Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

metinsavasKamuoyunun daha ziyade kültür ve siyaset felsefesine yönelik çalışmalarıyla tanıdığı Milay Köktürk “Millet ve Milliyetçilik”[1] adlı çalışmasında bir toplumdaki milliyetçilik hareketinin (muayyen bir dönemde) diğer dönemlere nazaran daha baskın çıkmasının veya canlanmasının iki türden itici gücü bulunduğunu belirtiyor. Bu iki farklı itici güçten biri “kaygı” ve diğeriyse “arzu” şeklindedir. Köktürk’ün bu konudaki ifadeleri tam olarak şöyledir: “Milliyetçiliğin varoluş formunu belirleyen en önemli etkenlerden biri de, onun güç kazandığı ve etkisini artırdığı dönemlerde, bunun nedeni yahut itici gücüdür. Milliyetçiliği teşvik eden baskın etkenlerden biri “varlığını sürdürme kaygısı”dır. Bu kaygı doğal olarak tehdit algısı ile doğar ve toplumsal birlikteliğin en önemli unsuru olarak görülmelidir. Tehdit algısı altında büyüyüp serpilen vu bu algı çerçevesinde dile gelen milliyetçilik dünyayı düşman olanlar ve olmayanlar olarak ikiye ayıracak, diğer toplumları buna göre konumlandıracaktır. Bu milliyetçilik daima tedirgin ruh halini besler. Her olup biten bu çerçevede değerlendirilir. Kavgacı milliyetçilik buradan doğar…

Milliyetçiliği güçlendiren bir diğer etken de “varlığını birlikte sürdürme arzusu”dur. İşte o, milletin gerçekten vücut bulması, milliyetçilik düşüncesinin romantik bir söylem olmaktan çıkıp akılcı bir içerik kazanma eğilimidir.”[2]

Milay Köktürk’ün savına göre, Türkiye halkını oluşturan büyük toplumun bugünkü sorunlarının ana sebebi milletleşme sürecimizin hâlihazırda tamamlanmamış olmasıdır. İşbu tamamlanmamışlık nedeniyle de Türkiye halkının müşterek adının (üst kimliğinin) Türk milleti olduğu gerçeği bile tartışma konusu olabilmektedir. Oysaki “Türk milleti” dediğimiz büyük toplum son derece güçlü bir geleneğin biçimlendirdiği bir toplumdur, ama söz konusu tamamlanmamışlık (kemâlini bulamamışlık) nedeniyle tedirginlik ve tehdit algıları hep deveran hâlindedir. “Varlığını sürdürme kaygısı” Türk milletinin enerjisini tüketmektedir veyahut da heba etmektedir diyebiliriz. Kaygı yüzünden “varlığımızı birlikte sürdürme arzusu” daima törpüleniyor ve örseleniyor. Türkiye’de bugün kaygı ve arzu duygularının çatışması hem kendi iç dinamiklerimizin zafiyetiyle hem de yaralarımızı kaşıyanların art niyetleriyle palazlanmaktadır.
Tehdit algısının daimî baskısıyla ruhlarımız tedirgindir. Ve bu tedirginlik hem toplum olarak hem de birey olarak bizlerin yaratıcılığını kısıtlıyor. Sorunlarımıza sağlıklı ve uzun vadeli çözümler üretmemizi de engelliyor ya da geciktiriyor. Kısıtlanma demek kısırlaşma demektir. Türkiye’nin tarihî hasımlarının dış baskılarıyla beraber içimizde birbirimize yönelttiğimiz baskılardır bizi tehdit algısına mahkûm eden. Sanattan bilime pek çok alanda yeterince üretken olamayışımızın ya da ürettiklerimizin niteliğinin müphem oluşunun sebepleri işte bu daimî tedirginlik psikolojisidir. Vaziyet böyle olunca da hukuktan siyasete, sağlıktan eğitime hep tökezliyoruz. Türkiye’deki büyük toplumu oluşturan bireylerin ve unsurların varlıklarını birlikte sürdürme arzuları pekişmedikçe (pekiştirilmedikçe) Türk milleti sağlıksız psikoloji içerisinde debelenmeye devam edecektir. Bu debelenme Türkiye’nin parçalanması sonucunu dahi doğurabilecektir. Dış hasımlar dediğimiz art niyetli odaklardan merhametli olmalarını beklemek şeklinde bir safdilliğe bel bağlayamayacağımız ortadadır. Şu halde kendi içimizde bir tedavi ve ıslah hamlesini başlatmak mecburiyetindeyiz. Milay Köktürk’ün ifadesiyle: “Farklı toplumlar/milletler vardır ve insanlar bunlardan birilerine ait olarak doğar. Kişi kendisi için en güzel geleceği kendi toplumuyla kaderini birleştirmekte bulur. Bu duygu durumuna göre öteki, içinde yaşadığı toplumun çok renkliliği, zenginliğidir. Kişi zaten topluma aidiyetini doğal bir şey olarak içselleştirmiştir. Dolayısıyla o, sevgi ve hürmete layık görülür.”[3]

Topluma (ama birlikteliği ifade eden büyük topluma) yönelik aidiyet hissi pek çok meselemizin çözülmesini kolaylaştıracaktır. Aksi takdirde büyük toplumun bünyesinde yer alan her unsur Türkiye coğrafyasını ve müşterek kültürünü mikro aidiyetler (küçük çıkarlar) uğrunda farklı bir yöne çekecektir ki neticede büyük toplum diye bir yapı kalmayacaktır. Ruhbilimci Alfred Adler “vatandaş” dediğimiz fertlerin kendi toplumuyla uyumlu bulunmasının psikolojik sağlık açısından çok önemli olduğunu belirtiyor ve uyumsuz bireylerin toplum içerisinde birtakım arızalara sebebiyet verecekleri gerçeğini vurguluyor. Adler “anılar” bahsinde şöyle demektedir: “Yalnız hatıraların devamları sayesinde, insan, geleceğini düşünebilir, önceden tahmin edebilir.”[4] Malumdur ki iki tür hafıza vardır: Kişisel (ferdî) hafıza ve toplumsal (kolektif) hafıza.
Her bireyin kendine özgü mahrem hafızası bulunduğu gibi, mahremiyetten uzak, herkese açık ve muayyen bir toplumun ortak anılarını, tecrübelerini barındıran ve içerisinde bulunduğu toplumun bütün üyeleriyle paylaştığı kapalı olmayan hafızası da vardır. Bu müşterek hafıza kültür kodlarıdır. Ben birisiyle geçmiş zamanda kavga edip barıştıysam bu hayat tecrübesi sadece beni, muhatabımı ve muhitimdekileri bağlar. Ama içerisinde yer edinmiş olduğum toplum bir başka toplumla sürtüşme yaşadıysa işte bu sürtüşme hepimizin ortak hafızasında yer edinmiştir.
Türk düşüncesinin çağdaş simalarından Yılmaz Özakpınar ‘episodik ve semantik’ olmak üzere iki hafıza bulunduğunu belirtiyor. Episodik hafıza, kişinin kendi hayat deneyimlerine ilişkindir. Semantik hafıza ise, Özakpınar’ın tanımlamasına göre, kişisel niteliğinden sıyrılarak nesnelleşmiş bilgi hafızasıdır.[5] Bunu şöyle örnekleyebiliriz: Bu satırları okuyan muayyen bir okurun büyükbabası onun kişisel belleğidir ki işbu kişisel bellek episodik hafızadır. Oğuz Kağan ise kişisel ecdat olmayıp bu satırları okuyan bütün okurların belleğinde bulunmaktadır ki işte buna semantik hafıza diyoruz. Dolayısıyla bireysel ve kolektif olmak üzere iki ayrı hafızamız bulunmaktadır.[6]

Bu yazımızın ana temasını oluşturan “kaygı ve arzu” hislerimizden ferdî boyuttaki hislerimizi değil, kolektif (toplumsal–müşterek) hislerimizi kastettiğimiz açıktır. Türk milleti çetrefilli Anadolu coğrafyasında neredeyse bin yıl boyunca varoluş mücadelesi vermek zorunda kaldığı için “varlığını birlikte sürdürme arzusu”nu daima “varlığını sürdürme kaygısı”nın gölgesinde diri tutmak durumunda kalmıştır. Anadolu coğrafyasında huzurlu yaşayabilmemizin ve hem kendimiz için, hem kendi toplumumuz için, hem de bütün insanlık için üretken olabilmemizin yolu dinginliktir. Milay Köktürk bunu kısaca şöyle izah ediyor: “İç dünyamızdaki fırtınaları millet olmaktan kaçınarak değil, gerçekten millet olmayı başararak dindirebiliriz. Kendini arayan ve kendini konumlamaya çabalayan bilinç, anlam dünyasını dinî ve insanî nitelikli evrensel değerlerle, kendine özgü kültürel değerlerle inşa edince sükûnet bulabilir.”[7]

Bilincimizin kendini konumlayacağı yer tabii ki büyük toplum dediğimiz millettir. Nitekim “millet” bizim müşterek kimliğimizdir ve ortak hafızamızdır. Bütün insanlığı kapsayan devasa anlam dünyasının içinde eriyip kaybolmamak için kendi toplumsal (millî) kimliğimizi muhafaza etmemiz gerekiyor. Buradaki “millet” ise (ne olduğu muğlâk veya tanımlanmamış bir millet değil) elbette ki Türk milletidir.

Metin SAVAŞ

DİPNOTLAR

[1] Milay Köktürk, Millet ve Milliyetçilik, Ötüken Neşriyat 2016
[2] Millet ve Milliyetçilik, sayfa 61
[3] Millet ve Milliyetçilik, sayfa 61
[4] Alfred Adler, İnsanı Tanıma Sanatı, sayfa 44, Dergâh Yayınları, İstanbul 1997
[5] Yılmaz Özakpınar, Hafıza Yanılmaları ve İki Ayrı Hafıza Kodu Teorisi, sayfa 42, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2016
[6] Bu paragrafı Metin Savaş’ın Kamlançu dergisi Nisan 2017 sayısındaki “Sanattan Hafızaya Türkistanlılık Şuuru” başlıklı makalesinden olduğu gibi aldık.
[7] Millet ve Milliyetçilik, sayfa 46

Yazar Hakkında

Metin SAVAŞ

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile