Edebiyat Dünyamız

Edebî Medeniyet:Ebedî Medeniyet (ISSN 2587-2435)

  
  

q muharremdayancYaşamak başlı başına bir öğrenme sürecidir. Öğretirken de öğreniriz. Hele bir dili başka kültürden gelenlere aktarıyorsanız öğretme ve öğrenme bahisleri iç içe geçer. Zihninizin açık dikkatinizin keskin olduğu derslerde/zamanlarda bazen öyle öğretici sahneler yaşarsınız ki bunları üşenmeden kayıt altına alırsanız gelecek yılların ders notlarının bir kısmı kendiliğinden ajandanızda birikmeye başlar. Yabancı öğrenciler dilin inceliklerini anlamaya başladıktan sonra Türkçeyi onlara kültür boyutunda kavratmak farklı yöntemler kullanmayı zorunlu hale getirir. Seviyelerini göz önünde bulundurarak mümkün olduğunca kısa metinlerle/şiirlerle bu süreci hızlandırabilirsiniz mesela. Böyle durumlarda Enis Behiç’in “Hatıra” şiiri benim favori metinlerimden biri olmuştur. Bu şiirin, o güne kadar öğretilenlerin bir bölümüne -sıralama tekniği ile- göndermeler yapması bu tercihteki ilk neden olarak görülebilir. İkinci neden şiirin bestelenmiş olmasıdır. Türkçeyi öğretmede musiki denen bir başka sihirli el devreye girer bu noktada. Dil öğretimindeki araçlar çeşitlendikçe öğrenme süreci hızlanır ve kolaylaşır.

Geçsin günler, haftalar,

Aylar, mevsimler, yıllar.

Zaman sanki bir rüzgâr

Ve bir su gibi aksın.

 

Sen, gözlerimde bir renk,

Kulaklarımda bir ses,

Ve içimde bir nefes,

Olarak kalacaksın.

 

Yabancılara Türkçe dersi verenler yukarıdaki mısraların Türkçe öğretme bahsinde ne kadar zengin malzemeyi içinde barındırdığını hemen fark ederler. Hatta ben, kelime ve imgelerden hareketle metni/şiiri biraz daha renklendirir, serbest çağrışımları devreye sokar ve bazı kelimelerden yeni metinlere/şarkılara/türkülere doğru yolculuğa çıkarım. Öğrenciler mest olurlar.

Yukarıdaki şiirde geçen “rüzgâr” kelimesinden bahsettikten sonra öğrencilerime bir sürpriz yaptığımı hatırlıyorum. İnternetteki bir müzik kanalından “rüzgâr” şarkısını açmıştım. İnanır mısınız, ikinci dinleyişten sonra dünyanın yedi kıtasından gelen gençler melodiyi de tutturarak şarkıyı söylemeye başlamışlardı. Şarkı ders sonrasına, koridorlara kadar taşmıştı:

Penceremin perdesini havalandıran rüzgâr

Denizleri köpük köpük dalgalandıran rüzgâr

Gir içeri usul usul beni bu dertten kurtar…

Seviyeyi göz önünde bulundurarak titizlikle seçilen şiirler, şarkılar, türküler, kıssalar, hikâyeler, anekdotlar, fıkralar yukarıda da kısmen belirttiğim gibi hem dile giden yolu kısaltıyor hem de Türk diline ve kültürüne olan ilgiyi artırıyor.

Buyurun Nasrettin Hoca fıkrasıyla başlayan bir dersi beraber işleyelim:

 

 

Nasrettin Hoca bir yolculuk sırasında havanın aniden kötüleşmesi yüzünden, köhne bir handa konaklamak zorunda kalır. Gece büyük bir fırtına çıkar ve Hocanın kaldığı odanın her yanından ayrı ayrı garip sesler ve gıcırtılar gelmeye başlar. Rüzgârın şiddeti arttıkça gıcırtılar ve sesler daha da çoğalır. Hoca korkar ve sonunda hancıya giderek durumu anlatır. Hancı çok pişkindir:

-Bir de Hoca olacaksın, der, bilmez misin her yaratık kendi diliyle Allah’ı zikreder.

-Biliyorum, der, Hoca, biliyorum, asıl bundan korkuyorum, ya zikrede ede coşar, cezbelenir de secdeye kapanıverirse!

Nasrettin Hoca’nın yukarıdaki fıkrasıyla başladı ders. Uzun uğraşılardan sonra bazı kelime ve kavramların anlam ve göndermelerini öğrencilerle birlikte küflenmiş bir çiviyi duvardan çıkarır gibi söktük. Geriye izaha muhtaç birkaç ibare kaldı. Bunlardan biri “köhne bir han”dı. Bir müddet bu kelime grubunu kafamda ölçtüm, biçtim, tarttım ve özellikle “han” kelimesinin günümüzdeki karşılığının ne olabileceği noktasında yoğunlaştım.

Bugünden geçmişe yolculuk yapmak daha kolay gibi geldi bahsin başında, bu yüzden tahtaya önce büyük ve kocaman harflerle “otel” ve “motel” kelimelerini yazdım. Sonrası güzel bir senaryo kurgulamakla ilgiliydi. (İşini ciddiye alan öğretmenler için her ders ayrı bir senaryodur.) Bu iki kelimeyi ana hatlarıyla izah ettikten sonra öğrencilerimle birlikte hayali bir yolculuğa çıktık. Kimimiz kendi arabamızla, kimimiz otobüslerle, kimimiz yalnız, kimimiz kafileyle seyahat etmeye başladık. Uzunca bir yolculuktan sonra uygun bir yerde mola verdik. Arabalarımızı/otobüslerimizi otoparka bıraktık ve odalarımıza çekildik. Herkes kalacağı süreyi göz önünde bulundurarak eşyalarını dolaplara yerleştirdi, duşunu aldı ve lobiye indi. Yemekler yendi, çaylar/kahveler içildi, sohbetler edildi. Kurgunun, herkesin bir şekilde tanık olduğu/bildiği, tecrübe ettiği yönünü anlamak da kolaydı anlatmak da, ama artık gizemli bir âleme yolculuk yapmanın zamanı gelmişti.

Bu sefer tahtaya yine büyük ve kocaman harflerle “hanlar”, “kervansaraylar” yazıldı. Yolculuk geçmişeydi ve geçmişteydi. Uçsuz bucaksız çöllerde, kırlarda, ovalarda, tepelerde, kaleyi andıran dağ geçitlerineydi/geçitlerindeydi. Kâh yaya kâh atlı sürekli yol alıyorduk. İstediğimiz yerlerde değil, denk geldiğimiz hanlarda, kervansaraylarda konaklayabiliyorduk. Tam bir yolda olma hali veya yola uyum sağlama durumu… “Mola verdik çocuklar.” dedim ve ekledim, “Atları nereye bağlayacağız?” Afrika’dan gelen bir öğrencim daha cümlem bitmeden lafı gediğini koydu, “Atpark’a Hocam!” Türkçesi ileri seviyede olan öğrencilerim için güzel bir gülme bahanesiydi bu cevap. Sınıfa bir tebessüm dalgası yayıldı. Sözlükteki “a” harfi o an üretilmiş bu taze kelime ve anlamla bir madde daha zenginleşmişti.

Atlarımızı “köhne han”ın giriş/zemin katına bağladık. Han sahipleri hem atları hem bizi doyurduktan sonra odalarımıza çekildik. Nereden bilebilirdik bir han odasında, içimizdeki gurbete yeni gurbetler ekleyecek sürprizlerin bizi beklediğini? Yolu buraya düşen her yolcu yanık bir şiirle içini dökmüştü han duvarlarına ve öyle devam etmişti serhaddi belli olmayan bu yolculuğa. Misafirler içinde yolunu kaybeden de vardı, sevdiğini arayan da. İlim tahsil etmeye giden de vardı, yangın evini andıran vatanının bitmez tükenmez dertlerine çare olurum ümidiyle cepheden cepheye koşan da. Hepsi insandı bunların, hepsi gurbet kuşuydu. Onları yükselten ve uçuran kanatları değil, umutlarıydı. Ne mektuplarını gönderebilecekleri posta katarları vardı ne de sevdiklerine yüreklerinde biriktirdiklerini ulaştıracak iletişim araçları. Geriye biraz gece, biraz rüya, biraz da han duvarları kalmıştı. Duvara derdini yanmak, duvardan derman ummaktı bu çaresizliğin diğer adı. Birer mektuptu her duvar, arzuhaldi, hasret yüklü feryattı. Şair bir milletin taşın soğuk yüzüne kelimelerle çizdiği içli birer resimdi her mısra, her dörtlük.

Sevdiklerinize mısralarla örülmüş bir mektup mu göndereceksiniz, bunu sabaha kadar uyumadan duvara nakşetmek zorundaydınız ve çok da açık edemezdiniz kendinizi. Bir gün, bir hemşehriniz, bir köylünüz mahlasınızdan sizi tanıyacak, olur ya onun da yolu köye düşerse sevdiklerinize bu şiir aracılığıyla sizden haber götürecekti… Hâlâ sağ olduğunuzu, onu unutmadığınızı yavuklunuza anlatacaktı mesela. İçindeki umutlar bir kere daha çiçeğe duracaktı bekleyenlerin. Bu ne çaresizliktir Allah’ım!

Veya annenizin belki bir daha öpemeyeceğiniz, koklayamayacağınız mübarek elini işleyecektiniz duvarlara kelime kelime. Bir hemşehriniz, bir köylünüz onu okuyacak, annenize selam götürecekti kuş kanadıyla. “Oğluna rastladım ana”, diyecekti “bir han duvarında, elini öpüyor, dua bekliyor.”

Serhaddimize kal’â bizim hâk-i bedendir”, “Nehirler gazidir, dağlar kahraman”, “Tuna ağlıyormuş bazı geceler/Göğsünde kefensiz şehitler varmış”, “Çanakkale içinde vurdular beni/Ölmeden mezara koydular beni”, “Daha can boğazdayken/Verdiler salamızı” diyen bir milletin yüreğindeki ateşin kırmızı bir mürekkep olup han duvarlarına sıçramasından daha tabiî ne olabilirdi?

Kelimelerin sihirli dünyalarına tutunarak yüzlerce yıl geriye gitmiştik öğrencilerimle, tuttum kuyudan çıkardım bütün Yusufları. Işık oldum gözlerine yağdım cümle Yakupların. Tahtaya iki şiir, iki de şair adı yazdım sonra. “Hancı” ve “Han Duvarları”ydı ilk iki ibare, şairler “Bekir Sıtkı Erdoğan” ve “Faruk Nafiz Çamlıbel”di.

Faruk Nafiz’in İstanbul’dan Kayseri’ye giderken han duvarında rastladığı “bir şair arkadaş”tan bahsettim önce. Acı bir tat bıraktı hikâye bütün zihinlerde. Adı, Maraşlı Şeyhoğlu’ydu duvardaki şair arkadaşın. On yıldır ailesinden, sevdiğinden, sevdiklerinden ayrıydı. Kader onu kuru bir yaprak misali cepheden cepheye savurmaktaydı. Kim bilir belki de sevdiği bir başkasına yâr olmuştu. Hastaydı, hastalığının adı veremdi. Cahit Sıtkı gibi “Kapımı çalıp durma ölüm/Açmam/Ben ölecek adam değilim.” demesine aldırmıyordu kader, ara vermeden çalmaya devam ediyordu kapısını:

On yıl var ayrıyım Kınadağı’ndan

Baba ocağından, yâr kucağından

Bir çiçek dermeden sevgi bağından

Huduttan hududa atılmışım ben

 

Gönlümü çekse de yârin hayâli

Aşmaya kudretim yetmez cibâli

Yolcuyum bir kuru yaprak misâli

Rüzgârın önüne katılmışım ben

  

Garîbim nâmıma Kerem diyorlar

Aslı’mı el almış harem diyorlar

Hastayım derdime verem diyorlar

Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ım ben

Öteyi ne siz sorun ne ben söyleyim, diyerek Bekir Sıtkı’ya gönderme yaptım dersin devamında. Bakalım kaç kişi ziyaret edecek yolu hanlara, gönlü duvarlara düşen şairleri, diye de ekledim sonra.

Handır bu gönlüm, yâ misâfirhâne… Derd konuklar, derman konuklar, hayâl konuklar, melâl konuklar; mümkün konuklar, muhâl konuklar. Hele hasret, hiç çıkmaz ordan, çıkmaz ordan. Handır bu gönlüm, yıkık, dökük… Fakir konuklar, zengin konuklar, âlim konuklar, câhil konuklar, gelen konuklar, geçen konuklar. Hele bir hancı vardır, hiç çıkmaz ordan, çıkmaz ordan.” diyerek zikre dalan Samiha Ayverdi’nin Hancı’sı başka derse kalsındı artık.

Unutur muyum seni üstad!

Peykeler, duvara mıhlı peykeler;

Duvarda, başlardan, yağlı lekeler,

Gömülmüş duvara, baş baş gölgeler...

  

Duvar, katil duvar, yolumu biçtin!

Kanla dolu sünger... Beynimi içtin! mısralarının içimdeki sızısı hiç dinmedi be üstad kırk yıldır!

İki kapılı bir handa yaşayan ve nabzı duvarlarda atan bir milletiz. Behçet Necatigil “Hangi Han?” der kafamızı karıştırır. O da ne, Mahsuni Şerif’te han da sarhoştur, hancı da, yol da sarhoştur, yolcu da. “İçimdeki sancı sarhoş” söyleyişi o kadar ince ve sirayet edicidir ki nitelikli okuyucuyu Şemsi Belli’nin “Şarhoş Mısralar”ına kadar götürür.

Fuzûlî’den Nâzım’a, Attila İlhan’dan Berlin’e kadar ne duvarlar bilirim ben. Ama aklım da gönlüm de yüzlerce yıl öncesinde, han duvarlarında mıhlı kalmış. Ben bir duvarım hiç güneş görmedim, diyen han duvarlarında. G. Tuba Çelik’in “Beklemek” adlı öyküsünün giriş cümlesi “duvar”a âdeta can suyu verir:Ben beklemekten yapılmış bir duvardım. Kastamonulu Cemil Atay’ın, düşüncelerini onaylamayan/beğenmeyen oğluna (Oğuz Atay) sesini yükselterek söylediği “Senin aynadan gördüğünü ben ‘dıvardan’ görürüm.” sözünü başka bir yazıya bırakalım.

Not: Bu yazı Türk Edebiyatı’nda (Ekim 2018) yayımlanmıştır.

[1] İstanbul Medeniyet Üniversitesi

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

TARİHİN SESSİZ DİLİ DAMGALAR

“TARİHİN SESSİZ DİLİ DAMGALAR” ÜZERİNE Mustafa AKSOY ile Söyleşi Söyleşi: Ahmet VURGUN              Kültür tarihimizde pek çok boşluk söz konusudur. Özellikle söz konusu...

Osmanlı Cadısı-Barış Müstecaplıo

Barış Müstecaplıoğlu Barış Müstecaplıoğlu Osmanlı Cadısı’nda uçan arabalarla leventleri, robotlarla semazenleri sıradışı bir kurguda ustalıkla buluşturuyor....

VATAN DİLİNDE CENGİZ DAĞCI

Vatanını kaybetmiş ve bir daha dönüp onu görememenin acısını derinden yaşamış biri olan Cengiz Dağcı, Türkçeyi kendine vatan bilmiş ve vatanı Kırım’ı yazdığı...

TURGUT GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçesine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti....

CUMA GÜNÜ, AKŞAM…*

Metin SAVAŞ

Çağdaş Tatar edebiyatının zirve romancısı olarak kabul edilen Ayaz Ğıylecev, Tataristan’ın en büyük sanat ve edebiyat ödülü Ğabdulla Tukay Ödülü ve Sovyetler...

KİMİ (NİÇİN) AFFEDELİM

Özcan TÜRKMEN

Nefret ve intikam hissi, bize büyük zarar(lar) verir. Affetmek, geçmişteki olumsuzlukların tesirinden kurtulmak, onların hayatımızı kontrol altında tutmasına...

KUTADGU BİLİG'DE GÖNÜL ANLAYIŞI

Edebiyat Dunyamız

Gönül Anlayışına Dair: Öncelikle şunu belirtelim gönül kelimesi insandaki duygusal ve ruhi merkez anlamına tahsis edilen bir kavramın adı olarak dünya...

KUYUYA MEKTUPLAR

Ayla Coşkun CEREN

Kitapların dünyası farklıdır. Edebiyat çevresi diye bir yer vardır. Uzun kısa, yaşlı genç, güzel çirkin, kadın erkek. Hepsi yazıyorlar. Hepsi yazar. Kitapları da var....

SÂKİNÂMELERİN ORTAYA ÇIKIŞI VE GEL

Sâkîye seslenmeler yoluyla içkiyi -daha çok şarabı- ve içki meclislerinin araç, gereç ve âdetlerini, içkiyle uzaktan yakından ilgili pek çok düşünce, duygu ve...

Türk Edebiyatı Karşılaştırmalı Na

Türk Edebiyatında dönemler, nazım şekilleri, nazım birimleri, kafiye şemaları, ölçü ve konu içeren karşılaştırmalı tablo

GECEYE KASİDE

Seni görmeseydik yıldızlar hakkında fikrimiz olabilir miydi? Yıldızlar ki tarhlarının papatyalarıdır, ay ki bahçende yüzen sihirli bir nûr havuzudur,...

PROF.DR. Hasan Onat İle Söyleşi: “D

Sayın Prof.Dr. Hasan Onat ile “Din”in Anlam ve Önemi, İslam’ı Doğru Anlıyor muyuz, İnsanlar niçin Cemaatlere İhtiyaç Duyar, Türkiye’de İslam Anlayışı ve İslam’ın Geleceği...

ANKARA'LI ARABACI İSMAİL VE MUSTAFA KE

Paşa[1], yorgunluk kahvesini içmişti. Şöyle yalnız başına Ankara’da dolaşmak istiyordu. Çankaya’daki küçük bağ evinden çıktı, toprak yolda yürümeye başladı. Zihninde Yunan...

AHMET KABAKLI'DAN GÖYGÖL İNCELEMESİ

— Şair Ahmet Cevat'ın aziz Bir seher vaktinde vardık Göygöl'e Burda kızlar gül takıyor kâküle Alev alev bir gül attım su yandı Sunam derin uykusundan uyandı Yavaş...

Reşat Nuri Güntekin: İlk Romanımı N

Gizli El benim ilk romanımdır. Mütarekenin ilk yılında Dersaadet ismindebir gündelik gazete çıkarmağa hazırlanan Sedat Simavî arkadaşım benden bir roman...

DİVAN EDEBİYATINDA VE YENİ TÜRK EDEB

Tehzil, Arapça “hezl” kökünden türetilmiş bir kelime olmakla beraber kapsam olarak hezlden daha dar bir manayı içerir.Hezl, divan edebiyatında gülmece ve alay...

Kitap mı Yazdınız?

kitapyazma
Siyasî, dinî ve/veya ekonomik hedeflere ulaşmak amacıyla sivillere; resmî, yerel ve genel yönetimlere yönelik baskı, yıldırma ve her türlü şiddet...
Son dönemde başarılarıyla en çok dikkatimi çeken kurumlardan biri Yunus Emre Enstitüsü. Bosna’da bir yıl bu enstitü adına görev yapmamın,...
GAZEL 1 Gerçek hadîs imiş bu ki hûbun vefâsı yoh Kim sevdi hûbı kim didi hûbun cefâsı yoh Aşkun belâsı yoh diyüben...
Melendiç nedir? Gölgesinde neler olmaktadır? Metin Savaş "Zemheri Kuyusu etrafında kurduğu gizemli dünyanın insanlarına bu kez dokuz dallı Melengicin altından...
BURHAN TOPRAK

BURHAN TOPRAK

12.08.2018
“Yunus Emre’yi bulmadan önce, Türk edebiyatının havasında bunalıyordum. Yunus Emre, Türk Orta Çağının zirvesidir. Onun divanı bizim divana commedia (ilahi...
Geçmişe Bir Yolculuk: Babam, Nuri Dayım, Okul Müdürü ve BenGeçmişe kısa bir yolculuk yaptığımda, yarım asır öncesinden üç kişi yeniden...
Ondördüncü yüzyılın başlarında Yunus; coşan, köpüren bir aşk çağlayanıdır. Sebil sebil Anadolu’ya dökülür. Yunus’un sesi, renk olur gönülleri süsler, ışık...
Bu sıralarda Bozkurtların Ölümü ile uğraşıyorum. Kitap olarak basılmadan önce romanın bir dergide tefrika edildiğine dair birkaç yerde bölük pörçük...
Ali Alper ÇETİN Onbeşinci yüzyılda Fatih Sultan Mehmed’le birlikte İstanbul’un fethini yaşayan, o günlerin hatıralarını yalın bir Türkçeyle yazdığı “Tevarih-i Âl-i...
Türk edebiyatının yaptıkları ve yazdıklarıyla iz bırakan şahsiyetlerinden biridir Abdülhak Hamit Tarhan(1852-1937). Hayatının en küçük ayrıntısı bile yüzlerce sayfalık romana,...
12 Ocak 1905 İstanbul’da dünyaya gelen Hüseyin Nihal Gümüşhane’nin Çiftçioğlu ailesine mensuptur. Babası, deniz makine önyüzbaşısı Hüseyin efendi oğlu deniz...
SEVGİ DİLİ

SEVGİ DİLİ

02.12.2018
Ahmet URFALI “Ben gelmedim dava için, Benim işim sevi için” Yunus Emre, bütün insanlığa sevgi diliyle seslenir. Bilgi, sevgi, kanaat ve imanın yoğurduğu;...
Büyük sanatçılar, dünyamızı sıradan ölçülerin üstüne çıkaran dil ustalarıdır. Onlar, duygu ve düşünce dünyamızı millî kültürün taşıyıcısı olan dil...
Gönül Anlayışına Dair: Öncelikle şunu belirtelim gönül kelimesi insandaki duygusal ve ruhi merkez anlamına tahsis edilen bir kavramın adı olarak...
Kadim şehirler başlarını ulu dağlara, ovalara, denizlere ve nehirlere yasladıkları günden beri kalbinde mânâ yoğuracak kelimeler mayalamış. Kelimeyi; yâni İnsanı,...