Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

aynalıbaba"Çiçekler âleminin suskun su gülleri onlar. Neden durgun sularda biterler? Hep merak ederim. Yoksa çiçeklerin bilgesi midir? Dervişi midir? Göğe bakıp gün boyu ne geçirir içinden? Sağır ve dilsizlerin kendilerine has dünyasını mı yaşarlar?”

(Muhterem Yüceyılmaz)

“NİLÜFER; KENDİNİ GİZLEYEBİLMENİN GİZİDİR”

“Tamah u hırsa uyup nefs ile makhur olma

Rahatın zail olur, nam-ı meşhur olma.”

Aynalı Baba

Pek Muhterem Evlâdım,

Sormaktasınız ki;

"Çiçekler âleminin suskun su gülleri onlar. Neden durgun suda biterler? Hep merak ederim. Yoksa çiçeklerin bilgesi midir? Dervişi midir? Göğe bakıp gün boyu ne geçirir içinden? Sağır ve dilsizlerin kendilerine has dünyasını mı yaşarlar?”

Müşkülatınız bize ulaştırılmıştır. Lâkin sözden ne çıkar? Şimdiye kadar kim bilir kaç hayvan yükü kitap okudunuz da ne anladınız? Hiç, değil mi? İnsanların bildiği nedir? Harfleri bir araya getirmekle hikmet noktası bilinir mi?

Sonra hikmet ne ola ki? Ben ki, bir garip aynalı meczup olarak sana ses vermekteyim. Gerçi önceleri de beleşten hikmet sual edenler dahi çok olmuştu da her defasında ellerinden kaçıp gitmiştim. Lâkin bu defa şu ulağımızın getirdiği bilgileri yazan kız düşünmüş ki, bu işin sırrını bilse bilse yıllar evvel okuduğu ve kabrini mutlaka bulup ziyaret etmek istediği ‘Aynalı Baba’ bilebilir. Bizi sevdiğinden karşılık vermeden edemedik.

"Nilüferler su yüzünde neden biterler?" Ben bilmem! Bunu çiçeğin kendisine sor diyeceğim lâkin kendine dahi sormaktasın zaten. Bakma yüzüme öyle… Kendine sorduğun suallere kendin cevap bulmaya çalışmalısın önce. Ben ancak ayna olabilirim sana. Zaten üzerimde de aynalar var gördüğün gibi.

Lâkin görüyorum ki sen aynalara bakmak yerine yüzüme bakmaktasın, gözlerimin içine… Neden?... Senin neler beklediğini, nelerin seni hayatta mutlu ettiğini, canını nelerin sıktığını ve nelerin seni hayal kırıklığına uğrattığını bildiğimi düşünüyorsun değil mi?

Şundan kesinlikle eminim ki bana inanıyorsun. Hikâyelerin içinden geçmesine izin vermiş olduğun için biz dahi ulağımızı tezden ulaştırdık sana. Şimdi doğal olarak “sırrın” açıklanmasını bekliyorsun değil mi? Ancak görüyorum ki bundan birazcık kuşkun var gibi.

Zaten insanoğlu böyledir. Daima kuşkulu ve tedirgin. Hayatta her an, beklenmedik olağanüstü bir şeyler olacağı korkusuyla teyakkuz halindedir.

Nilüfer çiçeğine bakıp da düşündüğün şeye bak evlat! Haaah!.. Neymiş niye suyun üstünde bitmiş? Orasını ben bilmem? Dedim ya çiçeğin kendisine sor! O dahi bilmiyordur. Peki ya sen? Sen bilmekte misin, niye ana rahminde vücuda geldiğini? Çiçeği suda bitiren Rabbim seni ağaç gibi toprakta bitiremez miydi? Ağaç gibi evlat ekip büyütseydik nice olurdu halimiz ha? Dur korkma dellendiğimi sanma! Meczupluğun hali böyledir!

Ah be evlâdım, görünenin hep başka bir şeyi gizlediğini, arkasında saklı olanınsa seninle ilgili olduğu düşüncenden bir türlü kurtulamıyorsun değil mi? Çocukken saatlerce kumaşlarda ve halılardaki şekil ve desenler arasında gezindiğini ne tez unuttun? Bu gezintilerin seneler geçince içinde kaybolduğunu mu sanıyorsun? Dün halıda gördüğün çiçeği, bu gün gölde görmüş de soruyorsun. İşte hepsi bu!

Yani dünyadaki her şeyin, bir şeyin parçası olduğu ve bu parçaları bir araya getirmekten ibaret bir sınav olduğu hafifçe fısıldanmaya başlamıştı kulağına. Daha bir talebeyken öğretmen hepsinden sorabilir korkusuyla bütün bir kitabı çalışmıyor muydun? İmdi… İyi düşün bakalım, seni ne ilgilendiriyordu? Başarı mı, yoksa imtihanlardan geçemediğin takdirde hayatta seni nelerin beklediği mi? Ah yirmi birinci yüzyılın insanları!

Kafka denilen o yazarın yargıçları sizleri ne de çok korkutmuş!

Ben yazıp çizmesini bilmem. Yalnız saymasını bilirim. Bak şu üzerimde gördüğün kırk yamalı abadaki boncukları, aynaları görüyor musun? Onlarda senin henüz yazmadığın hikâyelerini okudum dün. Sen hâlâ yazmaktasın, yaz… Yazı da kaçmak, aklanmak kadar kolaydır. Ama arınmak yazmakla pek mümkün değildir! Şimdi kafan karıştı beni dinlemiyorsun...

Senin yazmadığın hikâyeler neden mi benim aynalarımda?

Hımmm…

Bazen yazmaya oturduğunda bir ayna gibi bakmak istiyorsun beyaz sayfaya. Görmek istiyorsun... Görüyorsun da çoğunlukla... Ancak hemen bir kelimecik aklını çeliyor değil mi?

Biliriiiim…

Bütün itiraflarını uydurduğun, yani sizin kurgu dediğiniz bir yazıya dönüştürüyorsun. Lâf aramızda şu an bu ulağımızın sana ilettiği sözlerimizi harıl harıl yazan kız dahi aklınca bu durumu hikâyeye dönüştürmek için kurgu iskeletinin kemiklerini çatır çatır kırmaya çalışıyor ama nafile. Daha çok fırın ekmeğe ihtiyacı vaaar!

Neyse bırakalım onu kendi haline yazmaya devam etsin...

Durmadan senden söz etmem, seni sıktı mı?

Haklısın!..

Muharrire adayı kız da kızmaya başladı seni kandırmış gibi hissediyor kendini. Nilüfer çiçeğiyle ilgili bir sırrın ortaya çıkacağını vaad ederek seni ve okurları buraya çekti. Hepinizin farklı beklentileri vardı. Nilüfer çiçeği neden durgun su üzerinde yaşarlar? Böyle durgun su üzerinde oturarak neleri gizlediğini merak ediyorsun.

Ben de senin için aynı şeyi düşünüyorum…

Bir sırrın olup olmadığını merak ediyorum.

Bu merakımı hoş karşılamalısın.

Çünkü verdiklerin kadar beklemeye hakkın olur demişti birileri…

Bir veli değildi bunu söyleyen...

Lâkin ben birilerinin dahi sözlerini her zaman ciddiye alırım.

Bak bu önemlidir…

Şimdi artık bu noktada seni kaybetmekten korkuyorum. Çünkü kendi sınırlarının genişleyip sana dokunduğu yerlerde acıyabilir canın!

Hani yaptığın bazı resimler gibi, çizgiler bulanıklaşmaya ve bu bulanıklıklar da seni kaçmaya zorlayabilir.

Eğer başka bir yerde, ya da bir rüyanın içinde olsaydık kolundan tutar gitmene izin vermezdim. Lâkin şimdi gördüğün gibi şu kızın hikâyesinin içindeyiz ve iplerin kendi elinde olduğunu düşünüyor masumca. Onu kırmak istemiyorum. Şunun hâline bir baksana; harıl harıl nasıl da yazıyor, kahvesi de buz gibi olmuş… Ters ters bakıyor arada çünkü hâlâ “çiçeğin sırrı” ortaya çıkmadı ve bu kalem tecrübesinde ona içinin karanlığını çıkardım, henüz bilmiyor!

Şimdi o yazmaya devam ede dursun, sen bana, cübbemdeki aynalara bak…

( N’oluyo ya!..)

İndir başını bakiyim… Eh... Çocuk işte! İlla her şeyi görmek istiyor.

Bak aynalara… İnsan an gelir bazı eşyalara dokunmak, bazı yemişler tatmak ve güzel havalarda gezinmek ister. Bazen izlediği bazı manzaralar karşısında adeta büyülenir. Bu büyü anı kâinattaki her varlığın gördüğü düşlerdir. İşte yazmak dahi insan ruhunun bu düş anına bir süre ortak olmasıdır. Bu yüzden yazarlar hep tabiatla baş başa olmak isterler. O düş içine kaymadan yazmak nasıl mümkün olabilir?

Gölgeler kâğıt üzerinde yansımaya başlayınca sen dahi bu düşlerde vecd içinde kayboldun. Hiç düşünmez misin, bir gün biri içinden geçen bu hikâye arklarının yolunu tıkarsa? Seni bu düşlerden uyandırırsa? Dahası senin ruhunun ve kaleminin ruh taşıyan bir sır anahtarı taşıdığını ve o kapılar ardında sana emanet edilen hikâyeler ve yazıların hali nice olur?

Sana verilen bu anahtarı bir kaybedersen ne olur biliyor musun? Yaklaş iyice… Hırkamdaki aynalara bak… Ne görüyorsun? Yüzün de dehşet ifadesi belirdiğine göre olanları idrak ediyorsun. Hikâyelerin ve yazıların bir anda ortalığa saçılmış değil mi? Aynaların her birinde paragrafların bölük pörçük birbirine karışmış. Okumaya çalış birini mesela... O da ne? Kelimelerinin daha evvel kaydettiğin gibi olmadığını mı görüyorsun? Üstelik bir metni her okuyuşunda farklı çağrışımlar alıyorsun değil mi? Şu kahramanın burada rüya mı görmüştü, yoksa yolculuğa mı çıkmıştı? Bunlar seni korkuttu mu? Aynalarım seni korkuttu mu?

Şu halde tek yapacağın şey sırlarını saklı tutman ve anahtarını da koca bir okyanusa atmandır! Tuval ile manzara, hayal dünyasıyla gerçek dünyayı birbirine bağlayan o âlemin senin için tuzaklarla dolu olduğunu anlamalısın!

Nilüfer çiçeğinin bu duruşunu kendine bir "işaret" saymalısın. Hatta gördüğün o çiçeği temsil ettiğini, bütün sırlarının senin ruhunda olduğunu unutmamalısın. Kendini keşfetmelisin… Kendini tanımakla çıkmalı değil mi yollara?

Kâinatın düşleri içinde sana akan ilhamlarla şu nadide çiçek gibi suskun su gülleri gibi olmalısın... Zaten öyle değil misin? Biz dahi öyle görürüz seni…

Durgun suların derinliğinde, düşlerin ruhunu koklayarak daha senelerce yazmalısın… Sessizce, Rabbini zikre devam etmelisin…

İşte bu duruş “kendini gizleyebilmenin gizidir” Kendinde görmez misin de çiçeğe sormaktasın hâlâ? Görmez misin şu çiçek ne kadar dikkatlidir yalnızken bile? Çünkü kâinat bütün güzelliği ile başının üzerinde dönerken, rüzgârın, dağların, taşların, kuşların onu izlediğinin şuurunda ve hürmetinde ne "Muhterem" bir çiçektir…

Yani benim diyeceğim;

"Kendini gizleyebilmenin gizidir Nülüfer”

Bu giz de sende gizlidir.

Okuyan herkese bâki selâmlar!

Saliha MALHUN

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile