Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

safiyeerolykemalbeyatliBütün kelimeler ve hikâyeler hep o acı ve öldürücü aşk zehrini içenlerin hâlini anlatmak için… Yanmak için… U/yanmak için…

Küçümsememeli bu hâli. Zîra hayatın görünen ve görünmeyen bütün imtihanlarından gâlip çıkabilmek için bir vecd hâli aşk! Safiye Erol’u okumak için evvelâ onun sesini kalbde işitmek gerek. Gerçekte okuyana harflerden, hecelerden ve kelimelerden mürekkep bir roman nehridir Safiye Erol. Şimdilerde ise okumuş görünmek için entellik sınırlarını zorlamanın bir heveskârlığı. Yahut okunmakla lütufta bulunulmuş bir gizli mâzi sevdakârlığı.

Safiye Erol’u ihlâs iklîminden uzakta okumanın temelinde, birbirine ses, kas, damar, iskelet ve sinirlerle bağlanmış bir vücûdun, "ikinci ömür münevverini" etin kokmadığı, sütün çürümediği o hayâl, hâtıra ve mâziden uzak okuma gafletine düşmüş olması yatıyor.

Yahya Kemâl’in şiirindeki “öte dünya” yakazasını ve mütemâdiyen düştüğü bu aynalardaki sonsuz derinliği gör(e)meyenlerin, gökten düşmüş yabancı bir cismi inceleyişi ve bir mânâ veremeyişlerindeki o beyhûde analiz gayreti ne yazık ki Safiye Erol Hanımefendi ve eserleri için de geçerlidir. Ne ki dünya lügatiyle, aşkın lügati aynı değildir ve âşıklar esâsında bir yangın ümmetidir bu âlemde, tâ ezelden beri. Onlar her an ayrı bir yaratma ve anlamada Haktırlar, Hû’durlar, Musavvir ve Muvahhid'dirler. Diri, velî ve en önemlisi de Rind’dirler.

Yangın ümmetini bir nebze anlayabilmek ve onların iklimine bir ân kayabilmek için onların lügatindeki diri kelimelerin peşine düşmek gerekir.

Çünkü kelimeler bazen sâde bir şeyi anlatıyor zannederken bâzen de bütün varlığı kuşattığını farkederiz. Onları kaybetmek, Halûk’u kaybetmek kadar inkisâra uğratıcı ve tahassür vericidir.

Sâmiha Anne; “Ah bu gâfil, bu zavallı dünyâ, Keşanlı İkbâl Hanımları tanımaya ne kadar muhtâç!” diye sinesini döverken ne kadar haklı imiş meğer. Çünkü artık yoklar onlar. Sesleri, kokuları ve sevdâlarıyla uzaklaştılar bir birsemâmızdan. Bize yalnız eski ve yanmış bir lügat ve koku bıraktılar.

Şimdi o eski ve yanmış lügâti elimde tutuyorum. Safiye Erol hakkında yazılanlara göz atıyorum günlerdir. Yok… O ikinci ömre akmaya bir ses, bir şırıltı, bir akıntı yok bu dipsiz gölde. Nerede, o ses nerde?

Yahya Kemâl;

“Günlerce ne gördüm ne de kimseye sordum,

'YâRabb! hele kalp ağrılarım durdu!' diyordum.

His var mı bu âlemde nekahet gibi tatlı

Gönlüm bu sevincin heyecanıyla kanatlı”

derken Safiye Erol'un Ciğerdelen’i yazarken geçirdiği o hastalıkları hatırlıyorum.

Ben de kendimi öyle hissediyorum; hasta ve kederli…

Yakınlarımızın bu dünyadan göçerken ciğerlerimizi delip geçercesine bizi attıkları o kör kuyu içindeyim. Ağlayamıyordum. Uzun zamandır bu hâl içinde bekliyordum. Tâ ki bu sabah ses şiirinin yakazasında ağlama bulutuna dönüşünceye dek…

Şimdi burada, Safiye Erol ile birlikte o kanlı denizin kıyısında ufukları kurcalıyor gözlerim. Artık “san’at âlemi” denilen bu tiyatro sahnesinde daha fazla rol almak ve rol izlemek istemiyorum. Daha yaşarken ölmüşlere riyâkârca bir çürümüşlük içinde düzenlenen vefâ toplantılarının saygınlık ve bitmek bilmeyen baygınlığından yoruldu kalbim. Ülkem adına çektiğim gönül yükü heyûlâ gibi çöküyor gündüzlerime ve gecelerime. Eskiden neden görmüyorlar, duymuyorlar, anlamıyorlar diye üzülürdüm. Sonra dünyalarına yabancı olduğum için ismime her yerde kırmızı kalem çektiklerini, üç kuruşluk dünyâ menfaatleri için bâb-ı âlî’yi kalem mezbahasına çevirdiklerini kanlar içinde farkettim. Bunu fark ettikten sonradır ki evvelden sisli ve ses geçirmez camlarından seyrettiğim bu âlemi tamamen görüp işitmemek için gözlerimi kapatıp, kulaklarımı parmaklarımla sımsıkı tıkıyorum. İşte o vakit beliriyor sessizliğin o ürperten lâhuti sesi derinde..çok derinde... İşitiyorum…

Şimdi ben de, Safiye Erol da, “nekâhet” döneminin o tatlı hâli içerisinde vatan ufukalarını kurcalıyoruz o kanlı, o yeşil zeberced ve zencefîl kokulu denizin önünde. İkimiz de o "ikinci ömrün" kıyısındayız, yorgunuz ve üşüyoruz. İnsanın uzun hastalık döneminden sonra kendine sarıldığı, bedeni bir ezâdan çıkmış garipler gibi kendimize iyi davrandığımız, sarıldığımız o nâzik dönem vardır ya? İşte o hâlin sarnıcında bekleyen ve ölümden sonra dirilmiş mağara ehli gibi sükûnet içindeyiz. Çığlık çığlığa vapurların ardından seyirten martılara, kubbelere inen meleklerin kanat hışırtılarına besteler dizen güvercinlere bakıyoruz. "Bizi seven denizde boğulmasın" diyen o velînin, denizler altındaki ruhunu dinliyoruz. Ne ki Marmara, o serdar velînin avuçlarında bir mâvî su. Yahya Kemâl tam bu anda denizden esen o efsûnlu fısıltıyı daha iyi işitebilmemiz için efektleri bir oktav daha yükseltiyor. Çünkü "boğulmamak" için evvelâ o kanlı denize "atlamak" ve "teslîm olmak" gerekiyor.

Yolu aşk denilen o kanlı denize düşmüş bir ezel hasretlisinin vuslat gayreti, bu dünyada üç gün ömrü kalmış bir hastanın hayattan beklediği ve istediği kadardır artık. O ki yüreği hep yakılmış, itilmiş, uzaklara atılmış bir dünya garibiydi, şimdi, iyileşip ikinci âlemde yaşamasında ne beis vardır?

İskenderiye Kütüphânesi’nin mahzenleri arasında yeniden dirilip kalksa Hypatia, SüleymâniyeKütüphânesi’nin loş salonlarında birikmiş eski kitap kokuları bir tarçın ve zencefîl çaydanlığı gibi yeniden fokurdasa yüreğimde, altmış iki senelik bir ömrün birikimini, o keskin tecessüs ve yâkut aklın pırıltılarını aksettirir mi bana ve zamâna? Belki de... Ne ki anlamak lâzım “güvercin ve leyleklerin, hân duvarları, çeşmeler ve şadırvânlardanziyâde, niçin Safiye Erol'un kalbine konup yuva yaptıklarını. Aklı elmas bir bıçak gibi zamâna sapladığında, eşyânın gök şehrinden nasıl yarılıp indiğini görmek her sâlike nasip değildir. Çünkü hayâtın görünen ve görünmeyen o meçhul yollarında uçurumlara düşmemek için "bir mistik", bir "hâkim adam" ve "mürşid-i âgâh" gerekmektedir. O mürşid; Kenân er-Rifâî Hazretleri'nden başkası değildir.

Mürşîd-i Âgâh; Aşk kavminin efendisi…

Âlem halkının Hakk yolunda hâdim-ülfukarâsı…

En fakîr...

En zengin...

En Kahhâr…

En Gufrân...

En Cemîl…

Ve Vekîl..

Her kuşlukta Esmâ kuşanan, 

Dâim aranan...

Hızır Yolcusu...

İdrîs burcu...

Kalpgâh..

Pîr-i diri! 

Kalp iksîri…

"Ezansız Semtler’in" himmetkârı..

Mekânların kalemkârı...

Pervâzlardan havalanan o hurûşân

Can damarımı kesen bu zamanda kâkülümü okşayan

Sâhib-i aklım ve zamânım…

Anladım...

Kalbin kederden yırtılması, Mûsa’nın denizi yeniden yarıp geçmesi içinmiş.

Anladım…

Bu kede, mahzûn bir gelinlikmiş bahtımıza yazılan. Kim kurtulabilmiş ki kaderin elinden?

Anladım…

Gök şehrinden akan billûr bir kurna bu yürek yanıklığı.

Hızır yoldaşlığı,

Kalbin tanığı

Bu ses Yahya Kemâl’in âşıkların ciğer deliğinden gelen o incecik nefes.

"Hû" ve "Hakk" zikri her lâhza, her ân;

“Dağ dağ o güzel ses bütün etrafı gezindi:

Görmüş ve geçirmiş denizin kalbine sindi."

Sâliha MALHUN

Yazar Hakkında

Saliha MALHUN

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile