Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

Error in function loadImage: The image could not be loaded.

Error in function redimToSize: The original image has not been loaded.

Error in function saveImage: There is no processed image to save.

(Okuma süresi: 3 - 6 dakika)

saliha malhunİstanbul’daydım bugün yine… Biliyorum sana haber vermeliydim gelirken. Bana kendine bir iyilik yap ve İstanbul’a gel demiştin. Seninle olsak neler yapardık bilmiyorum. Belki Yerebatan Sarnıcı’nda gezerdik yine. Sonra boğazda balık yerdik değil mi?

Bense… Bense yine Eyüp Sultan Hazretlerini ziyaret edip sonra da Kaşgâri Dergâhına çıktım. İnerken her zamanki gibi Üstâdın kabrini ziyaret ettim, isimsiz mezar taşıyla söyleştim. Evet, biz onunla her zaman söyleşiriz böyle. O isimsiz taş neler anlatmaz ki bir anlık seyyâlede.

Bu şehirdeki insanlara kırgınım. Kırgınım dediysem kırgın olmam icâb ettiğinden. Yoksa gerçek anlamda bir kırgınlığım yok hiç kimseye.Biliyor musun, ben en sonunda şunu anladım ki iyiler asla tutunamaz bu şehirde. Hemen Oğuz Atay’laştığımı söyleme yine. Burası bir balon gibi mütemadiyen şişen ve genişleyen bir şehir. Bu sebeple insanların hırsları, açlıkları da doymak bilmiyor. Acı da sonsuz burada, dipsiz bir keder de. Sen nasıl yaşıyorsun burada anlamıyorum.

Ben, önceleri anlayamamıştım bu şehrin girdabını, insan ilişkilerini. O kadar saftım ki, kim karşıma gelse ve bana ne anlatsa, hangi yüzünü gösterse hemen inanıyordum. O vakitler içimde onlara karşı bilenmiş bir başka ben yoktu. Yanlarına fazla gitmesem de özlerdim. Çünkü emindim ki onlar benim dostumdular. Ben biraz filmlerdeki İstanbul’la karıştırmışım galiba şimdiki yüzünü.

(Okuma süresi: 1 - 2 dakika)

kizilelmazaremaKızılelma, tarihin her döneminde Türklerin gerçekleri ile efsaneleri arasındaki o efsunlu irtibatın adıdır.

Bugün Türk Dünyası paramparça ise; Türklüğün büyük bir yekûnu işgal altında ise; Türk tarihinin başladığı topraklardaki Türk kavimleri 200 yıllı aşan Rus asimilasyonu karşısında dinlerinden ve milliyetlerinden olmuşsa; Doğu Türkistan dünyanın en acılı işgalini yaşıyorsa; Türk evlatları geleceğini Avrupa kapılarında düşük nitelikli işlerde aramak zorunda kalıyorsa; Türk yurtları medeniyetler seviyesine sıçrama hamlelerine nasıl ve nereden başlayacağına karar veremiyorsa; bir nefes tefekkür etmek gerekir:

Bu millet nasıl oldu da istikametini kaybetti?

“İstikametiniz” yoksa nereye gittiğinizin ne önemi var?

Halkların ülküsü olmaz, milletlerin ülküleri olur. Bunlara “millî ülkü” denir. Ülkü kelimesi sadece milletlerin ruhunda yaşar. Kızılelma ve benzeri kavramlar millî ülkülerin yeri geldiğinde cismanileşebilen hâlleridir. Halklar günü yaşarlar, milletler geçmişi, günü ve geleceği.

(Okuma süresi: 1 - 2 dakika)

eyvallah“İnsanlar vardır ki dünyaları, böyle, hep kelimelerle örülmüştür. Onlar, kelimelerle duyar, kelimelerle düşünür; kelimeleri birer mücevher dizisi gibi, her kıymetin üstünde hissederler.

Ben de onlardan biriyim.

Çünkü kelimeler, birtakım boş sözler değildir. Şunun, bunun uydurmasıyla piyasaya sürülen sahte boncuklar da değildir.

Kelimeler asırların ve asırlarca o kelimeleri konuşan, onlarla duyan, düşünenlerin; onlarla seven ve sevilenlerin yaratıp güzelleştirdiği, beğenip Türkçeleştirdiği, canlı, ruhlu ve mûsıkîli varlıklardır.”

Nihad Sami Banarlı, Türkçenin Sırları adlı eserinin (Kubbealtı Yayınları, 3. Baskı, 1977) altmış dördüncü sayfasında böyle diyor.

İşte bu canlı, ruhlu ve mûsıkîli varlıklardan biri, benim için, eyvallah

Kalp ve gönülle irtibatı olmayan sözler, bize yaban bize yabancı olan kelimeler bir yana ‘eyvallah’ bir yana…

(Okuma süresi: 3 - 5 dakika)

kaziklivoyvoda1461 Yılında Eflak tahtında Türklerin Kazıklı Voyvoda, Macarların Şeytan, Eflaklıların Cellat diye adlandırdıkları Vlad Drakul’un oğlu Vlad Tepeş oturuyordu. İnsanlara acı çektirmekten zevk alan bu hasta ruhlu adam esirlerini diri diri kazığa oturtmasıyla ün salmıştı.

Kendi halkının üzerinde bile çeşitli işkenceler denemekten çekinmeyen Vlad Tepeş, canavarlık düzeyini de aşan vahşi duygularını tatmin edebilmek için ülkesinde bulunan dört yüz Macar gemiciyi, altı yüz Alman tüccarını ve beş yüz Eflak soylusunu aynı gün içinde kazığa vurdurmuştu.

Gaddarlıkta sınır tanımayan Vlad ülkesindeki demirci ustalarına büyük kazanlar yaptırmış, altına büyük ateşler yaktırdığı kazanların içinde masum insanları diri diri kaynatmıştı. Dilencilerden şikayetçi olanların sayısının artması üzerine ülkesindeki dilencileri tek tek toplatıp bir araya getirdikten sonra bol bol yemek ve şarap ikram ettirmiş, lezzetli yemeklerle aç karınlarını doyurmaya çalışan dilencilerin bulundukları binayı adamlarına kundaklatarak bina ile birlikte hepsini yaktırmıştı. 

(Okuma süresi: 1 - 2 dakika)

koyumdengonlumden19012020Köyümden... Gönlümden...

Annem seksen beş yaşında, evde işini zar zor görüyor ama dışarıda gezemez.

Dün şöyle ana-oğul biraz dağ gezelim dedim, yola çıktık.
Muttalıp yolunda adaşımdan benzin alayım dedim "ben vereyim " dedi annem, "yanıma para aldım."

Şehirden dağlar görünüyor, kar var doruklarında. Geçen hafta gitmiştim köye, yol hariç her yer bembeyazdı ama TRT Türkü'de bir türkü başladı, Cengiz Özkan söylüyor.

"Esti bahar yeli karlar eridi

Kubarmış dağlarda kar çiçekleri

Kavlettim yar ile ahdim var idi

Birlikte dermeye mor çiçekleri."

Bahar değildi, kar çiçekleri kubara kubara boy atmamışlardı. Mor çiçekleri de kendimiz dererdik zamanı geldiğinde.

(Okuma süresi: 4 - 7 dakika)

hacivatkaragozBaklavaydı, kahveydi, lokumdu, yoğurttu derken komşumuz Yunanistan, Karagöz’e de sahip çıkıyor. Komşu komşunun külüne muhtaçtır, demiş atalarımız ama bütün bunlar külü aştı, akıl terazisi şaştı. Hatta yıllar önce Yunan medyası; UNESCO'nun Karagöz gölge oyununu “Türklerin kültürel mirası” olarak tescil etmesine “Karagöz’ü Türkleştirdiler” şeklinde tepki göstermişti. “Türkleştirdiler” ifadesi kendi içinde çelişkilerle dolu. Adı üstünde “Kara-göz”, daha ne kadar Türk olacaktı acaba? “Kara” da Türkçedir “göz” de. Hem adı hem kendi Türk’tür Karagöz’ün. Arap da olabilirdi, Çerkes de, Laz da, Kürt de. Ayrıca Yunanistan’ın iddia ettiği gibi Yunan da olabilirdi. Yaradılanı dilinden, dininden, renginden, mezhebinden, meşrebinden ötürü değil Yunus misali Yaradan’dan ötürü seven bir milletiz biz. Ancak işin hakikati şu ki Karagöz’ü  Karaghiozis”, Hacivat’ı ise Hatziavatis” yapanları; komşudan alıp komşuya satanları Karagöz değil de çok paragöz görebiliriz mesela. Dönemin Yunanistan Başbakanı da “Türklerle bu konuda müzakerenin şart olduğunu” söylemişti hatta. 

(Okuma süresi: 1 - 2 dakika)
denizdunyaNasıl da kısa bir mâcera aslında albümlere sığmayan hayatımız. Sahi, kim bu albümlerdeki yüzlerimiz? Hep gelecek için çalışıp didinirken, albümlerde kaybedilmiş gençlik, eski filmlerde yitirilmiş hayatlar, eski şarkılarda kanayan aşklarımız gün gelir asıl ulaşılmazımız olur.

Oysa ulaşmak hep geleceğe akan bir nehir değil miydi? Günün siyâsi söylemleri, kavgalar, mücadeleler, uğunarak geçen zamanda kaybolmuşluktan başka nedir ki?

Kelimeler.. kelimeler… hepsi boş.. hepsi boşluk…

Hadi geri döndürün geçmiş zamânı… Lüleli saçlarınızı…Hâlâ o peri yüzlü kız sizin değil, başkasıyla evlendiniz. Yahut hayatınızın aşkını buldunuz ama geç kaldınız. Hâlâ istediğiniz yerde, makâmda, evde değilseniz. Babanız, anneniz, dedeniz, hocalarınız şimdi neredeler?

En çok kendinizle, kendinizde, kendiniz olduğunuz zamanlar, sustuğunuz ve kimsenin olmadığı kuytularda geçmişi, kaybettiklerinizi hatırlayıp ağladığınız zamanlar öyle değil mi?

(Okuma süresi: 2 - 3 dakika)

hayirlisiNihad Sami Banarlı ‘Kelimeler, şunun bunun uydurmasıyla oluşmuş boş sözler değil içlerine uçsuz bucaksız zaman sanatkârlarının doldurduğu zenginlik ve renkli mana şaraplarıyla tesirli değerler ve asırların biriktirdiği aziz ve tılsımlı mücevherlerdir.’ diyerek kelimenin millet hayatındaki yerini, kültür zenginliğimizi işaret ediyordu.

İşaretini kim, ne kadar anladı; kim neye ne kadar daha işaret etti tam bilemiyorum ama Cemil Meriç’in ‘Türk'ün kılıcı ülkeler fethederken Türk'ün zekâsı da kelimeler fethediyordu. Ülkeler ne kadar bizimse kelimeler de o kadar bizimdir.’ ifadesini hiç unutamıyorum.

Zamanı ve sözleri dikkatsizce kullanmanın zararını, ikisinin değeri alınamayacağını da hiç aklımdan çıkarmıyorum.

Yerinde ve zamanında yerinde seçilen doğru kelimelerden oluşan isteğimizin geri çevrilmeyeceğine epey şahit olduğumdan olsa gerek ‘Kapalı kapı yok, yanlış anahtar vardır.’ ifadesini de çok önemsiyorum.

(Okuma süresi: 7 - 13 dakika)

40sehirportresi-Kırk Şehir Portresi Kitabı Üzerine-

(Fahri Tuna, Osmanlı Medeniyetinin İzinde 40 Şehir Portresi, Hayykitap, İstanbul 2019, 192 s.)

Giriş veya mühendisten yazar olur mu?

Kendisi mühendis olup ekmeğini daha çok “kültür ve sanat yöneticiliği”nden kazanan Fahri Tuna’yı uzun zamandır kafamda bir yere oturtmaya çalışıyorum. Benim gibi klasik Türkoloji eğitimi almış, masa başında oturmayı öne çıkarıp “durağan” hayat yaşamaya alışmış birinin, onun gibi “sosyal”, “aktif”, “girişken”, “gezgin” biri hakkında fikir yürütmesi hiç de kolay değil. Zorlamadan, dillerim dolaşmadan, olumlu veya olumsuz anlamda yanlışa sapmadan bir cevap bulma derdindeyim, içimde büyüyen “Kimdir ve yazdıklarıyla, yaptıklarıyla nereye koyabilirim Fahri Tuna’yı?” sorusuna. En son geldiğim noktayı daha yazının başında paylaşabilirim: Mühendis yazar. Türk ve dünya edebiyatına şöyle bir göz atıldığında, ekmeklerini kazandıkları mesleklerinin yanı sıra -tıpçı, hukukçu, işçi, memur, asker, esnaf, yönetici, siyasetçi, öğretmen vb.- kalemle kâğıdı da yoldaş edinenlerin çalışma alanlarından biri de bu. Matematikle dili aynı kulvarda koşturanlar bunlar, fizikle metafiziği, coğrafyayla jeolojiyi, tarihle antropolojiyi. Veya dille kimyayı, biyolojiyi, dinamiği, mukavemeti, teknik resmi…

(Okuma süresi: 5 - 10 dakika)
turkbirligiCemil Meriç “Bu Ülke”de sağ ve sol kavramlarını o sert tavrıyla yererken şuursuz kinlerin emzirdiği iki ifrittirler diyor. Toplum yapımızla hiçbir ilgisi bulunmadığı gerekçesiyle sağı ve solu yabancı olarak gören Meriç “Hıristiyan Avrupa’nın bu habis kelimelerinden bize ne?” diyerek kendi gerçeklerimizi kendi kelimelerimizle kavrayıp anlatmamız gerektiğini söylüyor. Meriç’in bakış açısı muhakkak ki doğrudur. Her ne kadar dünyanın gerisinde kalmamak, dünyayla birlikte hareket etmek ve ezilmemek emeliyle oyunu kuralına göre oynamak zarureti vardırsa da, biz Türklerin kendimizi ille sağcı veya ille solcu şeklinde tanımlaması bir kader midir? Yeni bir medeniyet tasavvuru gayretiyle kendi kavramlarımızı da üretmemiz ve hatta mümkün mertebe bu kavramları kendimizin dışındakilere (dünyaya) dayatmamız olmayacak şey değildir. Cahit Tanyol “ferdin algısına toplum şekil verir” demektedir. Türk Birliği çerçevesinde kendimize has bir dünya kurabilmek uğrunda (sağcı ve solcu olmanın cazibesinden vazgeçemesek bile) Türkçe düşünmenin bizlere neler kazandıracağını idrak edebilmeliyiz. Türk Dünyası dediğimizde Sibirya’dan Balkanlara uzanan o geniş coğrafyanın bizlere katacağı psikolojik rahatlık paha biçilemezdir. Üsküp, Manastır, Drama, Filibe, Komrat, Kırımçak, Yalta, Kazan, Ufa, Bakü, Gence, Tebriz, Urmiye, Kerkük, Halep, Yesi, Semerkant, Taşkent, Bişkek, Urumçi, Kaşgar ve daha nice illerimizle o muazzam coğrafyanın sosyolojisinde Fransız Devrimi’nin insanlığa yaydığı sağcılığa ve solculuğa birinci dereceden ihtiyacımız bulunmayacaktır.
(Okuma süresi: 4 - 8 dakika)

turkkadini copyTürk kadınının tarihte “Vatan” için yaptıklarını anlatmak; değil bu sayfalara kütüphanelere sığmaz. Onlar; Türk’ün “hârim-i ismet” ine* el değdirtmemiş kahramanlardır.1877-1878 Türk-Rus Savaşı esnasında, Nene Hatun’un Erzurum’daki Aziziye Tabyası’na hücumu destansı bir hadisedir. 1877 yılında,Osmanlı vatandaşı olan ermeni çeteleri Erzurum Aziziye Tabyası'na girmeyi başarmışlardı. Tabyayı koruyan Türk askerlerini uykuda yakalayıp kılıçtan geçirdiler. Bu sırada arkadan gelen Rus askerleri ise hiçbir zorlukla karşılaşmadan tabyayı ele geçirdiler. Baskından yaralı olarak kurtulan bir er haberi Erzurumlulara ulaştırdı. Sabah ezanından hemen sonra "Moskof askeri Aziziye Tabyası'nı ele geçirdi" şeklinde minârelerden Erzurum halkına haber verildi. Bu haberin ardından halkdan silahı olan silahını, olmayanlar ise balta, tırpan, kazma, kürek, sopa ve taşları ellerine alarak Tabya'ya doğru koşmaya başladılar. Koşanlar arasında, erkeği cephede çarpışan Nene Hatun da vardı. Ağabeyi Hasan bir gün önce cepheden yaralı olarak gelmiş ve kollarında can vermişti . Nene Hatun üç aylık bebeğini emzirdikten sonra, "Seni bana Allah verdi. Ben de Ona emânet ediyorum." diyerek vedâlaştıktan sonra bir kaç saat önce ölen ağabeyinin tüfeğini alarak sokağa fırlamıştı.