Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

osmanattilaOsman Attila ismini, ilk defa 1948 yılında, “ÇIĞIR” dergisinde çıkan “ Kızıldağ’da Bir Değirmen" başlıklı şiirin altında okuduğumu hatırlıyorum.

Orta öğrenimimizi yaptığımız aynı yıllarda, Türkçe hocamız Sayın Kâzım Yedekçioğlu, kendi yönettiği Kayseri Halkevi Dergisi “£rayes”ten başka, Hıfzı Oğuz Bekata’nm Ankara’da çıkardığı “Çığır" dergisini de sınıfa getirir, arzu edenlerin almasını veya abone olmasını sağlardı.

İşte bu yolla varlığından haberdar olduğum “ Çığır"da çıkan ve yine o yaşların verdiği heyecan ve hafıza kuvvetiyle hemen ezberlediğim “Kızıldağ’da Bir Değirmen" şiirinin bâzı mısraları şöyle idi:

Üç-beş tavukla bir horoz Ağarmış değirmen damı.

Gök açık-mâvi, yollar toz Bacalar çeker akşamı.

Kızıldağ’daki değirmen Değirmenci ile yaşıt.

Başkasınca “türkü ” denen Şu ses, benim için ağıt.

Üç mevsim buğday yasında Kızıldağ’da bir değirmen Bahçelerin ortasında insan kaderine dönen...

Sonradan, bir kısım şiirleri İtalyanca, Almanca, Fransızca ve İngilizce’ye çevrilen ve saz şiiri lirizmine büyük önem veren Osman Attila’yı, memleket güzelliklerini, aşkı ve insanımızı işleyen, samimî ve gerçek bir şair olarak gördüm ve sevdim:

Gönlü boşuna üzdüğüm Kendimde haller sezdiğim.

Deli divâne gezdiğim Cümlesi yâr üstünedir.

Behçet Kemal Çağlar’ın çıkardığı “ŞADIRVAN” dergisinin 1 Nisan 1949 tarihli ilk sayısında yer alan ve derginin ismini taşıyan “Şadırvan” şiirindeki duyguların derinliğine bakınız:

Anam babam hâlâ uykusundadır Nasıl özlem duymam müezzinlere?

Yıldızlar şafağın korkusundadır Selviden ilk ışık düşüyor yere.

Melekler kadar sâf, temiz ve sessiz Tek tek geliyorlar abdest almağa Ağaçlar uykuda, dallar nefessiz Onlar da hevesli uyuklamağa.

Ak sakallı, yeşil sanklı dedem Ellerimi yıllar var ki bıraktı.

Ne testim var artık, ne kuşlara yem Bu gece şadırvan içime aktı...

Değerli şair merhum Mehmet Çakırtaş vasıtasıyla, 1953 yılında Osman Attilâ ile şahsen tanışma mutluluğuna eriştim.

18 Mayıs 1957’de, Kayseri Orduevi salonunda düzenlediğimiz ve Halide Nusret Zorlutuna, Arif Nihat Asya, Mehmet Çakırtaş, Ahmet Tufan Şentürk, Hüseyin Yurdabak’la birlikte katıldığı “Şiir Gecesi”nde:

Hemşerim, ne sen sor, ne ben açayım

Sözüm bitmez tasa, tükenmez derttir.

Aynı minval üzre nere kaçayım?

Bu memleket, baştanbaşa gurbettir.

diye başlayan meşhur şiirini okuduğu zaman, koca salon alkış tufanından yıkılırcasına inliyordu.

Üstad Necip Fazıl’ın:

“Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya ”

dediği gibi, Osman Attila da, engin bir yurt sevgisi ve geniş bir dost çevresi olduğu halde; kendi dinine, kendi kültürüne, kendi geleneklerine ters düşen ahmaklık ve çılgınlıkları asla hazmede-memiştir. O yüzden de, şiir gecemizde sunduğu “Baştanbaşa” şiirinde belirttiği gibi, kendi öz vatanını baştanbaşa gurbet telâkki ederek ve adetâ garip yaşayarak, hep üzüntü içinde olmuştur.

Bir sohbetimizde, kendisi ve şiirleri hakkında yazılanların, kitap halinde toplanmasını teklif ettiğim zaman, amatör bir şair heyecanıyla:

Hay evine buğday yağasıca Satoğlu... Bunu mademki sen düşündün, en iyisini de yine sen yaparsın, demişti.

Ama, sağlığında yapılamayan bu önemli hizmetin, daha yakın ve yetkili kimselerce, hatta Yönetim Kurulu Üyesi olduğu Türk Kooperatifçilik Kurumu veya Folklor Araştırmaları Kurumunca ele alınması gerektiğini düşünürdüm... Belki bu kuruluşların yöneticileri de aynı düşünceyi paylaşarak, bir vefâ örneği göstermenin hazırlığı içinde olmuşlardır....

Osman Attila, hayatta olsa da basılacak böyle kitaba ne isim konulacağını bana sorsaydı, hiç tereddüt etmeden:

-Hoş Görmek Lâzım İnsanları, derdim...

Çünkü O, bu ismi taşıyan nefis şiirini, Yunus’casına öyle bir “derviş”lik duygusu ve öyle bir insanlık sevgisiyle dolu olarak terennüm etmiştir ki, bir kitaplık düşünce ve görüşleri, şu birkaç mısraya sığdırabilmiştir:

Hoş görmek lazım insanları Bir kez geliyoruz dünyaya.

Bazen atlıdır, bazen yaya Hoş görmek lâzım insanları.

Biz ki ölmeden de iyiyiz Kötü söylenmiyor sonradan.

Gün evvel, gün sonra hepimiz Göçüp gideceğiz buradan.

Osman Attila, gerçekten “bakmasını görmesini bilen, güzellikleri ayırt etmesini bilen, gördüğü güzellikleri ve güzelleri sevmesini bilen” bir şairdi... Fakat buna rağmen, Neyzen Tev-fik gibi, O da zaman zaman bedbinliğe kapılmış, kendi gözünden bile şikayetçi olmuştur. Hatta bir şiirinde:

Ayırsam bari bu tenden Rahat kor mu acep beni?

Bütün çektiklerim senden Çıkarayım gözüm seni.

demişti. Fakat hemen sonra, son kitabına isim olarak verdiği ve şair Feyzi Halıcı’nın TV. de yayınlanan “Bir Şiirin Hikâyesi” programında teferruatıyla anlattığı “Gözlerimin Söylettiği” şiirinde:

Bildim değerini güneşin ayın Dilerim gözlüğe muhtaç olmayın!

diyerek, gözlerinin kıymetini anlamıştı ama, bu defa da gözlükten şikâyetçi olmuştu.

Osman Attila, 1965’te Adalet Partisi listesinden Afyon Milletvekilliğine seçilmiş ve Yahya Kemal gibi, Farık Nafiz gibi O da, Parlamento’dan, sanata politika çamurunu bulaştırmadan çıkmasını bilmişti.

O’nunla son defa 8 Nisan 1978 günü Folklor Araştırmaları Kurumu’nun Millî Kütüphane salonunda yapılan Genel Kurul toplantısında görüşmüştük. Oldukça neşeliydi. Kurum’un yapması gerekli hususları anlatmış, bilhassa Türk folklor ve kültürüne geniş hizmette bulunan Ahmet Kutsi Tecer’e dair bir eser hazırlanmasını istemişti...

Attila’nın, sağlığındaki şiir ve sanat toplantılarında en çok duyarak okuduğu “ Gün Vurur Beni” isimli, yaşama sevinci ve zamana sitem dolu şiirinin son dörtlüğünü, bir defa daha birlikte okuyalım:

Günü gagasında taşır kuşum var Bir inişe karşı bin yokuşum var Benim zaman adlı kız kardeşim var Yün diye yün diye eğirir beni.

Müşterek bir dostumuzu ziyaretimiz esnasında; “Frikya Kralı Midas'm, sonradan devasız bir derde düşen Suna adındaki güzel kızı ile ilgili “GazlıgöF efsanesini nasıl da tatlı tatlı anlatmış, o yaz bizi oraya götürme vaadinde bulunmuştu.

Bir beytinde:

Belki çoğunuz beni Ankara ’larda sanır Afyon da bir dam çökse yüreğim parçalanır.

diyordu... 20 Nisan 1978 günü, bir dam değil, Ankara’da bir gök çökmüş ve Osman Attila, çok sevdiği Afyon toprağı ile vuslata ermişti...

Şimdi, vaktiyle Ankara’da yayınladığımız “Filiz" dergisinin son cildini karıştırırken, sayfalar arasındaki, -Mut Yollarında-kaleme aldığı ve:

Kulak verdiğimde turna sesine Ustam Karacoğlan seslenir Mut’tan.

İndim Toros’lardan Mut Deresi’ne Dağlar sıyrılırdı bir bir buluttan.

Çamlar şemsiyedir, koyaktır yarlar Çıkmış Mut ekibi, kuş kuş konarlar.

Üstte çınarlar var, altta pınarlar Bize kısmet oldu kaysıyle dut’tan.

mısralarıyla başlayan “Çağır Karacoğlan Çağır” isimli şiirini, kendi sesinden dinler gibi oluyorum... Rûhu şâd olsun! 7

Hançer-i Aşkınla Ey Yâr, Gönlüm Üzre Vurma Hiç

Yazar Hakkında

Abdullah SATOĞLU

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile