Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

huznunukaybetme“Gel ey kardeş Hakkı bulayım dersen
Bir kâmil mürşide varmayınca olmaz
Rasulün cemalin göreyim dersen
Bir kâmil mürşide varmayınca olmaz.”

Ne zaman bu sözleri duysam Sâmiha Anne ve Ken'an Rifâî Hazretleri arasındaki münasebet gelir aklıma.

Bir yazar neden bir Rifâî şeyhinin terbiyesine girer ki? Hem terbiye ne? Mürşit ne? Yol ne? Neye yarıyor bunca sülûk?

Sâmiha Anne’nin hangi fotoğrafına baksam hüzünlü bir tebessümle karşılaşırım. Koskoca bir medeniyetin ve Türk-İslâm ülküsünün mes’uliyeti her ân üzerinde olanların vakarı var o hüzünde. Rızaya ermişliğin nişânesi ve imzası gibidir o munis yüzdeki tebessüm.

Sâmiha Anne’yi tanıyana kadar “yazar olmak” bana göre satış listelerini alt-üst edecek kitaplar yazmak, kitap fuarlarında bol bol kitap imzalamak, ülkenin gidişatı hakkında ekranlarda fikir beyan etmek ve kimselerin bulup söyleyemediği yeni ve enteresan fikirleri bulup söylemekten” ibaret bir şeydi.

Oysa yazar olmak evvelâ “olmayı” bilmek, kendini bulmaktı. Bulmaktan daha mehâbetli ne vardır bu âlemde? B/olmak ama nasıl? Neyle? Kimle?

Bilmek, bulmak ve olmak; insanın kendisindeki Tanrısal diriliği keşfettiği o anlar ve anlamalardan ibaret bir keyfiyet. Sâmiha Anne evvelâ kendisindeki ve bütün bir âlemdeki bu diriliğin yurduna varmış Ken’an Rifâî Hazretleri’nin terbiyesiyle. Eğer hikmet pınarında yıkanmazsa elde edilen bilgiler insana yük ve mülkten başka bir nesne ve elde ettiği nesnelerle etrafa tahakküm ve hırs âleti olmaktan başka hiç bir işe yaramıyor. Mahfillerdeki entellik savaşları, sen sensin ben benim telâkkileri hep bu bilgiyi yük edinmişliğin gafletinde debelenenlerin hâl-i pür melâlleri.

Peki OLMAK nedir?

Olmak; elde edilen bilgiden, elde edilen hikmete boyanmak, bizzat elde ettiği o değerin kendisi olmak değil midir?

Beş bin sayfa roman yazmak, etkinliklerin en yetkin kürsülerinde oturmak eğer bir yazara, ressama yahut mûsikîışinasa nezaket, hürmet, sükûnet af ve vakar kazandırmamışsa neylemeli böyle münevveri yahut sanatçıyı?

Kendine faydası olmamış bilgi yükünün yahut sanatın kime ne faydası olacak?

Elindeki kalem yahut fırçayla, sesiyle, sözüyle insanlar üzerinde tahakküm kurmaya çalışan yüzlerce sanatçı ve münevver camiasında yaşıyoruz maalesef.

Şu hâlde Sâmiha Anne’nin, adına san'at âlemi denilen dünyadan uzakta eserler vermesi ve insanları bir taraftan da güzel ahlâk ile terbiyesindeki sırra dikkat çekmemiz gerek. Cemil Meriç üstâdın fildişi kulesinde kelâmın haysiyetini korumasını da anmadan geçmemeliyiz.

Fildişi kuleden podyuma inen sözde mütefekkirlerin neden doğru dürüs fikir üretemediklerini şimdi daha iyi anlayabilir miyiz?

Bunun temelinde inanç, iman ve düşünce tarihimizi bilmeyişimiz yatıyor. Esasında İslâm Târihi bize hep “Mekke ve Medine” dönemlerindeki mücadeleler ve savaşlar olarak anlatıldı. Hazret-i Peygamberin(s.a.v) Cebrâil Aleyhisselâm ile karşılaştığı o ana kadar geçirdiği târih bizim için meçhul! Vahşet içinde kalmış cahiliye dönemi insanlarının içinden ilâhi hitâba yükselen aklın serüveni unutulmuş.Hakkın bu övülmüş kişileri niçin beğendiği ve seçtiği unutulmuş.Hatta "beğenilmek" ve "seçilmiş olmak" nedir o dahî unutulmuş."Kutlu Doğum" kutlanır olmuş ancak kut/lu olmak gerçek mânâda nedir bilinmiyor.

İnsanın “töre”sini bilmesi, insanlığın töresini bilmesi demek. İnsanlığın vâr olduğundan beri Allah’ın yeryüzündeki “töre”sinin bilgisini ve izini takip etmesi demek. Göğün susuşunda da, konuşmasında da o nizâm ve töre âlemden kaybolmaz. Ne ki kut/lanmak Tanrısal diriliğe ulaşmakla mümkün.

Bizim geleneğimizde topluma yön verecek münevver ve sanatkârlar üstatlar tarafından terbiye edilirlerdi. Toplum her kurumuyla bu terbiyeden geçerdi.

Niçin? Çünkü Allah buyruğuna muhatap toplumlarda Hakkın ve adaletin açığa çıkması için işbu seviyeye yükselmesi ve o yüksek akıl ile bizzat muhatap olması gerekmektedir.

Evet...
Toplum olarak muzdaribiz.
Maruz kaldıklarımız kadar, müşahit olduklarımız yüzünden de muzdarip!

Yine de diyorum ki;

İlmin yok, hüznünde mi yok ey münevver?

Hüznünü kaybetme ki bu kadar bayalığın içinde, içindeki Hirâ tek sığınağın olsun.

Hüznünü kaybetme ki, içinin Hirâ'sında Cebrâil vahyi anlaman için gönlüne bir fener tutsun. Hakk gibi bütün melekler de her ân O’nunla diri ve her ân gözbebekleriyle sana bakıyorlar, göz göze gelmen için bekliyorlar. Bırak o tozlu ciltleri, yorma kendini, yüklenme boşuna, nefesini tüketme zira Cebrail'in gözleri gözün olmadan okuyamazsın ilâhi kelâmı, anlayamazsın cilt cilt mesnevileri.

Hüznünü kaybetme derim…
Yani sükûtunu..
Yani edebini..
Yani kendini…
Yani “kendinin” bilgisini..
Yani "kendin olmanın" bilgisini.
Yani “kendindeki kendinin” ilgisini.

Hüznünü kaybetme ki Huzur’da hazır bulsun seni Hızır.

Saliha MALHUN

Yazar Hakkında

Saliha MALHUN

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile