Edebiyat Dünyamız

Edebî Medeniyet:Ebedî Medeniyet (ISSN 2587-2435)

  
  

nezaketHâl’e bürünmüş anlamayı” ne vakit kaybettiğimizi merak ediyorum…

Yahya Kemâl’in “Yârab bana bir ses yaratan kudreti ver!” derken aklım Şeyh Edebâli’nin dergâhına, Osmanlı’nın kuruluş nehrine akıyor. Fütuvvet denilen nizâm-ı âlem emânetini bir ülkü olarak benimseyen ecdâdın aklı hiç şüphesiz ki, Yesevî Dergâhı’nda uyanıyor. İşte “hâl’e bürünmüş anlamayı” da bu eşikten, bu ocaktan, bu akıl ve gönül ırmağından uzaklaşmamızda aramalı.

Aramalı, fakat nasıl?

Aramalı, fakat neyle?

Bilinen bir sualdir; ”çok gezen mi yoksa çok okuyan mı bilir?”

Hep düşünürüm; çok gezen neyi görür? Çok okuyan neyi bilir? Oysa benim ruhum gözlerini kapadığında gözleriyle görmüşcesine hâlini şeyhine arz eden, şehirleri, âlemleri seyr eden Horasan erenlerinin mânevi iklimini koklamak için yandı. Çünkü sâdece gözlere ve manzaraya mahkûm olmak bir ortaçağ yalnızlığı idi. Gotik bir yalnızlık ve çığlıktı. Çünkü benim görmem, gözlerimi yumarak eşyânın hâfızasını duymama, işitmeme, dinlememe bağlıydı. Çünkü benim bilmem de sadece kelimeleri satırdan okumak değil, sadırdan okumak ve gönlümde êşyânın ardındaki asıl mânâların dirilmesine bağlı bir keyfiyetti.

Yahya Kemâl’in yeniden yaratmak istediği ses; eşyanın hâfızasını yeniden dinlemek ve yeniden bir terkib ile ses, yâni; mânâ yaratmak, yeniden anlamaktı…

İçimizde yeniden bir “dirilme ve ayağa kalkma aşkı var” bu bir vakıa. Ancak yeniden anlama ve dirilmenin ontik iklimine ne kadar yakınız? İşte asıl sorgulamamız gereken ve bizi kuvveden fiile çıkaracak yegâne kudret bu sualde. Ne ki; sualler de, cevapları da kendi içimizde. Bir an gözlerimizi kapayıp hafaza meleklerine sormak gerek; biz kimdik, şimdi neyiz? Nereden geldik ve nereye gidiyoruz? Ekranlar bir savaş meydanı, meydanlar ve zihninler yahudi saçı gibi kapkara bir zifir ve küfür kokuyor!

Bir hâl var gönüllerimizi her gün biraz daha karartan? Fakirlik değil, ekonomik bozukluk değil bizi zift ırmağında günde beş öğün karalara boyayan. Her gün biraz daha birbirimizi ve vatanımızı az sevdiren… Her gün biraz daha az hissettiren bir hâl var üzerimizde. Bir eksiklik… Bir eksilme…

Oysa tekrarı yok hiçbir yaşanmış ânın. Bu anlasalardı Avrupa’ya münevver göndermek yerine Medeniyet ruhlarının hangi ocaklarda piştiğini, hangi eşiklerde u/yanıp, hangi gönlün akıl toprağında yeşerdiğini içlerinde bir ses yaratırcasına, yırtarcasına, yırtınırcasına anlamaları lâzımdı. Din; Yesevî Dergâhı’nda yalnızca fıkıh değildi. Din; Âhi şeyhi Edebali’nin ocağında bir taassup şerhi değildi. Könle dalmak; yanmaktı önce.. O aydınlıkta okumaktı âyetleri ve kâinatı. En başta da insanı…

Devlet-i Âli Osmâni ne zamanki bu çizgiden bu iklimden koptu, işte o vakit kapladı taassup otları yurtları, hâfızaları, hayatı, cemiyeti ve gönülleri. “Hikmet ümmetin yitiğidir” dendiği yerde hikmet ve tefekkür ruhu can mânâsıyla bizi terk etti! Geriye yalnız donmuş, kaskatı kesilmiş bir din cesedi kaldı!

Şimdi bu kadavranın altında eziliyor ruhumuz. Ya bu kadavra hikmet ve düşünce ateşiyle yeniden canlanıp hayat bulacak, yahut bu kadavranın altında ezilmeye, derinlikten, incelkten, sesten ve anlamaktan yoksun bir yaşamanın içinde yaşamadan ölmüşler mezarlığına gömüleceğiz. Oysa dinimiz bize yaşamadan ölmeği değil, ölmeden evvel yeni bir hayatla dirilmeyi emrediyor. Yeni bir hayat; yeni bir ses; yeni bir form ve kuvveden fiile yeni bir diriliş!

Bir ses yaratmak; insanın kendini yaratmayı yeniden keşfetmesidir. Eşyâya ve kelimelere dokundukça kendi boşluğunda dönen zayıf bir fonetik sanki dilimiz. Öylesine birbirinden kopuk, öylesine kaba ve nezaketten uzak. Ezber ve taklitten öteye gitmiyor meydandaki sloganlar, naralar. Henüz ifâde gücünü bulamamış heceler, mânâsına bürünüp birbiri ardına eklenmiyor kelimeler.

Dünya kelimelerin mânâsını kaybetti!

Çünkü mânâ her şeyden önce incelikti…

İncelik ise nezâket!..

Ne cemaat, ne Türkçe Olimpiyatları, ne hükümet, ne yollar ne yolsuzluklar bizi Yesevi Dergâhı’nın tefekkür ve gönül aynasından kopartan. Bir muhayyel çiçeğin gölgesi ve sesi içimizde kırılgan ve kederli… zelil ve sefil… Her gün biraz daha kopuyoruz gönülden ve O’nun dilinden. Çünkü dillerimiz artık bir akrep kıskacı. Siyâsetin de, san’atın da dili böyle. Hatta dînin ve inancın bile…

Arapça gramer ustası televizyon vaizlerinin akşama kadar bitip tükenmek bilmeyen bir öfkeyle âdeta kendileri bir tanrıymışçasına fıkhi konuları emretmeleri Allah’ı insandan fersah fersah uzaklaştırmaktan başka neye yaramıştır? Koca Yunus; “Şeriat, tarikat yoldur varana, hakikat marifet, andan içerü,” derken bizi içimizde bir ses ve mânâ yaratmaya davet etmiyor mu dersiniz?

Osmanlıyı yıkan ne ekonomik krizdi ne de Avrupa’nın muasırlaşmasına yetişememe. Osmalıyı asıl yıkan anlamı donmuş zihin ve zihniyetin canlı ve hayat ile dolu mânâ ve fikre taarruzu, katletmesi, lânetlemesi, küfretmesi, incitmesi idi. Osmanlıyı yıkan mânâyı ve aklı yaratan ince fikrin, inceliğin yok edilmesiydi. Karanlık gibi katran bir zift içinde en galiz bir dille çırpınması idi..

Yine aynı katran kazanında akşama kadar kaynayıp duruyoruz dostlar. Gözlerimiz hep ekranlarda. İzliyor ve yalnızlaşıyoruz gitgide. Duymuyoruz artık. Bir hipnoz cehenneminde mütemadiyen programlanıp, ezberlerle boyanıyoruz. Hakkın mürekkebi bizi çoktan terk etti.

Oysa zor değil tekrar gözlerimizi kapayıp içimize açmak… Zor değil tekrar vicdanımızdaki o ince sesi duymak. Mânâları sezmek o kadar zor değil. Bizim ruh kökümüz bu katran kazanında kayıtlı değil. Lütfen artık siyâsilerimiz bıraksınlar bu nezaketten uzak, bu mütemadiyen karalayan dili.

Siyasetçilerimizden her şeyden evvel incelik ve nezâket istiyorum artık. Şeyh Edebali’nin Osman Gâzi Hân Dedeme yaptığı öğütleri tekrar önüne alıp güncelleyecek, yeni bir ses ve yeni bir dil yaratacak devlet adamları istiyorum. Suçlandığında sabreden, kendisine öfkelenildiğinde uysal ve olgunlukla mukabele eden, gücenildiğinde gönül alan bir halife istiyorum. Her daim kendini sorgulayan ve gücünü ve zamanını yalnız hizmete adayan bir Tapduk hâdimi istiyorum.

Bencillik ve bayağılık kokan hareketlere cevap vermeye dahî tenezzül etmeyecek bir vakar bekliyorum onlardan. Kendisini öldürmeye gelenleri beddualarla yerin dibine sokan âlimler değil, fitne ve küfrün ateşini gönlünde, şefkatinde, hayır dualarında söndürecek âlimler istiyorum…

Biliyorum…

Siz benden bütün seçim dönemlerinde sâdece bir “oy” istiyorsunuz…

Ben de sizden, ne yol, ne baraj, ne ev ne para ne seyahat ne sefahat istiyorum.

Din için… imân için… vatan için… yeniden bir millet ve devlet olabilmemiz için…

yeniden bir ses ve mânâ yaratabilmemiz için...

Kaldıysa…

Biraz NEZAKET istiyorum!

Zîra; anlamak bir sehl-i mümteni…

Anlamak; gönül aydınlığı, letafet..

Anlamak; EDEP demektir.

Devlet ebed müddet Edep’le yaşar…

Saliha MALHUN

Yazar Hakkında

Saliha MALHUN

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Şerife Gündoğdu'nun Vuslatı

Vuslat; ulaşma, erişme, kavuşma, buluşma, beraber olma anlamlarına gelmektedir. Vuslatın zıt manası ise hicran, firkat, ayrılık demektir. Vuslat, sevgiliye...

FUZÛLÎ VE BÂKÎ DİVÂNI’NDA BELÂ

Kur’ân ve hadislerde sıklıkla geçen ve Divan şiirinde de hayli fazla geçen kavramlardan biri olan belâ kavramı, divan şairleri tarafından farklı anlam ve...

BEYAZ KÜRK- FÜSUN MENŞURE

Küçük adımlarımla sabahın çiği düşmüş çimenlerin üzerinde yürüyorum. Bir, iki, üç, dört... Dört ahenkli adımı öyle zarif bırakıyorum ki yere, âdeta toprağı...

AHMET HAMDİ TANPINAR VE YAZ GECESİ

(23.6.1901 - 24.1.1962) Doğ. ve Ölm.: İstanbul Çeşitli ortaokul ve liselerde okuduktan sonra İstanbul Edebiyat Fakültesi'ni bitiren Ahmet Hamdi Tanpınar,...

VATAN

VATAN

21.10.2018
Vatan mefhumu bazı araştırmacılarımıza göre Fransız ihtilalinden sonra hudutlarımızdan girmiştir. Vatan Şairimiz Namık Kemal ile Osmanlı Türkiye’si tanışmıştır. O’nda bile...
Sayfa Sayısı: 248 sayfaKağıt Cinsi: 2. hamurKapak Cinsi: Karton kapakEbat: 16.5x23.5Basım Tarihi: 08-2006Baskı: 3ISBN:...
İŞ

İŞ

22.04.2018
“Yapılması gereken önemli bir iş vardı ve herkes birisinin bu işi yapacağından emindi. İşi herhangi biri yapabilirdi ama hiç kimse...
Yedikuleli Mansur”, ilk ortaya çıktığında bir öyküydü. Kayıp Dünya’da 28 Eylül 2011’de yayınlanan “Kanlı Pençe” adlı öykünün devamıydı. Aralık 2011’de...
Ondördüncü yüzyılın başlarında Yunus; coşan, köpüren bir aşk çağlayanıdır. Sebil sebil Anadolu’ya dökülür. Yunus’un sesi, renk olur gönülleri süsler, ışık...
İnsanî ve ahlakî erdemlerle düzenlenmiş hayata ömür diyoruz. Ömrümüz, inşallah, iyilik ve güzelliklerle geçer. Ömrümüzü yaratılış ve varlığımızın gayesine uygun olarak...
Cenab-ı Hakk'a şükürler olsun. Yine bir Ramazan'a sağ salim ulaştık. Bu ayda ve her zaman amellerimizin makbul, dualarımızın kabul olmasını...
Aytmatov, 1928 yılında Bişkek’e bağlı Şeker Köyü’nde doğdu. Babası Törekul Aytmatov, annesi Nagima Hamzayevna Aytmatova’dır. Törekul Aytmatov, kendi diline sahip...
Türk vatanının İtilaf Devletleri tarafından işgal edilmesinden Cumhuriyet’in ilanını kadar kendisi de Milli Mücadele’nin içinde bulunan Halide Edip Adıvar, anılarını...
Millî sanatımızın köklerinden o kadar koparılmış bulunuyoruz ki bayramlarda olsun, eski bayram şiirlerini anlayarak hatırlayabilenler, şimdi kim bilir ne kadar...
Yirmi birinci yüzyılın çetrefilli yaşam şartlarına ayak uydurma çabasındaki roman sanatı şimdi artık estetik ve didaktik yapısını değiştirmiş ve hatta...
Sadece insanların değil kelimelerin de kendilerine mahsus bir dünyaları vardır. Bu dünyayı keşfetmenin yolu, ele alınan kelimenin geçmişine inmekten geçer.
Hâl’e bürünmüş anlamayı” ne vakit kaybettiğimizi merak ediyorum… Yahya Kemâl’in “Yârab bana bir ses yaratan kudreti ver!” derken aklım Şeyh Edebâli’nin...
Her çağ kendi anlatısını üretir. Bizler şimdi postmodern zamanlarda yaşıyoruz ve roman sanatının bu “modernlik ötesi” zamanlara özgü formu da...
1.Giriş:  Safahat’ı inceleyenler, onun bir “tesbitler kitabı” olduğunu kolaylıkla görmüşlerdir. Sosyal bünyeyi teşhir ederken etraflı bir “müşahede süzgeci” kullanan Mehmet Akif,...