Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

abdulhakhamittarhanTürk edebiyatının yaptıkları ve yazdıklarıyla iz bırakan şahsiyetlerinden biridir Abdülhak Hamit Tarhan(1852-1937). Hayatının en küçük ayrıntısı bile yüzlerce sayfalık romana, saatlerce sürecek bir filme dönüşebilecek kadar sarsıcı ve çarpıcıdır. Her şeyden önce o, esaret gerçeğinin yakıcılığını annesinin şahsında yaşamış ve içselleştirmiş bir bireydir. Tanzimat dönemini öğrencilerime anlatırken yaptığım genellemelerden biri şöyledir: Annesi küçük yaşta bir şekilde Kafkasya’dan geldiği için kölelik kavramıyla, dolayısıyla esaret temi ve bunun zıddı olan hürriyet düşüncesiyle erken yaşta tanışan aydınlar! Kim bunlar, elbette Abdülhak Hamit, Ahmet Mithat Efendi ve Samipaşazâde Sezai. Üzerinde onlarca kitap yüzlerce yazı yazılan esaret teminin tarihsel geçmişiyle sizi yoracak, bütün savaşları ve ölümleri meşrulaştıran hürriyet bahsiyle canınızı sıkacak değilim. Böyle bir girişi Hamit’in döneminde durduğu yeri size hissettirmek amacıyla yaptım. Aslında giriş şöyle de özetlenebilirdi: Hamit araştırmacılarının işi kolaydır, çünkü bu şair kendisiyle ilgili merak ettiğiniz bir/her konuyu bazen bir anekdotla, bazen bir hatırayla, bazen bir nükteyle, bazen bir beyitle özetler ve önünüze koyar. Mesela, annesiyle babasının geçmişini iki dizeye sığdırır:

Birinin nâm u şânı bir târih



Birinin hânedânı efsâne





Hamit’in baba tarafı yukarıdaki ilk mısrada da vurgulandığı üzere tarihe mal olmuş, saygın, bilinen insanlardan oluşur. Dedesi Abdülhak Molla(1786-1853) sarayda hekimbaşıdır. İran’da büyükelçi iken ölen babası Hayrullah Efendi(1820-1867) neredeyse bir aile geleneğine dönüşen tıp tahsilini tamamlamış ve Mekteb-i Tıbbiye’de derslere girmiş, ama bunun yanı sıra tarihçiliğe de ilgi duymuş biridir.



Ailenin Bebek’teki yalısı zamanının dillere destan mekânlarındandır. Hatta bu yalı, II. Mahmut ile Abdülhak Molla arasında geçen bir hadiseye de zemin vazifesi görmüştür:

“II. Mahmut, boğaz gezintilerinden bir ikisinde Abdülhak Molla’nın yalısına da uğradı, gönül aldı; hatta bir gün ona:

-Cuma günü vükelâya (Osmanlı’da, kabine üyeleri, vekiller, bakanlar) davet yap, ben ansızın baskın edeceğim, bakalım ne yapacaklar, demiş.



Günü gelince, yalının bahçesinde ziyafet verilir. Misafirlerin tam çakırkeyf oldukları bir zamanda II. Mahmut da üç çifte ile kayıkhaneye yanaşır. Vükelâ, içki masası üzerinde yakalanmamak için telaş gösterirler. Abdülhak Molla da bahçenin köşesindeki küçük bir ahırın kapısını açarak:

-Hünkâr dönünceye kadar burada saklanın, demiş ve hemen padişahın yanına gitmiş.



II. Mahmut zaten boş sofranın başına gelmiş bulunur. Davetlilerin nerede olduklarını Molla’ya sorar. Abdülhak Molla da koşup ahırın kapısını açar ve:

-Hünkârım, işte vükelânız burada, çıksınlar da görünüz, der.” (Gündüz Akıncı, Abdülhak Hamit Tarhan Hayatı, Eserleri ve Sanatı, TDK Basımevi, Ankara 1954, s. 4.)



Molla daha sonra torununa da geçen bu patavatsızlığının bedelini çok ağır öder. Ama hadise hem oluş şekli hem de içinde barındırdığı şahıs ve göndermelerle hem devri hem bugün için ilgi çekicidir.

...



Ya annesi Müntehâ Nasib Hanım?



Hamit’in annesi Müntehâ Hanım’ın hayatı tam bir bilinmezlikler kumkumasıdır. Şair biraz da bu yüzden “Validem” adlı şiirinde bu ümmi küçük çerkezi “tabiatın kızı” olarak niteler. Yakıcı bir talihi vardır Müntehâ’nın. Bu talih, Kafkasya’dan kaçırılan bu küçük yavruyu, Hamitlerin Çamlıca’daki kapı komşuları Kadıasker Ferit Efendilerin köşküne cariye olarak düşürür. Fakat bu çocuk hem güzeldir, hem zekidir, hem akıllıdır hem de çok sevimlidir. Çocuğu olmayan Ferit Efendi bu yavruyu evlat edinmekte gecikmez. Daha sonra bu çocuk büyür ve komşularının oğlu Hayrullah Efendi’ye eş olur. Esaretten hürriyete geçiş bu kadarla da kalmaz. Kader ona devrinin en önemli şairlerinden/yazarlarından birinin annesi olma fırsatını da bahşeder. Böyle bir konağa gelin olmak Müntehâ için ne kadar büyük bir talihse böyle bir anneye sahip olmak Hamit’in için de o denli büyük bir ganimettir. Zira annenin yaşadıkları ve bu yaşadıklarından çocuklarıyla paylaştıkları, özellikle Hamit’in daha sonra yazacaklarının ilham kaynağı olacaktır. (Gündüz Akıncı, s. 7.; İnci Enginün, Abdülhak Hamit Tarhan, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara 1986, s. 96 s.)

...



Yukarıda, Hamit’in hayatındaki küçük küçük yaşanmışlıkların yüzlerce sayfalık romanlara, saatlerce sürecek filmlere konu olabileceğini söylemiştik, şimdi bu söylediklerimize birkaç örnek daha verme zamanı.



Modern eğitim kurumları henüz tam olarak yaygınlaşmadığı için Tanzimat dönemi aileleri çocuklarının yetişmesinde usta-çırak ilişkisine başvurmak zorunda kalıyorlardı. Evliya Hoca, Hoca Bahaeddin Efendi ve Hoca Tahsin Efendi küçük Hamit’e biraz önce kısaca değindiğimiz yalıda özel ders veren o dönem münevverlerinden birkaçı idi. Bunlar içinde Hoca Tahsin Efendi(1813-1881) Hamit’i sanki biraz daha fazla sevmiş ve etkilemişti. Yeni Osmanlılar Cemiyeti’ne girdiği de rivayet edilen bu şahıs aruz vezniyle Fransızca şiirler yazmayı deneyecek kadar farklı bir simaydı. Türk kültür tarihinde felsefe ve psikoloji bilimleriyle ilk defa ilgilenen aydınların başında gelen bu şahsın, ki Hamit’in felsefeye duyduğu ilginin arkasında da bu münevver vardır, Hamit’in beynine kelime kelime nakşettiği bir beyit vardı. Bu beyit o dönem aydınlarının Avrupa’ya bakışını özetlemesi bakımından da önemliydi:

Paris’e git bir gün evvel, akl u fikrin var ise

Âleme gelmiş sayılmaz gitmeyenler Paris’e.



(Gerçi, Beşir Ayvazoğlu bu dizeleri Hamit’in ağabeyi Nasuhi Bey’e mal eder, ama biz bu konunun sarahate kavuşmasını Hamit uzmanlarına bırakalım.) (Bilgi için bkz: Beşir Ayvazoğlu, Altın Kapı, Ötüken Yayınları, İstanbul 2001, s. 182.)

...



Şimdi, yukarıda dönemini de özetlediğini ifade ettiğimiz beyitin hangi bağlamda söylendiğinin hikâyesini beraber dinleyelim.



İlk hocalarından biri olarak düşünülebilecek ağabeyi Nasuhi Bey(1837-1912) 1863 yılında Paris’e giderken Hamit’i de yanında götürür. (Bu iki çocuğun babaları Hayrullah Bey’in, Hamit onlu, Nasuhi yirmili yaşlardayken Maarif Nezareti adına Paris’te görevli olarak bulunduğunu burada hatırlatmakta yarar var.) Beraberlerinde Hoca Tahsin Efendi ile Lala Ömer Ağa da vardır. Bu dörtlünün Paris’e giderken, (bir Yunanistan kasabası olan) Pire’deki zor şartları atlattıktan sonra, (bir İtalyan kenti olan) Mesina’ya varmaları ile burada yaşadıklarını Hamit’in kendi ağzından dinleyelim:



“Pire’den tugyân ve tufanları aşarak Mesina’ya geldiğimizde biraderimin asker kıyafetinde kılıçlı ve Hoca Tahsin’in kisve-i ilmiyyede sarıklı olarak vapurdan çıkıp maîyyetlerinde kırmızı fesli bir çocuk ve onun lalası bir başıbozuk bulunduğu hâlde Mesina sokaklarında dolaştıkları ve oranın yerlisi, birçok mahalle çocuklarının etrafımızı almış oldukları hâtırımda olup, Mesina’da ilk defa tattığım ‘frenk inciri’ denilen meyvanın tadı ise birçok yemişlerin hâtıratıyla beraber çocukluktan sonra da dimağda kalmıştır. Mesina’dan Napoli’ye müteveccihen hareketimizde havanın yüzü gülmüş ve denizin titizliği geçmişti. Napoli’ye takarrüb ettiğimiz sıradaydı ki ömrümde, o zamanki on senelik ömrümde görmediğim bir manzara peyda oldu. Lalam ‘Bu bir Orman yangını olmalı.’ dedi. Bir dağın tepesinden alevli bir duman çıkıyordu. Hoca Tahsin Efendi bu suale cevaben ‘Cehennemin de, cennetin de toprağın altında bulunduğunu iddia etmekle’, ‘Cenneti ne vakit ve nerede göreceğiz?’ yolundaki sualime de ‘Paris’e vardığımız zaman orada göreceğiz.’ cevabını vermiş ve:

Paris’e git bir gün evvel, akl u fikrin var ise

Âleme gelmiş sayılmaz gitmeyenler Paris’e.



demişti. Sonra ağabeyim de söze karışarak bana hitaben ‘Cennetle cehennemin nerede olduğunu Allah’tan başka bilen yoktur, gördüğümüz dağa yanardağ derler.’ mukaddimesiyle Vezüv volkanını tarife başlamıştı. Ve Pompei’yi gezdiğimiz gün ‘İşte taş kesilmiş ahalisiyle beraber bu memleketi yere geçiren o volkandır.’ demiş ve beni hayli düşündürmüştü.” (Abdülhak Hamit’in Hatıraları, Haz. İnci Enginün, Dergâh Yayınları, İstanbul 1994, s. 29-30.)



Yukarıdaki alıntıya dikkatle bakılırsa hemen fark edilir ki tam bir film sahnesiyle veya başarılı bir roman betimlemesiyle karşı karşıya bulunuyoruz. Bu film sahnesinde veya roman betimlemesinde farklı toplumsal sınıflara mensup bir insan topluluğu ile yüz yüzeyiz. Bunların her şeyden önce giyimleri birbirlerinden ayrı. On bir yaşındaki küçük çocuk Hamit, kırmızı bir fes takmış. Yirmi altı yaşındaki askeri okul öğrencisi Nasuhi Bey, içinde kılıcın da bulunduğu askeri bir kıyafet giymiş. İlmiye sınıfına mensup Tahsin Efendi sarık takmış. Lala başıbozuk, herhangi bir toplumsal sınıfa ait olduğunu gösterecek bir kıyafet içinde değil, yani bugünkü karşılığıyla sivil.



Mesina sokaklarına gölgesi düşen bu renk ve kıyafet karnavalı en çok da çocukların dikkatini çekiyor. Bu dört insan arasındaki uçurum sadece görünüşten ibaret değil. Bu insanların zihin dünyaları, algıları; aldıkları eğitime, yaşam tarzlarına, dünya görüşlerine de ışık tutuyor. Bu yorumu, ansızın gördükleri yanardağa yükledikleri anlamlardan çıkarabiliyoruz.



Lala tipik bir halk adamı, dağ ve ateş onun aklına hemen ve sadece yangın kavramını getiriyor. O çıplak gözle gördüğünü söylüyor. Tahsin Efendi döneminin modern ve maddeci aydınlarından biri olduğu halde manzarayı önce klasik bir yaklaşımla yorumluyor, fakat daha sonra yanındaki küçük çocuğun kışkırtıcı sorusuyla gördüğü cehennemden, hayalindeki cennete doğru yolculuğa çıkıyor. Çocuk biraz da merak demek. Hamit, bu çerçeveye yakışacak bir fotoğraf veriyor. Bu dörtlü fotoğrafta fark yaratan tek insan Nasuhi Bey. İlmiye sınıfından seyfiye sınıfına geçerek sonraki eğitimini burada sürdüren Nasuhi Bey, baktığını doğru görüyor, bununla da yetinmeyerek söylediklerini bir sonraki durakları olan yanardağ artığı bir şehirde (Pompei) somutlaştırıyor. (Çünkü, MS 79’da patlayan Vezüv yanardağı, bir kaç saat içinde bütün Pompei’yi mezarlığa, orada yaşayan Romalıları da, tapındıkları putlara benzeyen taş görüntülü insanlara dönüştürmüştü. İnsanlar, ölüm esnasında ne yapıyorlarsa o şekilde taşlaşmışlar ve taşa dönüşmüş son an’lar bugüne kadar varlıklarını korumuşlardı. Pompei’de gördükleri henüz çocuk olan Hamit’i ciddi anlamda sarsmıştı.1) Hâsılı bu sahne, Mihail Bahtin’in “çokseslilik” kavramını örnekleyecek kadar renklidir.

...



Nazım Hikmet, Haziran 1929’da Resimli Ay’da “Putları Yıkıyoruz” başlığını atar ve bu başlığın hemen altındaki Hamit resminin üzerine kocaman çarpı işareti koyar, böylece şairi hükümsüz kılar. Evet, tarz-i kadîm-i şi’ri bozduk herc ü merc ettik, diyerek kadîm edebiyatın kalıplaşmış şekilsel ve içeriksel putlarını, hem de değişik itiraflarla pekiştirerek kırdığını ilan eden, dönemine kadar alışılmış bütün edebiyat ananelerini kendince sarsan Hamit, bu yaptıklarının üzerinden daha kırk-elli yıl geçmeden bu sefer kendisi bir puta dönüşür ve Nazım Hikmet’in “Putları Yıkıyoruz” kampanyasının ilk hedefi olur. Avangard Nazım, halkın bilinçaltındaki put üretme mekanizmasını gözden kaçırarak put kırma eylemine giriştiği için bir süre sonra maalesef kendisi de ideolojik bağlamda bir puta dönüşmüştür.



Bir dönemin önde gelen yıkıcısı/devrimcisi Hamit’in daha yaşarken köhne addedilmesi ve kırılması elzem olan puta dönüşmesi kültür tarihimizin bir başka film sahnelerinden, roman betimlemelerinden biri olabilir. Sahne, bu toprakların çabuk parlattıklarını yine çabuk eskittiğini yüzümüze vurur ki bu da kültürümüz açısından sarsıcı ve can yakıcıdır. Gel de bu noktada Tevfik Fikret’i hatırlama. Fikret toplumsal abartı hastalığımızı;



Beşerin böyle dalâletleri var

Putunu kendi yapar, kendi tapar



mısralarıyla özetler. Kendi putuna tapan ama ötekinin putunu taşlayan bir abartı türüdür bu. Çaresi olmayan.



...



“Hamit’e her zaman bir zengin madene dönülür gibi dönülecektir.” diyen Tanpınar’a “Haklısın üstad!” diyerek yazımızı toparlayalım, ama biliniz ki bu yazı burada bitmez.

Prof.Dr. Muharrem DAYANÇ

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile