi / Sonradan pişman olmamalı kişi’ derken ‘Düşünmeden vazgeçtiğimiz anda genellikle fırsatı da onunla birlikte kaçırdığımızı’ hatırlıyoruz değil mi? Düşünmeyenin kayıpta olduğunu peşinen kabul ediyoruz değil mi? Düşüncelerimizi tam ve yerinde kelimelerle ifade edemezsek hayatın anlamını kavrayamıyoruz değil mi?

Düşüncelerimize hâkim olamazsak kısa zaman sonra davranışlarımıza da hâkim olamayacağımızın farkındayız değil mi? Bir düşüncede takılıp kaldığımızda gerçeğe ulaşmanın zorluğunu biliyoruz değil mi? Düşünmeyen beyinin soramayacağını, sorgulayamayacağını az çok biliyoruz değil mi?

Bir işi, bir meseleyi, bir konuyu, bir şeyin enini boyunu, kötü düşünmemeyi, ilerisini gerisini (önünü, ardını), kötülüğü, kötüyü, menfaatleri, tasarrufu, yapabileceklerimizi, yeterli düşünmeyi … düşünürüz de daha iyi düşünmeyi, düşünceyi değiştirmeyi pek az düşünürüz değil mi?

ogretmennÖğretmen ; öğrencisinin sevincine tebessüm,hüznüne gözyaşı  olur.Öğretmen çorak topraklarda  gül bahçeleri kurar.Öğrencilerini vatan coğrafyasında bahar çiçekleri gibi  elvan elvan açtırır.

Öğretmen,al bayrağın dalgalanışındaki nazlı edayı öğrencilerine öğretirken;

‘’Ne harabatız ne harabatiyiz

Kökü mazide olan atiyiz’’ diyerek geçmişten geleceğe görkemli köprüler kurar.      

Öğretmen bilir ki; "mazisi yıkık milletin atisi olamaz.’’ O,mensubu olmakla gurur duyduğu Türk milletinin tarihi, kültürü ve inancıyla  barışık bir gönül insanıdır.

Öğretmen; ruhlardaki fetihlerin kahramanı ve şeref sahibi olduğu halde, vatan çocuklarına hizmeti tercih etmiş ve kendini andı ile öğrencilerine adamış  kutlu bir bilgedir.

hzmuhammed“Şu Ney'in neler söylediğini can kulağı ile dinle, o ayrılıklardan şikâyet etmededir.

Ney kendine has bir dille, hal dili ile diyor ki: "Beni kamışlıktan kes­tiklerinden beri, feryadımdan, duygulu olan erkek de, kadın da inle­mekte, ağlamaktadır. Şu var ki beni dinleyen her insan, benim neler de­diğimi anlayamaz,

Benim feryadımı duyamaz. Beni anlamak, beni duymak için, ayrılık acısı çekmiş, gönlü yaralanmış, içli bir insan isterim ki, acılarımı, dertle­rimi ona anlatayım.

Aslından, vatanından ayrı düşmüş, oradan uzaklaşmış kişi, orada ge­çirmiş olduğu mutlu zamanı arar, o zamanı tekrar yaşamak ister, ayrıldığı sevgiliye tekrar kavuşmak arzu eder.” (1) Şefik Can, Mesnevî tercümesinde Ney’i şu şekilde tanımlar: nefsânî arzulardan kurtulmuş, nefsini yok etmiş, ilâhî sevgi ile dolmuş kâmil in­sanın sembolüdür. Ney, kamışlıktan ayrı düştüğü için inlemektedir. İnsan da, ezel âle­minden, rûh âleminden dünyaya sürgün edilmiştir. Hakk'tan ayrı düştüğü için muzdariptir. Dünyada yaşadığı müddetçe, acılar, hastalıklar, belâlar içinde çırpındıkça insan, rûh alemindeki mutluluğunun özlemini duyacak, yabancı olduğu ve sürgün gibi yaşadığı dünyadan kurtuluş yollarını arayacaktır (s.13) (1).

sanatciBakmak ile görmek arasındaki mâhiyet farkı sanatı doğuran ana unsurlardan biridir dersek herhalde işkembe-i kübrâdan söylemiş olmayız. Velilerin, delilerin ve sanatkâr ruhlu kimselerin gördüklerini herkesin göremediği malumdur. Uyanıkken rüya gören akıl fukarasından farklı olarak sanatkâr da kendi eserini üretirken (inşa veya icra ederken) rüya görür ki biz bu inşa faaliyetine kurgu diyoruz. İcra dediğimizde ise inşa edilmiş kurgunun sergilenmesini kastediyoruz. Filozoflar da sistematik düşünüşleriyle görenler taifesindendir. Biz bu yazımızda haddi aşmamak maksadıyla velilere, delilere ve filozoflara dokunmayarak doğrudan doğruya sanatkârın görüşüne değineceğiz. Edebiyat profesörü Murat Koç bir makalesinde Ahmet Hamdi Tanpınar’ın estet yanını en çok besleyenin resim duygusu ve buna bağlı olarak geliştirdiği görme kuvveti olduğunu vurgular. Buradaki görme kuvveti, resim sanatının beslediği renkli ve ayrıntılı kuvvettir: “Tanpınar, hayata ve insana dair en küçük ayrıntıyı bile gözden kaçırmadan yaşamış ve bu dikkatini eserlerine de aksettirmiştir. Bugün her okunuşta bir başka zenginliğinin keşfedilmesinin sebebini, işte tam da bu noktada aramak gerekir.”[1]

toprakveinsanİnsanın macerası toprakta başladı ve toprakta son bulacak. Bütün bir yaşanmışlığı alacak kadar geniş bir sinesi var toprağın. İnsanı, insan kaldığı sürece olduğu gibi kabul eden, arındıran bir anne yüreğidir toprak… (Modern hayata uyarlarsak, ben buzdolabı diyeyim siz derin dondurucu anlayın toprağın soğuk sinesini.)

Elbette anlamaz bugünün insanı bizim toprakla olan maceramızı. Hatta abartılı bulur ondan yana söylediklerimizi ve dahi yazdıklarımızı. Ama ne yapabiliriz ki.. İlk annemiz oldu toprak, ilk beşiğimiz. İlk oyuncağımız oldu, ilk sırdaşımız. Bazen halı oldu altımıza serildi, bazen dam oldu üstümüze örtüldü. Gül sundu renk renk, koku koku sevgiliye giden yol oldu, yaramaz suya uydu bizi yutan sel oldu. Bazen aldığını bile vermedi cimri oldu, çorak oldu; bazen bire bin verdi, ambarlara sığmadı, doldu taştı.

Vatan oldu, ekmek gibi aziz oldu, öptük başımızın üstüne koyduk. Tam da bu yüzden ‘’toprağım’’ diye seslendik memleketlilerimize. Bir çakıl taşından bile vaz geçmedik onun, bir karışını dahi düşmana yar etmedik.

toprakveinsanİnsanın macerası toprakta başladı ve toprakta son bulacak. Bütün bir yaşanmışlığı alacak kadar geniş bir sinesi var toprağın. İnsanı, insan kaldığı sürece olduğu gibi kabul eden, arındıran bir anne yüreğidir toprak… (Modern hayata uyarlarsak, ben buzdolabı diyeyim siz derin dondurucu anlayın toprağın soğuk sinesini.)



Elbette anlamaz bugünün insanı bizim toprakla olan maceramızı. Hatta abartılı bulur ondan yana söylediklerimizi ve dahi yazdıklarımızı. Ama ne yapabiliriz ki.. İlk annemiz oldu toprak, ilk beşiğimiz. İlk oyuncağımız oldu, ilk sırdaşımız. Bazen halı oldu altımıza serildi, bazen dam oldu üstümüze örtüldü. Gül sundu renk renk, koku koku sevgiliye giden yol oldu, yaramaz suya uydu bizi yutan sel oldu. Bazen aldığını bile vermedi cimri oldu, çorak oldu; bazen bire bin verdi, ambarlara sığmadı, doldu taştı.



Vatan oldu, ekmek gibi aziz oldu, öptük başımızın üstüne koyduk. Tam da bu yüzden ‘’toprağım’’ diye seslendik memleketlilerimize. Bir çakıl taşından bile vaz geçmedik onun, bir karışını dahi düşmana yar etmedik.

hedeflerHer dağın boranı kendine göre olduğu gibi her insanın hedefi de kendine göre…

Hedeflerimiz ve hayallerimiz birbirine giriyor çoğu kere. Hayali hedef, hedefi de hayal kabul edip gidiyoruz öylece. 

Anonim kıssayı bilirsiniz: “Kaplumbağayı sırtında heybesi, tozlu Anadolu yolunda görenler sorar: Hayrola nereye?’

Kaplumbağa kan ter içinde ‘Hicaz’a’ der. ‘Senin bu hızla Hicaz’a varmaya ömrün yetmez ki.’ diyerek gülüşürler. Kaplumbağa ters ters bakar ve ‘Olsun. Niyet ettim bir kere. Varamasam da yolunda ölürüm. Allah Haccımı kabul eder.’ der.”

Halis niyetlerimiz kabul, güzel hedeflerimiz de gerçek olur inşallah.

Bir şeyi zihinde tasarlayıp canlandırıyor, hayal ediyoruz. Gerçekleşmesi istenen, özlenen şeyi düşünerek hayal kuruyoruz. Hayal gücümüz hayal kırıklığı ile zorlanıyor bazen de.

arifnihatasya 1.Giriş
Kıbrıs, eskiden beri Türk’ün ilgi alanı içinde önemli bir yere sahip olmuştur. Türkiye, askerî olsun, siyasî ve ticarî olsun, yaptığı her türlü planda, güney kıyılarının hemen karşısında yer alan bu adayı hesaba katmak ihtiyacını duymuştur. Fakat civar ülkelerin de ilgi alanları içinde bulunan bu “stratejik ada”da askerî-siyasî planların yürüyebilmesi için, iyi düşünülmüş kültür politikaları geliştirmek şarttır. Bu da esaslı bir eğitim stratejisi ile sağlanabilirdi.
Osmanlı Devleti, 307 yıllık egemenlik devresi sona erdikten sonra bile, Kıbrıs’a sırtını dönmemiş, burada bırakıp gitmek zorunda kaldığı Türkleri kaderlerine terk etmeye razı olmamıştır. Türkiye Cumhuriyeti de, zaman zaman çok zor şartlarda kalmasına; ileriyi görememekten kaynaklanan kesintilere rağmen, bu ilgiyi sürdürmüştür.
Kıbrıs Türklerinin, karşılarında her geçen gün kökleşen, güçlenen Megali İdea ile başa çıkabilmeleri için, kitle eğitimi yapabilecek bilgili, bilinçli, inançlı halk önderlerine ihtiyaçları vardı. Bu önderlerin başında, hiç şüphesiz, öğretmenler gelir. Kıbrıs Türklerinin bu konuda şanslı olduklarını söyleyebiliriz. “Kıbrıs’ın 1878’de İngiltere’ye devrinden sonra Osmanlı İmparatorluğu ile Türkiye Cumhuriyeti birinci (1914-1918) ve ikinci (1939-1945) dünya savaşları dışında Ada’ya öğretmen akışını düzenli olarak sürdürmüşlerdir.” (Fedai: 2006, s.205)

ataturkveduaAnatolia, Anatolium gibi kelimeler sinema ve alış-veriş merkezlerinde çokca kullanılan bir isim. Hadi Türkler bunu Türkçe söyleyerek Anadolu'ya çevirmişler ama bunu orjinal haliyle kullanmak tam bir cehalet değilse ihanete yakın bir tutum. Zira Anatolia Bizans'ın bir eyaleti durumunda iken dedemiz Süleyman Şah Hazretleri 1075'te İznik'i fethedince artık Anatolia manatolia diye birşey kalmamış bu topraklar Türk yurdu olmuştur.

Yecüc-Mecüc'ü bir takım sırlı kehanetlerde, efsanelerde, sırlarda aramak yerine bilincimize ve şuurumuza saldıran sembol ve kelimelerde aramalı değil mi? Anatolia! Nereden Anatolia oluyormuş! Antik bir merak mı bu dersiniz yoksa bir kuşatma mı?

Günlerdir Atatürk ve Milli Mücadelenin komutanlarına hayasızca ve hiç bir sınır tanımadan saldıran nesnelere karşı öfke doluyorum. Bunda haksız değilim çünkü bizler maalesef böyle kuşatılıyoruz. Bu bir saldırı ve tecavüz! Bu topraklardan TÜRKLÜĞE dair bütün isim, resim ve kişileri silmek mevcudiyeti yok etme girişiminin bir sonucu.

okumakkYakın tarihi Kurtlar Vadisi’nden uzak tarihi Muhteşem Yüzyıl’dan öğreniyor. Niye okusun?

Spor gazetesinden genel kültürü tamamlıyor. Niye okusun?

Sosyal hayat ile ilgili bilgi becerileri tv evlendirme programından öğreniyor. Niye okusun?

Hayat mücadelesi dendiğinde “sörvayvır(!)” aklına geliyor. Niye okusun?

“Asgari ücret, millî gelir, ekonomik gösterge” kavramlarını face’teki paylaşımlar kadar biliyor zaten. Niye okusun?

Teknolojinin sadece tüketim boyutu onu ilgilendiriyor; uygulamasını da akıllı telefonlarla pekâlâ yapıyor. Niye okusun?

Kullanım ömrünü tamamlamadan telefon değiştirmek ‘moda!’. Tüketim çılgınlığını elektronik kelepçelerle yaşıyor. Niye okusun?

Kullandığı teknolojik aletin bütün özelliklerini bilmek gerekmiyor. Sesli harfleri silerek her gün daha hızlı ve daha çok mesaj çeksin, görüntülü konuşma programlarını az buçuk kullansın yeter. Niye okusun?

ykemalbeyatliEdebiyat sanatının vazgeçilmez temel taşlarından biri eser, diğeri de yazardır. Eser kendi kendine var olmaz; çok geniş ve çok yönlü bir çevre ile kuşatılmış olarak yaşayan ve yazdıklarını bu çevreye ait ayrıntılardan her birinin değişik oranda katkı ve yönlendirmesi ile ortaya koyan bir "insan" tarafından meydana getirilir. Bundan dolayı, edebiyat araştırmacılarının, yazarın estetik tutumunu ve -gerektikçe kullanmak üzere- yaşadığı hayatı belirleyici çalışmalar yapmaları gerekir. Yazarın hayatını bilmek, eserin yalnızca o hayat doğrultusunda yorumlanacağı anlamına gelmez; fakat yazarın estetik tutumunu belirlemek için bile yazarın hayatını öğrenmek zorunda kalabiliriz.

Hiçbir edebî eser yalnızca kendisinden ibaret değildir.1Edebî eserin -meselâ iyi bir şiirin- "kendisi olmak" ve "kendi kendine yetmek" gibi bir meziyete sahip bulunduğu, bu yüzden yalnızca kendisine yönelik bir inceleme-araştırmanın da yeterli olacağı ileri sürülebilir. Böyle bir kabul -ilk bakışta- yanlış da değildir. Meselâ Yapısalcılar, edebî eserin artzamanlı (diacronique) değil de eşzamanlı (syncronique) olarak incelenmesi gerektiğini düşünürler. Artzamanlı inceleme, tarihe, yazara ve dış gerçekliğe gidilmesini gerektirdiği halde, eşzamanlı inceleme buna gerek görmez; edebî eseri (yapıyı) oluşturan unsurların birbirleriyle olan bağlantılarının ortaya çıkarılmasını esas alır. Oysa, bir edebî eser, hiçbir zaman yok sayılamayacak birçok çevre unsurunun derece derece ifa ettiği etkilerden sonra -hattâ o etkiler sayesinde- meydana gelir.