Edebi medeniyet 
Ebedi Medeniyet

siirdeimgeŞiirin temel ögelerinden biri olan imge, şairin duygularını kendi sosyal şartları, mizacı ve dehâsı doğrultusunda  daha güçlü, zengin ve çok yönlü  anlatabilmek için kullandığı tasavvurlardır. Özkırımlı İmge için “anlatılmak isteneni daha canlı, daha duyulur biçimde anlatmak için onunla başka şeyler arasında bağlantı kurarak tasarlanan yeni biçimler[1] derken Doğan Aksan ise “sanatçının çeşitli duyularıyla algıladığı özel, özgün bir görüntünün dille aktarılışı” olarak tanımlamıştır.[2] Cemal Süreya ise imgeyi “İmge ne acaba? İmge bir şeyin daha iyisi, daha kötüsü, daha gerçeği, daha gerçek dışı durumu, daha temizi, daha kirlisi, daha hafifi, daha ağırı, daha... nasıl söyleyeyim, daha kendisi"[3] sözleriyle  anlatır.

Şairlerin imgelerle duygu ve düşüncelerimize çizdikleri imajları örneklemeye çalışalım.

Cenab Şahabettinnev-rûz” şiirinin ilk iki mısraında, “Geçip giden on iki saatin hayalleri, bulutların kan yağdırıcı dudakları üzerinde ağlamaktadır.”  diyerek güneşin batma anındaki kızıllığını “ dudaklara/kelimelere kan yağdıran kırmızı bulutlar” olarak tasvir etmekte ve akşam oluşan manzaranın kelimelere nasıl ıstırap kattığını kendi imgeleriyle anlatmaktadır:

Güzâr eden on iki saatin hayâlâtı

Bulutların leb-i hûn-bârı üzre giryândır!

Yazar bulutlara âfâk, dense şâyândır,

Hayâta dâir olan en hazîn makalâtı!”

Son iki mısrada ise ufuklara adeta can veren şair, ufukların bulutlara en hüzünlü makaleleri yazdığını imgelemektedir.

“Şiir duyulmak içindir, şiiri doğuran: idrâk mıntıkaları dışında bulunan kudsî ve isimsiz bir menbadır” diyen  Ahmet Hâşim empresyonist bir yaklaşım sergilediği :

Seyreyledim eşkâl-i hayâtı

Ben havz-ı hayâlin sularında;

Bir aks-i mülevvendir onunçün

Arzın bana ahcâr ü nebâtı[4]   mısralarında  dış âlemin aksinden ibâret hayal dünyasını “hayal havuzunda” seyretmekte, içinde yaşattığı dünyayı bize kendi imgeleriyle kelimelere dökmektedir.

Yine Ahmet Haşim, “Âteş gibi bir nehr akıyordu”  ve

Şu bakır zirvelerin ardından

Bir süvari geliyor kan rengi

Başlıyor şimdi melûl akşamda

Son ışıklarla bulutlar cengi! ”  derken akşam vaktinin hüznünü  farklı metaforlarla şiirine nakşediyor.               

Beş hececilerden Yusuf Ziya Ortaç,Benim Yârim” şiirinde bayrağımızı bir sevgilinin vasıflarıyle tasvir ederken, bayrağın bağımsızlığını o genç kızın pervasızlığıyla imgeliyor : 

Benim yârim al yanaklı bir kızdır,

Gözleri pek sevimli bir yıldızdır.

Kaşı hilâl

Şairlerin hayalini süsleyecek timsâl

İşte benim yârim de bu güzel kız.                 

Kanım canım ona feda yalınız.”                 

Faruk Nafiz Çamlıbel, meşhur Han Duvarlarında ıssız, kıvrım kıvrım uzanan yolları  “Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar” ve  taşlı, bozuk yollarda ses çıkaran yaylı arabanın seslerini “Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor,” diyerek tasvir eder. Bir çeşmeden akan suyun  “ateşten bir gül” aradığı  Çoban Çeşmesindeki şu satırlarda, Çamlıbel’in bir çeşmeye çizdiği hayâli  rol vardır:

Ateşten kızaran bir gül arar da
Gezer bağdan bağa çoban çeşmesi               

Arif Nihat Asya hürriyet hislerini genelde at, kanat,yelken ve köpük gibi kelimelerle s/imgelerken  “Şehitlerim, Tanrı’ya, al al, gitsin,”  mısraında olduğu gibi “al al” kelimeleriyle de zihnimize bayrak resmi çizer. Yine

Güneş güneş, ay ay üzerindeki

Altın alemler,

Zafer çağlarında aydan, güneşten

Elimizle kestiğimiz dilimler!”       mısralarında sancağı “altın alem”,  bayrağı “ay” ve ayın bayrağımızdaki  hilal şeklini ise    “Elimizle kestiğimiz dilimler!”  ile anlatmaktadır. 

Yahya Kemal BeyatlıMohaç Türküsü”’nde zafere koşarken şehit olan akıncıları “gül yüzlü sevgiliye kavuşan askerler”  olarak ifâde eder:

Gül yüzlü bir âfet ki her bûsesi lâle,

Girdik zaferin koynuna, kandık o visâle!”

Beyatlı çok sevdiği İstanbul boğazını ve dalgalarını, söylenmekte olan bir şarkının kulağa hoş gelen ritmik güzelliğiyle tasvir eder :

Bir bestenin engin sesi yükseldi Boğaz’dan”  

Yine Beyatlı , Hafız Post’un bestelerinde, musikînin  vatan duygularına sihirli bir el gibi dokunmasını “altın bir anahtar”’la imgeler:

Açar bir altın anahtarla rûh ufuklarını”….

Âşık Veysel ise  hayatı, aşağıda altı çizilmiş mısralarla imgelemiştir :

Uzun ince bir yoldayım

Gidiyorum gündüz gece

Bilmiyorum ne haldayım

Gidiyorum gündüz gece

 

Dünyaya geldiğim anda

Yürüdüm aynı zamanda

İki kapılı bir handa

Gidiyorum gündüz gece

Cahit Sıtkı TarancıDesem ki” şiirinde, normalde bir insanın seyrinde görünmesi mümkün olmayan tabiat olaylarını bir gerçekmiş gibi tasvir etmektedir:

Sende seyrediyorum denizlerin en mavisini
Ormanların en kuytusunu sende gezmekteyim
Senden kopardım çiçeklerin en solmazını

Cahit Zarifoğlu aydınlık, güzel günlere kavuşmanın özlem ve zorluğunu şu mısralarıyla imgeleyerek anlatır:

Hep koşarmış şehirlerin demir dağlarına
Uyuyunca toprak beşiğinde
Sahipsiz kalan 
Ellerimizden kayan
Aydınlık günlerimiz.

Abdurrahim Karakoç’un “Acaba” ve “Dün Gece”  şiirleri özgün imgelerle bezelidir:

Uyuyan göllere ay ışığında
Sevginin resmini çizsem kim anlar? 
Tomurcuk ayrılıp, gül açtığında
Yağmurun saçını çözsem kim anlar?

….

…..

 

Aşk, kömür beyazı; kin, süt karası
Eklenir yarama her dost yarası
Et oldum bıçakla kemik arası
Cellatla ahdimi bozsam kim anlar?

Gün geldi zamanı gömdüm kabire 
Dağ oldu aklımın verdiği fire
Bağlasam telaşı çelik zincire
Sabrın derisini yüzsem kim anlar?”

 

Çelik testereyle kestim suları
Yıkadım duvara astım suları..
Düşümde düşüme girdim dün gece.

Buluta yaslandım ışığı tuttum.
Seni hatırladım, seni unutdum..
Kendimi kendime sordum dün gece.

Topladım yolları eyledim yumak
Musalladan gayri görmedim durak...
Durmadan düşünüp durdum dün gece.

Toprağı boyadım otlar ağladı
Oturdum kalkmadım atlar ağladı..
Tuttum yorgunluğu yordum dün gece.

Dertler gecikince gidip yokladım
Yırtık bohçalarda umut sakladım..
Kırgınlık bağını kırdım dün gece.

Şişelerde mahkûm çiçek kokusu
Yağdı yüreğime renk renk korkusu..
Yok yere yokluğu vurdum dün gece.

Ay doğdu, gölgeler çöktü üstüme
Hicran alev alev aktı üstüme..
Gözümü yollarda gördüm dün gece.

Aydınlığa koştum karanlık çıktı
Her sevgi, her vefa bir anlık çıktı..
Güç-belâ ben bana vardım dün gece.

Dosta şiir yazdım 'hatıra' dedim
Belki bir dost gele otura dedim..
Gönlümü toprağa serdim dün gece

Mehmet Ali Kalkan’ın “Gönlümüzün Sahili Yok Ne Güzel” şiirindeki

Bu şehir hayata uyanıyorken,
Ellerimde ses olur avuçların.
Şarkılar maviye boyanıyorken,
Bir kanunun telleridir saçların
...  mısraları şehre canlılık atfedip, şarkılara renk veren  imgeleri barındırıyor.

Usta şair, örneklerde de görüldüğü gibi sözcüklere gerçek anlamından farklı bir ruh giydirerek okuyanı gerçeğin dışında bir başka boyuta geçirecek, kendi oluşturduğu orijinal imgeler sayesinde kalıcı izler bırakacaktır. Böylece kendisi de, mısralarından ölümsüzlüğe doğru bir yol tutmuş olacaktır.

Burhan KADAH

[1] 1 Özkırımlı, A. (1990), Türk Edebiyatı Ansiklopedisi, Cilt 3, İstanbul: Cem Yayınevi, 5. Baskı.

[2] Aksan, Doğan (1993), Şiir Dili ve Türk Şiir Dili, İstanbul: Be-Ta Basım Yayım.

[3] Cemal Süreya (1997): “Güvercin Curnatası” Cemal Süreya ile Konuşmalar, Haz. Nursel Duruel, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

[4] Göl Saatleri Mukaddimesinden

Yazar Hakkında

Burhan KADAH Google Plus

Bu yazarın diğer makaleleri

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile