Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

MusOzcDoğu’nun büyük bilgesi Sadi Şirazi, Gülistan isimli eserinde bilgi bahsini anlatırken bize bir de bir olayı hikâye eder. Buna göre Mısır’da bir Bey’in iki oğlu vardır. Bunlardan biri ilim öğrenme meraklısıdır. Bu yüzden ömrünü bu işe harcar ve devrinin büyük bir bilgini olur. Diğer oğlunun ise aklı fikri paradadır. O da bütün zamanını bu yönde harcar. Önce büyük bir zengin ardından, devrin hükümetinde maliye bakanı olur.

Benzer bir durum, bütün çağların insanları için aynıdır. Kimimiz maddi olanı, kimimiz manevi olanı kendimiz, hayatımız için önemli görür, mesaimizi bu amaç uğrunda harcarız. Sonuçta hayat ve insan gerçeği açısından iki kavram da gerekli ve önemlidir. Ama madde ve manayı bir bütünlük içinde değil de tek başlarına ele aldığımızda doğuracağı sonuçlar ne yazık ki insanın lehine olmamaktadır. Nitekim bu kıssada Mısırlı Bey’in Maliye bakanı olan oğlu, maddiyatın kendisine verdiği gurur neticesinde, sadece parayı önemser, bilgiye değer veren kardeşini küçümser, onunla alay eder ve şöyle der: “Ben saltanata ulaştım. Zengin oldum. Bu durum beni bakanlık mevkiine ulaştırdı. Şimdi büyük bir güce sahihim. Sen ise kitapların arasına gömülmüş, yoksul bir hayat sürüyorsun.”


Zengin olan bu kardeşin tavrı bize hiç de yabancı gelmiyor. Zira, günümüzde de meseleye böyle bakan, hayatı, gücü, mutluluğu maddi olanla özdeş halde düşünen nice insan var. Bunlar, görünüşte güçlüdürler. Sahip oldukları saltanattan dolayı ne isterlerse yapacaklarını düşünürler ve bunların pek çoğunu da yaparlar.

Hayat, sadece maddeden ibaret olsa idi yahut maddi olan şeyler tek başlarına bütün sorunları çözebilecek güçte olsaydılar, onların bu tercihlerini doğru bulabilirdik. Fakat durumun böyle olmadığı ortadadır. Zira, para, mevki şeklindeki zenginlik hem kalıcı değil hem de bunlara sahip olanı mutlu etmek için yetmemektedir. Bunu anlamak için bilgiye değer veren kardeşin şu cevabını okumak yeterli olacaktır. “ Asıl zengin benim. Çünkü peygamberlerin mirası olan ilme ulaştım. Erdem sahibi oldum. Benim için bunlardan büyük zenginlik yoktur. Sense Firavun’un, Karun’un yolundan gidiyorsun. Sonun hüsrandır.

Bu cevapta Firavun ve Karun örneklerinin verilmesi boşuna değildir. Zira bu iki isim de maddi gücün sembolü olan isimlerdir. Saltanatla, parayla bir zamanlar dünyaya hükmeder hale gelmişler fakat sonunda bu saltanat, bu zenginlik uçup gitmiştir. Dahası, maddi imkânlarını, saltanatlarını insanlık lehine, faydasına kullanmadıkları, bunları bir zulüm aracına dönüştürdükleri içir hayırla anılmamaktadırlar. İlim ise kalıcı bir zenginlik olduğu için âlimler hep hayırla anılan insanlar olmuşlardır. Buna göre maddi olan geçici, ilim kalıcıdır. Paraya değer veren kaybeder, ilme değer veren kazanır.

Fakat burada ilme bu şekilde tamamen müspet bir şekilde yaklaşırken onun da ilmin gerçeğinden habersiz, başka bir ifadeyle bilgililiği bilgelikle birlikte algılamayanlar tarafından kötüye kullanılabileceğini unutmamak gerekiyor. Bilhassa çağımızda bilginin ne yazık ki böylesi maksatlar için kullanıldığını görmekteyiz. Mesela bilgi sayesinde uzaya çıkan, yerin derinliklerinden madenler çıkaran, bir telefonla dünyanın öbür ucundaki insanla konuşabilen, bir tuşla istediği belgeyi başka birine aktarabilen insanlık yine aynı ilmin imkânlarıyla bir virüsle bir şirketin bilgisayarlarına girip hesaplarını boşaltabilmekte, insanlığın hayatını cehenneme çevirebilecek bombalar icat edebilmektedir. Bu yüzden kadim bilgelerin bu tür metinlerini okurken teorik olarak bilgi iyi, para yahut maddi olan şeyler kötü gibi bir genelleme doğru olmaz.

Para da bilgi de sonuçta vasıtadır. Önemli olan bunlara yüklediğimiz anlam ve bunları kullanma niyetlerimizdir. İşte bu noktada bu kavramlara yeni anlamlar yüklemek durumundayız.  Böyle yapıldığı takdirde ilim de para da hem ferdin hem de toplumun yararına kullanılabilecek araçlara dönüşürler. İnsan nasıl madde ve ruh olarak iki gerçeklikten varlığını oluşturuyorsa hayat da iki yönlüdür. Hem maddi hem de manevi ihtiyaçlarımız söz konusudur. Madde ve mana arasına ikilikler sokmak, var oluşun özüne aykırı bir durumdur. Bütün mesele dengeli olmak, dengeli hareket etmektir. Mesela bilgisi olan da parası olan da bu imkânları kendilerinden ibaret görmemeli, bu sahipliğin bir ahlak boyutu olduğunu unutmamalıdır. Eğer bilgi ve para, erdemli bir anlayışla ele alınırsa mutlaka daha güzel sonuçlara vesile olacaktır.  

Bu noktada Hz. Mevlâna’nın şu sözü bize ışık tutacaktır. Hz. Mevlana bilgiyle ilişkili üç temel kavramdan söz eder. Bunlar; okumak, düşünmek ve üretmektir. Biz burada maddi olan şeyler için de benzer kavramları şu şekilde ele alabiliriz: Çalışmak, üretmek ve paylaşıma dönüştürmek. Yani ilim, düşünme ile kendine hikmet boyutu kazandırır. Bu da ilmin maksadına uygun kullanılmasına yol açar. O zaman bir bilgin bir buluşu gerçekleştirirken onu sadece kendinden ibaret görmez. İnsan sağlığını, çevresel şartları da düşünür. Aynı şekilde bir zengin de çalışarak elde ettiği parayı, kendinden ibaret görmeyerek üretim için bir imkâna dönüştürür. Bu dönüşüm, bu imkândan başkalarının da pay almasını yani paylaşımı sağlar. Sonuç da bilgi de para da sadece sahiplerinde kalmayan ve bütün bir toplumun hizmetine sunulmuş imkânlara dönüşürler. Böylece bir bilginin bilgisini paylaşmasıyla bir zenginin parasını paylaşması aynı sonuçları doğurur. Zekât bunun için vardır ve üstelik bu emir sadece parasal anlamda zengin olanları değil bilgi alanında zengin olanları da kuşatan bir emirdir.

Bugün maddi ve manevi anlamda gerçekten mutsuz olan insanlığa bakıp onun mutluğunu sağlamak için projeler üretenler, çalışmalar yapanlar hayatın maddi ve manevi yönlü gerçekliğine işte böylesi bir niyet ve bütünlük içinde bakmak durumundadırlar. Açlık denilince elbette yüreğimizde bir acı depreşmekte, yediğimiz lokmalar boğazımızda kalmaktadır. Bu, bizim iç zenginliğimizi yitirmediğimizi gösterir. Madem öyledir, karnı aç olan kadar gönlü aç olanların, sevgiye, merhamete, şefkate muhtaç olanların da aynı problemi manevi alanda yaşadıklarını dikkate alarak bu tür projelerini böylesine kuşatıcı bir anlayışla ele almaları beklenir. Yine bir şehirde fabrika sayısı yetersiz bulanlar, aynı yetersizliğin mesela kütüphaneler konusunda da söz konusu olduğunu bilmelidirler. Değilse problemler terazinin her zaman bir tarafı aşağıda bir tarafı yukarıda kalacaktır. Önemli olan dengedir ve denkliktir. “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışın” buyruğu aslında dünya ile ahreti kalın çizgilerle ayırmıyor, bize bir denge bilince kazandırmaya çalışıyor. Bilgi ve para konusunu da bu örnekleme içinde düşündüğümüzde durumun aynı olduğu görülecektir. Zengin zenginliğiyle, bilgin bilgisiyle gururlanmayacak, her ikisi de kendilerine bahşedilen bu imkânları insanlık lehine, insanlık menfaatine yönelik olarak kullanacaklardır. Bunun için medeniyetimizin bir adı da “vakıf medeniyeti” olmuştur. Vakfetmeye konu olan ise hem paradır hem de bilgidir.

Mustafa ÖZÇELİK

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile