Edebiyat Dünyamız

Edebî Medeniyet:Ebedî Medeniyet (ISSN 2587-2435)

  
  

ferideturan“Yürek yangınına ateş gerekmiyorsa / Gel şimdi tanımını yeniden yapalım ateşin” diyor şair. Hani görür görmez ellerimizin, ayaklarımızın geri geri gittiği ateş… Hani hiçbir aklı başında insanın ona doğru koşmadığı ateş… Tanımı “yeniden” nasıl yapılır ki? Ne etmeli de şairin dediği gibi “yeniden” tanımlamalı ateşi?

Ateş bir vaattir. Ateş bir elbisedir. Ateş bir duraktır. Ateş bir barınaktır. Sözlüğün dışından ama Kur’an’ın içinden tanımları “yeniden” hatırlayalım öyleyse. İnsanlığın, erdemin, ahlaki değerlerin cayır cayır yandığı bir dünyada cehennem ateşini hatırlamak, içimizi soğutan tek şeydir çünkü. O ateş ki riyakâr ve inkârcılara Hakk’ın vaadidir. Onların nihai durağı ve yegâne barınağıdır. Kötülüğü kendisini çepeçevre kuşatmış insanları, bir elbise olup kuşatacaktır.

Şimdi böyle durduk yerde sözü cehennem ateşinin ortasına düşürmek de nereden çıktı? Söz durduk yere düşmez ki… Ancak insan, durduğu yerden düşer ateşe. İşte şair tam da insanoğlunun durduğu bir yerden soruyor:

“Alacalı arzunla sınandığım ateş nedir söyle

Oysa ben sabırlı bir deniz olmayı isterdim

Ama alıcı bir kuş oldu hevesim yanılgılar çarşısında”

İster gönülde, ister ömürde illa ki ateşle sınanırız. Tıpkı altın’ın ateşte belli olması gibi insan da değerini, sabrını çeşitli sıkıntılarla ortaya koyar. Alacası içinde olanlar ise hemen kendini belli eder. Sabırlı bir deniz olmayı umarken, hevesin alıcı kuş olması ne büyük bir hüsrandır! Alıcı kuşun ömrü az olurmuş, hevesin de… Şu feleğin işine bakın ki insanın da ömrü azdır. Kısacık ömrü heveslerin kapıp parçalaması ne acıdır! “Yanılgılar çarşısı” olan dünyada bağışlanmayı verip azabı satın almak kadar kötü bir alışveriş var mıdır?  Oysa “alıcı kuşlara” rağmen sabırlı bir deniz olmayı isteyenler de vardır bu dünyada ve tıpkı şair gibi şöyle der: “Ve ben günde beş kez tövbesindeydim özrümün”

“Bozkırda ateşle karılmak” çetin bir imtihandır! Ateş derken bile ağız yanar. Kibrit çöpündeki ateşten bile parmakları sakınırken, yüzlerden ve sırtlardan savılamayacak bir ateşe çılgınca koşmanın manası nedir peki? O ateşten hakkıyla korkan, koşabilir mi ona doğru? Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: “İşte Allah kullarını bununla korkutuyor. Ey kullarım! Yalnızca benden korkun.”  (Zümer Sûresi/16). Ama yine de korkmazlar, çünkü “Onlar ateşe karşı ne kadar da dayanıklıdırlar! (Bakara Sûresi/ 175) Şair yürek yangınına “tövbe” ile su serperken şiirin devamında ateşi anlatmayı sürdürür:

“Bir Zerdüşt için anlamak kolaydır ateşi

Ben toprakla ateşi kıyaslıyorum sen de zorla kendini

Niçin buradan gidiyor ateşi cehennemin?”

Bu şiiri aynı yürek yangınıyla yıllar evvel Eskişehir Polis Radyosu’ndaki Şiirli Sohbetler isimli programlarımdan birinde okumuştum. Şairi hayatta bir şiirin çağrıştırdıklarını, düşündürdüklerini anlatmak; “ateş” çemberi içinde yanmadan durmak gibi… Şair Ahmet Urfalı’nın “Gel şimdi tanımını yeniden yapalım ateşin” çağrısına uyarak tanımlamıştık ateşi. Üzerinden sekiz yıl geçti ama tanımlarımız değişmedi. Biz aynı ilahi tanımları “yeniden”, “yine” söylemenin ısrarındayız. Zaten şairin de “Niçin buradan gidiyor ateşi cehennemin?” sözü aynı ısrarın ifadesidir. Bu dize ile “Onlar ateşin yakıtıdırlar.” İlahi kelamını “yeniden” hatırlatarak yüreğimize od düşürmüştür Ahmet Urfalı.

Farsça “ateş”in Türkçe kardeşidir “od”. Hani Yunus’un gün geçtikçe arttığı “od”u var ya, işte tam da odur! Fakat bu od başka… Adını andığımızda ödümüz kopan “od” değil… Bilakis Yunus’un şu temennisindeki “yanan”lardan olmak için canımızı veririz:

“Aşkın ile âşıklar yansın yâ Resulallah

İçip aşkın şarabın kansın yâ Resûlallah”.

Aynı şiirde “yansın” kelimesini bir kez daha tekrarlar Yunus. Yalnız bu sefer dillendirdiği temennideki “yananlar” gibi olmaktan Allah’a sığınırız: “Seni sevmeyen nâra yansın ya Resûlallah”. Türkçe  “od”un, Arapça kardeşidir “nâr”. Seni sevmeyen, ateşlerde yansın ey Allah’ın Resulü!  İşte bu dize, “Yunus’un hümanizması…” diye başlayan bütün sözleri bir kalemde siler, yakar, kül eder. Hz. Muhammed’i (SAV)  sevmeyen insanların ebedî olarak yanmasını ister Yunus. Tabi bu ateşi, aşk ateşine de çevirmek mümkün. Böylelikle dünyadayken onun “aşkıyla yanan âşıklar”; cehennemde “nâra yanmayacaktır”. O “nâr” ki onun bir “ashab”ı vardır: “Ashâbu en nâr” der Kuran-ı Kerim. Yani “ateş halkı”. İnsanların milliyetlerine, renklerine, dillerine göre değil, tek bir kelimeye göre ayrıldığı bir halktır bu. Üzerine “kelime-i azâb” yazılanlardan oluşur “ateş halkı”.

Şair Ahmet Urfalı “Niçin buradan gidiyor ateşi cehennemin?” derken bozkırda ateşle karılmanın, ateşten gömlek giymenin ne menem bir dert olduğunu biliyordu. Eserlerinde Türk’ün ateşe imtihanını, dinmeyen bir yürek yangını içinde dile getirmiş Ahmet Urfalı’nın bu dizesini her okuduğumuzda “… Onlar ateşin yakıtıdırlar.” âyetinden hemen sonra bu ateşe gitmeyi hedefleyen bir cümle, hatırımıza ibret ve dehşetle düşer: “Bu ordu ile cehenneme kadar giderim!” Bir soykırımın ortasında,  Eskişehir’de gazeteciler sormuştu Yunan Kralı’na: “Ankara’ya gidecek misiniz?” diye. O da tereddüt etmeden ve büyük bir özgüvenle şöyle cevaplamıştı: “Bu ordu ile cehenneme kadar giderim!” Ordusuyla Ankara’ya gidemedi ama… Biz dönemin gazetecilerinden İsmail Habip’in tarihe not düştüğü şu cümleyi aktarmakla yetiniyoruz sadece: “Kral haklı, canilerin gideceği yer zaten cehennemdir.”

Şair Ahmet Urfalı’nın “Bozkırda Ateşle Karılmak” adını verdiği bu şiir, bir yürek yangının iniltisidir. Bu yürek yangınının ateşini; kim, en derininde neyi biriktirdiyse onunla harlar. Ahirete uzanan bir vizyonla Allah’tan hakkıyla korkulan bir gönül dünyasında nice yangınlar biriktirdik biz. Zulme şerbetli ne çilekeşler biriktirdik. Karanlığa doğru gitmedik, ne güneşler biriktirdik biz. Herkesin biriktirdiklerine ayrı ayrı hem-nefes olur bu şiir. Herkes kendi yürek yangınını büyütür bu dizelerde. Yunus’un “Aşkın odu yüreğimde neler eyler, neler eyler / Bugün bir âşığı gördüm, bu derdimden haber söyler” dediği gibi derdimizden haber söyler bu şiir:

“Dün gece sığ bir denizin ortasına attılar beni

Hâlbuki ben boğulmak istiyordum gözlerimden

Olmayınca beni göçmen ettiler her zulmün sürgününe”

Sığ denizlerde değil gözlerimizdeki yaşlarla boğulmayı yeğleriz biz. Her zulmün sürgününe göçmen etseler de. En büyük zulüm öz benliklerimize yaptıklarımız değil midir? Onca delile rağmen, iman ettirmeyen kibri boğdurmadı mı Firavun’u Kızıldeniz’de?

Bozkırda ateşle karılırken şair Ahmet Urfalı, şiirini kâinattaki dört temel unsurun içinde ustalıkla karmıştır. Eskilerin “anasır-ı erbaa” dediği “dört öge”. Hayatın dört ana maddesi bu şiire de hayat vermiştir. Ateş havasız, mütevazı toprak susuz olmaz. Ateş olmadan su, su olmadan ateş anlaşılmaz. Hepsi birlikte bir cümleyi meydana getiren kelimeler gibidir. Hepsi anlamlı bir bütünün parçalarıdır. Dünyadaki bütün iş ve oluşlar da öyledir. Gece olacak ki gündüz, karanlık olacak ki aydınlık, düşman olacak ki dost anlaşılsın. Nemrut olacak, ateş olacak, mancınık olacak ki “Allah’ın Halili” kimdir anlaşılsın. Gömlek olacak, Züleyha olacak, Yusuf olacak ki “edeb” anlaşılsın. Zulüm olacak, zalim olacak, mazlum olacak ki “dilsiz şeytanlar” anlaşılsın. Yüreğimize kıvılcımlar hâlinde düşen her bir dize, közden kora dönen çağrışımlara davet ediyor ve “sor” diyor şair:

“Yandım deyip gelmenin sırrını ateşe sor
Veya  ateşte yanmanın nasıl derman olabileceğini
Ateşi ilk bulan insan pişirmiş midir çiğliğini acaba”

Yandım deyip gelmenin sırrını ateş bilir. Yanmanın nasıl bir derman olduğunu da… Hacı Bayram Veli’ye “Yanmada derman buldu bu gönlüm” dedirten sırrı da… Ateşe rağmen çiğliğini pişiremeyenlerin, ateşe sunuldukları günün sırrını da… “Bu, gerçek değil miymiş?” sorusunun sırrını da…  Bizi ateşe çağırıyor “riya” ve “inkar”. Oysa rahmet ile çalkalanan bir denizde damla olmak, sonra sabırlı bir deniz olmak ne güzeldir!

Hasretleri ödünç verip bozkırın türküsünü söyleyen Ahmet Urfalı, şiirlerinde umman olmuş Horasan erenlerinden muştular getirir bizlere. Türkülerin yakıldığı yüreklerde engin bir deniz olma hevesini ateşle karıp şöyle tamamlar sözünü şair:

“Deniz umman olmak istiyor bense deniz

Ödünç verdim hasretlerimi  mehtaplı bir gecede

Dalgalar söylesin  diye sana yaktığım türküyü”

Yürek yangınlarımızı büyütmek ve “yanılgılar çarşısı” olan dünyada “azap” kelimesini verip bağışlanmayı kazanmak ümidiyle…

Feride TURAN

Yazar Hakkında

Feride Turan

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

TÜRK ROMANINDA MODERNIST ETKININ BOYUTL

Modernist Romanın Altyapısı Bir edebi tür olarak roman, Türk edebiyatına Tanzimat dönemiyle birlikte girmiştir. Her açıdan batılı değerlerin örnek alınmaya...

KÖROĞLU HİKAYESİ KOLLARI VE YENİ VA

Türk Edebiyatında önemli bir bölümü işgal eden sözlü ürünler içerisinde masallar, destanlar, efsaneler ve halk hikâyeleri kültürümüzün temelini...

BEYAZ KÜRK- FÜSUN MENŞURE

Küçük adımlarımla sabahın çiği düşmüş çimenlerin üzerinde yürüyorum. Bir, iki, üç, dört... Dört ahenkli adımı öyle zarif bırakıyorum ki yere, âdeta toprağı...

AHMET KABAKLI'DAN GÖYGÖL İNCELEMESİ

— Şair Ahmet Cevat'ın aziz Bir seher vaktinde vardık Göygöl'e Burda kızlar gül takıyor kâküle Alev alev bir gül attım su yandı Sunam derin uykusundan uyandı...

Efsanevi kuşlardır; anka, simurg, hüma ve kaknüs.. Anka Arapların, Simurg İranlıların, Hüma Türklerin kültürlerinden yayılmıştır dünyaya. Anka ve Simurg masallarda geçen efsanevi kuşlardır. Rivayetleri...
Nefer şehîd ordu gazi olacakVatan bugün bizden razı olacak Giriş Yıktılar kal’amızıSürdüler balamızıDaha can boğazdaykenÇektiler salamızı.(Bir Kerkük Türküsünden) Çanakkale içinde vurdular beniÖlmeden mezara...
Türkistan topraklarında “1070’de Balasagunlu Yusuf Has Hacib tarafından Kaşgar hükümdarı Buğra Ebu - Ali Hasan Han’ın ismine telif olunmuş Kutadgu...
A.Yılmaz Soyyer; Türk Sosyolojisinin Başlangıcında Bedi Nuri, Sosyolojik Açıdan Alevi-Bektaşi Geleneği, Bir...
Aylık fikir ve sanat derigisi olan Türk Edebiyatı Dergisinin haziran 2017 sayısı yayınlandı. Cemil Meriç ve Cahit Zarifoğlu dosyalarını da...
Gürbüz Azak BOĞAZİÇİ YAYINLARI Alemler, İşleme, Çini, Taş İşçiliği, Damgalar, Cilt­Kitap, Osmanlı Kumaş,Hüsn­i Hat, Para,Süsleme, Kilim ve Dokuma, Çorap, Örgü,...
Ahmet Mithat Efendi’nin tam tekmil külliyatını titiz ve kapsamlı bir projeyle Dergâh Yayınlarının neşretmeye başlamasının akabinde, 2015 senesinde, tam da...
Çukurova Lobisi İmtiyaz Sahibi Ali Alper Çetin’in öncülüğünde, Temmuz-Ağustos 2017 Say: 51 ile tekrar okuyucusuyla buluştu. Artık okuyucu özlemine kavuştu… Dergi...
‘’Su hayattır.’’ diye başlanır söze. Su hayrı yaptıranlar , ‘’Su gibi aziz olanlardır.’’ Dedem Korkut, suya övgüler dizer:‘’Çağnam çağnam kayalardan...
Ekrem Hakkı Ayverdi’ye- Nasıl da diz çökmüş asırların, fethin, fütûhat ruhunun o derin mânâsı önünde... Estergon Kal'asına değil de Tûr'a çıkmış sanki. Bir...
Nuri Kavak' ın 18 Mayıs 1944 Soykırımı'nda kaybettiğimiz Kırım Tatarları' nın anısına ithaf ederek yazmış olduğu "Osmanlı Bürokrasisinde Görev Almış...
Aşkı bir de benden dinleyin. Bu giriş dört kelimeden meydana gelmiş, çok büyük bir cümle oldu galiba. Aşk üzerine yazılmış...
Fransız filozof Ernest Renan, “Bir devleti kurtaracak olan manevî uyanıştır, bunun için millî ve romantik bir edebiyat gerekir,” demektedir. Mustafa...
Her sanat eseri, tabii ki hakiki sanat eseri, gerçek ile kurmaca arasındaki muğlâk bir zeminde yer almaktadır. Sözü eğip bükmeden,...
Ondördüncü yüzyılın sonlarına doğru, Bursa ufuklarında yeni bir bilim ve irfan güneşinin parladığı görüldü. Bu güneş, daha sonra Emir Sultan...