Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

yenisehir bursaYenişehir…

Hisar’dan şehre bakanların o neftî buhurlukta seyrettiği ilk şehirdir Yenişehir. Şehrin neresinden bakılırsa bakılsın ilk o görülür, ilk o tanınır, ilk o hissedilir.

Nasıl hissedilmesin ki? Bütün cihana yayılmış o kadim çınarın kökleri işte şurada kendisine yâr olmuş Yarhisar’ın hemen yanı başında, ovanın en muhteşem köşesinde bağdaş kurmuş asırlardır oturuyor. O haşmetli mâzinin köklerini ve kökenini işte burada hiç eskimeyen ve eskimeyecek olan Yenişehir’de ve onun bu “oturumunda” aramak lâzım. Aramalı fakat nasıl? Aramalı fakat neyle?

Günlerdir Yenişehir hakkında yazılıp çizilenlere bakıyorum. Birkaç rivayet, üç beş tahrir defterinin Osmanlı Türkçesi’nden günümüz diline aktarımı dışında fazla bir şey yok. Benim aradığım bunlar değil. Bu ezberledikçe sıradanlaşan ve her seferinde burnunun dibindeki târihi medreseyi dahî unutturan ezberler değil aradığım. Sarıldığım her ağaç ve mezar taşında saklanmış geçmişin rüyaları belki de beni bir meçhulün ardından sürükleyen.

Yenişehir, bir ananın evlâdını beslediği gibi bereketli ovasıyla asırlarca bu şehri emzirmiş, büyütmüş. Ecdad, insana ilk toprağı ekip biçmeyi öğreten o kadim kök bilgisiyle koklamış toprağı ve ilk şehrini buraya kurmuş. Asırlar sonra kendisini unutan torunlarına sırtını çevirmemiş, kendisini yok sayan küstahları bereketinden mahrum bırakmamış yine de…

Şu her biri kendi öz varlığıyla sermest köyler derûnunda hangi sırrı saklıyor? Yıllardır bu şehrin uzaktan siluetine bakıp da onu sadece bir harabeler yığını, beride üç beş bahçe ve tarla olarak görenlerin onun ipek dokusuna hiç el sürmediği âşikâr! Bir şehre dokunmak; onu onarmak, dökülen her sıvasının üzerini pudralayıp boyamak yahut bütünüyle yıkıp atarak yerine eskisine benzeyen bibloları kondurmak değil, bir şehre dokunmak onu dokuyan üslûbu, irfânı ve ontik aklı tanımak ve anlamak demektir.

İşte benim bu neftî buhurlukta aradığım da bu sanırım. Gündüz düşleri gibi yalnız o ontik aklın ateşinde yanan gönlün aydınlığında görülebilecek hakîkatler. Mazisine bencileyin hastalık derecesinde bağlı olanlar içün bu hem zevkli fakat bir o kadar da ıstırap veren bir keyfiyet. Ancak adına zaman denilen şu ezelî ve ebedî ırmağın eteğinden tutunarak o kadim masal ile var olmak isteyen serazad ruhlar içinse şehir Hak için, Hak ile, Hak olunan yer.

Yer ile yâr… Aynı ontik kilimin üzerinde bağdaş kurmuş aklın ve irfanın o sonsuz geometri sembolizmi ile cihâna yayıldığı yer ve yâr işte tam burası. Osman Gâzi Hân’ın Yenişehir’den uzanan parmaklarının her bir ucunda ayrı bir fetih, her fetihte ayrı bir şehir ve her şehrin burcunda bir Alperen var. Prussa ise ötelerde Osman Gâzi’nin parmağına bir elmas yüzük gibi takılacağı günü bekliyor.

Gözlerini 1302 yıllarının sabahına açanlar oryantalistlerin Türkleri istilâcı ve barbar bir kavim olarak tanıtmalarının ne kadar haksız olduğunu müşahede edebilirler. Anadolu’nun Bizans hastalığından şifa bulmasının izlerini ilk Mihail Gâzi’nin dönüşümünde ve oluşumunda aramak gerek. Osmanlı sadece şehri değil, Mihail Gâzi’nin şahsında insanı da inşâ etmişti. Bu sarışın, gür kaşlı akıncı beyi, Cenevizli, Venedikli ve Napolili eşkıya ve çapulcuların içinde bir elmas gibi parlamış idi.

İnsanlar şehir kurmayı İdris Nebi’nin tedrîsinde yükselttikleri o ontik akıl ile kurdular. Üstelik Hızır’a ayarlı idi bu hermetî yol. Şu vakıa ki Osmanlı da bu akıl ile inşâ ettiği Yenişehir ile bir medeniyetin köklerini bu topraklara nakşetti. Tam yirmi beş sene ülkeye başkentlik yapmış olan bu şehirde her dem yeni kalan o ruhu keşfetmek gerek. Şunu unutmamak gerekir ki Yenişehir’i kuran Osman Gâzi ve Kayı âşireti kurdukları şehir nisbetinde şehirli ve medenî idiler.

Lâf ne çok uzadı… Oysa daha şuracıkta şehrin kalbinde atan saat kulesinden bahsetmedim bile. Sinan Paşa ve Baba Sultân külliyelerinden… Kuruluş hutbesinin okunduğu Kumluk Camisi’ni bir yolu olsa da ciğerimin içine soksam. Orhan Bey armağanı Şehzademle söyleşmeden biter mi bu hikâye...

Hülâsa dostlar; onlar geldiler ve yeryüzünde binlerce şehir inşâ ettiler. Asırlar geçti onların kurdukları şehirler bizi inşâ ettiler.

Saliha MALHUN

Yazar Hakkında

Saliha MALHUN

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile