Cumartesi 16 Kasım 2019
Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

ataturk0110 Kasım, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusunu kaybettiğimiz gündür. Bugün okullar, resmi kurumlar başta olmak üzere bütün Türkiye, yeni Türk devletinin önderini anan, anlatan konuşmalarla yankılanır. Milletçe ona sevgi ve bağlılığımız dile getirilir.

Bugün, aynı zamanda Atatürk’ün görüş, düşünce ve prensiplerinin de en iyi anlatılabilip açıklanması için güzel bir vesiledir. Buna her zamankinden daha çok ihtiyacımız olduğu ortadadır.

Mustafa Kemal, fikirlerinde ve hareketlerinde tam bir müsamaha sahibi idi. 

Bir konuda karar vermeden evvel, o konunun mütehassıslarını toplar, onların görüşlerini alır, kararını ondan sonra verirdi.

Mensubu olduğu, mesul olduğu millete engin bir sevgisi ve bağlılığı vardı. Ondaki bu millet sevgisi, kurmak istediği devlet için gayretinin ve mücadelesinin de temelini teşkil etmiştir.

C:\Users\alialpercetin\Desktop\ÂŞIK VEYSEL\veysel-1.jpg

Dost dost diye nicesine sarıldım

Benim sadık yârim kara topraktır.

Beyhude dolandım boşa yoruldum

Benim sadık yârim kara topraktır

    

Nice güzellere bağlandım kaldım,

Ne bir vefa gördüm, ne fayda buldum, 

Her türlü isteğim topraktan aldım

Benim sadık yârim kara topraktır.

sılayirahimGurbetteyseniz “yurt, vatan, memleket, il, el, diyar” dense doğup büyüdüğünüz ve özlediği yer “sıla”, “sıla özlemi”, “sıla-i rahim/sılayırahim” kavramları gelir aklımıza hemen. Bunların karşılığını tam bilemeyebiliriz ama aynı duyguyu taşarız hepimiz çoğu zaman.

Suat Sayın’ı o güzel şarkısındaki 

“Sevmek korkulu rüya

Yalnızlık büyük acı

Hangi kapıyı çalsam

Karşımda buruk acı” ifadeleri, hemen delip geçer içimizi.

koydegirmeniSuya doymuş toprakların suyla barışık çocuklarıydık. İki deresi, bir ırmağı, evlerinin önünde şırıl şırıl akan çeşmeleri olan bir köyde yaşıyorduk. Birden büyüyüverdi köy. Hızlı bir değişim ve dönüşüm yutuverdi hayatımıza can veren, renk katan değerleri. Patika yolları ot bürüdü. Öküz arabalarının, atların, eşeklerin geçtiği yollarda traktörler boy göstermeye başladı. Kimsenin yüzüne bakmadığı yerler mahalle oldu, geçmişin cazibe merkezleri tarlalar, bahçeler ıssızlaştı. Geriye hasret kaldı, yükünü kelimelerin çektiği.

Bir kere daha bahçemizin ortasındaki değirmene su vereceğiz, çarkı döndürüp un öğüteceğiz, üstümüz başımız una bulanacak, saçımıza undan aklar düşecek, suyun serin ve beyaz yüzünü keşfedeceğiz bir kere daha, kelimelerden medet umarak.

metinsavasHer toplumun mitolojisinde bir Ana Tanrıça muhakkak vardır. Ana Tanrıça kültü esas itibarıyla Doğa Ana’dır. Arkaik insanlar doğayı gözlemlediklerinde ve doğanın içindeki yaşam tecrübelerini değerlendirdiklerinde ister istemez kozmik bir anne fikrine ulaşmışlardır. Arkaik insanlar gökyüzünü erkek, yeryüzünü ise kadın olarak tanımlamışlardır. Gökyüzünden inen yağmur suyu, arkaik insanların düşüncesine göre, yeryüzü toprağını döllemektedir. İşte bu temel algılayış nedeniyle yeryüzü, toprak, mağara, kuyu, anne rahmi ve birtakım benzeri unsurlar devasa bir kadın şeklinde tasavvur edilmiştir. Bu dev kadın tanrıçadır. Kimi antropologlara ve psikanalizcilere göreyse bütün insanlığın ilk annesi olarak Havva inancı da yine söz konusu dev kadın düşüncesinin teolojik yansımasıdır. Hititlerdeki ana tanrıça Kibele’dir. Türklerdeki ana tanrıça ise Umay Ana’dır. İngilizlerdeki (demokrasiye rağmen) kraliçenin vazgeçilemezliğinin arka planında bu arkaik inançlar bütünü yatmaktadır.

turku“Bin dokuz yüzlü yılların başı. Türk tarihinin hüzün dolu yılları da denilebilir bu yıllara... Koskoca imparatorluk çökmüş ve onun düşmanları en iyi payı alabilmek için hiç zaman kaybetmeden, bütün güçleriyle saldırıya geçmişler. Türk insanının elinde avucunda kala kala küçük Anadolu toprak­ları kalmış. Fakat düşman ona da razı olmamış. "Türklerin elinde hiçbir şey kalmamalı. Onların yeri Asya bozkırları. Türkleri oraya sürmeliyiz." düşün­cesiyle acımasızca saldırmışlar. Yemen'de, Kafkaslar'da, Cezayir'de, Sina Çölleri'nde şahadet şerbeti içen kocalarına, çocuklarına, kardeşlerine nispet, sıra Anadolu topraklarına gelince kadınlar, kızlar cepheye koşmuş. Düşma­na iman dolu göğsünü siper etmiş... Dünyanın en gelişmiş silahlarıyla dona­tılmış düşman orduları Anadolu şehirlerini bir bir işgal ediyordu. İşte bu işgallerden birisi de Antep'de yaşanıyordu. Kahraman Türk insanı bu haksız işgallere karşı göğsünü siper ediyordu. Bu kahramanlardan biri de Antep'i, bir köprü  başında ölümüne savunan Şahin Bey'di. Anadolu'nun diğer şehir­lerinde nice adı bilinmedik Şahin Beyler, bu topraklar uğruna canlarını feda etmedi mi?

kizilelma copyGizli arzuların ifadesidir rüya. Şuuraltı isteklerin dışa vurumudur. Karışık hayâllerdir. Rüya geçmişten çok, geleceğin planlanmasıdır. Bu yüzden “düş olmadan iş olmaz.” der Anadolu insanı. Rüyada görülenler bir beklentinin, umudun, amacın göstergesidir. Rüya, âlemlerden âlemlere göçülen zaman üstü sırlardır. Destanlarda, efsanelerde, menkıbelerde, halk hikâyelerinde, âşıklık geleneğinde baştan sona, bir rüya motifi yer alır.

Kahramanlar rüya ile hayâl kurar, rüya ile yönetirler halkı. Rüya, işlerine yön verir. Türk devletlerinin kuruluş felsefesi bir rüyaya dayanır. Rüya ki, bir olay, manevi güç verir devletin kuruluşunda. Jung’a göre toplumların da rüyası vardır; bu toplumun ortak şuuraltı anlatımıdır. “Fertler gibi, toplumlar da rüya görür. Bu rüyalar bir bakıma halin planlanması, geleceğin tahayyülü ve ideallerin belirlenmesi için yapılan taslaklar gibidir. Bu özellikleriyle bu rüyalar, cemiyetin mevcut tavırlarını tefsir ve gelecekteki hareketlerini tahmin etmeye yardımcı olur” Fertlerin ve toplumların gelecek tasarımları vardır. Biz bunlara; hayâl, imge, tasavvur, tasarım deriz. Bunlar aynı zamanda düşüncedir, fikirdir. Düşünce dünyasının sözlü ve yazılı ifadeleri kavramlardan oluşan önermelerdir.

C:\Users\alialpercetin\Desktop\CAHİT SITKI TARANCI\Cahit_Sitki-1.jpg

Bir dostuna yazdığı mektupta: “Elimde Türkçe gibi güzel bir silâhım var. Bu can, bu tende oldukça, Türk diliyle daha ne güzel, ne yeni, ne harikulade şiirler yazacağız. Öyle yapalım ki Ziyacığım, Türkçe bizden hoşnut olsun” diyen Türk dilinin gerçek ustası, Türkçeyi Türk şiirine nakış nakış işleyen, içli şairimiz Cahit Sıtkı Tarancı’yı dile getirelim…

Cana yakın bir dost, içtenlik dolu bir insan, pırıl pırıl  cam gibi içi-dışı.. Sevgi dolu yüreği, yaşamayı sever, insanları sever, aydınlığı, güneşi sever... Bir çocuk saflığı içinde, seslenir:

Ne doğan güne hükmüm geçer,

Ne hâlden anlayan bulunur;

Ah, aklımdan ölümüm geçer;

Sonra bu kuş, bu bahçe, bu nur. 

aile1019“Kaynana çaydanlık gibidir fokur fokur kaynar. Gelin demlik gibidir sinsi sinsi demlenir. Oğlan bardak gibidir; bir gelin doldurur bir de kaynana. Görümce çay kaşığı gibidir; arada bir gelir ortalığı karıştırır. Çocuk şeker gibidir ortalığı tatlandırır. Kayınpeder de çay tabağı gibidir okkalıca oturur” ifadesine sosyal medyada siz de rastlamışsınızdır eminim.

Günümüzde gittikçe daralan, gittikçe küçülen aile yapımızda bunu nasıl değerlendirirsiniz bilemiyorum. Ebesinden dedesinden herhangi bir sebeple bir arada değil de ayrı büyüyenlerimiz, bunu nasıl yorumlar onu da tam kestiremiyorum.

Bilemiyorum ama ailenin temeli aile içi iletişimle olduğunu yaşayan biriyim. Aile içi iletişime hepimiz bugün her zamankinden daha çok önem vermek durumundayız. İletişim çatışmaları, iletişim kazaları önce ailede oluyor. İletişim esasları önce ailede şekilleniyor. Sosyal hayatımıza ailedeki başarımız oranında katılabiliyoruz. 

Ailemiz, toplumumuzun özüdür. Ailemiz, huzur ve saadetimizin kaynağıdır.

ozerravanogluDün (23.10.2019) bir telefon geldi baktım arayan Özer Ravanoğlu Ağabey. "Eskişehir'e geldim, az sonra Bursa'ya gideceğim, asker arkadaşlarımı ziyaret ediyorum" dedi.

Özer Ağabey benim üniversite yıllarında Adana'dan tanıdığım bir ağabeyim. Yaşı seksenin üzerinde ve otuz yıla yakın bir zamanını Türkistan'da geçirdi.

Özer Ravanoğlu Ağabey'in iki kitabı var; Doğudan Batıdan Hikayeler ve Türkistan'da geçirdiği yirmi beş yılını anlattığı Tanrı Dağı'nın Gözyaşları.

"Bu coğrafyaya geldikten sonra en büyük heyecan kaynağımız her zaman Tanrı Dağları oldu. Çeyrek asıra yakın bir süredir bu topraklarda yaşamama rağmen, bazen eteklerinde, bazen yamaçlarında, bazen de zirvelerinde bulunduğum Tanrı Dağları bana hep heyecan verdi. İlk günden bu günlere kadar bu heyecanım hiç eksilmedi" diyor kitabında.

Tanrı Dağlarını görmeden de aynı heyecan vardı Özer Ağabey'de.

Anlattıklarını dinlemek de ne güzeldi. Bizi Tanrı Dağları'na, Orhun'a, Sayram'a, Yesi'ye götürüp bırakıyordu.

Neden Tanrı Dağları'nın Gözyaşı idi kitabının adı?

eskidencocuklarKim ebe kim sobe belli idi. Yağ satardık, bal satardık; ancak usta ölürse biz satardık.  “Elim sende” oynardık, kimin eli kimde belli idi ve o kadar âşikardı ki kimin kimi ebe seçtiği, sinsilik yoktu. Elinden geleni ardına koymamayı değil ardında tutmayı öğrendik; hainlik, hinlik, kötülük yoktu oyunlarımızda. “Yakar top” pek can yakardı ama herkes için aynı kurallar geçerliydi. Dikkatli ve çevik olmazsan “yanardın”. Sakındığımız “top”, göz önündeydi, ortadaydı; bizi “topa tutan”ı da gözümüz görürdü. Çabukluk, hız, isabet ve esneklik ama en önemlisi kurallara uymak şarttı. Ve her zaman “zor, oyunu bozar”dı. 

Sanal değildi oyun araçlarımız. Dokununca kuş sesleri çıkaran rengârenk tuşlar yoktu. Bir camın arkasına hapsedilmemiş bahçemizde sahici kuş sesleri arasında koşardık. Menüden seçilen sanal oyuncular yoktu. Biz varız meydanda kanlı canlı ve elimizde tuttuğumuz, sahici oyun araçları var: Top, ip, çelik, çomak, taş var. Ve hepsi kanaatkâr… Uyandığımızda başucumuzda bulmak ümidiyle bir çizgili topun rüyasına dalardık. File içindeki yeni topun kokusu hâlen sevincimizdir her hatırladığımızda. Tek tuşla değil, bileğimizin hakkıyla misketler “üttük”. Allı morlu mavili… İçindeki renklere, şekillere bakmaya doyamazdık.