Edebiyat Dünyamız

Edebî Medeniyet:Ebedî Medeniyet (ISSN 2587-2435)

  
  

sadettin yildiz2-Hikâye Üzerine Gençlerle Sohbet-

Hangi işi yaparsak yapalım, onunla ilgili temel alan bilgilerine sahip olmamız gerekir; fakat bu yeterli değildir; o bilgiyi kullanma kültürümüz yoksa başarılı olamayız. “Kültür asıl kaynaklara gitmek ve onların sularından bol bol içmekle edinilir. Tarihin içinden gelmeyen hiç bir şey olgun değildir.”[2] İnsan, tecrübeleriyle olgunlaşır. Başarılardan “devam fikri”ni, yanılgılardan “tekrarlamama”yı çıkarabilenler tecrübe kazanmış olurlar. Bilgi, tecrübeyle birleşerek kültürleşir. Kültürlü olmak fark etmek ve farklı olmak demektir.

Sanatın her şubesi, doğrudan doğruya kültüre dayanır. Kültür, bilgiyi maddî, katı ve hendesî olmaktan kurtarır; yumuşatıp güzelleştirir. Varlığı -yani eşya, olay veya durumu- bilmek, elbette, çok önemlidir; fakat sanatta aslolan onların derunî taraflarını sezmektir. Sezmekse bilgiden daha fazla kültüre bağlıdır. “Kültür, düşüncenin ve ihtirasın yekûnu değilse bile mahsûlüdür."[3] diyor Peyami Safa. İhtiras, hiç şüphesiz, sanatçının iç dünyasını esere taşıyan, orada bir şahsiyetin -gizli açık- yansıyışını gösteren çok önemli bir kurucu unsurdur. Düşünce de -edebî eseri meydan nutkuna çevirmemek kaydıyla- çok önemlidir; fakat biz, varlığın derunî tarafını, düşüncemizden ziyade ihtiraslarımızla, yani bizi en çok ele veren duygu ve tutkularımızla sezeriz.

Sanat, esas itibarıyla, sezme işi değil midir? Bütün kadrosuyla hayatı tanımadan, fakat özellikle ondaki gizli bağlantıları sezmeden sanat yapılamaz. Hayatla bağlantısı ne kadar gevşek görünürse görünsün, edebî eser, hayatın -en azından bir yönüyle- kavranması ve bu kavrayış çerçevesinde dillendirilmesi ile teşekkül eder. Edebî türler içinde en fazla şahsî görünen -çoğunlukla öyle kabul edilen- şiir bile, şairinden kopabildiği ölçüde hayattan kopuk olabilir. Hikâye de hayata sıkı sıkıya bağlıdır: Bütün kadrosuyla hayatı sezmek ve ondaki baş döndürücü çeşitliliği çok iyi kavradıktan sonra anlatmak...

“Hayatı anlatmak”, yanlış anlaşılmaya pek elverişli bir kavram: Hikâye hayatı anlatır mı; anlatırsa ne kadar ve nereye kadar? Hikâye hayatın içinden doğar; fakat hiç bir zaman hayatın kendisi olmayan -ve olması da gerekmeyen- bir ayrıntı sanatıdır; geniş, çok sesli ve çok yönlü hayatın kadrosu içinde çok da dikkati çekmeyen bir ayrıntı, hikâyenin konusu olduğu anda hayatlaşır. “Öykü tekbilinmeyenli bir denklem kurmaya benzer; roman ise çok bilinmeyenli denklemler dizgesi yardımıyla çözülen ve ara kuruluşların son yanıttan daha önemli olduğu değişik kurallı bir problemi andırır. Öykü bir gizdir (muamma); roman ise bir tür bilmece ya da bulmacadır.”[4] Bu tarife göre, hikâye büyük ölçüde soyutlamaya, ayrıntıları ayıklamaya dayanmaktadır. Demek ki, hikâye birçok ayrıntıyı içine alan değil de muayyen bir ayrıntıyı irdeleyen bir edebî türdür. Ayrıntıyı irdelemek, onun karmaşıklığı içinde boğulmadan hayatın hangi yönünün hikâye malzemesi olabileceğini tesbitten sonra sağlıklı olabilir. Bu da, hikâyecinin kültür birikimiyle doğrudan ilgilidir. O zaman, hayatın hangi yönünün hikâye malzemesi olabileceğini tesbit etmesi kolaylaşır. Hem genel kültür, hem alan kültürü yönünden iyi donanmış bir hikâyeci, sanatın şekil, fikir, duygu ve hayâl sahasına hakkıyla hakim olur. Kültürlü insan görmeyi de, gördüğünü yorumlamayı da, gerekli olmayanı görmezlikten gelmeyi de bilir. Hikâyeci, pek çok şeyi görüp en fazla işine yarayacak olanı seçebilmelidir. Bunun için de sanatçının muayyen bir kültür birikimine sahip olması gerekir: Bakma ve görme kültürü, seçme ve ayıklama kültürü, kurma ve güzelleştirme kültürü... Bakmasını bilen herkes görür; bakmayı beceremeyen ise herkesin (veya her gözün) gördüğünden fazlasını göremez. Hikâyeci, herkesin gördüğüyle yetinemez.

Hepimiz hayata belli bir kültürün penceresinden bakarız. Şair sezgisine sahip bir sanatçıdan hayli farklı bir bakış tarzına sahiptir. Şair, hep kendi içine, ruh dünyasına döner;

romancının gözü “etraf”tadır. Hikâyecinin bakış tarzı şairinki kadar soyutlayıcı değilse de romancının derin bir dikkatle uyandırdığı merak, hattâ merak yumağı da hikâyede yer bulamaz. Romancı sizi girdiği her yola birlikte götürür; hikâyeci ise tek başına dolaştığı o yolları -yeniden anlatmadan- size sezdirir; adeta flu b,r resmini gösterir. Fakat bazı yelerine ısrarla ışık tutarak oradaki bir eşyayı, insanı, durumu veya olayı "büyütür".

Hikâyeci, herkesin gördüğünden fazlasını görür; fakat gördüklerinin çok azından doğrudan doğruya söz eder: Diyelim ki hikâyenin mekânı ev içidir. Eğer tek tek saymaya, anlatmaya kalkışırsak, bir evde sandığımızdan çok daha fazla eşyanın bulunduğunu fark ederiz; binanın kuruluşu çok daha fazla özellik arz etmektedir; pencerelerinin her birinden farklı farklı manzaralar görünür; dört duvardan ibaretmiş gibi duran odalarda nice hayatlar yaşanmıştır...

Hayatı yapan, günlük yaşantıyı düne ve yarına bağlayan sayısız ayrıntı var. Denizden bahsediyorsanız balıkları; hikâyeniz ormanda geçiyorsa kuşu, ağacı; kahramanınız müzik dünyasından ise müzik terimlerini; dinî veya mistik bir hayatı işliyorsanız ilgili gelenek ve tavırları bilmek zorundasınız. Hikâyeci bunların her birinin farkındadır, fakat hepsinden söz etmeye kalkışırsa ortaya bir şey çıkmaz veya çıkan şeyin adı hikâye olmaz. Ayrıntıya teslim olmak değil, tam anlamıyla hâkim olmak gerekir.

Ayrıntıya hâkim olmak, basitlikten kurtulmakla mümkün olur. Prof. Kaplan, Yaz Yağmuru adlı hikâye kitabına yazdığı giriş yazısında, Tanpınar’ın eserlerinin arkasında derin bir kültüre sahip bir yazarın varlığından bahisle, “Eroine alıştırılır gibi kolay, hafif, sudan yazılara alıştırılmış olan geniş okuyucu kitlesi için bu yazıların okunması ve anlaşılması bir hayli güçtür. Fakat insan ve hayat son derece karışık ve en büyük filozof ve âlimlerin sırlarını çözemediği karanlık muammalarla doludur.” dedikten sonra, şu hususu ekliyor: “ Tanpınar gibi çok yüklü bir hayat tecrübesi geçiren Evin Sahibi adlı hikâyesinin kahramanı yanlarında oturmak mecburiyetinde kaldığı aileden bahsederken: Hayır,der, burada her şeye bu kadar basit bir gözle bakan insanların arasında yaşamak bana güç gelecek. Bunlar için ölüm, hayat, günün her hâdisesi, saadetler ve felâketler o kadar tabiî şeyler ki.. Halbuki ben bir masalı olan adamdım”[5]

Hayata ve ölüme, saadete ve felâkete basit bir gözle bakmak sığ insanların işidir. Bunların her biri, birer vâkıa olmanın daha ötesinde anlam taşırlar. Bilinçli bir istiğna bir tarafa, hayatı, ölümü, saadeti ve felâketi anlayamamak ve yorumlayamamak basit kalmaktır. Bu basitlik hikâyeciyi öldürür. Fakat asıl basitlik, her şeyden bahsetmeye kalkışmaktır. Hikâye, etrafa, eşyaya ayırt edici ve çözümleyici bir nazarla bakabilen sanatçıların işidir. Kültür, yazılanlardan fedakârlık etmeyi de öğretir. Hiç bir büyük sanatçı yoktur ki bütün yazdıkları yayınlanmış olsun. “Kâğıt yırtılabilen bir nesnedir.”[6] Yazdığınız bir metni, bütün edebîliğine rağmen(!) yırtabiliyorsanız, daha iyisini yazmaya talipsiniz demektir. Hikâyemizin en önemli ustalarından birisi olan Ömer Seyfeddin, hiç bir zaman ilk yazılanla yetinmememizi, hiç acımadan yırtmamızı, bu olmuyorsa defalarca ilaveler yapmak suretiyle yeniden yazmamızı öğütler ve Chateaubriand’ın bile yazdığı bazı parçaları ancak üç tashihten sonra beğenebildiğini belirtir.[7] Unutmamak gerekir ki, ayrıntıları fark etmeyen birinin ayıklama faaliyetinde başarılı olması düşünülemez.

Ayıklamayı iki taraflı düşünmek gerekir: Yazılanları ayıklamak ve yazı konusu olabilecekleri ayıklamak. Bu, her yazılanın istenilen ölçüde başarılı olmayabileceğini işin başında kabullenmek anlamına da geldiği için çok önemlidir. Her insanda -kiminde az, kiminde çok- yaratma yeteneği vardır; fakat büyük sanatçılar, yeteneklerini kültür hâline

getirebilenler arasından çıkıyor. Sanat yeteneğinin kültürleşmesi, şahsî bir tavır geliştirmekle mümkündür. Ayıklama faaliyetini yazılanlar üzerinde uygulamak, neyin daha estetik ve daha tahkiyevî olduğunu tesbit etmek; yazı konusu olabilecekler üzerinde yoğunlaşmak ise, hayatın (kahramanın içinde yaşadığı mekânda cereyan eden kısmı önde olmak üzere) temel karakteristiğini yakalamak anlamına gelir.

Yaşanan hayata birçok insan katılır ve hayatı bu geniş kadro kurar; fakat şu var ki, hayata ilk bakışta fark edilen karakterini kazandıran kahramanların sayısı çok sınırlıdır. Onun için, ayıklama faaliyetinin bir tarafı da, kullanılması şart olmayan karakterleri feda etmeyi

(asıl kastettiğimiz anlamıyla ayıklamayı) gerektirir.[8] Eğer hikâye Betül’ün kaprisleri üzerine kurulmuşsa, kahraman odur; kaprislerin kimi muhatap aldığı o kadar önemli değildir. Hikâyenin , naturalist, hattâ realist roman gibi uzun karakter tahlilleri yapması söz konusu olamaz. Onun için, hikâye yazarı, çok iyi tanıdığı ve kafasında tahlil ettiği bir iki karakteri ortaya sürer; bütün hikâyeyi o bir iki kahramanla -hattâ bazan yalnızca anlatıcı durumunda tutarak- yürütür. Ayrıca, “büyük karakter”[9] kullanmaz; daha sade, belli bir yönü daha öne çıkan kahramanı tercih eder. Hafızalarımızda kalan kahramanların çoğunlukla roman kahramanı olmasının en önemli sebeplerinden biri budur. Hikâyeci, romanda olduğu gibi, tahkiye faaliyeti devam ederken karakter yaratma imkânına da sahip değildir. Günlerce önce şekillenmiş bir kahramanı "yaşatır", canlandırır. Bir kahramanı, hayatının herhangi bir yerinde, fakat sözü edilmeye değer bir pozisyonda yakalayıp o pozisyonda yaşatmak... Romancı kahramanı "yaratır", hikâyeci "yaşatır". Vak’anın akışı içinde uzun uzun karakter hazırlamak ve vak’a kuruluşunun içine yerleştirmek veya bahçesinde köpek havlayan evleri dolaşmak, karşı yamaçlardaki ağaçlar arasında her sabah[10] kuş sesleri dinlemek.. dikkatleri başka yerlere kaydıracağından, insanın belli bir yönü ve zamanın bir bölümü esas alınmalı, yazarın da okurun da iyi tanıdığı bir bölgede kalınmalıdır.

Sait Faik, “Hikâye yazıyor musun?” sorusuna, “Yok, yaşıyorum.” cevabını vermiş[11]. Hikâye, dışarıda dolaşan dikkatin içe dönüşüdür. Hikâyenin iç dünyanın derinliklerine uzanan bir edebî tür olması bu içe dönüş sayesindedir.

Tabiî ki “içe dönüş” dışarının göz ardı edilmesi anlamına gelmez. Eğer dışarıyı yok farz edersek, hikâyenin içinde doğacağı mekânı, başka bir deyişle hayatı da yok farz etmiş oluruz. Hikâyemize kendine mahsus bir renk katmış sanatçılardan Sait Faik’in “İstanbul, İstanbul, İstanbul... Sanıyor musun ki bu yeknesaklıktan ben de bıkmadım? Ama ne yapayım? Anadolu ve Anadolu insanına dair çok az şey biliyorum. Bilmediğim şeye burnumu sokamam ki...”[12] sözleri, dışarının asla ihmal edilemeyeceğini ortaya koyuyor. Ziya Osman Saba’nın “... hikâye yazmanın zorluğunu, hele benim gibi memleket, insan tanımamışlar için imkânsızlığını bildiğimden, yazdıklarıma hikâye demeğe dilim varmıyor.”[13] sözleri de hayatı tanımanın hikâyeci için ne kadar önemli olduğunu ortaya koyuyor.

İyi hikâyeci, varlığı (insanı, hayatı, eşyayı) bütün olarak ve en geniş bir çerçeveden görür; anlatırken ise belli bir açıdan görünüşüne ağırlık verir. Baştan daraltılmış bir bakış açısı, bütünü kavrama imkânını ortadan kaldırabilir.

Hikâye bir kristalize etme işidir. Seçici ve ayırt edici bir kültüre sahip değilse, hikâyeci bu kristalizasyonu başaramaz; yazılan şey de bir cümleler yığını olarak kalır. Suut Kemal Yetkin, hikâyeyi sone veya rubaiye benzetiyor.[14]Az söz, zengin öz; gerçek kristalizasyonun ilk şartı budur.

Hikâyede “büyük karakter” kullanılması nasıl şart değilse, bütün bir hayatı gözler önüne seren “büyük olay”ın kullanılması da şart değildir; hatta istenilse bile -hikâye türünün ana karakterine uygun olarak- mümkün değildir. Büyük olaylar nadir cereyan eder; fakat hayatın devamı, ardı arkası kesilmeyen küçük olaylarla gerçekleşir. “Küçük, renksiz olaylarda da büyük taraflar vardır ve onları bulup meydana çıkarmak sanatçının sezgisine kalmış bir iştir. Zaten hikâyecinin büyüklüğü de bu noktadadır.”[15] Renksiz bir olayı renklendirmek, elbette, esaslı bir kültür birikimine bağlıdır. Burada, küçük olayları ele almanın ayrıntıyı öne çıkarmak olmadığını, az kahramanla ve onun çok az özelliklerini kullanarak istenilene ulaşmanın hedeflendiğini unutmamak gerekir.

Hikâye yazarının en önemli silâhı da, iyi kullanamadığı takdirde sanatının en büyük düşmanı da dildir. Dili doğru kullanmak her aydın insanın görevidir. Hikâyeci ise, doğru kullanmanın da ötesinde, dili güzel kullanmakla yükümlüdür. Çünkü sanatı kuran unsurların başında dil güzelliği gelir. Uslûbu yapan da dilin güzel kullanılmasıdır. Kaldı ki, “Sanat ifade ortamı ile sınırlıdır ve büyük şair, elindeki dili en iyi şekilde kullanabilen bir kişidir. Gerçekten büyük bir şair, kendi dilini büyük bir dil yapan kişidir.”[16] Eliot’un şair için söyledikleri, hikâyeci için de geçerlidir. Her sanatkâr, kendi dilini güzelleştirmenin, büyük bir dil yapmanın yollarını aramakla yükümlü değil midir?

Edebî dil, ister istemez seçicidir. Ölçüleri şiir için başka; roman, tiyatro, hikâye için başka olsa bile, kelimeler, arka plânlarının zenginliğine göre seçilir. Tarık Buğra, acıların büyüdüğünü, arttığını “acıların kenarları niçin git gide birbirlerinden uzaklaşır?” sorusuyla ifade ediyor.[17] Daha başka da ifade edilebilirdi; fakat mutlaka “başka” olmalı; çünkü hikâyecinin “nasıl söylediği” , “ne söylediği”nden çok daha önemlidir. Sanatta şahsî bir tarz sahibi olmak, herhalde, öncelikle kuvvetli bir üslûbu bulunmak demektir.

Hikâye dili, elbette, kelimeleri arka plânlarını da düşünerek kullanmayı gerektiren bir dildir. Bir dilin kelimeleri içinde, gelenekleşmiş arka plân anlamları bulunan ve bu arka plânları çok bilinenler bulunduğu gibi, arkasındaki anlamı ancak belli bir kültür seviyesine sahip bulunan insanların anlayabilecekleri kelimeler de vardır. Onların kavram değerlerini, etik doluluklarını, imajinatif zenginliklerini, muhtelif eşya ve halleri işaret etme kabiliyetlerini kültür birikimi sayesinde kavrayabiliriz. “Sıradan” cümleye tahammülü olmayan edebî türlerin ilki şiir ise, ikincisi de hikâye olsa gerektir. Gerilimsiz, renksiz, ritmsiz cümlelerden kurulu bir metin, hikâye hacmi içinde, istenileni veremez. “Yazanların bir kısmı lisan tiryakisi değildir ve lisanın inceliğinden ve güzelliğinden habersiz görünür!”[18] Her şeyi açıklayan cümle değil, gerekli olanı anlatan, anatmayı da sezdirme sınırında tutan cümle.. Hikâye öze iniş sanatıdır.

Edebî dil, yan anlamları da dikkate alır, hattâ asıl karakteri yan anlamlarla teşekkül eder. Fakat birden fazla anlamı olan cümle ile, hangi anlamın kastedildiği belli olmayan cümleyi karıştırmamak gerekir. Bir genç hikâyeci, “Sıkışmış duygularım kurumuş ellerimin arasında.” diyor. Ne demek istiyor? Cümle bir kaç şekilde anlaşılabilir: 1) Duygularım, kurumuş ellerimin arasında sıkışmış; 2) Sıkışmış duygularım, kurumuş ellerimin arasındadır;

3) Ellerimin arasında sıkışmış duygularım kurumuş... Bu kadar farklı anlaşılabilen cümlenin hikâyede -çok özel bazı durumlar hariç- yeri olmasa gerekir. Hikâyeci dünyayı kendi dünyasından ibaret görmemeli, gözü etrafa açık olmalı; çünkü etraf bizi zenginleştirir. Fakat hikâyeci kendi duyuş ve düşünüş dünyasından kopmamalı; etrafa bizim iç dünyamız da şekil verir.

Edebî dil, ana dilinden ibaret de değildir. Ana dili, bize dilin temel mantığını ve sınırlı sayıda kelimeyi verir. Kelimesiz hikâye olmaz; çünkü kelimeler, düşüncelerimizi tek tek aydınlatan, muhayyilemizin derinliklerini bize açan anlam kürecikleridir. Sanatçının asıl kelime dağarcığı ise, hayatının değişik dönemlerinde, tabiî bir akış içinde diline katılan kazanılmış kelimeler[19] den oluşur. Hiç bir sanatçı yoktur ki ana dilinin kendisine vermiş olduğu anlam çerçevesi ile yetinsin. Fakat gençlere, sanat kaygısından uzak bir dili tercih etmeleri öğütleniyor. Bir sanat çalışmasının sanat kaygısından uzak olmasının hedeflemesini anlamak mümkün değildir. Elbette tasannu kusurdur; fakat cinsi ve çapı ne olursa olsun, her sanat eserinin asıl gücü, sanat kaygısı ile meydana getirilmiş olması değil midir?

“Konuşur gibi” yazmak ayrı, konuşma dili ile yazmak ayrı şeydir. Hiç bir edebî eser, konuşma diliyle yazılamaz; fakat dile tam anlamıyla hakim olan bir sanatçı, konuşur gibi sade, rahat ve aydınlık bir dile ulaşır. Meselâ, Memduh Şevket Esendal’ın dili, konuşma dili değil konuşur gibi kullanılan dildir. Onun başarısı bu özelliğinden gelir. Sanatçı sokağın dilini de kullanabilir; fakat yalnızca sokağın karakterini çizmek üzere. Hikâyenin dili sanatçının dili olmalıdır. Yazar, mahallî ağızlardan haberdar olmalı, onları yerine göre taklit edebilmeli; fakat hikâyeyi ağız araştırmaları uygulama alanına çevirmemelidir. O halde, hikâyeci dilde de seçici olacaktır. Sanat, dilin kısırlaşmasına da, yanlış kullanılmasına da tahammül etmez.

Hikâyeci, eserinin fikrî ve ideolojik dokusunu oluştururken de seçmeci davranmak zorundadır. siyasî ve ideolojik görüşlerini herhangi bir ölçü kullanmaksızın, estetik doku içinde eritmeksizin hikâye boca etmek, fikri de sanatı da zedeler.

Hikâye, her şeyden önce, sanat eseridir. İdeoloji de, siyasî kabuller de ancak bünyesi içinde eritilirse hikâyede yer bulabilir. İdeolojinin üstüne çıkabilen hikâye kalıcı olur; onu sırtında taşıyan hikâye ise, altında ezilir. Fikir ve ideolojilere kapıları kapamaya gerek yok; fakat baş köşede oturtulması gereken değerleri doğru tesbit etmek gerekir. İyi fikir adamı veya ideolog olmak sanatçı olmak için yeterli de şart da değildir. Ömer Seyfeddin’in, Sait Faik, Fahri Celâl, Sabahattin Ali, Sadri Ertem, Memduh Şevket, Tarık Buğra, Mustafa Kutlu ve değişik fikir ve ideolojilere mensup sanatçıların gücü, fikir ve ideolojilerinden değil, eserlerinden gelir. Kültürsüz birisinin ideolojisi bünye ile kaynaştırılamadığı için eserinde sırıtır. Her edebî eserde -şöyle veya böyle- bir fikir vardır; fakat eserin bir ilmî eser veya politika varakası hâline gelmesi, ancak gelişmiş bir edebî kültürle önlenebilir. Ayrıca, hikâye bir "belge" de değildir. Bilgiyi ve belgeyi sanatkârca işlemek... Asıl hikâye böyle doğar. Tarih de, psikoloji de, sosyal gerçeklikler de hikâyenin tamamlayıcı malzemeleridir. Tarihi tarih ilmi, ruh hallerini psikoloji ilmi, sosyal hayatın gerçeklerini de sosyoloji hedef olarak seçer; bunlar hikâye için hedef olamaz.

Hikâye nasıl kurulacak? Hikâyenin en çok baş vurulan iki ana tarzı bulunmakla beraber, tek bir formu, tek bir biçimi yoktur; fakat hangi form seçilirse seçilsin, uyumlu, tutarlı, disiplinli bir formun peşinde olunmalıdır. Estetiğin kültürünü almış olanlar, şahsî bir form içinde güzel hikâyeler yazabilirler.

Her gerçek hikâye, bir yandan gelenekle kucaklaşma, bir yandan da hesaplaşmadır: Gelenekten kopuksa köksüz, hiç bir şahsiyeti yoksa gölgesiz[20] olur. Geleneğe bağlı olmak yetmez; gelenekten gelen unsurların yazarın kültürü içinde erimesi, adeta fark edilmez olması gerekir. Asıl gelenekçilik budur: Ona dönmek değil, onunla birlikte ileriye yürümek... Geleneğe karşı çıkmak hak ise, gelenek olabilecek bir yol tutturmak da görevdir. Hikâyeci , bir tahkiye disiplinine sahip ve mensup olmalıdır. Mensubiyet geleneğe götürür, sahip olma ise şahsî tasarrufa... Birinin eksikliği hikâyeyi öldürür.

Gerçek hayatın kurgusunu çözmek, hikâyedeki hayatı kurgulamak...Her ikisi de gelişmiş bir kurma kültürü ister. Günlük hayatı olduğu gibi aktarmak gerçeğe uygun olabilir; fakat sanatın tabiatine uygun mudur? Orijinalite, tuhaflaşmadan, garabete düşmeden başka olmaktır: Kendine mahsus kalite... Bir ustadan faydalanmak için okumak şarttır; fakat onun mukallidi olmamak için daha çok okumalıyız.

Muhayyile, teknik güç ve yetenekle iş birliği yaparsa işe yarar. Aksi halde hikâye değil, masal doğar. İlham için de aynı şeyler söylenebilir: İlham elbette çok önemlidir; fakat şeklin, sesin ne kadarı ilham? Kültür, ilhamın ham bir şekilde sunduğunu imar eder; ilham zevkin yardımına daima muhtaçtır. “Amatör, ilhamın gelip yapması gereken işi yapıvermesini beklerken, düş görmektedir. Profesyonel ise işini kendisinin yapması gerektiğini bilir ve yapar. Amatör hikâye plânına ayak diretirken, profesyonel gündelik işinin bir parçası olarak bir hikâye plânlaması yapar. (...) Hikâyenize getireceğiniz en önemli katkı, sizin bizatihi kendiniz, bütün tecrübeleriniz ve bu tecrübelere karşı tepkilerinizin (yekün) toplamıdır. Tecrübe, sadece başınıza gelen şey değil; başınıza gelen şeyle sizin ne yaptığınızdır.”[21]

Sonuç olarak diyebiliriz ki, hikâye sanatı, argoda kullanılan "hikâye" ile hiç ilgisi bulunmayan çok ciddî, çok emek isteyen, fazlalıkları asla kabul etmeyen bir sanattır. İlk hikâye denemesinde zirveye çıkmak ümidinde olanlar var. Genç olmak ümitli olmak, istekli, cesur, atak olmak demektir Fakat ilk denemesinde şaheseri yakalayan var mı! "Ve ben, sadece şu yirmi beş yılım içinde, adamakıllı kabiliyetleri, istidatları olduğu halde, ilk eserlerinin gururu yüzünden silinip gitmiş, komikleşmiş kaç sanatçı gördüm."[22] Dehâ, büyük emeklerle yorulan kafaların kârıdır; kalemi eline alır almaz dâhîlik sınırlarını zorlamaya başlamak, büyük hayal kırıklıklarını da çarçabuk yaşamak demektir. Gençler, içten duymadıkları ve tanımadıkları duyguları anlatmaya çalışmak yerine, kendi iç dünyalarının kıpırtılarına kulak vermelidirler. Olgunlaştıkça, o duygular dış dünya ile birleşerek güçlü bir sentez doğacaktır.

Hikâyecide görme kültürü, ayıklama kültürü çok önemlidir; fakat kurma kültürü yoksa, ortaya hikâye çıkmaz. Malzeme ne kadar bol, heyecan ne kadar yüksek, niyet ne kadar saf olursa olsun, teknik seviyenin ihmali kabul edilemez.

Duygulanmak, duygularını başkalarıyla paylaşmak, onları bir sanat eserinin kalıbı içine oturtarak kalıcı kılmaya çalışmak çok önemlidir. Fakat bunun, hayal, fikir ve sanat seviyesini düşürmeden gerçekleştirilmesi de şarttır. Başarının ilk parıltısını yakalamak yetmez; sürekli başarılı kalabilmek gerekir. Hiç şüphesiz, dile, -hiçe saymamak anlamında- edebiyatın kurallarına, sanıldığından daha çok şey bilen ve ne istediğinin farkında olan okuyucuya, daha önce yazmış olanlara... saygılı olmadan sürekli başarılı kalınamaz.

Prof.Dr. Saadettin YILDIZ

http://saadettinyildiz.com/

[1] "Kültür" yerine "bilgi" de denilebilirdi; fakat özellikle sanatta kurucu unsur, ancak "kültürleşmiş bilgi" olabilir. Estetik yaratıcılığın temeli de bu tür bilgidir.

[2] Mehmet Kaplan, "Ortak Dil, Kültür Dili ve İlmî Terimler", Kültür ve Dil, Dergâh Yayınları, İstanbul, 1982, s.195

[3] Yeni Türk Nesri Antolojisi, (Haz. Prof.Dr. Şükrü Elçin-Dr.Muhtar Tevfikoğlu), Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1987, s.311-312

[4] Boris Eyhenbaum, Yazın Kuramı (Haz.T.Todorov, Çev. M.Rifat-S.Rifat), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1995, s.176

[5] "Ahmert Hamdi Tanpınar Hakkında Birkaç Söz", Yaz Yağmuru, Büyük Kitaplık, İstanbul, 1972,s.8-9

[6] Tarık Buğra, "Kâğıt Yırtılabilen Bir Nesnedir", Düşman K a zanmak Sanatı, Ötüken Yayınları, İstanbul, 1979, s.341

[7] Ömer Seyfeddin, "Sanat-ı Tahrire Dair: I Tavsiyeler" S anat ve Edebiyat Yazıl arı (Haz. Muzaffer Uyguner),

Bilgi Yayınevi, Ankara, 1990, s.21

[8] Burada, Ömer Seyfeddin'in Mermer Tezgâh hikâyesini; yazarın Câbî Efendi'ye, mermer tezg)h üzerinde çalışmak suretiyle hüner sergilemeye çalışan marangoza, evine kızartılmış kuzu getirildiğinde marangozun karısının dabvranışlarına bakışını hatırlayalım: Hikâyede yalnızca ironi yok, çok kuvvetli bir gözlem de var. Yazar , iki yardımcı kahramanının davranışlarını Câbî Efendi'nin gözüyle takip etmiş; fakat davranışların sahiplerini ger plânda bırakarak gözlemci durumundaki ana karakteri öne çıkarmıştır. Eğer Câbî Efendi yerine marangoz ve karısı öne çıkarılmış olsaydı, ayrıntıların ayıklanması bu kafdar kolay olmayabilirdi.

[9] Büyük karakter ile, hemen hemen bütün hayatı veya hayatının çok önemli bir bölümü esere taşınan kahramanı kastediyoruz.

[10] Çünkü hikâyede her sabah yerine bir sabah söz konusudur. Özellikle günümüz hikâyesi zaman bakımından da ayıklamacıdır.

[11] "Sait Faik'le Görüşme" (Konuşan: Yaşar Kemal), Sait Faik İç in (Haz. Tahir Alangu), Yeditepe Yayınları,

İstanbul, 1956, s.86-87

[12] "Sait Üzerine..." (Konuşan: Orhan Kemal), a.e., s.85

[13] Yaşar Nabi Nayır, Edebiyatçılar ımız Konuşuy or, Varlık Yayınları, İstanbul, 1976, s.72

[14] Suut Kemal Yetkin, Günlerin Götürdüğ ü, Varlık Yayınları, İstanbul, 1965, s.56

[15] Suut Kemal Yetkin, a.e., s.56

[16] T.S.Eliot, Edebiyat Üzerine Düşünceler (Çev.Sevim Kantarcıoğlu), Kültür Bakanlığı Yayınları, Anakara, 1981, s.121

[17] Tarık Buğra, "Çocuklar ve Elmalar", Yarın Diye Bier Şey Yokt ur, Ötüken Yayınevi, İstanbul, 1979, s.211 [18] Abdülhak Şinasi Hisar, Edebiyatçılar ımız Konuşuy or (Haz. Yaşar Nabi Nayır), Varlık Yayınları, İstanbul, 1976, s.21

[19]Kazanılmış kelime öncelikle yabancı kökenli kelimeyi çağrıştırıyorsa da biz, yabancı kelimelerle birlikte, çocukluktan başlayan ve kesintisiz devam eden eğitilme ve olgunlaşma faaliyeti sonucu kelime dağarcığımıza dahil olan her kelimeyi kastediyoruz.

[20] Gölgesiz, Anadolu'da, varlığı ile yokluğu arasında fark bulunmayan silik, şahsiyetsiz insan anlamında kullanılır.

[21] Pauline Bloom, "Karakterinize Merhametsiz Davranın", Öykü Sanatı (Çev. Hasan Çakır), Çizgi Kitabevi Yayınları, Konya,, 2000, s.154

[22] Tarık Buğra, "Bir Gence, Düşman Kazanm ak Sanatı, s.334

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

LÂMELİF - SAHURA YAĞMUR ARICAN

“Varlığın bana yetmezken, yokluğunla avunmak zorundayım.” der Mevlâna… Ve ekler; “Ya al götür kalanımı ya da gel tamamla eksik kalan yanımı.” Tolstoy’un “İnsan...

Mehmet Çınarlı

Mehmet Çınarlı(d. 1925 - ö. 19 Ağustos 1999), Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı Türk yazar, şair, denemeci, eleştirmen. Hisarcılar akımının kurucusu.1925...

PROF. DR. SUPHİ SAATÇİ

Kerkük’te doğdu (1946). İlk ve orta öğrenimini Kerkük’te tamamladı. İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi (bugünkü Mimar Sinan Güzel Sanatlar...

TARİHTE FÜTÜVVET VE AHİLİK - UMUT G

Ahilik, bir Ortaçağ esnaf teşkilâtıydı. Batı’daki lonca teşkilâtının, Türkleştirilmiş ve İslamlaştırılmış bir modeliydi. Aslında, ekonomik bir müessese olarak...

TOP-LUM

Eski Türkçe ile söyleyecek olursak Cemaat...Cem olmak, birlik olmak, yekdiğerinin ezasını bilmek, noksanını gidermek, zehrini almak idi bu kelimenin meali....

ŞEKİLLER-2

Prof.DR.Hilmi ÖZDEN

(Şekil 12 ) Şekil Mimari parçaOsman Eravşar, Haşim Karpuz, İbrahim Divarcı ve ark. (Editörler), cilt 2, a. g. e., s. s.140.(Şekil 13) Abdulkadir Geylani...

KAYIPLARIMIZ

Özcan TÜRKMEN

‘Nelerimiz kayboldu? Nelerimizi kaybettik? Yitiklerimizden neyi/neleri hep arayıp duruyoruz? Kayıp verdiklerimiz mi çok, kayıplara karışanlarımız mı çok? Ağır...

BİR KENDİNE DÖNÜŞ HİKÂYESİ; YABA

Saliha MALHUN

“Wild”; Cheryl Strayed’in romanından sinemaya uyarlanmış bir film. Filmin kahramânı Cheryl henüz daha yirmi üç yaşında olmasına rağmen hayat adına sıfırı...

DİREKLERARASI

Geçen gün tramvayla Şehzadebaşından geçerken Direklerarasını aradım. Epey zamandır görmemiştim: Sağ taraf kısmen duruyor, ama sol taraftan eser kalmamış! Eski...

GAZELİN ANLAM-YAPI İLİŞKİSİNDE MET

Divan Edebiyatı gazellerinin şekil özellikleri hakkındaki bilgiler hemen hemen bütün el kitaplarında yer alır. Ayrıca gazel konusunda kapsamlı ve değerli bir...

DİVAN EDEBİYATINDA VE YENİ TÜRK EDEB

Tehzil, Arapça “hezl” kökünden türetilmiş bir kelime olmakla beraber kapsam olarak hezlden daha dar bir manayı içerir.Hezl, divan edebiyatında gülmece ve alay...

PROF.DR. Hasan Onat İle Söyleşi: “D

Sayın Prof.Dr. Hasan Onat ile “Din”in Anlam ve Önemi, İslam’ı Doğru Anlıyor muyuz, İnsanlar niçin Cemaatlere İhtiyaç Duyar, Türkiye’de İslam Anlayışı ve İslam’ın Geleceği...

ÂŞIK GUFRÂNÎ’NİN CİHÂD-I EKBER

Halk şairleri asırlar boyunca toplumlarının gözü, kulağı ve dili olmuşlar, ortaya koydukları ürünlerle kendi duygu ve düşüncelerinin yanı sıra içinde...

TARIK BUĞRA - HAVUÇLU PİLAV MESELESİ

Yağmur yağıyordu, pis pis yağıyordu. Bu havada ancak yapabilecek bir şey bulanların, bulduklarını yapabilenlerin canı sıkılmazdı. Bense gazetenin bilmecesini...

AHMET KABAKLI'DAN GÖYGÖL İNCELEMESİ

— Şair Ahmet Cevat'ın aziz Bir seher vaktinde vardık Göygöl'e Burda kızlar gül takıyor kâküle Alev alev bir gül attım su yandı Sunam derin uykusundan uyandı Yavaş...

TÜRK ŞİİRİNDE NAZIM BİÇİMLERİ V

Nazım Birimi Şiirde iki temel unsur vardır.Bunlar “biçimsel(dış)” ve “içeriksel(iç)” olarak sınıflanabilir. Biçimsel unsurların başında nazım birimi gelir....

Kitap mı Yazdınız?

kitapyazma
Tarih yazıyla başlar diyenler, geçmişin aktarıcısı olarak yazıyı kabul ediyorsa, bu durumda yazıdan önce kaya resimlerine bakmaları gerekir. Türk tarihi...
“… Ne babaannem, ne de ondan sonraki kuşaktan amcalarım, yengelerim, babam, annem, bir gün bile oruç tutmazlardı ama Ramazanlarda iftar...
Milletçe sevinç içinde kutladığımız milli ve dini günlerimiz, bayramlarımız … Bayramlarımız, hüznün kederin, sevincin, mutluluğun paylaşıldığı günlerimiz. Sevenlerin ve sevilenlerin...
Prof.Dr. Saadettin YILDIZ (Geçen sayıdan devam) 4. Mehmet Âkif'te Sitem ve Güven: Büyük adamlara büyüklük vasfını kazandıran en önemli şahsiyet...
İstanbul'un fethi bu sene her zamankinden başka bir alay-ı vâlâ ile geçti. Pekçok sosyolojik ve siyasi faktörün katman katman üst...
Bir müddetten beri Ulus gazetesinde mühim bir anket devam ediyor. An ketin mevzuu şudur : Şiir ölüyor mu?... Her hafta bir...
ŞEKİLLER-2

ŞEKİLLER-2

09.12.2018
(Şekil 12 ) Şekil Mimari parça Osman Eravşar, Haşim Karpuz, İbrahim Divarcı ve ark. (Editörler), cilt 2, a. g. e.,...
Aşığın biri, günün birinde kendisini çok seven, onun sevgisiyle yanıp tutuşan sevgilisini yanına çağırdı. Cebin­ den bir kağıt çıkararak huzurunda...
Türk gençliğinin ve memleketin birçok meselelerine, milliyetçi bir görüşle koyduğu isabetli teşhisleri ve çeşitli konulardaki edebî ve İlmî yazılarını 1950’den...
Şekiller-1

Şekiller-1

02.12.2018
(Şekil 1) M. Ö. V-III. Yy Pazırık'ta V. Kurgan'dan çıkan, duvara aslımak üzere yapılmış. (4,5 x 6,5 m.) Renkli Keçeden...
KENDİMİ KAZDIM Sizde nihayet bulmayan veya sizde başlamayan hiçbir sözün, işin, hayalin bir anlamı da yoktur değeri de. Dışınızdaki olguları içinizin...
Yeşil Çeşme

Yeşil Çeşme

30.12.2016
Beni o büyük çocuklar karşında koruyan diyemem ama hiç olmazsa teselli eden bir kız vardı: Polika! Kasabaya taşındığımız gün gavur...
Her millet, bugününü kendi iradesi doğrultusunda yaşamak, geleceğini de aynı iradeyle kurmak ister. Eğer bir toplum bu iradeyi kullanma bilincine...
Tarih; okumasını bilenler için her duruma, her konuya uygun düşecek ibretlik derslerle doludur. Mehmet Akif Ersoy bu olguyu ölümsüz dizeleriyle...
Tanzimat döneminin topluma ve dünyaya en açık kalemlerinden biri Namık Kemal’dir (1840-1888). Onun hayatı bazen melodrama kaçan bir romana bazen...